![]() |
||||
|
|
Hikaye Mehmet Berk "Wyern" Yaltırık Drakula Efsanesi
Eğer vampir inancıyla alakalı bir kitap
yazılsaydı hiç kuşkusuz bu kitabın bir bölümü sırf Drakula
fenomenine ayrılırdı. Aslında kendi döneminin hegemon gücü
Osmanlı'ya baş kaldıran feodal bir derebeyi olan Prens Drakula bugün
korku filmlerinin ve Romanya turizminin bir sermayesi haline
gelmiştir.Dünyada en çok tanına vampir kim diye sorsanız kuşkusuz
Drakula diyecektir çoğu kişi. Nitekim Transilvanya ve siyah pelerin
gibi bir çok fenomenin çıkış kaynağı Drakula'dır.Bir fenomendir
Drakula.Salt film olarak değil, müzik ürününden,giyim
eşyasına,edebiyattan gıda maddesine, turizme malzeme olmuş bu
Drakula'yı bu derece meşhur eden neydi? Çoğumuz az çok Drakula'nın
sadist bir Eflak soylusu olduğunu biliriz. Hatta onu meşhur
yapanında bu olduğunu söyleriz ama aslında onunla aynı dönemde
yaşayan diğer soylularda en az onun kadar iktidarını korkuya
dayandırıyordu. Zira basit ve cahil halkı yönetmek için korkunç bir
kale ve çeşitli söylentiler yetiyordu o dönemde. Vampir
efsanelerinin çoğunu araştırdığınızda genelde çıkış noktalarının
Doğu Avrupa gibi ancak 20.yüzyılda modernleşebilmiş yöreleri olduğu
görülecektir. Üstelik pek çok efsanenin vampiri de genelde bu
yöredeki soylular ve boyarlardır. Misal bir Elizabeth Bathory,
Moldavya'lı Şeytan Stefan yada diğer pek çok hikayenin kahramanı
gibi. Peki Drakula'yı bu denli meşhur kılan ne? Bunun cevabını
vermeden önce Drakula'yı ve icraatlarını tanımak en iyisi.
Prens İkinci Vlad bu sıralarda
Transilvanya bölgesindeydi zira Türk tabiyetine girmeyi red etmişti.
Bugün prensin kaldığı ve Drakula'nın doğduğu ev halen ordadır.
İkinci Vlad Eflak tahtına ancak 1436 yılında üvey kardeşi Prens
Alexander Aldea'yı indirerek geçebildi. Üç oğlu Prens Üçüncü Vlad,
Dördüncü Vlad (Drakula) ve Radu onunla Eflak'a geldi. Prens İkinci
Vlad'da babası gibi Türk saldırıları karşısında pes ederek tekrar
Osmanlıya bağlandı. (1442) Drakula 11-12 yaşlarındayken babasının
Osmanlılarla yaptığı antlaşma gereği 1442'de küçük kardeşi Radu'yla
birlikte Osmanlı ülkesine rehin olarak gönderildi. Drakula önce
Kütahya'daki Eğrigöz kalesinde, daha sonra Tokat'ta Tokat Kalesinde
ardından da Edirne'de şehzade Mehmed'in (Fatih Sultan Mehmed,1432-1481)
yanına gönderildi. Kardeşiyle beraber şehzadeyle ve zamanı gelince
Arnavutlukta isyan edecek olan İskender Bey ile beraber eğitim aldı.
Drakula 1448'e kadar Osmanlı ülkesinde kaldı. Osmanlı ülkesindeyken
babasının Haçlılara yaptığı ufak yardımlar yüzünden (Tuna nehrinin
en dar ve sığ noktaları, Osmanlı kaleleri ve ordusu hakkında
lojistik bilgiler v.s) sürekli olarak öldürülme korkusu yaşadı. Bu
dönemde aklını yitirip sadistleştiği söylenir.
Bu sıralarda babası Prens İkinci Vlad ve ağabeyi Üçüncü Vlad ise
tam bir denge politikası izleyerek otoritelerini sürdürmek amacı
güdüyordu.Yani Haçlı ordusuna verdiği bilgileri aynı şekilde Osmanlı
casuslarına da verebiliyordu. Macaristan'ın Erdel yani Transilvanya
lordu olan ve Osmanlılara karşı başarılı mücadelelerde bulunan aslen
Transilvanyalı olan ama ailesine Macarlar tarafından Hunyad kalesi
verilince Hunyadi soy adını alan ve hem Osmanlılar hem de Almanlara
karşı savaşan komutan Yanoş Hunyadi Drakula ailesinin bu güvensiz
tutumları nedeniyle onlara karşı bir nefret duydu ve Türklere karşı
bir set olabilmesi için Eflak tahtına başka birini geçirmek için
Prens İkinci ve Üçüncü Vlad'ı Türklerle müttefiklik yapmak ve sahte
müttefiklikle suçlayarak ordusuyla 1447'de Eflak'a girdi. Ülkenin
önde gelen asillerinden çoğu Hunyadlar'ın gözüne girip Eflak tahtına
geçebilmek için onun safına geçtiler. Drakula'nın ağabeyini
yakalayıp işkence ettiler ve diri diri toprağa gömdüler. Babasını da
Bükreş yakınlarında yakalayıp öldürdüler. Prens Drakula bazı
kaynaklarda yazdığına göre intikam için İkinci Kosova savaşında
Hunyad'a karşı savaşmış ve Türk askerlerinin takdirini kazanmıştı.
Haçlıların bölgeden tekrar atılması üzerine Prens Vlad Osmanlı
askerinin desteğiyle 1448'de Eflak tahtını ele geçirdi. Ama
hükümdarlığı iki yıl sürdü. Eflak tahtına göz koyan rakibi İkinci
Vladislavs onu mağlup ederek Tuna'nın güneyine sürdü ve Eflak'ı ele
geçirdi. Vlad tahtı ele geçirmek için taraftar bulmak amacıyla
Moldavya (Boğdan) ülkesine gitti. 1452 yılında "denize düşen yılana
sarılır" hesabı Janos Hunyad ile anlaştı. Bu anlaşmadan aldığı güçle
Eflak tahtını yeniden ele geçirdi. (1456) Drakula'nın ilk icraatı
ailesini öldüren ve otoritesini sınırlayan yerel boyarlarla
hesaplaşmak oldu. 1457 yılının Paskalya kutlamalarında tüm boyarları
ziyafet bahanesiyle kandırdı ve onları yakalayarak zindana hapsetti.
Daha sonra hepsini zincire vurup Poenari'ye sürdü. Bu yolculuğu
boyarlar yaya olarak iki günde tamamladı. Poenari de kırbaç altında
Drakula Şatosunun yapımında çalıştılar. Derler ki pek çoğunun
cesetleri şatonun duvarları arasındadır.
Drakula boyarları ortadan kaldırdıktan sonra kendisine bağlı yeni
bir soylu sınıfı ve Sluji adlı özel muhafız birliği oluşturdu.
Otoritesini sağlamlaştırmak için 6 yıllık hükümdarlığında uyguladığı
terörle her yere korku saldı. Rusya'dan Türkiye'ye,Almanya'ya hatta
Vatikan'a kadar Prens Drakula'nın işkenceleri söylenilir olmuştu.
Erdel'den Batı Avrupa'ya kaçabilen papazlar onun işkencelerini
anlatıyorlardı. Üstelik Drakula'nın Transilvanya'daki Almanlara
karşı yaptığı işkencelerle daha yaşarken korku hikayelerinin
kahramanı olmuştu. Bu dönemde yazılmış pek çok kanlı Drakula masalı
günümüze dek ulaşabilmiştir. Bölgenin etkin kişisi Janos Hünyad
Macarların etki alanını kısıtlayan Almanları bölgeden kaçırttığı
için onu takdir ediyor ve destekliyordu. Bu destekle oldukça
güçlenen ve üstelik bir Macar prensesiyle evlenip Katoliklerinde
desteğini alan Drakula bundan aldığı güçle Osmanlı Devletine 1459
yılından itibaren vergi ödememeye başladı. Böylece iki ülke arasında
3 yıl sürecek savaşlar baş gösterdi. Kimi zaman Akıncılar, kimi
zaman Slujiler aştı sınırı ve Tuna boyları adeta cehenneme döndü.
Drakula için Osmanlılara saldırmak sonun başlangıcı oldu. Eflak
topraklarını harabeye çeviren Deliler ve Başıbozuklar ve onların
arkasından gelen Sultan ve Osmanlı Ordusu karşısında kaçmak zorunda
kaldı. (1462) Drakula Macaristan'a kaçınca Eflak tahtına Vlad'ın
kardeşi Radu geçti. Sultan'ın saldırısından çekinen Macar kralı onu
tutuklayıp hapsetti. Drakula 12 yıl boyunca tutsak kaldı. 1475 Ocak
ayında kardeşi Radu ölünce Drakula tahta geçmek için ve Macar
desteğini almak için Katolik olmayı seçti. Çünkü tahtı rakip aile
Danestilerden Basarab almıştı. Drakula 1476 yılında ülkesine dönerek
tahtı ele geçirdi. Fakat üçüncü hükümdarlığı da pek kısa sürdü.
Danestiler'den Basarab Türklerden aldığı destekle bir baskın
sırasında onu yakalattı. Aslında cesedi bilinmeyen bir yere
kazıklanarak gömüldü ama bu konuyla ilgili çeşitli rivayetlerde yok
değil. Mesela bunlardan birine göre Drakula Edirne'ye gönderildi.
Kafası kesilip bir bal küpünün içine konarak İstanbul'a gönderildi.
Daha sonra muhtemelen Marmara'nın sularını boyladı. Cesedinin
akıbeti ise meçhuldür. Bir rivayete göre cesedi de teşhir amaçlı
İstanbul'a gönderilmiş ama şehirde veba salgını başlayınca bundan
mesul tutularak ceset yakıldı. İkinci bir rivayetse sağ olarak
Osmanlı'ya gönderilen Drakula'nın kafası Edirne'de kesildikten sonra
şehirde bir takım ilginç olaylar baş gösterince ceset bir grup
Bulgar rahibine verilir ve bir Bulgar kilisesine gömülür. (Bu
söylenti Elizabeth Kostova'ya ilham vermiş ve Historian romanını
yazmıştır.) Bilinen tek şey cesedinin Romanya'da Tuna üzerindeki
Snagov manastırının içine gömüldüğüydü. Ama ölümünden bir kaç yıl
sonra yörede bazı anmei ve porfiria vakaları baş gösterince halkın
isteği üzerine açılan mezar boş çıkınca vampir söylentileri yayıldı.
Bugünkü mezarda duran kuru kafa ve iskelet temsilidir. Bunun dışında
Drakula'nın pek çok benzerinin bulunduğu hatta Türk ordusunun bu
şekilde yanıltıldığı da bilinir. O halde idam edilen Drakula
olmayabilir mi? İdam edilen yani kalbine kazık çakılarak kutsal
sembollerle nereye gömüldüğü belli olmayan kişi gerçek Drakula'ydı.
Eğer gerçek Drakula olmasaydı muhakkak bir süre sonra yeniden
Eflak'ta zuhur edeceği kesindi.
"Bazılarını arabaların tekerlekleri
altında kemiklerini kırdırak öldürttü. Bazılarını bağırsaklarına
varıncaya kadar derilerini yüzdürdü canlı canlı. Bazılarını ya
kazığa geçirdi yada sıcak kömürler üzerine yatırdı. Bazılarının ise
başlarını,göbeklerini ve göğüslerini deldirdi. Böylece hiç bir
işkence yöntemini ihmal etmedi. Annelerin göğüslerine kazıklar
saplayıp bebeklerini üzerlerine attırdı."
Huzuruna çıkan Türk elçileri onun karşısında kavuklarını çıkarmadı
diye kafalarına üçer çiviyle kavukları çakmıştır.
Uygunsuz kıyafet giydiği için bir köylünün karısını "Kocan bir
kadın gibi giyinmiş ve sen onu uyarmadın!" diye kadını kazığa vurmuş
adamı da başka bir kadınla evlendirdikten sonra kadına evlendiği
erkeğe iyi bakmazsa kazıklanacağını tembihlemiştir. Evli bir kadın
evlilik dışı bir ilişkide bulunursa cinsel organını kestirir yada
onun diri diri derisini yüzdürürdü. Daha sonra yüzülmüş deriyi ve
vücudu şehirlerin ve kasabaların köylerinde teşhir ettirirdi. Aynı
ceza bekaretini koruyamayan kızlara ve namusuna sahip çıkamayan
dullara da uygulanırdı.
Bir gün Targovişte'ye yani Drakula'nın oturduğu şehre Floransa'lı
bir tüccar gelir. Arabası değerli mallarla ve altınlarla yüklüdür.
Tüccar arabasını koruması için Prens Drakula'ya başvurunca Prens ona
arabasını şehrin meydanına bırakmasını ve rahat olmasını söyler.
Tüccar dediğini yapar. Ertesi gün arabasını kontrol ettiğinde
arabasında sadece 160 duka altının kayıp olduğunu görünce durumu
prense bildirir. Drakula şehir halkına hırsızın derhal ortaya
çıkmasını yoksa şehri yerle bir edeceğini söyledi. Böylece hırsızı
hemen ortaya çıkardı. Halkta kazıklanma korkusu o dereceye varmıştı
ki, Drakula Targovişte'nin meydanına bir çeşme yaptırmıştı. (Bu
çeşme Romanya'da halen durur) Bu çeşmeye Drakula altından değerli
bir kupa bırakmıştı. Ve bu kupanın başında hiç bir muhafız
beklemezdi. Zira o Drakula'nındı ve çalan olursa acımadan bütün
şehri yok edeceğini biliyordu.
Bir gün ülkesinde ne kadar dilenci varsa hepsini toplayıp ziyafet
çekti. Dilencileri yemek yerken yemek yedikleri binanın kapılarını
kilitleyip binayı içindekilerle beraber diri diri yaktı. Bir gün
yolda eşeğiyle gitmekte olan bir papaza rastladı ve onu da sırf
keyfi olarak kazığa vurdu. Hem de eşeğiyle beraber. Sofrada kendisi
için ayırdığı bir ekmeğe el uzatan bir rahibi bile oracıkta
kazıklatmıştı. Romanya'ya dil öğrenmek üzere gelen 41 Sakson (Alman)
gencini casus olabilecekleri endişesiyle kazığa vurdu. Gümrük
kurallarına uymayan 600 Sakson tüccarı pazar yerinde kazığa vurdu.
Drakula Osmanlı ordusu ülkesine girince cüzzam, veba, frengi,
verem gibi bulaşıcı hastalığı olan kişileri Türk gibi giydirerek
Osmanlı ordusunun içine sokuyor ve böylece bir nevi biyolojik savaş
yapıyordu. Fatih onun başkenti Targovişte'ye giderken korkunç bir
manzara ile karşılaştı. Kazığa geçirilmişler ormanı ile... Bir buçuk
millik mesafede kazığa geçirilmiş 20 bin Türk'ün parçalanmış ve
çürümüş cesetleri vardı. Annelerinin cesedinin yanında büzüşmüş
çocuk cesetlerinin bağırsaklarına kuşlar yuva yapmıştı. Fatih bu
manzara karşısında hırsından yanındaki Vezir-i Azam Mahmut Paşa'yı
kırbaçlamıştı. Vlad Drakula'nın öldükten sonra bile hakkında söylenilenler bitmedi. Yaşarken onun Scholomance okuluna gittiğini söylerlerdi. Şeytanın okulu olan ve Transilvanya'da Sibiu gölünün yakınlarında bir dağda kurlu olduğuna İnanılan bu okulda Şeytanın her seferinde 9 öğrenci kabul ettiğine, burada büyü eğitimi verdiğine inanılırdı. Daha sonra sekiz öğrencinin gidip dokuzuncunun kaldığını ve şeytanın yardımcısı olduğuna inanılırdı. 2002 yılında bir grup işadamı ve bilimadamı Romen hükümetine başvurarak vampirliğin gerçek olduğunu ve tedavisinin bulunduğunu söylemiş ve hükümette Drakula'nın mezarını açıp DNA örnekleri almak istediğini belirtmişse de Romen hükümeti mezardaki cesedin Drakula'ya ait olmadığını beyan ederek bu teklifi reddetti. Mezarın açıldığında boş olduğundan bahsetmiştim.
Drakula'yla ilgili bir olay daha efsaneyi
tekrar gündeme taşıdı.Bir gün Amerikalı bir araştırmacı vampirlerle
ilgili bir araştırma için Romanya'ya gelir ve hükümetten bir
geceliğine Drakula Şatosunda kalmak istediğini söyler. Hükümet izin
verir ve araştırmacı bir geceliğine şatoda kalır ama şatoda başına
bir kaza gelir.Bir koridorda baygın olarak bulunmuştur ve boynundan
yaralanmıştır.
Nasıl ki tarihte bile çeşitli rivayetleri
sürdüyse bugünde o rivayetlerin sürmekte olduğunu görmekteyiz.
Drakula'nın bir dönem nasıl meşhur olduğunu öğrendik. Daha kendi
döneminde korku efsanelerine konu olduğunu gördük. Peki asırlar
sonra bugün tüm dünya onu nasıl tanıyor?Bunun sırrı edebiyattaki
Drakula'da saklı...
Tımarhanedeki Doktor,
İşte bu taslakta geçen Kont Vampyr'dir
asıl vampir. Yani romanın kötüsü. Stoker iyi bir korku romanı
yazmanın yolunu bilmektedir. Gerçekçilik. Nasıl Mary Shelley'in
Frankenstein'i gerçekçiyse kendi romanı da gerçekçi olmalıdır.
Böylece vampir romanlarını ve inancını araştırmaya başlar. Bu
araştırma sırasında tuttuğu notlar bugün, Philedelphia'daki
Rosenbach Vakfında bulunmaktadır. Üç paket halinde bulunan bu el
yazmalarının dökümüne gelince... Stoker kendinden önceki vampir romanlarını aşan bir roman yazmak istemektedir.
Ve bir gün British Museum'da araştırma
yaparken bir belge bulur. Yukarda bahsettiğim gibi Drakula'nın
yaşadığı dönemde bile korku kahramanı olmasını sağlayacak
yazmalardan birini bulur Stoker. 1491 yılından kalma bir Alman
kaynağı vampir olduğu söylenen kanlı bir derebeyi'nin öyküsünü
anlatmaktadır. Vlad Dracula'nın öyküsüdür. Stoker karakterine "Dracula"
adını uygun görür. Böylece romanı tarihsel bir öyküye dayanacak ve
öykü gerçekçi bir hal alacaktır.
Öykü kaynağını tarihten aldığından dolayı
ve yerlerin ve zamanın gerçek olmasından dolayı ki buna Stoker'ın
yaratıcılığı da katılınca bu roman dünyaya yayılır. Romanın sonunda
Drakula ölmektedir ama nasıl ki tarihte dirilmişse edebiyatta da
dirilebilmektedir. Drakula Gotik vampir öyküler için bir mihenk taşı
sayılır. Gerçi en az onun kadar meşhur olan Anne Rice'ın Vampir
Lestat'ı ve Vittoriosu da onun kadar meşhur olur ama hiç bir roman
ondaki gerçekçiliği yakalayamaz. Nasıl ki Rice'ın Lestat'ı kendi
tahtını yaratıp yükselmeyi sürdürdüyse, Drakula da kendi tahtında
yükselmeyi sürdürür. Hatta yeni yeni tahtlar kuran yeni Drakula'lar
çıkar ve Drakula korku sinemasından sonra korku edebiyatının da yeni
sermayesi olur. Drakula fenomeni zaman zaman mizaha da alet oluyor. Fred Saberhagen "The Dracula Tape" (Drakula'nın Kayıtları)'i kaleme alıyor ve Drakula efsanesini hicvediyor. Bunun dışında "The Holmes-Dracula File" (Holmes-Drakula Dosyası,1978) adlı romanında ünlü dedektif Sherlock Holmes ile şanlı Drakula'yı karşı karşıya getiriyor. Aynı yıl Loren D.Eastman "Sherlock Holmes versus Dracula or the Adventures of the Sanguinory Count" (Sherlock Holmes Drakula'ya Karşı yada Kanlı Kontun Maceraları) adlı eserinde Holmes'ün dostu Dr.Watson'ın ağzından iki fenomeni hicvediyor.
Tabi bunun dışında efsanenin kökenine
inen çalışmalarda var. Tarihçi Peter Tremagne 1993'te tek cilt
halinde yayımlanan üç öykü yazıyor. Dracula Unborn (Doğmamış Drakula,1977),The
Revenge of Dracula (Drakula'nın İntikamı,1978),Dracula,My Love (Dracula,
Aşkım1980). İlkinde Kazıklı Voyvoda'nın hayali günlüklerinden yola
çıkarak Prens Drakula'yı yeniden anlatıyor. İkinci eserde vampirliği
eski Mısır kökenli bir tarikata bağlıyor.Üçüncüde ise vampir
romantizmini anlatıyor. İtalya'da 1950'li yıllarda "I racconi di
Dracula"(Drakula'nın Öyküleri) yayınlanıyor.
|
|
||
|
Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır. Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim |
||||