“HER ŞEY OLUP
BİTTİ,
ÖLÜLERİ YAKACAK ODUNLARIN
ÜZERİNE KOYUN BENİ,
ZİYAFET SONA ERDİ,
SÖNDÜRÜN KANDİLLERİ…”
Robert
Ervin HOWARD
11 Haziran 1936
Her şey bu cümlelerle son buldu. Robert Ervin Howard,
11 Haziran 1936 tarihinde kendi yaşamına, başına sıktığı kurşunla
son verdiğinde, çalışma odasındaki daktilosunda, mürekkebi henüz
kurumamış olan kağıtta yazan veda şiirinin dizeleriydi bunlar.
Çabucak geçen
yaşamına, en üretken olduğu dönemde incelikle yapılmış bir intihar
Büyük resim için tıklayınız.
planıyla nokta
koymuştu… Ya da öyle sanmıştı… Robert’ın ruh güneşinin üzerinde
dolaşan kara bulutlar, sonunda yapacağını yapmış, uzun sürecek
fırtınalar yaratmak yerine, bir defada düşlerinin sonunu getirmişti.
Robert, içindeki savaşı kaybettiğini belgeleyecek dört dizelik bir
veda şiiri bıraktı bize; ruhuna biraz daha yaklaşabilmemiz, onu daha
iyi anlayabilmemiz için. Şiirin son satırında ruh ışığının,
umutlarının ölümünü anlatıyordu. Robert artık karanlığa gömülmüştü…
Çıkış yolunu ise kendi yarattı… 38’lik Colt tabancanın namlusundan
çıkan tek bir kurşunla…
1932 yılından bu yana yazıp geliştirmekte olduğu
Kimmeryalı Conan’ın tarihçesi üzerinde, son güne kadar çalışmayı
sürdürdü. 11 Haziran’da, yıllar süren hezeyanların ardından ruh
bulan Conan, babasız kalıvermişti; her şeye devam etmek ve yükselmek
üzereyken… (!!!!)
Robert Ervin Howard (hayranları tarafından REH olarak
bilinir), 22 Ocak 1906 yılında Teksas’da, göç yüzünden neredeyse
boşalmış bir kasaba olan Peaster’da doğdu. Babası bir kasaba
doktoruydu. Annesi ise veremli bir aileden gelen hastalıklı bir
kadındı.
Annesi (Hester Jane Ervin Howard), çocukluğundan beri
Robert’ın üzerine çok fazla düşer, ona karşı gereğinden fazla
koruyucu tavırlar sergilerdi. Robert, annesinin gösterdiği yoğun
ilgi sonucunda, ona sıkı sıkıya bağlı bir karaktere bürünüvermişti.
Annesine çok düşkündü Robert. Kendi isteklerinin yerine
annesininkileri koyar, küçüklüğünden beri onun tüm kaprislerine
boyun eğerdi..
Babası Isaac Mordechai Howard, uzak yerlere gitmek
konusunda takıntıya sahip olan ve ailesi için daha iyi fırsatlar
yaratma tutkusunu karakterinde barındıran bir adamdı. Bu nedenle Bay
Howard ve ailesi, sürekli olarak oradan oraya taşınıyorlardı. Öyle
ki, Robert sekiz yaşına geldiğinde, Texas’ın birbirinden uzak
yerlerinde bulunan en az yedi farklı kasabada yaşamıştı bile. 1915
yılında Cross Cut’a, 1917 yılında Burkett’e ve en son 1919’da,
Robert ve annesinin geri kalan yaşamlarını geçirecekleri Cross
Plains’e yerleştiler.
Cross Plains, 1920’li yıllarda, yaklaşık iki bin
kişinin yaşadığı küçük bir kasabaydı. Batı Texas bölgesinde
çoğunlukla olduğu gibi, Cross Plains de kısa sürede petrol yüzünden
hızla gelişmiş, bir ay içinde binlerce kişiyi kendine çekmişti.
Kasaba sınırı dışında geçici yerleşim bölgeleri kurulmuş ve Cross
Plains her yerden gelen her çeşit insanla dolmuştu. Petrol küçük bir
kasabayı birdenbire büyük bir şehre dönüştürmüştü. Bu değişimle
birlikte büyük bir sosyal karışklık yaşandı. Güven neredeyse yok
olmuştu, dışarısı ise çıkarları doğrultusunda her türlü pisliği
yapabilecek ve insanın hayatını hiçe sayabilecek bir yığın ‘şey’le
doluydu. Bütün bunlardan son derece fazla etkilenen Robert, petrol
hakkındaki düşüncelerini şöyle anlatmıştı:
“Petrol hakkında tek bir şey söyleyebilirim, küçük bir
çocuğa hayatın ne denli çürümüş olduğunu bunun kadar çabuk (hızlı)
öğretecek başka bir şey olabileceğini zannetmiyorum.
Şehrin büyümesi kadar gerilemesi de çabuk oldu. Petrol
bitince, tacirler, toprak kahyaları ve onları izleyen kampçılar
gitti. (Arkalarında ise, küçük bir çocuğun hayatına mal olacak kadar
karamsar bir dünya görüşü bıraktılar.)
Robert, bölgedeki liseye başladı. Okul dışındaki
zamanlarını, cep harçlığı çıkarmak için küçük işlerde
Büyük resim için tıklayınız.
çalışarak
geçiriyor, kendine kalan zamanlarda ise, yeni kitaplar edinmek için
uğraşıyor ve onları adeta ezberleyene kadar okuyordu. Okumaya karşı
olan bu tutkusu, onun kısa sürede kendine büyük bir kütüphane
kurmasını sağladı. Baba Isaac Mordechai Howard, oğlunun ölümünden
sonra tüm kitaplarını Howard Payne College’e hediye etti.
Tarih ve kurgu edebiyatının baskın olduğu
kütüphanesinde biyografi, spor, şiir, antropoloji ve erotizm
örneklerine rastlamak mümkündü. Ölümüne yakın zamanların birinde
H.P.Lovecraft’a yazdığı bir mektupta en sevdiği yazarların arasında
Arthur Conan Doyle, Jack London, Mark Twain, Sax Rohmer, Talbot
Mundy, Harold Lamb, Rider Haggard, Sir Walter Scott, ( Sidney ) Lane-Poole,
Jim Tully, Ambrose Bierce, Arthur Machen, Edgar Allan Poe ve H.P.
Lovecraft’ı; şiirde ise, Robert W.Service, Rudyard Kipling, John
Masefield, James Elroy Flecker, Robert Vansittart, Sidney Lainer,
Walter de la Mare, Ömer Hayyam. Henry Herebrt, Knibbs, G.K.
Chesterton, Oscar Wilde, Tennyson, Alfred Noyes ve Lovecraft’ı
saymıştı.
Yazılı edebiyata olduğu kadar sözlü edebiyata da
düşkündü Robert. Küçükken, büyükannesinin hikayelerini dinler, hayal
dünyasını -bazen onu çok korkutan bu öykülerle- zenginleştirirdi. O
günlerden beri, hikaye anlatmak ve dinlemek Robert için bir tutku
olmuştu. Çocukluğunda, kendi uydurduğu hikayeleri arkadaşlarına
anlatmaktan aldığı keyif, yetişkinliğinde tutkuya dönüşerek var
olmaya devam etti… Her zaman anlatacak hikayesi vardı. Dinlemek için
de büyük bir ilgisi…
Bölgedeki lise yalnızca on sınıf olduğu için, 1922
yılında on birinci sınıfı okuyup liseyi bitirmek üzere, annesiyle
birlikte, Brown County’nin büyük bir şehri olan Brownwood’a
geldiler. Lise bitene kadar orda kaldılar. Robert, burada hayatının
geri kalanında yakın arkadaşları olacak olan Truett Vinson ve Clyde
Smith’le tanıştı.
Yapılan bir yarışmada, iki hikayesi para ödülü kazanmış
ve güz dönemi boyunca bir şiiri ve üç hikayesi daha okul gazetesinde
yayınlanmıştı.
Mezuniyetinden sonra Cross Plains’e geri döndü. Babası,
onun koleje devam etmesini ve kendi gibi doktor olmasını istiyordu.
Fakat Robert’ın bilime karşı en ufak bir ilgisi yoktu ve okulla
ilgili düşüncelerini tek bir sözcük anlatıyordu: “nefret”… ve
aklında yazmak vardı. Yalnızca “yazmak”..
18 yaşındayken, zamanın en ünlü Pulp dergilerinden biri
olan Weird Tales’e bir hikayesini (Spear and Fang) satmayı başardı.
Weird Tales, Robert’in diğer hikayelerini de yayınlamaya devam etti.
1925 Ağustos’unda (Spear and Fang’den bir ay sonra), kısa bir
kurtadam hikayesi olan “In The Forest of Villefere”, 1926 Nisan’ında
“Wolfshread”, 1927’de, bir erken Briton hikayesi olan “The Lost Race”
yayınlandı.
Weird Tales, Robert’ın hikayelerini satın alıyordu.
Fakat ödemelerin düzenli yapılmaması Robert’ı çeşitli işlerde
çalışmak zorunda bıraktı. Önce, petrol sanayisinin gelişimiyle
ilgili haberler toplayan bir muhabir, ardından stenograf, onun
ardından petrol yataklarında araştırmalar yapan bir jeologun
asistanlığı… Bu böyle sürüp gitti; taa ki Robert, babasıyla bir
anlaşma yapana kadar.
Yapılan anlaşmanın koşullarını yerine getirmek için
Howard Payne College’de muhasebecilik kursu almaya başladı. Bu süre
içinde yazılarında başarılı olmak için çok çalıştı. Bu kez başarmak
zorundaydı. Eğer başaramazsa, hayatını bir muhasebeci olarak
geçirecekti. Anlaşma buydu…
Her şey dilediği gibi oldu. Gösterdiği çabanın
karşılığını almaya başlamış, muhasebe kursu bittikten sonra,
profesyonel bir yazar olmak konusunda sağlam adımlar atmıştı. Gerisi
hızla geldi. Düzenli olarak para kazanmaya başladı ve bir daha başka
bir işte çalışmaya ihtiyaç duymadı.
1928’de Weird Tales, ilk Solomon Kane hikayesi olan
“Red Shadows”un da (Kızıl Gölgeler) içinde bulunduğu dört hikayesini
ve beş şiirini yayınladı. O tarihten itibaren, ölümüne kadar geçen
süre içinde, Robert’ın hikayeleri ve şiirleri derginin her üç-dört
baskısında bir yayınlanmaya devam etti. Böylece Robert, yazarlık
hayatına profesyonel olarak başlamış oldu.
Robert, ilk karakterini daha on yaşındayken yaratmıştı.
“El Borak” olarak anılan Francis Xavier Gordon, o zamanlar kağıda
dökülmese de Robert’ın zihninde yaşamaya devam etmişti. 1934 yılında
ise ilk hikaye yayınlandı.
Gordon, Britanya Gizli Servisi tarafından itibar gören,
Texaslı bir gezgindi. Tüm Texaslılar gibi, o da çok iyi silah
kullanıyordu. Howard 1930 yılında oryantal hikayeler yazmaya
başlayana kadar ortaya çıkmayan Gordon, yazarın doğuya olan ilgisini
yansıtmış, 1934 yılının Aralık ayında yayınlanan “Daughter of Erlik
Khan” (Erlik Han’ın Kızı) hikayesinde, Orta Asyalı bir maceracıya
dönüşmüştür.
Ardından, Bran Mak Morn’u yarattı. Henüz 13
yaşındayken, ailesiyle birlikte New Orleans’a gittiği sırada, halk
kütüphanesinde Britanya tarihi hakkında bir kitap buldu. Keltlerden
önce Britanya adalarına gelen “Akdenizin Karanlık Halkı” olan
Piktlerle burada karşılaştı ve sonra, hayal dünyasında onlar için
büyük bir yer ayırdı. Bir konuşması sırasında şöyle demişti:
“Tarihçilerin kitaplarında yazan Pikt halkı, kurnaz, sinsi,
savaşmayan bir ırktı. Şüphesiz bu doğru bir yargı. Ben bu insanlara
karşı güçlü bir sempati duydum. Onların geçmişini kadim zamanlara
bağlayıp biraz değiştirdim. En sonunda, geçmiş zamanlarda kazanılan
zaferlerin onurlu tarihine sahip, güçlü, savaşçı bir barbar ırkına
dönüştüler. Sonra da onlar için bir kral yarattım: Bran Mak Morn.”
16 yaşında, püriten bir swashbuckler olan Solomon
Kane’i yarattı. “O, büyük olasılıkla bir sonuçtu” diyor Howard.
“XVI. yüzyılda var olan soğuk, sert ve cesur düellocu tipine karşı
bir hayranlığın sonucu.” El Borak ve Bran Mak Morn gibi, Solomon
Kane’in maceraları da hemen tamamlanmadı. 1927 yılında “Solomon Kane”
adını verdiği bir hikayeyi bitirdi. Weird Tales tarafından satın
alınan hikaye, 1928 Ağustos’unda, farklı bir isimle, “Red Shadows”
(Kızıl Gölgeler) yayınlandı. Weird Tales, 1928 ve 1932 yılları
arasında, yedi Solomon Kane hikayesi daha yayınladı.
1926 yılında yaratmaya başladığı ve ancak 1927 yılının
Eylül ayında ilk hikayesi Weird Tales’e satılana kadar, birçok kez
başından başladığı “The Phantom Empire”, en sonunda 1929 yılının
Ağustosunda “The Shadow Empire” adıyla yayınlandı. Bu, King Kull’un
ilk ortaya çıkışı oldu. Kahramanlık maceralarının, fantezi ve korku
öğeleriyle birlikte görüldüğü bu hikaye, “Kılıç ve Büyü” türünün ilk
gerçek örneği olarak kabul edildi.
King Kull, diğer karakterlerden farklıydı. Francis
Xavier Gordon, Bran Mak Morn, Solomon Kane’in de içinde bulunduğu
birçok karakter, uzun zaman önce Howard’ın zihninde belirmiş ve daha
sonra hikayelere yerleştirilmişti. King Kull ise tam olarak kağıt
üzerinde yaratılmıştı. İlk olarak 1925 yılında yazılan, “Exile of
Atlantis” adlı hikayede ikincil karakter olarak ortaya çıkmış ve
sonra tüm hikayeyi etkisi altına almıştı.
Howard, King Kull hikayeleri için kataklizm öncesi
dünya çağını, kayıtlı tarihin başlangıcından çağlar öncesini
yarattı. Atlantis ve Lemuria henüz suların altına gömülmemişti.
Üstelik Atlantis, sanılanın aksine gelişmiş, ütopik bir medeniyet
değil, vahşi bir medeniyetti.
“The Shadow Empire”dan sonra, Howard’ın yaşamı boyunca
yalnızca bir Kull hikayesi daha, “The Mirrors Of Tzune Thune”
yayınlandı.
1929 yılı geldiğinde, başta boks hikayeleri olmak
üzere, diğer dergilere de hikaye yazmaya başladı. Baş kahramanının
John Taverel olduğu, hayalet öğelerinin kullanıldığı bir boks öyküsü
olan “The Spirit of Tom Molineaux”yu yazdı ve hikaye “The Apparition
in The Prize Ring” adıyla Ghost Stories’de yayınlandı. Temmuz ayı
geldiğinde, fantezi ve bilimkurgu pazarının en büyük pay sahibi olan
Argosy Allstories’de bir hikayesini (Crovd-Horror), yayınlatmayı
başardı. Bu hikaye, bir karganın çığlığıyla zeki ve yetenekli bir
boksörden, yaşayan vahşi bir canavara dönüşen bir adamı anlatır.
Bunun ardından, 1929 Temmuz’unda Fight Stories dergisi, gülünç bir
kazadan çıkıp diğerine yakalanan ve bu yolla tüm dünyayı dolaşıp
dövüşen gürültücü tüccar-denizci “Sailor Steve Costigan”ın ilk
hikayesi olan “The Pit of The Serpent”’ı yayınladı.
Boks hikayelerinin temelinde, Howard’ın bu spora
duyduğu ilgi yatar. Robert boksa meraklıydı. Okul yıllarında
arkadaşlarıyla fırsat buldukça boks yapar, amatör dövüşlerin
düzenlenmesinde yardımcı olurdu. Hatta bir keresinde, kendini
neredeyse üç yıl süren bir güç ve ağırlık programına sokmuştu.
1927 yılında, Harold Precee ile tanışması,
hikayelerinde etkili oldu. Harold Precee, Howard’ın, İrlanda ve Kelt
tarih ve efsanelerine olan ilgisinin ateşlenmesine neden oldu. G.K.
Chestertorn’un yazdığı dokuzuncu yüzyılda Kral Alfred’ın komutasında
birleşen Kelt, Romalı Britonlar ve Anglo-Sakson hristiyanların,
dinsiz Danimarkalı ve kuzeyli saldırganlara karşı olan savaşını
anlatan bir epik şiirin, “The Ballade of The White Horse”’un bir
kopyasını edindi. Howard, Clyde Smith’e gönderdiği bir mektubunda,
bu şiir hakkında uzun uzun yazmıştır. Bu şiirden aldığı ilhamla,
Angıllar, Saksonlar ve Jüt saldırganlara karşı cesurca direnen erken
Britanya’nın birkaç Kelt halkı hakkındaki “The Ballade of King
Geraint” üzerinde çalışmaya başladı. Böylece, Conan’ın Hyborian
Çağı’nın temelleri bu çalışmayla atılmış oldu.
Howard, büyük bir heyecanla Keltler hakkında araştırma
yapmaya başladı. Harold Precee ve Clyde Smith’e yazdığı mektuplar
(1928-1930), İrlanda tarihi, efsaneleri ve şiirleriyle dolmaya
başlamıştı. Aynı zamanda, çat pat konuşacak kadar Keltçe öğrenmiş ve
büyük bir ciddiyetle Keltlerin soy ağaçları üzerinde araştırma
yapmaya başlamıştı. İrlanda ve Kelt temaları, şiirlerinde baskın
olmaya başladı ve 1930 yılı geldiğinde, yeni bir karakter yaratmaya
hazırdı. İlk İrlandalı karakteri olan Cormac of Connacht, Bran Mak
Morn ve King Kull’un düşmanlarına karşı birlikte yaptıkları savaşın
anlatıldığı, “Kings Of The Night”ta ortaya çıktı.
1930 yılı boyunca, kelt kahramanlarını konu alan birçok
hikaye yazdı. Turlogh Dubh O’Brien ve Cormac Mac Art, XI. yüzyılda
Danimarkalılar ve Saxonlarla birlikte diğer kuzey denizcilere karşı
savaştılar. Turlogh O’Brien’ın iki hikayesi, “The Dark Man” ve “The
Gods of Bal-Sagoth” Weird Tales’de yayınlandı. Cormac Mac Art’ın
hikayeleri ise, Howard’ın ölümünden önce hiç yayınlanmadı.
Weird Tales, 1930 yılında piyasaya yeni bir dergi
çıkarmaya karar verdi. 1933’te “The Magic Carpet” olarak isim
değiştiren, ilk çıktığında Oriental Stories olarak raflarda yer alan
bu dergi için Howard, aralarında çok iyi hikayelerinin de bulunduğu
birçok hikaye yazdı. Oriental Stories için yazdığı hikayeler ya
Haçlı Seferleri, ya Moğol İmparatoru Cengiz Han dönemi, ya da İslam
fetihlerinin zamanında geçer. Howard bu hikayeler için, aralarında,
-bu güne kadar yarattığı en karanlık karakter- olarak tanımladığı
Cormac Fitz Geoffrey’in de içinde bulunduğu birçok karakter yarattı.
Bunların içinde en önemlileri olarak, “Sowers Of The Thunder”da
görülen Cahal Ruadh O’Donnel, “Lord Of Samarcand”ın Donald
MacDeesa’si ve “The Lion Of Tiberians’ın John Norwald’ı sayılabilir.
Büyük resim için tıklayınız.
Pulp magazinler için önemli olan, okuyucuyu bağlayacak ve ilginin
sürekli olmasını sağlayacak popüler karakterler, ayrıca değişik yaş
gruplarına hitap edebilecek farklı hikayeler yaratabilen yetenekli
yazarlardı. Howard, iki yönden bakıldığında da, editörleri mutlu
eden yazarların arasına giriyordu. Popüler karakterler yaratmakta
zorlanmıyor, ancak yarattığı karakter, yerini bir süre sonra bir
başkasına bırakıyordu. Howard, 1933 yılında Clark Ashton Smith’e
yazdığı bir mektupta, o zaman üzerinde çalıştığı Conan için şöyle
demişti: “Büyük ihtimalle bir zaman gelecek ve birdenbire kendimi
onun hakkında hiçbir şey yazamaz halde bulacağım. Bu, geçmişte
yarattığım neredeyse bütün karakterler için böyle oldu. Birdenbire
kendimi, onunla tüm bağım kopmuş halde konunun dışında buluyorum.
Tıpkı çalışmalarımı yöneten adamın birdenbire dönüp gitmesi ve beni
yeni bir karakter aramam için yalnız bırakması gibi…”
Howard hakkında araştırmalar yapan Patrice Lounet, bu
konuya şöyle bir açıklama getiriyor: “Karakterler, yazarın kendi
duygusal gelişiminin yeni aşamalarını gösterir. Olgun bir insanda
olduğu gibi, onun temel tabiatı ya da kişiliği dramatik şekilde
değişim göstermez (karakterlerinde de olduğu gibi). Fakat
düşünceleri ve dış dünyanın değişimine verdiği duygusal tepkiler
değişiklik gösterir (ve böylece her şeyi uzun uzun düşünen ve kesin
kararlar vermekten kaçınan King Kull, yerini daha bağımsız ve
kararlı olan Conan’a bırakır). Howard, bazen bu karakterlerle
temasını kaybediyor, çünkü psikolojik olarak onlardan çok daha çabuk
olgunlaşıyor ve bundan dolayı daha fazla onların bakış açısından
yazmaya devam edemiyor.”
1930 Ağustosunda Weird Tales’da yayınlanan “The Rats in
The Wall” hikayesine duyduğu hayranlığı dile getirmek için,
hikayenin yazarı olan H.P. Lovecraft’a bir mektup gönderdi. Bir süre
sonra, fantezi edebiyatının en önemli mektup zincirlerinden biri
kurulmuş oldu. Altı yıl boyunca Howard ve Lovecraft, birçok konuda
yazıştılar. Bu mektuplaşmalar sırasında, Lovecraft’tan etkilenen ve
ondan ilham alan Howard, bir kelt savaşçısıyla yer altında yaşayan
ilkel bir ırk olan “The Children of The Night” (Karanlığın
Çocukları) adlı hikayeyi yazdı. Bunu diğer Lovecraft stili
hikayeleri olan “The Thing on The Roof” ve “Black Stone” izledi.
Lovecraft etkisi, Howard’ın en kapsamlı, orjinal bileşimini ortaya
çıkarmasını sağladı ve gelmiş geçmiş en popüler ve kalıcı karakteri
olan Kimmeryalı Conan’ı yarattı.
1932 Nisanında, Lovecraft’a yazdığı bir mektupta, yeni
bir çağ ve yeni bir karakter üzerinde çalıştığını yazmıştı. 1932
yılının Aralık ayında “The Pheonix on The Sword” (Kılıçtaki Anka
Kuşu) yayınlandı. Conan serisinin diğer hikayeleri ise Weird Tales
tarafından satın alındı. Weird Tales, ilk olarak Conan’ın hırsızlık
yıllarındaki maceralarından birinin anlatıldığı “Tower of Elephant”
(Fil Kulesi)’ı yayınladı. Weird Tales okuyucularının karşısına ilk
kez bu hikayeyle çıkan Kimmeryalı Conan, yıllarca derginin ilgi
gören diğer popüler karakterlerine rakip oldu.
Conan, yazarın zihninde birden bire büyümüş, bilinçli
bir şekilde ortaya çıkmamıştı. Howard, Conan’ı
Büyük resim için tıklayınız.
yazmasına neden
olanın, ‘tanımlayamadığı güçler’ olduğunu söylemişti. Bunun
özellikle Conan serisinin ilk hikayesini yazıyorken ortaya çıktığını
belirtmişti Howard. Aylardır satabileceği hiç bir şey yazmamış,
sonra birden bire zihninde Conan belirmişti. Ve daktilosunun
tuşlarından içindeki nehiri akıtmaya başladı. Hikayeler
kendiliğinden ortaya çıkıyor, parçalar birbirinin üzerine hızla
oturuyor ve her şey tamamlanıyordu. Haftalar boyunca yaptığı tek şey
Conan’ın maceralarını yazmaktı. Conan, Howard’ın zihnindeki
egemenliğini tamamlamıştı ve ‘tanımlanamayan güçlerin’ anlattıkları
-hikayeler- şeklinde ortaya çıktı.
1932 yılıyla birlikte Howard, Texas’ın ilk zamanlarını
araştırmaya başladı. Bu araştırmalarının sonucunda “The Horror From
The Hound”, “Old Garfield’s Heart” ve “The Man On The Ground”
başlıcaları olmak üzere Texas ve çevresinde geçen ilginç öyküler
yazdı.
1934 yılında ise, çok başarılı bir western karakteri
olan Nevada Bear Creek’li Breckenridge Elkins ortaya çıktı.
Elkins’in ilk öyküsü olan “ Mountain Man”, Action Stories’in 1934
yılı Mart-Nisan baskılarında yayınlandı. Howard’ın alışılmış
karanlık karakterlerinden farklı olan Elkins, ince bir mizah
anlayışına sahip bir karakterdi. Howard’ın gözler önüne serilen
farklı yönü, -karanlık olanı- bekleyen okuyucularının tepkisine yol
açtı. Buna rağmen Breckenridge Elkins, iki yılı aşkın bir süre
boyunca Action Series’in her sayısında görüldü ve gün geçtikçe çok
daha popüler oldu. Action Stories’in editörü Argosy Allstories’e
transfer olunca, dizinin devamı bu dergide yayınlandı.
1934 yılında, Cross Plains’e Robert’ın hayatını büyük
ölçüde etkileyecek bir kadın olan Novalyne Price geldi. Kısa süre
içinde aralarında büyük bir etkileşim oldu ve Howard’ın hayatına ilk
kez annesinin dışında bir kadın girdi. Bayan Howard, Novelyne’in
Robert’ın hayatında olmasından hoşnut değildi. Oğluna karşı
çocukluğundan bu yana takılmış olduğu aşırı koruyucu tavır, onun
olgun bir insan olarak vereceği kararları etkiliyordu. Bay Howard da
soğuk tavırlarını Novalyne’e karşı göstermekten geri kalmıyordu.
Robert ve Novalyne evlenmeyi düşünüyorlardı, fakat aralarındaki
sorunlar bu düşüncenin eyleme geçmesini engelliyordu. En sonunda
Novalyne pes etti ve 1936 yılının baharında Lousiana State’te bir
eğitim programına katılmak üzere Cross Plains’ten ayrıldı.
Novalyne’inden çok etkilenen Robert, onun güçlü
iradesinden ilham alarak, başta Dark Agnes de la Fere (Sword Woman),
Hırsız Valeria (Red Nails), Swashbuckler Helen Tavrel (The Isle Of
Pirates’ Doom), Hyborian çağının denizlerinde dolaşan bir grup
korsanın lideri ve Conan’ın ilk aşkı olan Belit (Queen Of The Black
Coast), kızıl saçlı dişi şeytan olarak tanınan Red Sonya (The Shadow
Of The Vulture)’yı yarattı.
1935-1936 yılları arasında, Bayan Howard’ın sağlığı iyice kötüleşti.
Bu kez durum diğerlerine göre çok
Büyük resim için tıklayınız.
ciddiydi. Robert,
bir an bile annesinin yanından ayrılmıyor, onun her türlü ihtiyacını
karşılamak için çırpınıp duruyor, Cross Plains’den yüzlerce mil
uzaklıktaki hastanelere gidebilmek için sabahın erken saatlerinde
yola çıkıyor, gece geç saatlerde eve dönüyordu. Hastane masrafları
giderek artmaya başladı. Paraya ihtiyacı vardı fakat bu parayı
kazanmak için yazacak vakti yoktu. Dergilerin ona borcu vardı ama
ödemeler düzenli yapılmadığı için pek bir işe yaramıyordu.
Biriktirdiği tüm para çoktan bitmişti. Dr. Howard muayenehanesini
eve taşımıştı. Mali açıdan içinde bulundukları bu sıkıntılı durumun
sonunda, bir hastabakıcı tutup Bayan Howard’ın evde bakılmasına
karar verdiler.
Babasının muayenehanesini eve taşımak zorunda kalması,
evin gece gündüz hastalarla dolmasına neden olmuştu. Bütün bunlar,
zaten bunalımda olan Robert’ın moralinin iyice çökmesine, kendisine
yazı yazabileceği ve yalnız kalabileceği zaman bulamamaya
başlamasına neden oluyordu. Annesinin gittikçe ölüme yaklaşıyor
olması ve bunu yalnızca seyrediyor olmak, zaten uyum sağlamakta
zorlandığı dünyaya olan bağını iyice zayıflatıyordu. Annesinden daha
fazla yaşamak ve onun ölümüne tanık olmak düşüncesi ise onu
korkutuyordu. En sonunda, dayanma sınırının diğer tarafına geçti ve
annesinden daha fazla yaşamamaya karar verdi. Bu düşüncesi
doğrultusunda kimseye sezdirmeden ölümünü planlamaya başladı.
Menejeri, Otis Clein’la ölümünden sonra hikayelerinin
nasıl değerlendirileceğini planladı. Henüz kimseye sunmadığı el
yazmalarını topladı ve nereye gönderileceklerinin talimatını verdi.
Babası, annesinin ölümünden sonra kendisine zarar vermesini
engellemek amacıyla tabancasını sakladığı için amacından haberi
olmayan bir arkadaşının, 38’lik Colt tabancasını ödünç aldı.
Brownwood’daki Greenleaf Mezarlığı’ndan üç kişilik yer satın aldı.
Babasının arkadaşı olan bir doktora, beyninden vurulan bir insanın
yaşamasına olanak olup olmamasını sordu.
11 Haziran 1936 tarihinde, Bayan Howard’ın üç gün önce
girdiği komadan tekrar çıkamayacağını
Büyük resim için tıklayınız.
öğrendiği sabah
Robert Erwin Howard, çalışma odasına gitti. On seneden beri bütün
hikayelerini yazdığı daktilosunda (Underwood marka) bir veda şiiri
yazıp, dışarı çıktı ve arabasına bindi. Tabancasını sağ kulağının
üzerine dayayıp tetiği çekti. Kurşun, kafatasını delip diğer
taraftan çıktı. Güçlü yapısı, onun hemen ölmesini engelledi.
Yaklaşık sekiz saat komada kaldıktan sonra, 11 Haziran 1936 Perşembe
gününde öğleden sonra saat dört sıralarında ölümü, hayatına karşı
olan zaferini kazandı. Ertesi günün gecesinde, on buçuk sıralarında,
girdiği komadan çıkamayan Bayan Howard öldü. 14 Haziran’da, anne ve
oğulun cenaze törenleri birlikte yapıldı ve Greenleaf
Mezarlığı’ndaki yerlerine gömüldüler.
Ölümü arkadaşları için sürpriz olmadı. 1920’li
yılların sonundan bu yana sürekli, ‘yaşlanana kadar yaşamak
istemediğini’ söyler; insanın tüm sağlığı yerindeyken, en güçlü
olduğu sırada ölmesi gerektiğini savunur ve ölüme karşı duyduğu
isteği sohbetlerinde, mektuplarında arkadaşlarıyla paylaşırdı.
Ölümünden önceki yıllarda Clyde Smith’e, annesinin ona ihtiyacı
kalmadığında kendisini öldürmek istediğini söylemişti. Yalnızca
kendi varlığı için yaşama bağlanmak düşüncesi ona basit geliyordu.
1930’lu yıllarda, yazdığı mektuplarında hayata karşı uyumsuzluğunu
dile getiriyor, her geçen gün yaşamdan kopuyor oluşunun sinyallerini
veriyordu. 1936 Mayıs’ında ise, Ogust Derleth’e şöyle yazmıştı:
“Yaşlı biri için ölüm kaçınılmazdır ve bu genç yaşta ölmekten daha
büyük bir trajedidir.” Bay Howard ise, Robert’ın böyle bir şeye
kalkışacağını tahmin ettiğini ama bunu annesinin ölümünden önce
yapabileceğini hiç aklına getirmediğini söylemişti. Oğlunun ölümünün
ardından, H.P. Lovecraft’a yazdığı mektupta şöyle demişti: “…Oysaki
annesinin ölümünü görmek düşüncesi onu çok korkutuyordu.” Belki
engelleyebilirdi oğlunu. Ya da arkadaşları, Robert’ı ölüme götüren
düşüncelerin gelişimini fark edebilselerdi, onun bu karanlığın
içinden çıkmasına yardım edebilirlerdi.
Otuz yaşındaki erken ölümü, ‘yaşamına karşı duyduğu
aşırı sorumluluğun altında ezilmiş genç adam’ portresi çizse de,
durum bu kadar açık değildi bu kez. Arkadaşlarıyla olan
ilişkilerinde, yazılarında, mektuplarında hep psikolojik
bozuklukların sinyalini veriyordu. Karanlık bir ruha sahipti ve
ölüm, ne düşüncelerinden, ne de yaşamından uzakta değildi. Düşmanlık
beslediği dünyaya olan uyumsuzluğunu ifade eden bir çok mektup
yazmıştı. Neredeyse tüm hikayelerindeki karakterler, ait olmadığı
topraklarda dolaşan yabancılar, serserilerdi. Tıpkı kendisinin,
yaşadığı dünyanın içinde hissettiği gibi.
Lovecraft’a yazdığı mektupların bazılarında, kendine
uygun olan çağın dışında doğduğunu, “barbarlık ve medeniyet” konusu
üzerine yaptıkları bir tartışma sırasında, Almanya’nın ya da Gaul’un
barbar çağları sırasında doğmuş olmayı istediğini yazmıştı. Ayrıca
şöyle demişti: “Keşke birazcık erken doğabilseydim, otuz yıl kadar…
Kuvvetli bir çağın sonlarını yakaladım yalnızca. Ve bunu anlamak
için çok gençtim.”
Ölümüne neden olan bunalımının sebepleri, çeşitli
araştırmacılar tarafından psikotik duygusal
Büyük resim için tıklayınız.
bozukluk ve
Oedipus Kompleksi olarak yorumlanmıştı. Robert’ın duygusal
gelişimini incelediğimizde, bu yorumların gerçeğe yakın olanı
yansıttığını söylemek zor olmaz. Daha küçük bir çocukken, dış
dünyaya karşı duyduğu nefret, diğer insanların çürümüş duygularına
eklendiğinde ve siyah altın, onun hayatına karanlığın tüm
tohumlarını yaydığında, ölüm onu bir gölge gibi izlemeye başlamıştı
bile.
Karanlık duyguların içinde geçen onca yılın ağırlığını
yalnızca otuz yaşına kadar taşıyabildi Robert. Onsekiz yaşında, ilk
hikayesini sattığında dilediği tek bir şey vardı: “Profesyonel bir
yazar olmak”. Başardı; kısacık yaşamına onlarca karakter, yüzlerce
hikaye, sayısız düş sığdırarak. Her yazdığı yeni hikaye
hayranlarının arasına yenilerini katmış, “Kılıç ve Büyü” öykülerinin
yaratıcısı olarak, fantezi literatürüne geçmişti.
Ölümünden sonra, Weird Tales, onun hikayelerini bir kaç
yıl daha yayınlamayı sürdürdü. 1946’da August Derleth, Howard’ın en
iyi hikayelerini derleyip, bir koleksiyon haline getirdi. Bu özel
koleksiyon “Skull Face and Others” başlığı altında yayınlandı. Avon
Fantasy Reader, 1940 yılının sonuna kadar Howard’ın onsekiz
hikayesini yayınladı. 1950’lerin başlarında bilim-kurgu ve fantezi
yayıncısı olan Gnome Press, Conan öykülerini cilt haline getirdi.
1960’larda Conan, Frank Frazetta’nın çizdiği etkileyici kapaklarla
yeniden yayınlandı. Robert Ervin Howard, dünya fantezi edebiyatının
en ünlüleri olan J.R.R. Tolkien ve Edgar Rice Burroughs’la birlikte
anılmaya başlamıştı. 1970’lerin başında, Ultima Thule adındaki
amatör derginin yayıncısı ve 1976’da basılan Conan’ın ilk imitasyon
tarihçesinin yazarı olan Glenn Lord’un öncülüğünde büyük bir Howard
patlaması yaşandı ve sonraki on yıl boyunca bu patlamanın etkileri
magazinler ve çizgi romanlar sayesinde devam etti.
Robert’ın ölümünden sonra başlayan imitasyon Conan
öyküleri sektörü, bu patlamayla birlikte bünyesine yeni yazarlar
kattı. Diğer yazarlar tarafından yazılan, orijinal olmayan Conan
öyküleri, fantezi okurlarını ve yazarlarını iki ayrı görüşte cephe
almaya itti. Kimileri bu imitasyon Conan yazarlarını göklere
çıkartıyor, hatta iyice ileri gidip aralarından bazı isimlerin
‘Dünyanın En İyi Conan Yazarı’ olduğunu iddia ediyor, Howard’ın bile
daha iyisini yazamayacağını söylüyordu. Bu kabul edilemez teoriler
karşısında, birçok yazarın da aralarında bulunduğu büyük bir kitle,
Conan’ın taklitlerine karşı büyük tepki gösterdi. Bütün bunlar,
Conan okurları arasındaki fikir ayrılığının iyice kutuplaşmasına
sebep oldu. Yine de, imitasyon Conan hikayelerinin ve bu öykülerin
yazarlarının, Robert’in ölümünden sonra Conan’ın kaybolup
gitmemesini sağladığını unutmamak gerekir. Sanılanın aksine, Robert
Ervin Howard yüzlerce değil, sayıları yirmilere ancak ulaşacak kadar
Conan hikayesi yazmıştır. Conan’ı ölümsüzlüğe taşıyanlarsa bu tutku
ve hayranlığı canlı tutmayı başarıp, devamlılığını sağlayan
imitasyon Conan hikayeleri ve onların yazarlarıdır.
1970 yılında Marvel Comics, Howard’ın yarattığı
karakterlerin tüm yayın haklarını satın aldı. Şirketin yazar ve
yöneticileriden biri olan Roy Thomas, hayranı olduğu ‘Conan’
üzerinde çalışmaya başladı. Çizimler için birkaç iyi çizerle
anlaştı. İlk olarak 1 Ekim 1970’de “The Coming Of Conan” (Conan’ın
Gelişi) adını taşıyan ilk sayı piyasaya çıktı. Yirmi dördüncü
sayıdan itibaren, zamanın en iyi çizerlerinden biri olan John
Buscema kalemi devraldı ve Conan, dünyanın her yerinde okunan çizgi
romanlarıyla ölümsüzlüğe doğru yürümeye başlamış oldu.
1977 yılında, tüm zamanların en ilgi gören fantastik
karakterlerinden biri olan Conan’ın ilk filmi “Conan The Barbarian”
(Barbar Conan) çekildi.
1980’lerde Conan, Howard kadar ünlenmiş ve onun adıyla
birlikte tüm dünyada bilinir olmuştu. 1980’lerin sonuna doğru,
Howard’ın evi restore edilip bir müze haline getirildi ve her
Haziran, Robert Ervin Howard’ı anma günü düzenlenmeye başlandı.
1985 yılında Novalyne Price, Robert hakkında yazdığı
biyografisini yayınladı. 1993 yılında, bu biyografi temel alınarak,
Robert Ervin Howard’ın hayatını anlatan “Whole Wide World” çekildi.
Onun yazılarındaki başarısının sebebi, yazdıklarıyla
zihnini birleştirebilme yetisine sahip olmasından ileri gelir.
Yarattığı karakteri kendi içinde yaşar, onunla bir olurdu. Taa ki
yeni bir karakter yaratana dek…
Robert, yarattığı dünyaları kendi iç dünyasından
çıkarır, karakter ise kendi oyununun yansıması olurdu. Hikayelerini
yazmasını sağlayan o buyurucu ses, Robert’in kişiliğinin ve alt
bilincinin bir parçası olsa da, kendini dış duvarlarda hissettirir,
konuşmaya başladığında duvarlar sarsılırdı. Robert ise, karanlık
ruhunu sararken, sırtındaki tüyleri diken diken eden, iç benliğinin
yansıması olan o sesin ruhunu sarmasına izin verir, bir sonraki
kelimeyi yazmadan geleceğini sandığı ölümden kaçarcasına
daktilosunun tuşlarına abanırdı… Her seferinde kazandı. “Tüm
benliğini saran ses”in fısıldadıklarını milyonlarca kişi heyecanla
okudu, hayranlık duydu ve bekledi…dahasını…yeni fısıltıları…
12 sene süren yazarlık hayatının, yalnızca dört yılını
Conan öykülerine ayırmıştı Robert. Ama bu süre bile onun, tüm
zamanların en sevilen kahramanlarından birini yaratmasına yetmişti.
Howard’ın zamansız ölümü nedeniyle unutulacağı
düşünülen Conan, yaşamına başka yazarların hikayelerinde devam etti.
L.Sprauge de Camp, Lin Carter, Leonard Carpenter, Robert Jordan ve
daha birçokları, Conan efsanesini devam ettirmek için çaba
gösterdiler.
Kendi ruhunun karanlık ve öfkeli taraflarıyla yarattığı
dünyaların içinde yaşadığı kendi hayat öyküsüydü, kaleme aldığı her
hikaye. Ve onun öfkeli karanlığı, kişiyi ölüme ya da zafere
götürecek olan bir yol gösterici gölgeydi yalnızca. O ise yapması
gerekeni yaptı ve yürüdü…
Yıllar sonra; 71 yıl önce ölen Robert E. Howard’ın
ardından yazıyorum bu satırları. Çocukluğumdan beri hayran olduğum
“Tunç Derili Barbar”ın, ruhunu üfleyen yaratıcısının ardında
bıraktığı ayak izlerinin ötesinde duruyorum. Her şey bulanık
görünüyor bir anlığına ve sonra zihnimde “ses”i duyuyorum… Kalemim
kağıdın üzerinde kaymaya başlıyor, ölümden bütün gücüyle
kaçarcasına… Başarıyor mu bilmiyorum. Ama bildiğim, bir kez daha
kazanıyor, benim ruhumda çıktığı yolculuğu… ve şimdi bu yolculuğun
izlerini size armağan ediyorum… Fısıltıyla…
“Şunu bilin ki Prensim,
Kabaran okyanusların Atlantis’i ve onun görkemli
kentlerini yutmasından hemen sonra, Dünya’da o güne kadar görülmemiş
bir çağ başlamıştı. Aryas’ın oğullarının doğduğu bu çağda, Dünya
üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi
pırıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sıralarda
Kimmeryalı Conan geldi. Çelik bilekli elinden kılıcını hiç
bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit, tüm imparatorlukları
sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu.”
Bir Nemedya Efsanesinden
Kavel
“Wind Whisperer” Uludoğan
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle