Ben Jordan.
Berandas kasabasının lideri ve ordu komutanıyım. Bu notu yazmamın
nedeni bir gün olur da bir yerlerde bulunursa Berandas nasıl düştü
bilinsin. Ölüm kapımuzda ve biz gün be gün ona yaklaşıyoruz.
Askerlerim yenilgiyi kabul etmek üzereler ve benim elimden pek fazla
bir şey gelmiyor. Biliyorum hiçbir zaman bir sonraki aşamada neler
olduğunu bilemeyiz. Biliyorum bu son belki de bir çokları için bir
başlangıç olacak; fakat artık korku bütün bedenimi kapladı. Sel gibi
akan bir orduya karşı yüz kişilik ufak bir grupla nasıl karşı
koyabilirim. Her gün bir sonraki şafağı görebilecek miyim merakıyla
yaşamak kolay değil; ve bu haldeyken askerlerimin moralini yüksek
tutmak ise daha zor. Her an korkusuz bir kahraman gibi oyun oynamak
acı veriyor artık. Onlara baktığımda bir sonraki şafakta
yüzlerindeki hayat ışığının solmuş olacağını düşünmek, bir et
parçasından farklı olmayacaklarını bilmek kolay değil. Onların için
değil aileleri için bir yıkım olacak bu. Çünkü bu askerler zaten
ölümlerinin farkındalar ve bu ölümün onlara şan kazandıracağına
inanıyorlar. Peki eşleri, çocukları? Onlar bu şanın neresindeler?
Koca bir saçmalığa inanmaktan başka bir şey değil yaptıkları. Ölmek
istiyorlar ve ölecekler de... Onlarla birlikte ben de öleceğim.
Gerçi düşündüğümde bu yolu ben çizmedim mi? Bir savaşçı olarak
eğitilirken ve bir asker olurken kaderimde her zaman ölümün de yer
alacağının farkında değil miydim? Evet farkındaydım ama o zamanlar
ben de şan, şöhret denilen o büyük saçmalıklara inanıyordum. Eğer
şan kazanmak istiyorsam fırsat önümde. O barbarlara günlerini
gösterir ve Berandas’ı kurtarırım ama işte bende bu güç yok. Bir
dahaki şafağı özlemle bekleyen bir komutan nasıl böyle bir şeyi
düşünebilir ki? Yine de Berandas son ana kadar savunacak, son kanına
kadar pes etmeyecek. Tek şansımız şafağı umut etmek ve oradan
gelecek olanı beklemek...
Jordan
***
Ravon eline sıkıştırılan parşömeni aldıktan sonra
gökyüzüne uzun bir süre baktı ve sonunda kabul etti. Bu yolu o
seçmişti ve yürümek zorundaydı. Atını çevirdi ve güneşin ışıklarında
Berandas’a uçtu.
Pelor’un yüce rahibi artık duramazdı. Çünkü onun hızında bir çok
hayat yatıyordu. Gece ve gündüz sürdü atını. Berandas uzaktı ve o
hızlı olmalıydı. Yer küre atının ayakları altında sarsıldı; o
vazgeçmedi. Rüzgâr yüzünü acıtıyordu; yine de durmadı. Atı
tökezlemeye başladı; gerekirse koşmaya hazırdı. Bir kere hedefine
kilitlenmişti. Karşısına dev ordusu çıksa artık durdurulamazdı.
Güneş’in Oğlu bir kez daha ölüme koşuyordu...
***
Bir haftalık bir maratondan sonra El’Dar Ravon Berandas
kasabasının derme çatma kulüberlerini ve yıpranmış kapısına gördü.
Kasaba uzaktan yağmalanmış gibi görünüyordu. Bacalardan dumanlar
tütmüyordu, sokaktaki insanların sesi kulağına gelmiyordu. Ravon
düşünmedi; sadece daha da hızlandı. Ölüm bu kasabayı almamışsa hâlâ
bir umut var demekti. Sonunda kapının önüne geldiğinde rahatladı.
Nöbetçiler kapıyı bekliyorlardı. Berandas dayanmıştı...
Nöbetçiler onu selamladı ve kapılar uzun bir süre sonra ilk defa
sonuna kadar açıldı. O ilerledikçe fısıltılar da onunla birlikte
ilerliyordu. Berandas’ın umudu sonunda gelmişti. Artık bir kurtuluş
vardı. Nöbetçi onu durmaksızın kasabanın ortalarındaki en büyük
binaya götürdü. Ravon atını nöbetçiye bıraktı ve iyi bakmasını
tembihledi. Kapıdan içeri girdiğinde masanın başında oturmuş
önündeki haritalarla uğraşan ve O’nun geldiğini duymamış gibi
görünen bir insanla karşılaştı. Ravon odaya baktığında hiçbir şeyin
gösterişli olmadığını fark etti. Odada iki tane sandalye ve bir tane
de koltuk vardı. Şöminedeki ateş sönmeye yüz tutmuştu fakat bu
masada oturan adamın fark edemeyeceği kadar detay bir şeydi. Ravon
ortalığı incelerken hüzünlü bir ses duydu. “Selam olsun Pelor’un
izleyicisi Ravon. Ölümün almak üzere olduğu kente umutla
gelmişsindir umarım.” Adam ayağa kalkmış ve yüzünü Ravon’a dönmüştü.
Orta yaşlı biriydi. Belinde güzel bir kılıcı vardı. Ravon bu adamın
uyurken dahi üzerindeki zırhı çıkarmadığından emindi. Emin olmadığı
şey ise bu adamın uyuduğuydu. “Adım Jordan. Berandas’ın lideri.”
Jordan elini uzattı ve Ravon aynı şekilde karşılık verdi. “Dinlenmek
istersen sana oda hazırlatayım” diye sözüne devam etti Jordan fakat
Ravon çoktan haritaların üzerine çökmüş inceliyordu.
“Şu andaki konumları ve durumları hakkında bir bilginiz
var mı?”
“Nerede saklandıklarını izcilerimiz buldu ama önemli
olan konu bu değil.”
Ravon kafasını kaldırıp Jordan’a baktı. Sözüne devam
etmesini istediğini anlayan Jordan yutkundu ve devam etti.
“Askerlerimin çoğu ya ölü ya da yaralı ve erzağımız da
fazla kalmadı. Bu barbarlar bizi öldürmese dahi biz açlıktan
öleceğiz ve merak ettiğim bu barbarların buralarda ne işi var?”
Ravon sakinliğini korudu ve bu konuyu düşünmek üzere
aklının bir köşesine not etti. Fakat şu anda burayı nasıl kurtarması
gerektiği hakkında bir bilgi edinmesi gerekliydi. Tekrar Jordan’a
yoğunlaştı.
“Şu anda kaç askerin var ve karşımızdaki birlik kaç
kişilik?”
Jordan biraz düşündü. “ Benim sağlam yüz kadar askerim
var ve karşımızdaki birlik bizim üç veya dört katımız kadar ama bu
barbarlarda bir farklılık var. Bunlar sadece öldürmek, yakıp yıkmak
için saldırıyorlar. Sanki birileri beyinlerini yıkamış.”
“Jordan. Önce kasabanın etrafına bir barikat yapmamız
lazım. Bu bizim savunmamızı biraz olsun güçlendirir. Daha sonra ne
yapacağımıza karar veririz. Askerlerinin moralini olabildiğince
yüksek tut. Merak etme bu savaş hâlâ bitmiş değil.” Ravon’un yüzünde
Jordan’a umut veren bir gülümseme vardı fakat Ravon aklından bu
savaşın kazanılma ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu düşünüyordu.
Eğer kesin bir çözüm bulamazsa Berandas düşecekti ve onlarla
birlikte Ravon’da ölecekti. Ravon ölümden korkmuyordu; korktuğu tek
şey ona güvenen bu insanları yüz üstü bırakmaktı.
Jordan bir asker çağırdı ve gerekli talimatları verdi.
yarım saat içinde dışarıdan barikatın yapılmaya başlandığına dair
sesler gelmeye başlamıştı. Evet gerçekten de insanlar Ravon’dan,
Güneş’in Oğlu’ndan bir şeyler bekliyorlardı. Şehir bir anda hiç
olmadığı kadar umutlanmıştı. Her taraftan konuşmalar ve
kurtulacaklarına dair bağırışlar geliyordu.
Ravon dinlenmek için müsaade istedi ve hemen onun için
bir oda tahsis edildi. Oda lüks bir yer değildi. Bir masa, bir
sandalye ve bir yataktan oluşan küçük bir yerdi. Ravon zırhından
kurtuldu, çekicini her an ulaşabileceği bir yere koydu ve yatağa
uzanıp plânlar yapmaya başladı. Bu şekilde düşünürken uykuya daldı.
Kapının hararetli bir şekilde çalmasıyla uyandı. Eli
refleks olarak çekicine gitti ve daha sonra geri çekildi. Kapıyı
açtı. Karşısında duran daha genç bir askerdi. “Komutan sizi
çağırıyor efendim.” Asker talimatı verdiği gibi ortadan kayboldu.
Ravon hemen zırhını giydi ve çekicini eline aldı. Hızlı adımlarla
ilerlemeye başladı ki Jordan’ı kuzey tarafında askerlerinin yanında
buldu. Oraya giderken barikatın tamamlanmış olduğunu fark etti.
Jordan’ın yanına gelip de kuzeye baktığında tepeden
aşağı adamların akın ettiğini fark etti. Askerler çoktan savunma
pozisyonlarını almıştı. Ravon “Oklarınızı saklayın. Onlara şafak
vakti ihtiyacım olacak.” dedi ve bir ilahi okumaya başladı. Ravon’un
sesi ritmik olarak yükselip alçalıyordu ve kendinden geçmiş bir hali
vardı. Ravon sessiz başladığı ilahide doruklara yükseldi. Artık sesi
dört bir yandan yayılıyor gibiydi ve bir anda ortalık gündüz gibi
aydınlandı. Barbarlar şaşırmıştı. Birbirilerine ve etrafa bakınmaya
başladılar. Daha sonra Ravon’un sesi yeniden yükseldi bu sefer çok
daha gürdü. Herkesin içine bir moral doldu ve askerler bir anda hiç
olmadıkları kadar cesur hissettiler kendilerini. Ses bir daha
yükseldi bu sefer Ravon Tanrı’sına Pelor’a yalvarıyordu. Onun için
okuyordu ilâhisini. Bir anda bütün her şey sessizleşti, bir anda
herkes sadece olanları inceledi ve Ravon kendi boyunun dört katı bir
cüsseye sahip olmuştu. Elindeki çekici oradaki askerler kadar uzundu
ve Ravon ilâhileriyle birlikte saldırıya geçti. Bir hamlede
barikatları aştı ve askerler onun peşinden ilerledi. Bu sefer
biliyorlardı. Bu savaş kazanılabilirdi. Barbarlar Ravon’u görünce
irkildiler fakat daha sonra onlar da kendi Tanrılarına bağırarak
hücuma geçtiler. Ravon ilk gelenleri darbeleriyle uzaklara savurdu.
Barbar safları dalgalandı ve bir daha saldırdı ve Ravon yine
karşılık verdi. Saflar yine dalgalandı ve yine saldırdı. Ravon yine
karşılık verdi ve barbarlar daha güçlü saldırdı. Ravon yorulmuştu ve
bitmek üzereydi. Yeni bir ilahiye başladı ve parmaklarında büyülü
oklar oluştu. Ravon büyüsüyle saldırdı ve barbarlar karşılık verdi.
En sonunda ordular karşılaştı. Askerler güçlü savunmalarıyla
barbarları püskürttü ve büyük kayıplar verdirdi. Savaş kısa sürmüştü
ve bir sonraki şafağı göreceklerdi.
***
Ravon bitkin düşmüştü. Askerler onu savaş alanından
taşımak zorunda kaldılar. Tezahüratlar onun içindi. Fakat Ravon
bunlarla pek ilgilenmiyordu. Savaş ve büyü gücünü sonuna kadar
kullanmıştı ve böyle ne kadar devam edebileceğinden emin değildi.
Kasabaya geri döndüklerinde herkeste bir sevinç vardı. Ravon
başarmıştı. Onlar galip gelmişti. Jordan Ravon’un odasına taşınması
ile ilgili talimat verdi ve iki asker normal boyutlarına dönmüş olan
Ravon’u odasına taşıdılar. Yatağına yattığında Ravon hemen uykuya
daldı yalnız bunun o kadar da uzun bir uyku olmayacağını biliyordu.
Şafak atmadan iki saat önce kendisinin ve ordunun uyandırılması
talimatını verdi.
Nöbetçi onu dediği vakitte uyandırdı. Ravon hazırlanıp
Jordan’ın yanına seğirtti. Deneyimli askeri yine masanın başında
haritalarla uğraşırken buldu fakat bu sefer Jordan kapının
çalındığını duyar duymaz ayağa kalktı ve Ravon’u kutladı. Ravon
sessizce kabul etti ve hemen Jordan’la savaş stratejisi hakkında
konuşmaya başladı.
“En iyi otuz okçunla kuzey tarafında bekle. Ben de
diğerleriyle gizlice bulındukları yeri basayım. Onları senin üzerine
çekeriz. Böylece sen oklarınla yeterince hasar verebilirsin. Daha
sonra da dağılan saflara biz saldırırız ve onları ikiye böleriz.
Askerlerin o zaman kılıçlarını çekerler ve bölünmüş olan tarafa
saldırırlar. Biz de diğerlerini hallederiz. Sence mantıklı mı?”
Ravon Jordan’ın suratına kararını merak edercesine baktı.
“Umudumuz sensin Güneş’in Oğlu. Bence çok riskli ama
diğer şekilde de çok fazla dayanamayız zaten. Deneyelim ve kazanmayı
ümit edelim.”
Jordan Ravon’a gülümsedi ve saldırıyı düzenlemek için
odadan ayrıldı. Ravon kazanma ümitlerinin çok az olduğunu biliyordu
ama yine de deneyecekti. Çünkü denemezse sonlarının kesin ölüm
olduğunu biliyordu. O da en mağrur ifadesini takındı ve odadan
çıkarak askerlerin yanına doğru ilerledi.
Askerlerin yanına geldiğinde önce bir sessizlik sonra
da yüksek bir tezahürat koptu. Fakat Ravon eliyle onları susturdu.
Herkes bir şeyler söyleyeceğini anladı ve yeniden bir sessizlik
yaşandı.
“Berandas’ın yiğit savunucuları. Kasabanızı kurtarmak
istiyorsanız beni takip edin. Sonunda ölümünüz olsa dahi Berandas’ın
tek ümidi sizin ellerinizde. Son savaş kaderinizi belirleyecek ve bu
kader umarız bizim yolumuzda olur. Tanrılar sizinle olsun. Unutmayın
ki yaşam ölüm olduğu müddetçe anlamlıdır.”
Bunun üzerine gruptan yine bir tezahürat koptu ve Ravon
onların yüzüne baktığında Berandas’ın ümidini gördü. Askerler
inanmıştı ve o da inanmalıydı. Berandas kurtulmalıydı. Bu bir çok
cana mal olsa bile kurtarılmalıydı.
***
En son hazırlıklar da tamamlandı. Bütün askerler
yerlerini aldı ve Jordan’ın komutanlığındakiler kuzey tarafında sıkı
bir hat oluşturdu. Ravon da bir izcinin önderliğinde birliğini aldı
ve ilerledi. Birlik zaten çok büyük değildi ve hepsi ellerinden
geldiği kadar sessiz olmaya gayret gösteriyordu. (Bu ağır zırhlar
içinde olan bir grubun ne kadar sessiz olabileceği anlamına
geliyorsa.) Sonunda barbarların sığındığı mağaranın önüne geldiler.
Girişte iki nöbetçi bekliyordu ve bu da Ravon’un plânlarının yolunda
gitmemesine neden oldu. Onların sessizce öldürülemeyeceğini
biliyordu. Bu yüzden de yaklaşabildikleri en yakın mesafeye gelene
kadar bekledi. Daha sonra saldırı emrini verdi ve bütün askerler
haykırarak saldırıya geçtiler. Nöbetçi barbarlar ilk on saniye
içinde ölmüşlerdi. Ne olduğunu anlamayan ve dışarı çıkan barbarlar
da öyle. Fakat barbarlar çabuk toparlandılar ve mağaradan bir sel
gibi dışarı aktılar. Ravon’un küçük birliği sayıca çok azdı ve böyle
bir savaşın kazanılma ihtimali de yoktu. Ravon en son ana kadar
bekledi. Barbarlar avantajı ele aldıkları düşüncesine
kapıldıklarında geri çekilme emrini verdi ve bütün askerler onun
sözüyle şehre doğru koşmaya başladılar. Kaçan askerleri gören
barbarlar ise arkalarından akın ettiler. Ravon en arkada kaldı.
Barbarları çekebildiği kadar üzerine çekti. Kalan birkaç büyüsüyle
onları oyaladı. Amacı en az zayiatla bu savaştan çıkmaktı. Barbarlar
bir anda Ravon’un üzerine kenetlendiler. Ravon önlerinde onlarsa
arkasında bir kovalamaca başladı. Ravon artık pes etme noktasındaydı
ki Jordan’ın okçu birliğinin atış menziline girdiğini fark etti.
Diğer askerler gibi o da sağa çark yaptı ve bir anda barbarlar ile
Jordan’ın okçuları karşı karşıya kaldılar. Jordan kılıcını indirdi
ve oklar şafağın kızıllığını yardı. Barbarlar tuzağa düştüklerini
anladıklarında çok geçti. Jordan bir kez daha kolunu indirdi ve
barbarlar dağıldı. Bu sırada Ravon ve askerleri arkadan saldırdılar.
İki ateş arasında kalan barbarlar şaşırdı. Bir anda savaş meydanında
kaos yaşandı ve bu arada Jordan’ın askerleri hücum ettiler. Barbar
safları yavaş yavaş çözüldü. Askerler yeni bir güçle
saldırıyorlardı. Berandas içinda savaşları, tek umutları içindi.
Kurtulmalıydılar, Berandas kurtarılmalıydı. Bu karmaşa sırasında
Ravon kendini barbarların arasında buldu. Döt bir yanından
saldırılar geliyordu. Her tarafından darbeler almaya başladı ve
Ravon soununu fark etti. Darbeleri kabul etti ve koca çekiciyle her
vuruşunda bir barbarı öldürdü. Pelor’a ilâhiler okuyarak, Tanrısını
överek savaştı. Bütün askerler onun şarkısından güç buldular ve
yeniden saldırdılar. Ravon yeniden saldırdı ve bir barbar daha öldü
ve onun yerine iki tanesi geçti. Barbarlar saldırdı ve Ravon acı ile
yüzünü buruşturdu. Sonunda arıtık hiçbir şey hissedemez hale geldi.
Ölüm onu bekliyordu ve ölüme kucak açtı. Saldırdı ve bir barbar daha
öldü ve saldırdılar... Ravon düştü... Askerler Ravon’un düştüğünü
gördüler ve Berandas için, Ravon için bir kez daha saldırdılar.
Sonunda barbarlar dağıldı. Savaş kazanılmıştı. Kaçan barbarların
peşine düştüler ve her birini öldürdüler.
Ravon gözlerini koca bir hiçliğe açtı ve karşısında
bembeyaz parlayan bir şey gördü. Gözleriyle tanımlayamadı ama
kalbiyle ne olduğunu sezdi. Tüm kalbiyle ona secde etmek istedi ama
yerinden hareket edemiyordu. Ravon tanrısının önünde sessizce
bekliyordu.
“Bir görevi tamamladın oğlum, ama seni bekleyen daha
önemli bir şey daha var. Henüz vaktin gelmedi. Seni yanıma alamam.
Hoşça kal evlâdım. Unutma ki seni bekliyor olacağım.”
Ravon vücudunda yeniden kanın akışını hissetti.
Tenindeki o sıcaklığın farkına vardı. Gözlerini açtığında geniş bir
odadaydı ve başında bir çok kişi ona ümitle bakıyordu. Gözlerini
açtığında herkesten bir nefes salındı. Berandas kurtulmuştu ve Ravon
hayattaydı...
(Ravon’un maceralarının bir bölümü burada kaleme
alınmıştır. Daha sonrası ise ilerideki bir vakitte yazılacaktır.)
Erhan “[TrG]NecRoMaNceR” ARSLAN
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle