Hikaye

Volkan "Rainmaker" SOYLU

Mahkum (3. Bölüm)

              ‘’Sonunda bulduk onu.’’
Han bu sesle irkilmedi pek, hatta duruşunu bile bir süre bozmadan, ufka kadar uzanan denizi garip bir hayranlıkla izledi. Sanki o da ufka kadar her şeye hükmetmek istiyordu, ordularıyla dünyaya hükmetmek isteyen çılgın generaller gibi. Ama o çılgın değildi, böyle olmak istiyordu.
Dikleşti, sanki rahatını bozan bir şey varmış gibi yüzünü buruşturdu, geriye döndü. Muhafızla göz göze geldi, gözlerinin içine baktı onun bir süre. Elleri hala arkasındaydı, sanki onlardan hesap soracakmış gibi bir hali vardı. Baktığı muhafız ona garip bir dilde bir şeyler söylerken, masanın diğer yanındaki muhafız ona doğru atladı. Han, göz ucuyla odaya iki muhafızın daha girdiğini memnuniyetle gördüğü sırada, ani ve hızlı bir hareketle hafif yana kaydı ve bir elini ileriye götürdü. Üzerine gelen muhafız bir an durdu, homurtuya benzer sesler çıkardıktan sonra, düğmesi kapatılmış bir makine gibi yere yığılarak hareketsiz kaldı. Önündeki muhafız dehşet içinde Han’ın elindeki kanlı bıçağa bakarken, arkadaki diğer iki muhafız onu taklit etmeye başlıyordu.
Han bıçağın nasıl masanın altında olduğunu bilmiyordu. Belki biri ona söylemişti, belki de bir gece rüyasında görmüştü. Ama kesin olan bir şey vardı Han için, o da bu bıçağın orada ve kendisine ait olduğunu bilmesiydi. Bilmekten çok, hissetmesiydi. O bıçağı yerde gördüğü zaman çok garip olmuştu, anlamadığı bir çok duygu onun benliğini sarmıştı ve bu duyguların geçmişinden kaynaklandığını düşünmüyor, gene hissediyordu. Uzun zamandır aradığı ama anca bulabildiği hazineye bakan bir maceracı edasıyla hissediyordu.
Bu duygular onu korkutmamıştı, biri haricinde: Ailesi; ailesine karşı duyduğu özlemin ve onları bulmak için verdiği mücadelenin duygusu, onlarla ayrı olmanın verdiği acı onu korkutmuştu. Hatta bıçağı ciddi ciddi camdan aşağıya atmayı bile düşünmüştü. Ama artık gerek yoktu. O korkunun artık bir önemi yoktu onun için, tıpkı yerde yatan muhafız gibi.
Han hızlıca elini ileriye doğru savurdu, muhafız gırtlağından çıkan birkaç anlaşılmaz kelimeyle kuru sessizliği bozdu, ve o da tıpkı diğeri gibi yere yığıldı. Bıçağı köprücük kemiğinin arasından çıkarırken, garip bir yumuşaklık hissetti Han, bir an durup kurbanına baktı, şaşkınlığı hala geçmemişken, yüz ifadesi akan kana pek uymuyordu, hem de yayılan kana. Ama Han pek üzerinde durmadı, memnuniyetle ayağa kalkıp kapının önünde duran iki muhafıza baktı.
Tereddütlerini gizlemeyen diğer iki muhafız, ne yapacaklarını düşünüyordu. Fakat Han’ın kanlı bir bıçakla ve haz aldığını belli eden yüz ifadesinin arkasına sığınmış iki ceset, onlara pek fazla seçenek bırakmıyordu. İkisi de koşmaya başladı, odadan dışarıya çıkıp hızla kaçmaya. Han onlara ayak uydurmak için hızlanırken, birinin sağa diğerinin sola saptığını garip bir tatmin olma duygusuyla gördü. Sonra hiç düşünmeden aldığı bir kararla sola döndü. Muhafızı takip ederken, onun kendisini fark ettiğini ve panik olmaya benzer bir durumda daha da hızlanmaya çalıştığını gördü.
Kısa süre sonra ona yaklaşmıştı, ellerini öne doğru uzatarak omuzlarından yakaladı onu. Çok kısa bir süre içerisinde kendini onun sırtına doğru atarken, kolları muhafızın boynuna yılanı andırır bir biçimde dolandı, muhafız Han’ın altında kalarak yere yığıldı. Han acı çekmemesi için boğazını hızlıca kesti, saniyenin onda biri bile sürmeden işi bitmişti. Keserkenki çıkan o sürtme sesi sanki hala yankılanıyordu.
Han kendi kendine itiraf etti; bu seferki gerçekten inanılmaz zevkli gelmişti ona. Ve bıçağındaki kanı muhafızın giysisine silerken, hafızasının ona tıpkı eski günlerdeki gibi dediğini fark etti. Hafızası bunu ona bugün ilk defa Trisdan’a tabak fırlatırken söylemişti ama o zaman o kadar da üzerinde durmamıştı. Bir süre cesede bakarak kafasından bunları geçirdi, o sırada aklına diğer yöne giden muhafız geldi. Şu an ne yaptığını ve ileride neler yapabileceğini merak etti bir an. Sonra hiç bilmediği yönde ilerlemeye devam etti. Son kez cesede baktı, çevresinde kan gölü olması onu mistik bir hale getiriyordu sanki.
Koridor sıkıcıydı, her iki yöndeki kapılar ona açılmıyordu, ve bitmek bilmiyor gibi uzadıkça uzuyordu. Ardından isteklerinin karşılığı olarak birden daha önce de gördüğü gibi demir ve paslı bir kapıyla son buldu koridor. Kapının koluna uzanırken umarım kilitli değildir dedi içinden. Kapı memnuniyetle açıldı.
Gördüğü manzara hiç yabancı değildi ona.
Yine her iki yönde hücreler parmaklıklarla koridordan ayrılıyordu. Hafif güneş ışığı salakça ufak pencerelerden içeriye sızıyordu. Garip bir serinlik vardı havada. Pencereden mavi gök sırıtıyordu.
Han elinde bıçakla yürüdü, yürürken de etrafına bakındı fakat hiç kimse yoktu görünürde. Sanki bu ürkütücü kulede tek başınaydı. O an yalnızlıktan ne kadar da korktuğunu düşündü.
Kısa bir süre sonra adımları belli bir ritme ulaştığında korkusunu geride bırakmıştı. Boş hücreler hızla yanından geçerken garip bir acele etme hissi kapladı zihnini. Nefes nefese kalana kadar koşarak geçti, o sırada aniden hücrelerin birinde bir gölge gördü ve durdu. Şaşırmıştı, o kadar dönüp dolaştıktan sonra kendi hücresinin önünde olduğunu fark etmek, kafasını karıştırmıştı. Trisdan öylece oturuyordu, eskisinden daha da zavallı gözüküyordu şimdi.
‘’Trisdan?’’
Yaşlı adam kıpırdamamayı sürdürdü, elinde kırılmış 2 dal parçası gördü Han, sanki o andan birkaç saniye henüz geçmişti. Sonra yaşlı adamın beyaz uzun saçlarla sarılı kafası oynadı, kendisine bakıyordu artık. Ve gözlerinin maviliği daha soğuktu.
Han’ın elindeki bıçağı gördüğü zaman bile yüzü ifadesizliğini korudu. Sonra ayağa kalktı, dal parçalarını yatağın üzerine bıraktı ve boşalan elleriyle parmaklıkları tuttu. Han’dan korkmuyordu artık.
Han tereddüt etti, bir süre çekingen bir ifadeyle yaşlı adamı ve onun hücresini süzdü. Sonra yavaşça sordu:
‘’Neler oluyor Trisdan?’’
Yaşlı adam cevap vermedi, ona bakmayı sürdürdü. Gözü bir ara elindeki kanlı bıçağa ilişti, sonra tekrar gözlerine odaklandı. Han daha fazla dayanamadı, bakışlarını ondan yavaşça kaçırdı.
‘’Lütfen,’’ dedi garip bir ses tonuyla Han, Trisdan’ın kendini belli eden şaşkınlığıyla cümlesine devam etti. ‘’Neler olup bittiğini anlat. Niye her şey eskisi gibi değil?’’
Bu soruyla Trisdan derin bir nefes verdi, elleri daha da kenetlendi, gözleri biraz tedirgince Han’ın üzerinde gezindi, sonra tekrar bıçağa geldi. Kalmadı, dedi içinden, hiçbir anlamı kalmadı artık.
‘’Neyi bilmek istiyorsun?’’ diye sordu metalik bir ses tonuyla. Ardından düşündüğü şeyi sormamasını diledi Han’ın içinden, ama çok geçti. Genç adamın bakışları şimdi deliciydi ve bunu delici yapan, sorunun ta kendisiydi:
‘’Ben kimim, Trisdan?’’

Yaşlı adam cevap vermek istememişti ilk önce, ama sonra kelimeler zorla ağzından çıkmıştı. Ama giderek alıştı buna, ve garipsedi bu durumu.
Han ne lafını bölüyor ne de yüz ifadelerini kullanarak cevap veriyordu. Sanki transa geçmişti. Bazen bıçağı tutan parmakları hafifçe oynuyordu. Daha önce Trisdan’ı hiç bu kadar konuşkan görmediğini düşündü sırıtarak. Ama bu, saniyenin onda biri kadar kısa bir süre içinde olmuştu; zaten öyle olmasaydı sırıtmayacaktı.
Han’ın çocukluğu orta halli ve bu halinden de gayet memnun insanların yaşadığı ve şehrin hafif dışında yer alan bir mahallenin pisliğiyle şekillenmişti. Pislikti, çünkü bu mahallenin hiçbir güzel yanı yoktu. Aslında kötü bir yanı da yoktu; pisliği zaten buydu.
Han çocukluk döneminde arkadaş edinmekte zorlanmamıştı. Kendisiyle aynı kuşakta yer alan bir düzineden fazla çocuk vardı ve bu, bir sırrını onlarla paylaşabileceği anlamına geliyordu: Yalnız kalması gerektiği sırrı.
Bunu yansıtmakta biraz gecikti. Karanlık ve onun için sıkıntı dolu okul yılları hızlı geçmiyordu. Hızlı geçmesinin tek bir yolu vardı, o da arkadaş. Seçtiği kişiler tipik olarak ona benziyordu: Çabuk sıkılan, aşırı meraklı, okulu sevmeyen, tembel, belli bir idealleri olmayan, çok detaylı düşünmeyen, ama bunların hepsini telafi edebilecek bir şekilde, fazlasıyla zeki.
Onların arasında iyi vakit geçirdiğini düşünüyordu Han, ama onların kendisinden bariz bir farkı vardı; veya bir eksileri: Onlar deliydi. Durumu daha da vahimleştiren ise, bunu henüz bilmiyor olmalarıydı. Hayal kırıklığı zihninde uzun süre yankılandı durdu, ve en sonunda çözümü yalnızlıkta buldu.
Ailesi bir süre bir şey fark etmedi, fark ettiyse de üzerinde durmadı ama durum büyüdükçe ve vahimleştikçe, önüne geçmeleri gerektiğini anladılar. Özellikle bir gün Han’ın annesini evlerinin arkasındaki ufak bahçeye çağırıp, kendisinden, ufak bir kedinin derisini soyma konusunda yardım istemesinden sonra.
Tıbbi olarak hiçbir kanıt bulunamadı; çocuk hayli zekiydi ama tek sorunu okulunu sevmemesiydi, ki bu onun yaşındaki çocuklarda ender bir şekilde görülen bir şey değildi. Ama annesi ve babası inandırıcı bulmadı bunu, ve onu bir psikiyatra gösterdi, ve sonuç değişmedi. Çünkü Han değişmesini istemiyordu. Çünkü o zaten biliyordu. Yalnız kalmalıydı çünkü onlar deliydi, ve o delilerle işi olmazdı, özellikle henüz farkında olmayanlarla.
Kendi halindeki arayışı uzun bir süre kısırdöngü içinde geçti; en sonunda Han tıpkı yalnızlığa benzeyen başka bir çözüm buldu: Kaçmak. Ama nereye, nasıl, ve ne zaman? Önündeki engellerin farkındaydı, ama bu onu yıldırmıyordu; çünkü engelleri aşmanın kesin bir yolunu bulmuştu. Ve ilk bulduğundaki tebessümlü hali hala zihninin en rahat köşesindeydi.
Ve bir gece ansızın, engelleri aştı. Hem de tek tek, hem de hiç zorlanmadan. Hoşuna gitmişti bu, her saniyesinden ayrı bir zevk almıştı.
Hiçbiri bir şey hissetmemişti, bıçak boğazlarından tüy gibi hafif bir şekilde geçmişti. Ve Han tatmin olmuştu.
Önce annesi, sonra da babası. Kardeşleri en kolayıydı. Sadece bir buçuk yaşındaki kardeşi inlemişti o kadar, gerisi hiçbir şey fark etmemişti. Han elindeki kanlı bıçağı torbaya sarıp çantasına koymuş, ardından ellerini yıkayıp kaçmıştı. Kaçış planı bu kadar basitti. Sabahın erken saatlerinde otostop yoluyla şehir dışına çıkarken hala geceyi düşünüyordu, garip bir tatmin olma duygusu zihnini emerken, o tırnaklarını garip bir alışkanlığın getirdiği hisle yiyordu. Artık geride kalmıştı her şey, artık delilerle birlikte olmayacaktı, özellikle deli olduğunun farkında olmayanlarla.
Han hayatının geri kalan kısmında sık sık neden bu yolu seçtiğini sorgulayacaktı. Cevabı, pek de detaylı değildi. Bir gün ailesini bu şekilde rüyasında görmüş, ve etkilenmişti. Babasının kanlı ve deşilmiş boğazı iştahını kabartmıştı sanki. Sonra bu iştah öyle bir canavara dönüştü ki, mutlaka onları bu şekilde görmesi gerektiğini fark etmişti. Öyle de yapmıştı.
Bu anlık durumun daha sonra onda takıntı haline geldiğini, evinden çok çok uzaklara gittiğinde fark etmişti. O geceden sonraki ilk rüyasında gördüğü kişi, çalıştığı eski püskül demirci dükkanının karşısındaki şişman market sahibi kadın olmuştu. Rüya nasıldı bilmiyordu, ama bu, muazzam bir villanın duvarındaki ufak bir çizik gibiydi, önemsizdi.
Gece yarısı, market kapanmak üzereyken, son işlerini halletmeye çalışan şişman kadının dükkanına girmiş, çevrede kimsenin olmadığını bilmenin verdiği rahatlıkla kadının kafasını kesmiş, ardından eski ve tek yıldızlı moteldeki odasına gitmişti. Bıçağı eski yerine koymuştu, ve mışıl mışıl uyumuştu. Ertesi günkü şüpheli gözlerin ondan uzak olmanın verdiği rahatlık gerisini getirmişti. Kurbanlar devam ediyordu, motel sahibinin çocuğunun ufak arkadaşı, çalıştığı yerdeki usta, hatta ve hatta o mahallede yaşayan emekli seksen yaşındaki yarı hasta bir kadın.. Kurbanların kim ve ne oldukları önemli değildi, yeter ki onun rüyasına girme cüretini göstersinler. Han, olayı böyle yorumluyordu. Ve belki de haklıydı.
‘’İşte,’’ dedi yaşlı adam, uzun zamandır konuşmanın verdiği bezginlikle, ‘’artık sen bir katildin, evlat. Hem de en vahşisinden. İnsanları, haberleri olmadan yargılıyor ve onları rüyana girmekle sorumlu tutuyordun. Ama sana ne zararı dokunuyor, bunu sen de bilmiyordun. Çünkü bilsen bile önemsemeyecektin, takıntındı bu senin artık.
‘’Evet evlat, -bir babaya ait bir tona aitti bu ses- takıntı. Ne kadar kolay bir söz değil mi? Ama işin aslı öyle değil. Takıntıydı bu, takıntılının biriydin artık. Normalde takıntılar masumdur ama aradaki çizgiyi açırdın mı, sıyırırsın. Delirirsin.’’
‘’Demek delirdim,’’ dedi aniden Han, Trisdan şaşırmıştı bu anilikten. Yüz ifadesi kasılır gibiydi.
‘’Hayır, delirmedin. Zaten öyleydin.’’
Han yere bakıyordu. Bütün anlattığı şeyler kendisi için bir anlam ifade etmiyordu. Ama yavaş yavaş, bir sarmaşığın bir direği sarması gibi düşünceler birbirine geçiyor ve garip bir anlam kazanıyordu. Her gece gördüğü ve sabah garipsediği rüyalar artık onun için bir şeyler ifade ediyordu. Han, geçmişini artık hayal meyan anımsadığını fark etmeye başladı.
‘’Hayır,’’ dedi sıktığı dişlerin arasından, ‘’bu büyük bir yalan. Bu.. bu..’’
‘’Öyle değil, Han, sen de zamanla fark edeceksin bunu. Asıl büyük bir yalan olan şey, bu!’’
Han yaşlı adama baktı. Yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, yüz ifadesi içindeki geçici deliliği su yüzüne çıkarmıştı. Han en başta ne demek istediğini tam fark edemese de, eliyle aşağını gösterdiğini anlamıştı. Aşağısı.. burası..
‘’Hayır,’’ dedi tekrar, ama bu sefer sesi öfkeliydi, ‘’burası, bu, buradaki her şey yalan! Sen bile!’’ Öfkeden etrafındaki şeylere tekmeler attı, bıçağını savurdu. Trisdan biraz geriledi, yüzündeki ifade memnuniyete benzer bir hal aldı. Sanki beklediği şeyler oluyormuş gibi. Veya zafer kazanmış bir komutan gibi, ne olduğu fark etmezdi.
‘’Senin de olduğun gibi.’’ Yangını söndüren su gibiydi bu söz; Han’ın öfkesi aniden durmuştu yaşlı adamın bu sözüyle. Han elindeki kanlı bıçakla ona baktı. Gerçekten deli, gerçekten dedi Trisdan içinden. Üzerinde sürekli dolanan meraklı ve öfkeli gözlerden rahatsız olmaya başladığını hissetti. Sonra Han, aniden sorduğu soruyla, deliliğini zekasıyla kanıtladı.
‘’O zaman sen kimsin, Trisdan?’’
Trisdan şaşkınlığını ve rahatsızlığını belli etmekten kaçınmadı bu sefer. Gözleri yere indi, sonra da adamın kanlı bıçağına çıktı.
‘’Biz seni kontrol ediyoruz.’’
‘’Niye?’’ dedi hırsla Han, haksızlığa uğramış biri gibi.
‘’Çünkü sen lanetlisin. İnsanlık tarihinde, insan kanı dökmüş diğer o canilerden hiçbir farkın yok; onlar gibi sen de lanetlendin, ve bu lanetinin bedelini sonsuza kadar ödüyorsun. Yine, onlar gibi.’’
Han’ın cevabı, kıpırdamamak oldu. Elindeki bıçağı tutan parmakları gevşedi ve bıçak elinden bir kuş edasıyla kurtulup sesli bir şekilde yere düştü. Gözleri şimdi yadırgayıcı, inanmamak için mücadeleciydi. Nefes alıp vermesinin yavaşladığını, göğsünün inip kalkma hızından anlıyordu Trisdan. Acı çekmeye başladığını fark etti, ve acısını arttırmaktan zevk alırcasına, devam etti.
‘’Ama diğerleri gibi değildin. Onlar, çok pasiftiler ve olmayan gerçeği hemencecik kabullendiler. Sen ise, başından beri şüphe içindeydin, ama farkında değildin. Sonunda kendi öz benliğin sayesinde bazı şeyleri görmeye, hissetmeye başladın. Benliğin, sana gösterdiği rüyalarla sana yardımcı oldu.’’
‘’Peki bu bıçak,’’ dedi Han yerdeki kanlı ölüm aletini göstererek, yüz kasları titriyorken, ‘’masanın altında olduğunu biliyordum. Bu kapıdan çıkabileceğimi de biliyordum. Buradaki her bir boku biliyordum!’’
‘’Evet,’’ diye doğruladı Trisdan, ‘’biliyordun. Çünkü sürekli aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyordun. Normalde benliğin bu aldatmacaya yenildi, ama zamanla bazı şeyleri onun aracılığıyla fark ettiğinde, sana yardımcı oldu. Daha önce yaşadığın şeyleri sana tekrar anımsattı. O ev gibi, bıçak gibi.’’
‘’Rüyalar?’’
‘’Geçmişinle olan çok ufak bağlantın vardı, o da rüyalarındı. Normal olarak bilincinin canlı kalması gerekiyordu, her gün aynı şeyleri yaşadığın vakit bir şeyi hatırlaman gerekmezdi. Sistem, bunun için geçmişini, tam olarak aynı geçmiş olmasa da yansıtır; bilincin canlı kalır. Yani gördüğün o rüya tam olarak geçmişin değil.’’ Aniden sustu.
‘’Anahtar?’’ Sesi sabırsızdı.
‘’O da bu oyuna karşı başkaldırışının bir yansımasıydı. Bilincin yavaş yavaş sisteme ve kurallarına isyan etmeye başlamıştı, sonunda da çözümü kendisi yarattı ve sana sundu.’’
‘’Peki gördüğüm başka mahkumlar?’’
‘’Detaylar her zaman güzeldir..’’ Yaşlı adamın gülüşü gizemliydi.
Han Trisdan’a baktı uzun uzun. Yaşlı adam konuşma dalında rekor kırıyor gibiydi. Konuşma şekli ile bir bilge edası taşıyordu. Ve her geçen dakika Han daha da şaşırıyordu. Ama bu şaşkınlık beraberinde öfkeyi de getiriyordu. Veya o öyle olmasını istiyordu.
Parmaklığa aniden gelen tekme Trisdan’ı bir adım daha geriye götürdü, Han’ın ayağı parmaklığa çarptı; ama yüz ifadesi hiçbir şey hissetmediğini anlattı yaşlı adama. Bağırtısı, parmaklıktan çıkan sesi bastırdı:
‘’Yalan!’’ Ardından hıçkırarak yere diz çöktü, iki eliyle yüzünü kapatırken ağlamamaya çalıştığını tahmin etti Trisdan. ‘’Madem ben buradayım, benim ölmem gerek.’’ İradesi yenilmişti; artık ağlıyordu.
‘’Zaten ölüsün,’’ dedi Trisdan duygusuz bir ses tonuyla, bu haberi vermekten zevk alır gibiydi. Ama belli etmiyordu ve bu konuda Han’a kalırsa çok başarılıydı. ‘’Acı çekerek öldün.’’
‘’Nasıl?’’ diye sordu Han, hıçkırıklarının arasında. Trisdan anlatmasının sakıncalı olduğunu biliyordu, ama anlatmalıydı. Artık acı çekme sırası o piçte, dedi içinden. Sonra sorusuna cevap verdi:
‘’Herkesi yargıladığın ve öldürdüğün gibi. Öyle bir olay oldu ki, tüm inandığın şeyler, tüm değer yargıların gözünden düştü; kendi kendini yadırgar oldun ve ne yaptığına inanamadın: Rüyanda kendini gördün. Ve bunun bedeli olarak kendine kendi elinden gelen ölümü seçtin; tıpkı diğerleri gibi. Acısız, ve ani.’’
‘’İntihar ettim demek?’’
Yaşlı adam başıyla onayladı. Ama Han net olarak görmedi. Çevresindeki her şey parlamaya, gözünü yakmaya başladı. Han çaresizce ellerini kullanarak gözlerini korudu fakat bedeni de yavaş yavaş gözlerine eşlik ederek yanmaya başladı. Han yere kıvrıldı, can çekişen bir yılan gibi; ellerini etrafına götürmeye çalıştı yardım ararcasına. Ama sanki felç olmuş gibi, kıpırdayamıyordu. İçinde panik ifadesi olan bir çığlık attı.
‘’Trisdan! Yardım et…’’
Trisdan yavaşça parmaklığa yaklaştı, sanki artık ondan korkmadığını anlatmaya çalışırmış gibi. Bakışları deliciydi, ağzı garip bir ifadeyle büzülmüştü. Bembeyaz uzun saçları başının iki yanından dökülürken yüzü ufacık kalıyordu. Birkaç saniye ifadesiz bir suratla Han’ın yakarmalarını dinledi, düşünceli bir şekilde gözlerini kıstı. Sonra birden Han adamı göremedi, Trisdan’ın arkasından parlak bir ışık yayılmaya başlamıştı ve tam olarak seçilemiyordu. Sonra kulaklarında bir ses yankılanmaya başladı o sırada; tüm bedeninin uyuşması eşlik etti bu duruma. Ve Han, her şey kaybolup yittikten sonra bile sesleri duymaya devam etti.
‘’Bildiğin gerçekleri yaşayarak devam edemezsin. Hayat o kadar karışık ve gariptir ki, bilmediğin bir sürü şey olduğunun farkına bile varamazın. Ve varınca, zaten her şey çoktan bitmiştir.’’

Han yatağında tekrar doğruldu, uykusunu inanılmaz almış, kaybettiği tüm enerjiyi geri kazanmıştı. Yatağında kısa bir süre oturduktan sonra ayağa kalktı, ellerini iki yana açıp gerindi ve Trisdan’a selam verdi. Yaşlı adam bir süre durdu, başını hafifçe salladıktan sonra elindeki dal parçasıyla oynamaya devam etti. Han bir süre bekledi, ufak pencereden dışarıya baktı bir süre; sonra aklına bir soru geldi. Aniden yaşlı adama döndü, parmaklığa hafif ve çekingen adımlarla yaklaştı. Parmaklığı tuttu iki eliyle, yaşlı adamın elindeki dal parçasına baktı.
‘’Hey, Trisdan,’’ dedi aniden, yaşlı adam durdu ve garip bir ilgisizlikle ona döndü. Han biraz daha çekindi bu ilgisizlikten, ama sonra cesaretini topladı. Neden böyle olduğunu o da anlamamıştı ama biraz gerilmişti. Sanki içinden bir şey onun hem sormasını engelliyor, hem de onu sormaya zorluyordu. Garipti bu, ama Han bu duyguyu beğenmişti.
‘’Sana bir şey soracaktım. Ama sanırım gerek kalmadı.’’
Tam arkasını dönerken, Trisdan’ın boğuk ve sıra dışı bir şekilde ilgili sesi yükseldi:
‘’Ne soracaktın?’’
‘’Aniden aklıma gelen bir soru. Sen ölümlü müsün, yoksa ölümsüz mü diye soracaktım. Ama gerek yok, gerçekten. Saçma, hem de çok saçma bir soru.’’ Sonra pencereye yürüdü ve dışarıdaki tüm ufku kaplayan ve adını henüz bilemediği denize garip bir özlem duygusuyla baktı. Yaşlı adam bir süre onu inceledi, dalla oynamaya devam etmeden önce, mistik bir şekilde sırıttı.

BİTTİ


 

          Volkan "Rainmaker" SOYLU

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim