Hikaye

Erhan “[TrG]NecRoMaNceR” ARSLAN

Son Of The Sun (Bölüm 2)

     Jordan’ın Notlarından:
 

     Ben Jordan. Berandas kasabasının lideri ve ordu komutanıyım. Bu notu yazmamın nedeni bir gün olur da bir yerlerde bulunursa Berandas nasıl düştü bilinsin. Ölüm kapımuzda ve biz gün be gün ona yaklaşıyoruz. Askerlerim yenilgiyi kabul etmek üzereler ve benim elimden pek fazla bir şey gelmiyor. Biliyorum hiçbir zaman bir sonraki aşamada neler olduğunu bilemeyiz. Biliyorum bu son belki de bir çokları için bir başlangıç olacak; fakat artık korku bütün bedenimi kapladı. Sel gibi akan bir orduya karşı yüz kişilik ufak bir grupla nasıl karşı koyabilirim. Her gün bir sonraki şafağı görebilecek miyim merakıyla yaşamak kolay değil; ve bu haldeyken askerlerimin moralini yüksek tutmak ise daha zor. Her an korkusuz bir kahraman gibi oyun oynamak acı veriyor artık. Onlara baktığımda bir sonraki şafakta yüzlerindeki hayat ışığının solmuş olacağını düşünmek, bir et parçasından farklı olmayacaklarını bilmek kolay değil. Onların için değil aileleri için bir yıkım olacak bu. Çünkü bu askerler zaten ölümlerinin farkındalar ve bu ölümün onlara şan kazandıracağına inanıyorlar. Peki eşleri, çocukları? Onlar bu şanın neresindeler? Koca bir saçmalığa inanmaktan başka bir şey değil yaptıkları. Ölmek istiyorlar ve ölecekler de... Onlarla birlikte ben de öleceğim. Gerçi düşündüğümde bu yolu ben çizmedim mi? Bir savaşçı olarak eğitilirken ve bir asker olurken kaderimde her zaman ölümün de yer alacağının farkında değil miydim? Evet farkındaydım ama o zamanlar ben de şan, şöhret denilen o büyük saçmalıklara inanıyordum. Eğer şan kazanmak istiyorsam fırsat önümde. O barbarlara günlerini gösterir ve Berandas’ı kurtarırım ama işte bende bu güç yok. Bir dahaki şafağı özlemle bekleyen bir komutan nasıl böyle bir şeyi düşünebilir ki? Yine de Berandas son ana kadar savunacak, son kanına kadar pes etmeyecek. Tek şansımız şafağı umut etmek ve oradan gelecek olanı beklemek...

     Jordan

***

     Ravon eline sıkıştırılan parşömeni aldıktan sonra gökyüzüne uzun bir süre baktı ve sonunda kabul etti. Bu yolu o seçmişti ve yürümek zorundaydı. Atını çevirdi ve güneşin ışıklarında Berandas’a uçtu.
Pelor’un yüce rahibi artık duramazdı. Çünkü onun hızında bir çok hayat yatıyordu. Gece ve gündüz sürdü atını. Berandas uzaktı ve o hızlı olmalıydı. Yer küre atının ayakları altında sarsıldı; o vazgeçmedi. Rüzgâr yüzünü acıtıyordu; yine de durmadı. Atı tökezlemeye başladı; gerekirse koşmaya hazırdı. Bir kere hedefine kilitlenmişti. Karşısına dev ordusu çıksa artık durdurulamazdı. Güneş’in Oğlu bir kez daha ölüme koşuyordu...

***

     Bir haftalık bir maratondan sonra El’Dar Ravon Berandas kasabasının derme çatma kulüberlerini ve yıpranmış kapısına gördü. Kasaba uzaktan yağmalanmış gibi görünüyordu. Bacalardan dumanlar tütmüyordu, sokaktaki insanların sesi kulağına gelmiyordu. Ravon düşünmedi; sadece daha da hızlandı. Ölüm bu kasabayı almamışsa hâlâ bir umut var demekti. Sonunda kapının önüne geldiğinde rahatladı. Nöbetçiler kapıyı bekliyorlardı. Berandas dayanmıştı...
Nöbetçiler onu selamladı ve kapılar uzun bir süre sonra ilk defa sonuna kadar açıldı. O ilerledikçe fısıltılar da onunla birlikte ilerliyordu. Berandas’ın umudu sonunda gelmişti. Artık bir kurtuluş vardı. Nöbetçi onu durmaksızın kasabanın ortalarındaki en büyük binaya götürdü. Ravon atını nöbetçiye bıraktı ve iyi bakmasını tembihledi. Kapıdan içeri girdiğinde masanın başında oturmuş önündeki haritalarla uğraşan ve O’nun geldiğini duymamış gibi görünen bir insanla karşılaştı. Ravon odaya baktığında hiçbir şeyin gösterişli olmadığını fark etti. Odada iki tane sandalye ve bir tane de koltuk vardı. Şöminedeki ateş sönmeye yüz tutmuştu fakat bu masada oturan adamın fark edemeyeceği kadar detay bir şeydi. Ravon ortalığı incelerken hüzünlü bir ses duydu. “Selam olsun Pelor’un izleyicisi Ravon. Ölümün almak üzere olduğu kente umutla gelmişsindir umarım.” Adam ayağa kalkmış ve yüzünü Ravon’a dönmüştü. Orta yaşlı biriydi. Belinde güzel bir kılıcı vardı. Ravon bu adamın uyurken dahi üzerindeki zırhı çıkarmadığından emindi. Emin olmadığı şey ise bu adamın uyuduğuydu. “Adım Jordan. Berandas’ın lideri.” Jordan elini uzattı ve Ravon aynı şekilde karşılık verdi. “Dinlenmek istersen sana oda hazırlatayım” diye sözüne devam etti Jordan fakat Ravon çoktan haritaların üzerine çökmüş inceliyordu.
     “Şu andaki konumları ve durumları hakkında bir bilginiz var mı?”
     “Nerede saklandıklarını izcilerimiz buldu ama önemli olan konu bu değil.”
     Ravon kafasını kaldırıp Jordan’a baktı. Sözüne devam etmesini istediğini anlayan Jordan yutkundu ve devam etti.
     “Askerlerimin çoğu ya ölü ya da yaralı ve erzağımız da fazla kalmadı. Bu barbarlar bizi öldürmese dahi biz açlıktan öleceğiz ve merak ettiğim bu barbarların buralarda ne işi var?”
     Ravon sakinliğini korudu ve bu konuyu düşünmek üzere aklının bir köşesine not etti. Fakat şu anda burayı nasıl kurtarması gerektiği hakkında bir bilgi edinmesi gerekliydi. Tekrar Jordan’a yoğunlaştı.
     “Şu anda kaç askerin var ve karşımızdaki birlik kaç kişilik?”
     Jordan biraz düşündü. “ Benim sağlam yüz kadar askerim var ve karşımızdaki birlik bizim üç veya dört katımız kadar ama bu barbarlarda bir farklılık var. Bunlar sadece öldürmek, yakıp yıkmak için saldırıyorlar. Sanki birileri beyinlerini yıkamış.”
     “Jordan. Önce kasabanın etrafına bir barikat yapmamız lazım. Bu bizim savunmamızı biraz olsun güçlendirir. Daha sonra ne yapacağımıza karar veririz. Askerlerinin moralini olabildiğince yüksek tut. Merak etme bu savaş hâlâ bitmiş değil.” Ravon’un yüzünde Jordan’a umut veren bir gülümseme vardı fakat Ravon aklından bu savaşın kazanılma ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu düşünüyordu. Eğer kesin bir çözüm bulamazsa Berandas düşecekti ve onlarla birlikte Ravon’da ölecekti. Ravon ölümden korkmuyordu; korktuğu tek şey ona güvenen bu insanları yüz üstü bırakmaktı.
     Jordan bir asker çağırdı ve gerekli talimatları verdi. yarım saat içinde dışarıdan barikatın yapılmaya başlandığına dair sesler gelmeye başlamıştı. Evet gerçekten de insanlar Ravon’dan, Güneş’in Oğlu’ndan bir şeyler bekliyorlardı. Şehir bir anda hiç olmadığı kadar umutlanmıştı. Her taraftan konuşmalar ve kurtulacaklarına dair bağırışlar geliyordu.
     Ravon dinlenmek için müsaade istedi ve hemen onun için bir oda tahsis edildi. Oda lüks bir yer değildi. Bir masa, bir sandalye ve bir yataktan oluşan küçük bir yerdi. Ravon zırhından kurtuldu, çekicini her an ulaşabileceği bir yere koydu ve yatağa uzanıp plânlar yapmaya başladı. Bu şekilde düşünürken uykuya daldı.
     Kapının hararetli bir şekilde çalmasıyla uyandı. Eli refleks olarak çekicine gitti ve daha sonra geri çekildi. Kapıyı açtı. Karşısında duran daha genç bir askerdi. “Komutan sizi çağırıyor efendim.” Asker talimatı verdiği gibi ortadan kayboldu. Ravon hemen zırhını giydi ve çekicini eline aldı. Hızlı adımlarla ilerlemeye başladı ki Jordan’ı kuzey tarafında askerlerinin yanında buldu. Oraya giderken barikatın tamamlanmış olduğunu fark etti.
     Jordan’ın yanına gelip de kuzeye baktığında tepeden aşağı adamların akın ettiğini fark etti. Askerler çoktan savunma pozisyonlarını almıştı. Ravon “Oklarınızı saklayın. Onlara şafak vakti ihtiyacım olacak.” dedi ve bir ilahi okumaya başladı. Ravon’un sesi ritmik olarak yükselip alçalıyordu ve kendinden geçmiş bir hali vardı. Ravon sessiz başladığı ilahide doruklara yükseldi. Artık sesi dört bir yandan yayılıyor gibiydi ve bir anda ortalık gündüz gibi aydınlandı. Barbarlar şaşırmıştı. Birbirilerine ve etrafa bakınmaya başladılar. Daha sonra Ravon’un sesi yeniden yükseldi bu sefer çok daha gürdü. Herkesin içine bir moral doldu ve askerler bir anda hiç olmadıkları kadar cesur hissettiler kendilerini. Ses bir daha yükseldi bu sefer Ravon Tanrı’sına Pelor’a yalvarıyordu. Onun için okuyordu ilâhisini. Bir anda bütün her şey sessizleşti, bir anda herkes sadece olanları inceledi ve Ravon kendi boyunun dört katı bir cüsseye sahip olmuştu. Elindeki çekici oradaki askerler kadar uzundu ve Ravon ilâhileriyle birlikte saldırıya geçti. Bir hamlede barikatları aştı ve askerler onun peşinden ilerledi. Bu sefer biliyorlardı. Bu savaş kazanılabilirdi. Barbarlar Ravon’u görünce irkildiler fakat daha sonra onlar da kendi Tanrılarına bağırarak hücuma geçtiler. Ravon ilk gelenleri darbeleriyle uzaklara savurdu. Barbar safları dalgalandı ve bir daha saldırdı ve Ravon yine karşılık verdi. Saflar yine dalgalandı ve yine saldırdı. Ravon yine karşılık verdi ve barbarlar daha güçlü saldırdı. Ravon yorulmuştu ve bitmek üzereydi. Yeni bir ilahiye başladı ve parmaklarında büyülü oklar oluştu. Ravon büyüsüyle saldırdı ve barbarlar karşılık verdi. En sonunda ordular karşılaştı. Askerler güçlü savunmalarıyla barbarları püskürttü ve büyük kayıplar verdirdi. Savaş kısa sürmüştü ve bir sonraki şafağı göreceklerdi.

***

     Ravon bitkin düşmüştü. Askerler onu savaş alanından taşımak zorunda kaldılar. Tezahüratlar onun içindi. Fakat Ravon bunlarla pek ilgilenmiyordu. Savaş ve büyü gücünü sonuna kadar kullanmıştı ve böyle ne kadar devam edebileceğinden emin değildi. Kasabaya geri döndüklerinde herkeste bir sevinç vardı. Ravon başarmıştı. Onlar galip gelmişti. Jordan Ravon’un odasına taşınması ile ilgili talimat verdi ve iki asker normal boyutlarına dönmüş olan Ravon’u odasına taşıdılar. Yatağına yattığında Ravon hemen uykuya daldı yalnız bunun o kadar da uzun bir uyku olmayacağını biliyordu. Şafak atmadan iki saat önce kendisinin ve ordunun uyandırılması talimatını verdi.
     Nöbetçi onu dediği vakitte uyandırdı. Ravon hazırlanıp Jordan’ın yanına seğirtti. Deneyimli askeri yine masanın başında haritalarla uğraşırken buldu fakat bu sefer Jordan kapının çalındığını duyar duymaz ayağa kalktı ve Ravon’u kutladı. Ravon sessizce kabul etti ve hemen Jordan’la savaş stratejisi hakkında konuşmaya başladı.
     “En iyi otuz okçunla kuzey tarafında bekle. Ben de diğerleriyle gizlice bulındukları yeri basayım. Onları senin üzerine çekeriz. Böylece sen oklarınla yeterince hasar verebilirsin. Daha sonra da dağılan saflara biz saldırırız ve onları ikiye böleriz. Askerlerin o zaman kılıçlarını çekerler ve bölünmüş olan tarafa saldırırlar. Biz de diğerlerini hallederiz. Sence mantıklı mı?” Ravon Jordan’ın suratına kararını merak edercesine baktı.
     “Umudumuz sensin Güneş’in Oğlu. Bence çok riskli ama diğer şekilde de çok fazla dayanamayız zaten. Deneyelim ve kazanmayı ümit edelim.”
     Jordan Ravon’a gülümsedi ve saldırıyı düzenlemek için odadan ayrıldı. Ravon kazanma ümitlerinin çok az olduğunu biliyordu ama yine de deneyecekti. Çünkü denemezse sonlarının kesin ölüm olduğunu biliyordu. O da en mağrur ifadesini takındı ve odadan çıkarak askerlerin yanına doğru ilerledi.
     Askerlerin yanına geldiğinde önce bir sessizlik sonra da yüksek bir tezahürat koptu. Fakat Ravon eliyle onları susturdu. Herkes bir şeyler söyleyeceğini anladı ve yeniden bir sessizlik yaşandı.
     “Berandas’ın yiğit savunucuları. Kasabanızı kurtarmak istiyorsanız beni takip edin. Sonunda ölümünüz olsa dahi Berandas’ın tek ümidi sizin ellerinizde. Son savaş kaderinizi belirleyecek ve bu kader umarız bizim yolumuzda olur. Tanrılar sizinle olsun. Unutmayın ki yaşam ölüm olduğu müddetçe anlamlıdır.”
     Bunun üzerine gruptan yine bir tezahürat koptu ve Ravon onların yüzüne baktığında Berandas’ın ümidini gördü. Askerler inanmıştı ve o da inanmalıydı. Berandas kurtulmalıydı. Bu bir çok cana mal olsa bile kurtarılmalıydı.

***

     En son hazırlıklar da tamamlandı. Bütün askerler yerlerini aldı ve Jordan’ın komutanlığındakiler kuzey tarafında sıkı bir hat oluşturdu. Ravon da bir izcinin önderliğinde birliğini aldı ve ilerledi. Birlik zaten çok büyük değildi ve hepsi ellerinden geldiği kadar sessiz olmaya gayret gösteriyordu. (Bu ağır zırhlar içinde olan bir grubun ne kadar sessiz olabileceği anlamına geliyorsa.) Sonunda barbarların sığındığı mağaranın önüne geldiler. Girişte iki nöbetçi bekliyordu ve bu da Ravon’un plânlarının yolunda gitmemesine neden oldu. Onların sessizce öldürülemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden de yaklaşabildikleri en yakın mesafeye gelene kadar bekledi. Daha sonra saldırı emrini verdi ve bütün askerler haykırarak saldırıya geçtiler. Nöbetçi barbarlar ilk on saniye içinde ölmüşlerdi. Ne olduğunu anlamayan ve dışarı çıkan barbarlar da öyle. Fakat barbarlar çabuk toparlandılar ve mağaradan bir sel gibi dışarı aktılar. Ravon’un küçük birliği sayıca çok azdı ve böyle bir savaşın kazanılma ihtimali de yoktu. Ravon en son ana kadar bekledi. Barbarlar avantajı ele aldıkları düşüncesine kapıldıklarında geri çekilme emrini verdi ve bütün askerler onun sözüyle şehre doğru koşmaya başladılar. Kaçan askerleri gören barbarlar ise arkalarından akın ettiler. Ravon en arkada kaldı. Barbarları çekebildiği kadar üzerine çekti. Kalan birkaç büyüsüyle onları oyaladı. Amacı en az zayiatla bu savaştan çıkmaktı. Barbarlar bir anda Ravon’un üzerine kenetlendiler. Ravon önlerinde onlarsa arkasında bir kovalamaca başladı. Ravon artık pes etme noktasındaydı ki Jordan’ın okçu birliğinin atış menziline girdiğini fark etti. Diğer askerler gibi o da sağa çark yaptı ve bir anda barbarlar ile Jordan’ın okçuları karşı karşıya kaldılar. Jordan kılıcını indirdi ve oklar şafağın kızıllığını yardı. Barbarlar tuzağa düştüklerini anladıklarında çok geçti. Jordan bir kez daha kolunu indirdi ve barbarlar dağıldı. Bu sırada Ravon ve askerleri arkadan saldırdılar. İki ateş arasında kalan barbarlar şaşırdı. Bir anda savaş meydanında kaos yaşandı ve bu arada Jordan’ın askerleri hücum ettiler. Barbar safları yavaş yavaş çözüldü. Askerler yeni bir güçle saldırıyorlardı. Berandas içinda savaşları, tek umutları içindi. Kurtulmalıydılar, Berandas kurtarılmalıydı. Bu karmaşa sırasında Ravon kendini barbarların arasında buldu. Döt bir yanından saldırılar geliyordu. Her tarafından darbeler almaya başladı ve Ravon soununu fark etti. Darbeleri kabul etti ve koca çekiciyle her vuruşunda bir barbarı öldürdü. Pelor’a ilâhiler okuyarak, Tanrısını överek savaştı. Bütün askerler onun şarkısından güç buldular ve yeniden saldırdılar. Ravon yeniden saldırdı ve bir barbar daha öldü ve onun yerine iki tanesi geçti. Barbarlar saldırdı ve Ravon acı ile yüzünü buruşturdu. Sonunda arıtık hiçbir şey hissedemez hale geldi. Ölüm onu bekliyordu ve ölüme kucak açtı. Saldırdı ve bir barbar daha öldü ve saldırdılar... Ravon düştü... Askerler Ravon’un düştüğünü gördüler ve Berandas için, Ravon için bir kez daha saldırdılar. Sonunda barbarlar dağıldı. Savaş kazanılmıştı. Kaçan barbarların peşine düştüler ve her birini öldürdüler.


     Ravon gözlerini koca bir hiçliğe açtı ve karşısında bembeyaz parlayan bir şey gördü. Gözleriyle tanımlayamadı ama kalbiyle ne olduğunu sezdi. Tüm kalbiyle ona secde etmek istedi ama yerinden hareket edemiyordu. Ravon tanrısının önünde sessizce bekliyordu.
     “Bir görevi tamamladın oğlum, ama seni bekleyen daha önemli bir şey daha var. Henüz vaktin gelmedi. Seni yanıma alamam. Hoşça kal evlâdım. Unutma ki seni bekliyor olacağım.”
     Ravon vücudunda yeniden kanın akışını hissetti. Tenindeki o sıcaklığın farkına vardı. Gözlerini açtığında geniş bir odadaydı ve başında bir çok kişi ona ümitle bakıyordu. Gözlerini açtığında herkesten bir nefes salındı. Berandas kurtulmuştu ve Ravon hayattaydı...

     (Ravon’un maceralarının bir bölümü burada kaleme alınmıştır. Daha sonrası ise ilerideki bir vakitte yazılacaktır.)

          Erhan “[TrG]NecRoMaNceR” ARSLAN

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim