Sert rüzgar çatıdaki
adamın iliklerine kadar işliyordu.Hafifçe titreyen adam işaret okunu
görebilmek için kapkara bulutlarla kaplı,yıldızsız gökyüzüne
baktı.Yağmur gelecekti.Bir kaç dakika sonra üzerine düşen damlalar
onu gülümsetti.”Erdim ben.”diye düşündü.İki katlı binanın
çatısındaki bekleyiş canın sıkmaya başlamıştı.Bu kadar basit bir iş
için neden bu kadar çok beklemek zorundaydı ki?
Güney surundaki bekçileri öldürmüştü.Böylece işaret oku fark
edilmeyecekti.İşaret okunu gördükten sonra çatısında oturduğu
binanın içine girecek ve valiyi öldürecekti.Tabii bu arada birkaç
zavallı muhafızda canından olacaktı.Sonra şehrin doğu suruna gidecek
muhafızları öldürecek ve kapıyı açacaktı.Siyahlar içindeki adam daha
sonra şehre saldıracak olan ordunun komutanınca cömertçe
ödüllendirilecekti.Arkasındaki rüzgarı yarıp üzerine inen kılıcı
hisseder hissetmez otomatikman kılıcını çekti,ayağa kalktı ve
hamleyi kolayca savuşturdu.Hemen ardından çatıya on kadar adam
çıktı.Hepsi eğitimli adamlara benziyordu ve kraliyet armasını
taşıyordu.Öteki kılıcını da kınından çekti ve ilk hamleyi
bekledi.Tam bu sırada arkasından gelen üç okun vızıltısın
duydu.Yönlerini tahmin etti ve ileri doğru atıldı.Öndeki adamın
kılıcına sol elindeki kılıcıyla kandırıcı bir hamle vurdu.Daha sonra
adamın omuzlarına sıçradı.Omuzlardan tekrar sıçradı ve böylece on
adamın arkasına geçti ve en arkadakinin sırtına tekmeyi geçirdi.Önde
üç adam oklara hedef olup devrilirken başka oklar da fırladı.Aynı
şekilde sıranın en sağına geçti.Dört adam daha oklara hedef olunca
okçular vazgeçti.Kılıçlarını çektiler ve yakın binalardan bulunduğu
çatıya atladılar.Şimdi önünde on beş kadar adam duruyordu.Tekrar
sıçradı ve yükselebileceği en son noktada bir takla atıp çatının
tahtalarından birinin üzerine hızla inerek onu parçaladı.Çatının bir
kısmı çöktü ve dört adam onunla birlikte aşağı kata düştü.Peşinden
diğer adamlarda çatıda açılan delikten aşağı atlarken koşmaya
başladı.Labirent gibi olan,odadan odaya çıkılan karmaşık binanın
planını ve nöbetçilerin yerlerini ezberlemişti.Bunun verdiği
avantajla en kısa yoldan binadan çıkmayı başardı.Güney suruna doğru
koşarken üzerine yağan oklardan kurtulmak için bazen farklı yönlere
sapıyor ve zikzaklar çiziyordu.Güney suruna ulaşmayı başardı.Duvara
kolayca tırmandı.Daha sonra hendeklere düşmemek için surdan mümkün
olduğunca ileriye atladı.Toprağa düşmeyi başarınca kendinse doğru
ilerleyen atlıyı fark etti.Kılıçlarından birini kınlarına soktu.Daha
sonra yaklaşan atlıya doğru sıçradı,onu atından düşürdü ve eğere
oturdu. Beceriksiz işvereninin ordusu kraliyet atlıları tarafından
dümdüz ediliyordu.Katil geri zekalı işverenine karşı tarafın
casuslarının planı öğrenmesini engel olamadığı için küfrederek
ormana doğru at sürdü.
Öğlene kadar at süren adam balıkçı köyüne yaklaşmıştı.O
at sürerken yağmur kara dönüşmüştü. Sabaha kadar yağış
durmuştu.Güneş dağların ardından parıldıyordu.Karla kaplanan köy on
bir kadar iki katlı evden,bir handan ve bir iskeleden
oluşuyordu.Bölge mimarisinin adeti olduğu üzere binalar yüksek
çatılı ve ahşaptı.Hemen hemen her binanın bacasından çıkan dumanlar
gök yüzüne doğru yükseliyordu.Balık pazarı çoktan kurulmuş ve
balıkçılar ellerinde kalan son malları geç kalan tüccarlara satmaya
çalışıyorlardı.Kalabalık daha çok oduncuların getirdiği odunlara
yönelmeye başlamıştı.
Köye girerken maskesini çıkarttı.Daha sonra atından
indi.At kraliyet armasıyla damgalanmıştı ve bu atla köye girmek
akıllıca olmazdı.Atın kıçına bir şaplak indirdi ve atın
uzaklaşmasını izledi.Daha sonra köy meydanındaki hana girdi.Han
gayet büyüktü ve üç tane şöminesi vardı.Ayrıca salonun ortasındaki
kuyuda da ateş yanıyordu.Adam içeri girer girmez sıcaklığı
hissetti.Vücudu önceleri sıcağa alışamayıp isyan ettiyse de,sonra
kaslarını gevşetmiş,soğuk yolculuğun acısını çıkartırken,adama yemek
ve uyku için yalvarıyordu.Ahşap hanın masaları hararetli hararetli
tartışan tüccarlarla ve akşamdan kalanlarla doluydu.Mutfak kapısının
önündeki tezgahta güler yüzlü şişko hancı önündeki defterde hesaplar
yapıyor ve karının artığını gördükçe daha fazla güler yüzlü
oluyordu.Hancının aksine asık suratlı olan kızları ve karısı
memnunsuzca yemek ve içki servis ediyorlardı.Kiraladığı şömineli
odaya yemek söyledi.Hancıdan odasının anahtarını aldı.Merdiveni
önünde sızmış adama bir tekme atarak uyandırdı ve kalkmaya çalışan
sarhoşu kolundan çekip yere attı ve sinirlice odasına çıktı.Oda
hanın iyi odalarından biriydi.Gecesi üç altına mal olan odada bir
şömine,bir yatak,masa sandalye ve dolap bulunuyordu.Ayrıca
pencerelerinden biri dağa biri denize bakıyordu.Zeminde basit bir
halı vardı.Yatağın çarşafları ve perdeler temizdi.Ahşap mobilyalar
gayet rahattı.Katil sırtında ve belinde üç kılıç taşıyordu.Sol
tarafındaki kara ejderha başlı kabzasında kırmızı bir kristali olan
büyülü altın palayı sadece kendi hesaplaşmalarında
kullanırdı.Palanın açtığı yaralar asla öldürmüyor,kapanmıyor ve
acısı hiç dinmiyordu.Kurban palanın açtığı yarayı ölene dek taze
olarak hiç bitmeyen bir ızdırapla taşımak zorunda kalıyordu.Şeytani
pala geçen yıl öldürdüğü bir rahibe aitti.Sadece sırtındaki kılıcı
çıkarttı ve duvara yasladı.Sonra gerindi ve zarif vücudundaki
kaslarını gevşetti.Sandalyeye oturan adam masaya yığılıp uyuya
kaldı.On dakika sonra kapının tıkırdamasıyla uyandı.Kapıyı açan adam
hancının tombul karısının yemeği ve birayı masaya koymasını
izledi.Kadına bir altın verip kapıyı kapattıktan sonra gayet
lezzetli olan somon balığını yedi ve birasını bir dikişte
bitirdi.Kendini yatağa attı ve anında uykuya daldı.
Rüyasında köye girerken kovduğu at yanına geliyor ve
onu yalnız bıraktığı için adamı ciddi ciddi azarlıyordu. Sabah erken
saatte uyandı.Uzun zamandır çektiği en iyi uykuydu.”Biraz tatil
yapmalıyım” diye düşündü.Sonra vazgeçti.Daha işinde üçüncü yılıydı
ve pek kayda değer işler yapmamıştı bu güne kadar.Aldığı en kritik
işi de işvereni yüzünden mahvolmuştu.Bugün civar köylerden bir çok
tüccar gelecekti.Belki bir zırh satıcısı bulabilirdi.Zira siyah
giysisi çok şüphe çekiciydi.Salona indi ve kahvaltı söyledi.Kızarmış
ekmek ve tütsülenmiş geyik etinden oluşan kahvaltısını yavaşça
bitirdi.Daha sonra hancıya gidip çıkışını yaptırdı.Daha sonra köy
meydanına indi.Gece biraz kar atıştırmıştı.Tüccarların tezgahlarının
etrafında muazzam bir kalabalık vardı. Oyuncakçılar, tokacılar,
manavlar, giysiler…Giysilerin olduğu yere gitti.Toplanan kadınları
yararak tezgahtara ulaştı.Gözüne pek bir şey ilişmedi.Öteki tezgaha
gitti.Bir siyah pelerin satın aldı.Pelerini boyuna göre kısalttıktan
sonra iki tezgah ötede bir zırhçı gördü.Koyu renkli olan deri
zırhlarla ilgileniyordu.İstediği gibi bir zırh bulmuştu.Parasını pek
önemsemeden zırhı satın aldı.Kendine göre ayarlattı.Paranın pek
önemi yoktu nasıl olsa geldikleri yerde daha çok vardı…Şimdi
elindeki eski giysilerini satmalıydı.En son tezgahta bunu
hallettikten sonra biraz erzak satın aldı.İyi ve dayanıklı bir savaş
atı satın aldı.Güncel bir harita edinmeyi başardıktan sonra geriye
sadece tek bir şey kalıyordu.Nereye gidecekti?Kuzeyde beyinsiz
soylulara isyanlarında yardım etmekten başka iş yoktu.Bundan
yeterince ağzı yanmıştı.Güneyde iyi iş olduğu duymuştu.Öyleyse tam
dört günlük yol ilerdeki Helgor şehrine gitmeli oradan da gemi
tutmalıydı.Sonra onu Ruhnam-Rah’a kadar üç haftalık bir deniz
yolculuğu bekliyordu. Köyden çıktı. Köyle arayı açtıktan sonra durdu
ve köye son bir kez baktı.Köydeki basit insanların basit hayatlarını
küçümsedi ama huzurlarına imrendi.Pek fazla oyalanmadan yoluna devam
etti.
Olaysız geçen dört günlük yolculuğu rahat geçmişti. Helgor şehrinin
kulelerini görünce atını dörtnala verdi.Krallıklar arasında en geniş
sınırlara sahip Gorak krallığının baş kenti olan Helgor Gorakların
fethetmeyip inşa ettiği tek şehirdi.En büyük Gorak kralı Rüzgar
Helgor adına isimlendirilen şehir altısı ana kıtada dördü karşı
yakada olan on kuleye sahipti.Boğazın girişi ve çıkışı donanma
gemileriyle korunuyor olsa da şehir sadece krallığın değil
kaçakçılığın da başkentiydi.Tanrı Rogar’ın tapınaklarının minareleri
şehre ayrı bir hava katıyordu.Ancak Gorakların çoğu göçebe tanrısına
inanmayı bırakıp More inanışından etkilenmiş kılıç ve şan tanrısı
Mordhar’a tapmaya başlamış ve Rogar tapınaklarının çoğu Mordhar’a
adanmış,tapınaklar kılıçlarla süslenmişti.Kuzey mimarisinin ahşap
evleri burada yerini taş evlere bırakmıştı.Şehir tarihinde hiç
saldırıya uğramamıştı.Gorak halkı Rogarnak göçebelerinden bir
kabileydi.Gorak kabilesi yüz yıllar önce Buz Çölü’nü aşmış ve More
topraklarına yerleşmişti.Daha sonra yıllar süren savaşlarla More
imparatorluğunun büyük bir kısmını fethetmişler Siyak adasında ve
sarı kıtalarda toprak sahibi olmayı başarmışlardı ve hala
genişliyorlardı.Goraklar hala Rogarnak yasalarıyla yönetiliyordu ve
krallıkta Mordhar tanrısı dışında diğer inanışlarda serbestti.Katil
kapıdan elini kolunu sallaya sallaya giremezdi.Bir sürü belge ve
silah izni alması gerekirdi ki bunlar çok fazla zaman ve altın kaybı
demekti.Zaten kendisinde bu belgelerin sahteleri bulunuyordu ancak
bir belge tek girişlik olduğu için yine de kaçak giriş yapmalıydı.
Dörtnala ilerleyen atın üzerinde ayağa kalktı dengesini sağladı ve
sura yaklaşınca sıçradı ve sura tırmandı.Şans eseri muhafız
uykudaydı.Sura bitişik olan üç katlı bir binanın çatısına atladı.Sağ
çaprazdaki iki katlı binanın çatısına atladıktan sonra kendini
çatıdan aşağıya bıraktı.Bunların hepsini balık pazarının kurulduğu
ve gemilerin yolculuk için hazırlanmaya başladığı sabah saatlerinde
başarmış olması bir mucizeydi.Önüne çıkan ilk adama limanı sormak
için ilerlerken beyninde adamı öldürmenin çeşitli yolları
şekillendi.Bunlardan en sessizi adamın boynunu kırmaktı.Tabii daha
kanlı yollarda mevcuttu ama temizlik her zaman iyiydi.Bu
düşüncelerden sıyrılıp adama limanı sordu ve karmaşık sokaklarda
adamın tarifine göre ilerledi ve limana gelmeyi başardı.
Sadece krallığın veya kuzeyin en büyük limanı değil karşısında
gezegenin en büyük limanı duruyordu.Karşı yakanın iskeleleri ve
gemileri hayal meyal ufukta görünürken kayıklarla ve küçük sloplarla
sürekli karşı tarafa mal ve yolcu taşınıyordu.İskelelerde çoğu
tüccar galleonu olan gemiler demirlenmiş,hırsızlara temiz bir dayak
çekmeye hazır sopalı muhafızlar dolanıyor,liman caddesinde ise iki
atlı,bir sihirbaz,üç okçu ve altı adet,More kılıçları veya Rogar
mızraklarıyla silahlanmış piyadelerden oluşan iki devriye gurubu
güvenliği sağlıyor ve diğer ülkelerden gelenlere krallığın gücünü
gösteriyordu.Caddenin öteki tarafında balıkçılar ve tüccarlar
tezgahları kurmuş daha fazla müşteri çekebilmek için
yarışıyorlardı.Muazzam bir kalabalık tezgahların önünde
toplanmıştı.Martıların sesleri satıcıların ve kalabalığın seslerine
karışıyordu.Güneye giden tüm gemiler ise kiralık katili
reddediyorlardı.Çaresiz adam akşama kadar iki yakadaki tüm gemileri
araştırmıştı.Karşı yakadaki son gemi tarafından da reddedilince
gördüğü ilk hana girdi.
Kapının açılmasıyla kahverengi sakallı,kırmızıya çalan
kahverengi renkte gösterişli kıyafetler giyen,orta yaşlı,tombul ve
her halinden zengin olduğu belli olan Jurgen içeriye giren adamı
incelemeye başladı.Siyah bir pelerin ve koyu renkli deri zırh giyen
adamın en ilginç yanı üç kılıç taşıyor oluşuydu.Jurgen bir kılıcının
büyüsünü hissetti.Demek ki orta boylu,siyah saçlı,zarif adam büyülü
palasını her zaman kullanmayı tercih etmiyordu.
“Hey sen siyahlı!”boğazından gelen bir hırıltıyla.Jorgen
boğazını temizlerken adam ona ihtiyatlı bir şekilde
yaklaştı.”Çekinme yahu otursana.Mordhan ve Rogar aşkına otur.Ha
şöyle…İşe ve güneye,Sarı kıtalara doğru bir maceraya,altına ve ödüle
ne dersin?”
“İş derken…”
“Koruma,korumaya ihtiyacım var ama gerizekalı bir kas
yığınına değil çevik birine ihtiyacım var.Karşılığında beş yüz
altın,büyülü bir pelerin ve hançerler.Büyülü siyah pelerin her
yükseklikten süzülmeni sağlar.İki büyülü hançerse zehirli drow
hançerleridir ve her birini attığında kınlarına geri dönerler.”dedi
bir tılsımla açtığı sandıktakileri göstererek.”Ve bu sandığı açan
tılsımı sadece ben biliyorum.İçindekileri ise Ruhman-Rah’ın
kuzeyinde gemiden indiğimizde vereceğim.Beni iyi korumaya bak!”
“Kabul.Gemin nerde?”
“Yahu dur şöyle.Sakin ol yahu.Hayret bir şeysin yahu.Bu
gece handa sana bir oda ayarlarım...Bira getirin!Bira!Bir de oda
ayarlayın bu gence.Güzel…Bu hanı severim.Akşam saatlerinde boş
olur.Birası da çok iyidir ama balığını beğenmem.E genç adın ne?”
“Kurt.”
“Gözlerin yüzünden değil mi?Aynı bir çift kurt gözü
gibi. Ürkütücü. Daha önce hiç koruma işi yaptın mı?”
“Hayır.”
Saatlerce Jurgen yüksek sesle konuştu.Katil ise hepsine
mümkün olduğunca kısa cevaplar verdi.En sonunda Jurgen’in on birinci
kupadan sonra sızınca,sadece iki kupa içen Kurt odasına çıktı.
Jurgen’in özgeçmişi,büyü okuluna giderken yaşadığı maceralar, Gorak
ordusundaki büyücüleri eğitmesi gibi onlarca konu hakkında hiç
durmadan konuşması ve ona kendisi hakkında sorular sorması Kurt’u
çok yormuştu.Arkadaşlıktan hoşlanmıyordu.Belki de yaşamı
yüzündendi.On üç yaşından beri yalnız yaşamaya alışmıştı.Onu bulan
yaşlı kadın ölünce,hayatını kazanmak için hırsızlığa
başlamıştı.Kadın duldu ve onu sırtından okla vurularak öldürülen bir
süvarinin yanında, dağa mantar toplamaya gittiğinde bulmuştu.Bent
şehrinde yirmi iki yaşına kadar yeteneklerini geliştirmişti.İnsan
öldürmenin tekniklerini diğer hırsızlardan ve katillerden öğrenmiş
çok geçmeden ilk işini almıştı.Eski yaşamını anmak onu ne
gülümsetmiş,ne de duygulandırmıştı.Hiç…Koca bir hiç…Nefret,öfke veya
isyan da yoktu.İyice duygusuz bir psikopata dönüşüyordu zaten.Köyde
ve şehirde gördüğü her insan kafasında bir kurbana dönüşüyor,öldürme
yöntemleri ve kaçış stratejileri beyninde şekilleniyor bazen aklına
gelen şeyleri yapmamak için kendini zor tutuyordu.
Sabahın erken saatinde Jurgen’in bağıra bağıra içeri
girmesiyle irkilerek uyandı.Her en ufak bir gürültüye bile
uyandığında yaptığı gibi kılıcını çekti.Karşısındakinin zevzek
zevkek bağırarak konuşan Jurgen olduğunu görünce kılıcı yere
attı.Yatağa tekrar oturdu.Jurgen konuştuklarını pek kulak
asmadı.Hazırlanmasını istemesi neden on beş dakika konuşmasını
gerektiriyordu ki?Jurgen odadan çıkınca,zırhını giydi,kılıçlarını
kuşandı,para keselerini kemerine astıktan sonra dört bıçağını
kemerindeki kınlarına yerleştirdi.Pelerinin de giydikten sonra
merdivenleri hızlıca indi.Gorak ordusunun armasını taşıyan zincir
bir zırh giymiş,kırmızı pelerinli Jurgen elinde yüksek rütbeli
büyücülere verilen bir asa taşıyordu.İri adam Kurt’u hanın hemen
karşısında demirlediği gemisine götürdü.İki mancınık ve iki
balistayla silahlandırılmış küçük ama hızlı savaş gemisi Helgor
limanından ayrıldı ve Sarı Kıtalara doğru yelken açtı.
Yolculuğun sekizinci gecesiydi ve yolculuk gayet
sakindi.Emrinde On Gorak askeri olan bir komutanın niye kendisini
koruması için onu tuttuğu hakkında hiçbir fikri olmayan katil;açık
denizdeki gemide nöbet tutan iki askeri oturduğu fıçının üzerinden
izliyordu.Gecenin karanlığı altında muhabbet eden adamların üzerine
denizden ince bir siluet atladı.Adamlar daha ses bile çıkaramadan
kılıçlarının hedefi oldular. Bu sırada güverteye denizden birçok
siluet daha atladı. Alarmlar çalmaya başlarken,bir atmaca güverteye
kondu.Siluetler atmacayı korumak için harekete geçerken atmaca
değişim geçirmeye başladı.Gemide yanan meşaleler,druidin etrafını
sarmış on elfin yüzünü aydınlattı.
Gecenin huzuru bağırışlar ve silah sesleri ile
bozuldu.Kurt kılıçlarını çekti ve kendisine saldıran mızraklı dişi
elfin hamlesini savuşturdu.Mızrağın yaptığı hamlelerden sıyrılıp
elfe ulaşmaya çalışıyordu fakat dişi elf buna izin vermiyordu ve
mızrağıyla Kurt’u uzak tutuyordu.Tam bu sırada elfe bir ateş topu
çarptı ve elf yanarak güverteden düştü.Kurt ateş topunun geldiği
yöne doğru döndü ve dümenin yanında duran Jurgen’i gördü.
“Druid!”diye bağırdı Jurgen gür sesiyle boğazı
yırtılırcasına.
Komutu alan Kurt druidin olduğu yere doğru yöneldi.
Diğer askerler de aynı komutu almış olacaklardı ki çatışmanın en
şiddetlendiği yer orasıydı.Yeni eklenen elflerle sayıları otuza
ulaşan düşmana karşı,kalan sekiz asker ve beş denizci kahramanca
mücadele ediyordu.Ama pek şansları yok gibiydi.Denizcilerden biri
druidin büyüsüyle güverteden çıkan dallar tarafından hapsedilmişti
ve druid yeni bir büyüye hazırlanıyordu.Druide ulaşması imkansız
olan Kurt yelken direğine doğru koştu.Direğe hızla tırmandı ve
direğe paralel olan ipe atladı.Bir eliyle ipe tutunan Kurt,diğer
eliyle bıçaklarından birini aldı ve druide doğru fırlattı.Druidin
omzuna saplanan bıçak,konsantrasyonunu bozdu ve druidin büyüsü
üzerine patladı.Güvertenin zeminindeki tahtadan mızraklar çıktı ve
druidi deşti.Druidin ölümüyle elfler daha ateşli savaşmaya
başladılar.Diğer bıçaklarıyla üç elf öldüren Kurt tutunduğu ipte
sallanmaya başladı.Yeterli ivmeye ulaşınca ipi bıraktı.Havada iki
kılıcını çekti ve büyük bir kuvvetle iki elfin üzerine düştü.Ayağa
kalkan Kurt şimdi çatışmanın tam ortasındaydı.Kurt iki kılıcıyla
hızla savaşmaya başladı.Kurt’un ölüm dansı savaşçılığıyla ünlü
elfleri geriletiyor,elfler dansın vahşetiyle birer birer
ölüyorlardı.Etrafta elf kalmamıştı.Kurt nefes nefeseydi ve siyah
deri zırhı ve pelerini neredeyse kıpkırmızı olmuştu.Yüzü kanla
lekelenmiş,saçları kanla ıslanmış ve yapış yapıştı.Kılıçlarını
kınlarına soktu ve dizlerinin üstüne çöktü.Yarası yoktu ama tüm
kasları ağrıyor ve başı dönüyordu.Sadece beş dakika içinde yaklaşık
yirmi elf öldürmüştü.Gorak kuvvetlerinden kalan üç asker ve dört
denizci hayretle ona bakıyordu.Daha sonra ayağa kalktı.Kamarasına
gitti.Zırhını,kılıçlarını ve pelerinini çıkarıp yere attı.Denizden
kovayla çekilen suyla yüzünü ve saçlarını yıkadı ve kendini yatağa
attı.
Uyandığında çoktan sabah olmuştu.Elfler şu ana kadar
gördüğü en iyi savaşçılardı.Zırhı ve pelerini yerinde yoktu.Hava
gayet sıcaktı.Yatağının baş ucuna yeni bir çift çizme,pantolon ve
kolları açık ama daha dayanıklı görünen kahverengi bir deri zırh,bir
çift demir bileklik duruyordu.Ayrıca kılıçları temizlenmişti fakat
savaş boyunca hiç kullanmadığı büyülü altın palasına
dokunmamışlardı.Jurgen’in ona vaat ettiği ödüllerin ve paranın
bulunduğu sandık kamaradaki masanın üzerine açık bir şekilde
duruyordu.Kurt giyindi,demir bileklikleri taktı ve kılıçları
kınlarına soktu.Masanın yanındaki sandıkta vaat edilen ödüller
yerine daha kıymetli eşyalar duruyordu.İki büyülü yüzük,dört drow
hançeri,altınla dolu bir kese ve bir not bulunuyordu.
“Sana vaat ettiğim ödüller
yaptığın şeylere layık değildi.Gümüş yüzük havada süzülmeni,altın
yüzük istediğinde görünmez olmanı sağlıyor.Yeni işler hakkında benle
konuş.Seni güvertede bekliyorum.Bu arada ne kadar uğraştıksakta
zırhındaki ve pelerinindeki kanı temizleyemedik.Umarım yeni
zırhını,giysilerini ve bilekliklerini beğenirsin.
Gorak Sarı Kıta birlikleri komutanı
Jurgen Moredor
Kurt Dor kelimesinin More dilinde ateş anlamına geldiğini
biliyordu.Demek ki soyadının anlamı “More ateşi” olan Jurgen More
asıllıydı ya da More asıllı olarak bilinmek istiyordu.
Güverteye çıktığında karşısında Güneşin parladığı
harika bir günde buldu.Gemi pek sallanmadan ilerliyor, ufukta hayal
meyal görünen Sarı Kıtalardaki Gorak şehri İzleyen’e doğru
yaklaşıyordu.Sarı Kıtalar adını büyük bir kısmının savanalarla ve
çöllerle kaplı olmasından alıyordu.Martılar etrafta uçuşuyor
denizcilerin tuttukları balıklara musallat oluyorlardı.Jurgen ona
doğru yaklaştı.
“Genç,harika bir iş başardın.Yani nasıl desem
bilmiyorum bence…”yüksek sesle konuşan Jurgen uzunca bir devam
cümlesi kurmaya hazırlanırken Kurt atik davranıp sözünü kesti.
“Önemli değil.Ayrıca hediyeler ve cömert ödeme için
teşekkür ederim.”
“Zannedersem boş lafı bırakıp hemen iş konuşmak
istersin.”dedi Jurgen bunu alçak bir sesle Kurt’un yüzünde ilk kez
gördüğü kurnaz bir ifadeyle.
“Mümkünse”
“Evet…Ruhman-rah bölgesinin kuzeyinde bir çöl kampı
var.Sana vereceğim haritada yeri tam olarak işaretli. Zaten
İzleyen’e en yakın kamp orası.Sana bir deve temin
edeceğim.Hayır,hayır çöl kaplanı…Çöl kaplanı daha hızlı
olur.Öldüreceğin kişi Kemsit adında Rogar asıllı pek güçlü olmayan
bir büyücü.Kemsit kampın tek büyücüsü ve çadırı mavi renkli.Daha
sonra Muttalip’in kampına gideceksin ve orada Kırmızı Gurmar’ı
soracaksın.Altı yüz altın ücretini arada bendeniz Gurmar’dan
alırsın.Sarı kıtalardan Rogarnak’a geçeceğim.Benimle tekrar çalışmak
istersen birkaç hafta Sarı Kıtalar’da oyalanır sonra Rogarnak’a
geçersin. Göçebe topraklarında Moreli tüccar Klaus’u sorarsın.”
“Yani komutan değilsin.”
“Gorak’da komutan Jurgen’im.”dedi Jurgen gülerek.
“İyi anlaştık.Sence dün gece elfler neden saldırdı?”
“Biliyorsun Gorak imparatorluğunun elf bölgelerinde de
toprakları var ve imparatorluk elfler için bir tehdit…Elfler bu
sebepten dolayı bazen Gorak gemilerine saldırırlar.Bir arkadaşım
beni uyarınca seni tuttum. Ama açıkçası böyle bir elf kuvveti
beklemiyordum.”
“Anlıyorum…”
Gemi İzleyen şehrinin güney yakasına yaklaşırken Kurt
şehri daha iyi inceleme imkanı bulmuştu.Şehirden çok asker kampı
gibi olan şehir asker kaynıyordu.Denizciler ve hamallar dışında tüm
erkekler askerdi.Kadınlar,bir gözleri etrafta koşuşturan çocukların
üzerinde,oturmuş ağ yapıyorlardı.Gemilerden yiyecek maddeleri,demir
ve odun indiriliyordu.Gemi iskeleye iyice yaklaşırken Kurt kıyıda
garip bir düzenek gördü.Etrafında büyücüler olan düzeneğin ne
olduğunu pek anlamadı.Büyülü bir ateşte büyücüler deniz suyunu
kaynatıyorlardı.Suyun buharı buzdan bir boruya giriyor,damıtılan su
kovalara dolduruluyordu.Denek şehrin su ihtiyacı bu şekilde
karşılanıyordu.Bu düzenekten yaklaşık on tane vardı.Bu sırada
düzeneklerden birinde bir patlama oldu ve bir büyücü yanlış yaptığı
büyü sebebiyle havaya uçtu.Gemi iskeleye demir attı ve Kurt Jurgen’i
takip ederek şehrin sokaklarına daldı.Askeri eğitim binasına
girdiler.Jurgen tam manasıyla bir komutan muamelesi görüyordu.
Emriyle çöl kaplanını getirdiler.Sarı renkli iri kaplanın üzerine
iki kişilik bir eyer koşulmuştu.
“Kurt yeni yoldaşın Parh ile tanış.”dedi Jurgen.
“Merhaba insan.Adın Kurttu değil mi?Güzel…Eeee nereye
gidiyoruz şimdi?” dedi Parh kibarca.
“Şey…Ke,Kemsit’in kampına” Kurt hayatında ilk kez
konuşabilen bir hayvan görmenin şaşkınlığıyla kekeliyordu.
“Orayı biliyorum…E hadi bin de gidelim artık.Daha
konuşacak çok şeyimiz,gidecek çok yolumuz var.”
“Erzak almama gerek var mı?”diye sordu Kurt Jurgen’e.
“Bana hakaret mi ediyorsun?Ben Sarı Kıtaları üç günde
aşarım bre sen ne diyorsun?” Parh kibarlığını bozmuş yavaş yavaş
sinirleniyordu.
Ürkekçe kaplanın sırtına binen Kurt Jurgen’e kısa bir
veda ettikten sonra inanılmaz bir hızda koşan kaplanla şehirden
çıktı ve kum yutmaması için Jurgen’in verdiği peçenin ne kadar
gerekli olduğunu fark etti.Çölde hızla ilerleyen kaplanın
havalandırdığı kumlar,rüzgarın taşıdıklarıyla birlikte önünü
görmesini engelliyordu.
Yaklaşık on dakika sonra kaplan durdu.Kampa
ulaşmıştı.Rüzgar nispetten daha azdı ve çöl yerini yavaş yavaş
savana çayırlarına bırakıyordu.Daha kampa girmeden paralı askerler
ona saldırmaya başladılar.Kılıçlarını çeken Kurt,Kemsit’in önceden
gelişinden haberdar edilmiş olduğunu anladı.Hem de çok önceden…
Paralı askerlerden,üç mızraklı ona ilk olaşanlardı.Kurt
havada bir takla atarak mızraklıların arkasına geçti ve kılıçlarıyla
adamların kafalarını vurdu.Daha ne olduğunu anlayamadan üçü de yere
yığıldılar.Bu sırada çöl kaplanı yeni sahibini korumak için
atıldı.Kurt Kendisine doğru koşan kaplanın sırtına
atladı.Kılıçlarından birini kınına soktu ve sol eline büyülü
bıçaklardan birini aldı.Bıçağı fırlattı.Bıçağın hedefi bulmasıyla
birlikte Kurt’un elinde yeni bir bıçak belirdi.Paralı askerin
boğazına saplanan bıçaksa yok olmuştu.“Geri dönebiliyorlar!”diye
düşündü sevinçle.Kılıçlarını çeken paralı askerlerin arasına
kaplanla daldı.Kapların pençeleri ve dişleriyle,Kurt’un fırlatığı
bıçaklar iyi bir ikili olmuştu.Kurt diğer kılıcını da kınına
sokmuştu artık iki elinde de bıçak vardı.Yaklaşık yirmi asker ikili
tarafından katledilmişti.Bıçaklarını kınına sokan Kurt kılıçlarını
çekti,kaplanın sırtından indi ve büyücünün mavi bir çadırdan çatısı
olan tahta barakasının kapısından takla atarak girdi.Stratejisi
isabetli olmuştu çünkü büyücünün ateştopu hemen üzerinden
geçmişti.Kurt hızla genç büyücünün boğazından tuttu ve onu barakanın
tahta duvarına dayadı.
Çağrı "Şaman"Kaan Çetin
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle