‘’Sonunda bulduk onu.’’
Han bu sesle irkilmedi pek, hatta duruşunu bile bir süre bozmadan,
ufka kadar uzanan denizi garip bir hayranlıkla izledi. Sanki o da
ufka kadar her şeye hükmetmek istiyordu, ordularıyla dünyaya
hükmetmek isteyen çılgın generaller gibi. Ama o çılgın değildi,
böyle olmak istiyordu.
Dikleşti, sanki rahatını bozan bir şey varmış gibi yüzünü
buruşturdu, geriye döndü. Muhafızla göz göze geldi, gözlerinin içine
baktı onun bir süre. Elleri hala arkasındaydı, sanki onlardan hesap
soracakmış gibi bir hali vardı. Baktığı muhafız ona garip bir dilde
bir şeyler söylerken, masanın diğer yanındaki muhafız ona doğru
atladı. Han, göz ucuyla odaya iki muhafızın daha girdiğini
memnuniyetle gördüğü sırada, ani ve hızlı bir hareketle hafif yana
kaydı ve bir elini ileriye götürdü. Üzerine gelen muhafız bir an
durdu, homurtuya benzer sesler çıkardıktan sonra, düğmesi kapatılmış
bir makine gibi yere yığılarak hareketsiz kaldı. Önündeki muhafız
dehşet içinde Han’ın elindeki kanlı bıçağa bakarken, arkadaki diğer
iki muhafız onu taklit etmeye başlıyordu.
Han bıçağın nasıl masanın altında olduğunu bilmiyordu. Belki biri
ona söylemişti, belki de bir gece rüyasında görmüştü. Ama kesin olan
bir şey vardı Han için, o da bu bıçağın orada ve kendisine ait
olduğunu bilmesiydi. Bilmekten çok, hissetmesiydi. O bıçağı yerde
gördüğü zaman çok garip olmuştu, anlamadığı bir çok duygu onun
benliğini sarmıştı ve bu duyguların geçmişinden kaynaklandığını
düşünmüyor, gene hissediyordu. Uzun zamandır aradığı ama anca
bulabildiği hazineye bakan bir maceracı edasıyla hissediyordu.
Bu duygular onu korkutmamıştı, biri haricinde: Ailesi; ailesine
karşı duyduğu özlemin ve onları bulmak için verdiği mücadelenin
duygusu, onlarla ayrı olmanın verdiği acı onu korkutmuştu. Hatta
bıçağı ciddi ciddi camdan aşağıya atmayı bile düşünmüştü. Ama artık
gerek yoktu. O korkunun artık bir önemi yoktu onun için, tıpkı yerde
yatan muhafız gibi.
Han hızlıca elini ileriye doğru savurdu, muhafız gırtlağından çıkan
birkaç anlaşılmaz kelimeyle kuru sessizliği bozdu, ve o da tıpkı
diğeri gibi yere yığıldı. Bıçağı köprücük kemiğinin arasından
çıkarırken, garip bir yumuşaklık hissetti Han, bir an durup
kurbanına baktı, şaşkınlığı hala geçmemişken, yüz ifadesi akan kana
pek uymuyordu, hem de yayılan kana. Ama Han pek üzerinde durmadı,
memnuniyetle ayağa kalkıp kapının önünde duran iki muhafıza baktı.
Tereddütlerini gizlemeyen diğer iki muhafız, ne yapacaklarını
düşünüyordu. Fakat Han’ın kanlı bir bıçakla ve haz aldığını belli
eden yüz ifadesinin arkasına sığınmış iki ceset, onlara pek fazla
seçenek bırakmıyordu. İkisi de koşmaya başladı, odadan dışarıya
çıkıp hızla kaçmaya. Han onlara ayak uydurmak için hızlanırken,
birinin sağa diğerinin sola saptığını garip bir tatmin olma
duygusuyla gördü. Sonra hiç düşünmeden aldığı bir kararla sola
döndü. Muhafızı takip ederken, onun kendisini fark ettiğini ve panik
olmaya benzer bir durumda daha da hızlanmaya çalıştığını gördü.
Kısa süre sonra ona yaklaşmıştı, ellerini öne doğru uzatarak
omuzlarından yakaladı onu. Çok kısa bir süre içerisinde kendini onun
sırtına doğru atarken, kolları muhafızın boynuna yılanı andırır bir
biçimde dolandı, muhafız Han’ın altında kalarak yere yığıldı. Han
acı çekmemesi için boğazını hızlıca kesti, saniyenin onda biri bile
sürmeden işi bitmişti. Keserkenki çıkan o sürtme sesi sanki hala
yankılanıyordu.
Han kendi kendine itiraf etti; bu seferki gerçekten inanılmaz zevkli
gelmişti ona. Ve bıçağındaki kanı muhafızın giysisine silerken,
hafızasının ona tıpkı eski günlerdeki gibi dediğini fark etti.
Hafızası bunu ona bugün ilk defa Trisdan’a tabak fırlatırken
söylemişti ama o zaman o kadar da üzerinde durmamıştı. Bir süre
cesede bakarak kafasından bunları geçirdi, o sırada aklına diğer
yöne giden muhafız geldi. Şu an ne yaptığını ve ileride neler
yapabileceğini merak etti bir an. Sonra hiç bilmediği yönde
ilerlemeye devam etti. Son kez cesede baktı, çevresinde kan gölü
olması onu mistik bir hale getiriyordu sanki.
Koridor sıkıcıydı, her iki yöndeki kapılar ona açılmıyordu, ve
bitmek bilmiyor gibi uzadıkça uzuyordu. Ardından isteklerinin
karşılığı olarak birden daha önce de gördüğü gibi demir ve paslı bir
kapıyla son buldu koridor. Kapının koluna uzanırken umarım kilitli
değildir dedi içinden. Kapı memnuniyetle açıldı.
Gördüğü manzara hiç yabancı değildi ona.
Yine her iki yönde hücreler parmaklıklarla koridordan ayrılıyordu.
Hafif güneş ışığı salakça ufak pencerelerden içeriye sızıyordu.
Garip bir serinlik vardı havada. Pencereden mavi gök sırıtıyordu.
Han elinde bıçakla yürüdü, yürürken de etrafına bakındı fakat hiç
kimse yoktu görünürde. Sanki bu ürkütücü kulede tek başınaydı. O an
yalnızlıktan ne kadar da korktuğunu düşündü.
Kısa bir süre sonra adımları belli bir ritme ulaştığında korkusunu
geride bırakmıştı. Boş hücreler hızla yanından geçerken garip bir
acele etme hissi kapladı zihnini. Nefes nefese kalana kadar koşarak
geçti, o sırada aniden hücrelerin birinde bir gölge gördü ve durdu.
Şaşırmıştı, o kadar dönüp dolaştıktan sonra kendi hücresinin önünde
olduğunu fark etmek, kafasını karıştırmıştı. Trisdan öylece
oturuyordu, eskisinden daha da zavallı gözüküyordu şimdi.
‘’Trisdan?’’
Yaşlı adam kıpırdamamayı sürdürdü, elinde kırılmış 2 dal parçası
gördü Han, sanki o andan birkaç saniye henüz geçmişti. Sonra yaşlı
adamın beyaz uzun saçlarla sarılı kafası oynadı, kendisine bakıyordu
artık. Ve gözlerinin maviliği daha soğuktu.
Han’ın elindeki bıçağı gördüğü zaman bile yüzü ifadesizliğini
korudu. Sonra ayağa kalktı, dal parçalarını yatağın üzerine bıraktı
ve boşalan elleriyle parmaklıkları tuttu. Han’dan korkmuyordu artık.
Han tereddüt etti, bir süre çekingen bir ifadeyle yaşlı adamı ve
onun hücresini süzdü. Sonra yavaşça sordu:
‘’Neler oluyor Trisdan?’’
Yaşlı adam cevap vermedi, ona bakmayı sürdürdü. Gözü bir ara
elindeki kanlı bıçağa ilişti, sonra tekrar gözlerine odaklandı. Han
daha fazla dayanamadı, bakışlarını ondan yavaşça kaçırdı.
‘’Lütfen,’’ dedi garip bir ses tonuyla Han, Trisdan’ın kendini belli
eden şaşkınlığıyla cümlesine devam etti. ‘’Neler olup bittiğini
anlat. Niye her şey eskisi gibi değil?’’
Bu soruyla Trisdan derin bir nefes verdi, elleri daha da kenetlendi,
gözleri biraz tedirgince Han’ın üzerinde gezindi, sonra tekrar
bıçağa geldi. Kalmadı, dedi içinden, hiçbir anlamı kalmadı artık.
‘’Neyi bilmek istiyorsun?’’ diye sordu metalik bir ses tonuyla.
Ardından düşündüğü şeyi sormamasını diledi Han’ın içinden, ama çok
geçti. Genç adamın bakışları şimdi deliciydi ve bunu delici yapan,
sorunun ta kendisiydi:
‘’Ben kimim, Trisdan?’’
Yaşlı adam cevap vermek istememişti ilk önce, ama sonra kelimeler
zorla ağzından çıkmıştı. Ama giderek alıştı buna, ve garipsedi bu
durumu.
Han ne lafını bölüyor ne de yüz ifadelerini kullanarak cevap
veriyordu. Sanki transa geçmişti. Bazen bıçağı tutan parmakları
hafifçe oynuyordu. Daha önce Trisdan’ı hiç bu kadar konuşkan
görmediğini düşündü sırıtarak. Ama bu, saniyenin onda biri kadar
kısa bir süre içinde olmuştu; zaten öyle olmasaydı sırıtmayacaktı.
Han’ın çocukluğu orta halli ve bu halinden de gayet memnun
insanların yaşadığı ve şehrin hafif dışında yer alan bir mahallenin
pisliğiyle şekillenmişti. Pislikti, çünkü bu mahallenin hiçbir güzel
yanı yoktu. Aslında kötü bir yanı da yoktu; pisliği zaten buydu.
Han çocukluk döneminde arkadaş edinmekte zorlanmamıştı. Kendisiyle
aynı kuşakta yer alan bir düzineden fazla çocuk vardı ve bu, bir
sırrını onlarla paylaşabileceği anlamına geliyordu: Yalnız kalması
gerektiği sırrı.
Bunu yansıtmakta biraz gecikti. Karanlık ve onun için sıkıntı dolu
okul yılları hızlı geçmiyordu. Hızlı geçmesinin tek bir yolu vardı,
o da arkadaş. Seçtiği kişiler tipik olarak ona benziyordu: Çabuk
sıkılan, aşırı meraklı, okulu sevmeyen, tembel, belli bir idealleri
olmayan, çok detaylı düşünmeyen, ama bunların hepsini telafi
edebilecek bir şekilde, fazlasıyla zeki.
Onların arasında iyi vakit geçirdiğini düşünüyordu Han, ama onların
kendisinden bariz bir farkı vardı; veya bir eksileri: Onlar deliydi.
Durumu daha da vahimleştiren ise, bunu henüz bilmiyor olmalarıydı.
Hayal kırıklığı zihninde uzun süre yankılandı durdu, ve en sonunda
çözümü yalnızlıkta buldu.
Ailesi bir süre bir şey fark etmedi, fark ettiyse de üzerinde
durmadı ama durum büyüdükçe ve vahimleştikçe, önüne geçmeleri
gerektiğini anladılar. Özellikle bir gün Han’ın annesini evlerinin
arkasındaki ufak bahçeye çağırıp, kendisinden, ufak bir kedinin
derisini soyma konusunda yardım istemesinden sonra.
Tıbbi olarak hiçbir kanıt bulunamadı; çocuk hayli zekiydi ama tek
sorunu okulunu sevmemesiydi, ki bu onun yaşındaki çocuklarda ender
bir şekilde görülen bir şey değildi. Ama annesi ve babası inandırıcı
bulmadı bunu, ve onu bir psikiyatra gösterdi, ve sonuç değişmedi.
Çünkü Han değişmesini istemiyordu. Çünkü o zaten biliyordu. Yalnız
kalmalıydı çünkü onlar deliydi, ve o delilerle işi olmazdı,
özellikle henüz farkında olmayanlarla.
Kendi halindeki arayışı uzun bir süre kısırdöngü içinde geçti; en
sonunda Han tıpkı yalnızlığa benzeyen başka bir çözüm buldu: Kaçmak.
Ama nereye, nasıl, ve ne zaman? Önündeki engellerin farkındaydı, ama
bu onu yıldırmıyordu; çünkü engelleri aşmanın kesin bir yolunu
bulmuştu. Ve ilk bulduğundaki tebessümlü hali hala zihninin en rahat
köşesindeydi.
Ve bir gece ansızın, engelleri aştı. Hem de tek tek, hem de hiç
zorlanmadan. Hoşuna gitmişti bu, her saniyesinden ayrı bir zevk
almıştı.
Hiçbiri bir şey hissetmemişti, bıçak boğazlarından tüy gibi hafif
bir şekilde geçmişti. Ve Han tatmin olmuştu.
Önce annesi, sonra da babası. Kardeşleri en kolayıydı. Sadece bir
buçuk yaşındaki kardeşi inlemişti o kadar, gerisi hiçbir şey fark
etmemişti. Han elindeki kanlı bıçağı torbaya sarıp çantasına koymuş,
ardından ellerini yıkayıp kaçmıştı. Kaçış planı bu kadar basitti.
Sabahın erken saatlerinde otostop yoluyla şehir dışına çıkarken hala
geceyi düşünüyordu, garip bir tatmin olma duygusu zihnini emerken, o
tırnaklarını garip bir alışkanlığın getirdiği hisle yiyordu. Artık
geride kalmıştı her şey, artık delilerle birlikte olmayacaktı,
özellikle deli olduğunun farkında olmayanlarla.
Han hayatının geri kalan kısmında sık sık neden bu yolu seçtiğini
sorgulayacaktı. Cevabı, pek de detaylı değildi. Bir gün ailesini bu
şekilde rüyasında görmüş, ve etkilenmişti. Babasının kanlı ve
deşilmiş boğazı iştahını kabartmıştı sanki. Sonra bu iştah öyle bir
canavara dönüştü ki, mutlaka onları bu şekilde görmesi gerektiğini
fark etmişti. Öyle de yapmıştı.
Bu anlık durumun daha sonra onda takıntı haline geldiğini, evinden
çok çok uzaklara gittiğinde fark etmişti. O geceden sonraki ilk
rüyasında gördüğü kişi, çalıştığı eski püskül demirci dükkanının
karşısındaki şişman market sahibi kadın olmuştu. Rüya nasıldı
bilmiyordu, ama bu, muazzam bir villanın duvarındaki ufak bir çizik
gibiydi, önemsizdi.
Gece yarısı, market kapanmak üzereyken, son işlerini halletmeye
çalışan şişman kadının dükkanına girmiş, çevrede kimsenin olmadığını
bilmenin verdiği rahatlıkla kadının kafasını kesmiş, ardından eski
ve tek yıldızlı moteldeki odasına gitmişti. Bıçağı eski yerine
koymuştu, ve mışıl mışıl uyumuştu. Ertesi günkü şüpheli gözlerin
ondan uzak olmanın verdiği rahatlık gerisini getirmişti. Kurbanlar
devam ediyordu, motel sahibinin çocuğunun ufak arkadaşı, çalıştığı
yerdeki usta, hatta ve hatta o mahallede yaşayan emekli seksen
yaşındaki yarı hasta bir kadın.. Kurbanların kim ve ne oldukları
önemli değildi, yeter ki onun rüyasına girme cüretini göstersinler.
Han, olayı böyle yorumluyordu. Ve belki de haklıydı.
‘’İşte,’’ dedi yaşlı adam, uzun zamandır konuşmanın verdiği
bezginlikle, ‘’artık sen bir katildin, evlat. Hem de en vahşisinden.
İnsanları, haberleri olmadan yargılıyor ve onları rüyana girmekle
sorumlu tutuyordun. Ama sana ne zararı dokunuyor, bunu sen de
bilmiyordun. Çünkü bilsen bile önemsemeyecektin, takıntındı bu senin
artık.
‘’Evet evlat, -bir babaya ait bir tona aitti bu ses- takıntı. Ne
kadar kolay bir söz değil mi? Ama işin aslı öyle değil. Takıntıydı
bu, takıntılının biriydin artık. Normalde takıntılar masumdur ama
aradaki çizgiyi açırdın mı, sıyırırsın. Delirirsin.’’
‘’Demek delirdim,’’ dedi aniden Han, Trisdan şaşırmıştı bu
anilikten. Yüz ifadesi kasılır gibiydi.
‘’Hayır, delirmedin. Zaten öyleydin.’’
Han yere bakıyordu. Bütün anlattığı şeyler kendisi için bir anlam
ifade etmiyordu. Ama yavaş yavaş, bir sarmaşığın bir direği sarması
gibi düşünceler birbirine geçiyor ve garip bir anlam kazanıyordu.
Her gece gördüğü ve sabah garipsediği rüyalar artık onun için bir
şeyler ifade ediyordu. Han, geçmişini artık hayal meyan anımsadığını
fark etmeye başladı.
‘’Hayır,’’ dedi sıktığı dişlerin arasından, ‘’bu büyük bir yalan.
Bu.. bu..’’
‘’Öyle değil, Han, sen de zamanla fark edeceksin bunu. Asıl büyük
bir yalan olan şey, bu!’’
Han yaşlı adama baktı. Yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açılmış,
yüz ifadesi içindeki geçici deliliği su yüzüne çıkarmıştı. Han en
başta ne demek istediğini tam fark edemese de, eliyle aşağını
gösterdiğini anlamıştı. Aşağısı.. burası..
‘’Hayır,’’ dedi tekrar, ama bu sefer sesi öfkeliydi, ‘’burası, bu,
buradaki her şey yalan! Sen bile!’’ Öfkeden etrafındaki şeylere
tekmeler attı, bıçağını savurdu. Trisdan biraz geriledi, yüzündeki
ifade memnuniyete benzer bir hal aldı. Sanki beklediği şeyler
oluyormuş gibi. Veya zafer kazanmış bir komutan gibi, ne olduğu fark
etmezdi.
‘’Senin de olduğun gibi.’’ Yangını söndüren su gibiydi bu söz;
Han’ın öfkesi aniden durmuştu yaşlı adamın bu sözüyle. Han elindeki
kanlı bıçakla ona baktı. Gerçekten deli, gerçekten dedi Trisdan
içinden. Üzerinde sürekli dolanan meraklı ve öfkeli gözlerden
rahatsız olmaya başladığını hissetti. Sonra Han, aniden sorduğu
soruyla, deliliğini zekasıyla kanıtladı.
‘’O zaman sen kimsin, Trisdan?’’
Trisdan şaşkınlığını ve rahatsızlığını belli etmekten kaçınmadı bu
sefer. Gözleri yere indi, sonra da adamın kanlı bıçağına çıktı.
‘’Biz seni kontrol ediyoruz.’’
‘’Niye?’’ dedi hırsla Han, haksızlığa uğramış biri gibi.
‘’Çünkü sen lanetlisin. İnsanlık tarihinde, insan kanı dökmüş diğer
o canilerden hiçbir farkın yok; onlar gibi sen de lanetlendin, ve bu
lanetinin bedelini sonsuza kadar ödüyorsun. Yine, onlar gibi.’’
Han’ın cevabı, kıpırdamamak oldu. Elindeki bıçağı tutan parmakları
gevşedi ve bıçak elinden bir kuş edasıyla kurtulup sesli bir şekilde
yere düştü. Gözleri şimdi yadırgayıcı, inanmamak için mücadeleciydi.
Nefes alıp vermesinin yavaşladığını, göğsünün inip kalkma hızından
anlıyordu Trisdan. Acı çekmeye başladığını fark etti, ve acısını
arttırmaktan zevk alırcasına, devam etti.
‘’Ama diğerleri gibi değildin. Onlar, çok pasiftiler ve olmayan
gerçeği hemencecik kabullendiler. Sen ise, başından beri şüphe
içindeydin, ama farkında değildin. Sonunda kendi öz benliğin
sayesinde bazı şeyleri görmeye, hissetmeye başladın. Benliğin, sana
gösterdiği rüyalarla sana yardımcı oldu.’’
‘’Peki bu bıçak,’’ dedi Han yerdeki kanlı ölüm aletini göstererek,
yüz kasları titriyorken, ‘’masanın altında olduğunu biliyordum. Bu
kapıdan çıkabileceğimi de biliyordum. Buradaki her bir boku
biliyordum!’’
‘’Evet,’’ diye doğruladı Trisdan, ‘’biliyordun. Çünkü sürekli aynı
şeyleri tekrar tekrar yaşıyordun. Normalde benliğin bu aldatmacaya
yenildi, ama zamanla bazı şeyleri onun aracılığıyla fark ettiğinde,
sana yardımcı oldu. Daha önce yaşadığın şeyleri sana tekrar
anımsattı. O ev gibi, bıçak gibi.’’
‘’Rüyalar?’’
‘’Geçmişinle olan çok ufak bağlantın vardı, o da rüyalarındı. Normal
olarak bilincinin canlı kalması gerekiyordu, her gün aynı şeyleri
yaşadığın vakit bir şeyi hatırlaman gerekmezdi. Sistem, bunun için
geçmişini, tam olarak aynı geçmiş olmasa da yansıtır; bilincin canlı
kalır. Yani gördüğün o rüya tam olarak geçmişin değil.’’ Aniden
sustu.
‘’Anahtar?’’ Sesi sabırsızdı.
‘’O da bu oyuna karşı başkaldırışının bir yansımasıydı. Bilincin
yavaş yavaş sisteme ve kurallarına isyan etmeye başlamıştı, sonunda
da çözümü kendisi yarattı ve sana sundu.’’
‘’Peki gördüğüm başka mahkumlar?’’
‘’Detaylar her zaman güzeldir..’’ Yaşlı adamın gülüşü gizemliydi.
Han Trisdan’a baktı uzun uzun. Yaşlı adam konuşma dalında rekor
kırıyor gibiydi. Konuşma şekli ile bir bilge edası taşıyordu. Ve her
geçen dakika Han daha da şaşırıyordu. Ama bu şaşkınlık beraberinde
öfkeyi de getiriyordu. Veya o öyle olmasını istiyordu.
Parmaklığa aniden gelen tekme Trisdan’ı bir adım daha geriye
götürdü, Han’ın ayağı parmaklığa çarptı; ama yüz ifadesi hiçbir şey
hissetmediğini anlattı yaşlı adama. Bağırtısı, parmaklıktan çıkan
sesi bastırdı:
‘’Yalan!’’ Ardından hıçkırarak yere diz çöktü, iki eliyle yüzünü
kapatırken ağlamamaya çalıştığını tahmin etti Trisdan. ‘’Madem ben
buradayım, benim ölmem gerek.’’ İradesi yenilmişti; artık ağlıyordu.
‘’Zaten ölüsün,’’ dedi Trisdan duygusuz bir ses tonuyla, bu haberi
vermekten zevk alır gibiydi. Ama belli etmiyordu ve bu konuda Han’a
kalırsa çok başarılıydı. ‘’Acı çekerek öldün.’’
‘’Nasıl?’’ diye sordu Han, hıçkırıklarının arasında. Trisdan
anlatmasının sakıncalı olduğunu biliyordu, ama anlatmalıydı. Artık
acı çekme sırası o piçte, dedi içinden. Sonra sorusuna cevap verdi:
‘’Herkesi yargıladığın ve öldürdüğün gibi. Öyle bir olay oldu ki,
tüm inandığın şeyler, tüm değer yargıların gözünden düştü; kendi
kendini yadırgar oldun ve ne yaptığına inanamadın: Rüyanda kendini
gördün. Ve bunun bedeli olarak kendine kendi elinden gelen ölümü
seçtin; tıpkı diğerleri gibi. Acısız, ve ani.’’
‘’İntihar ettim demek?’’
Yaşlı adam başıyla onayladı. Ama Han net olarak görmedi.
Çevresindeki her şey parlamaya, gözünü yakmaya başladı. Han
çaresizce ellerini kullanarak gözlerini korudu fakat bedeni de yavaş
yavaş gözlerine eşlik ederek yanmaya başladı. Han yere kıvrıldı, can
çekişen bir yılan gibi; ellerini etrafına götürmeye çalıştı yardım
ararcasına. Ama sanki felç olmuş gibi, kıpırdayamıyordu. İçinde
panik ifadesi olan bir çığlık attı.
‘’Trisdan! Yardım et…’’
Trisdan yavaşça parmaklığa yaklaştı, sanki artık ondan korkmadığını
anlatmaya çalışırmış gibi. Bakışları deliciydi, ağzı garip bir
ifadeyle büzülmüştü. Bembeyaz uzun saçları başının iki yanından
dökülürken yüzü ufacık kalıyordu. Birkaç saniye ifadesiz bir suratla
Han’ın yakarmalarını dinledi, düşünceli bir şekilde gözlerini kıstı.
Sonra birden Han adamı göremedi, Trisdan’ın arkasından parlak bir
ışık yayılmaya başlamıştı ve tam olarak seçilemiyordu. Sonra
kulaklarında bir ses yankılanmaya başladı o sırada; tüm bedeninin
uyuşması eşlik etti bu duruma. Ve Han, her şey kaybolup yittikten
sonra bile sesleri duymaya devam etti.
‘’Bildiğin gerçekleri yaşayarak devam edemezsin. Hayat o kadar
karışık ve gariptir ki, bilmediğin bir sürü şey olduğunun farkına
bile varamazın. Ve varınca, zaten her şey çoktan bitmiştir.’’
Han yatağında tekrar doğruldu, uykusunu inanılmaz almış, kaybettiği
tüm enerjiyi geri kazanmıştı. Yatağında kısa bir süre oturduktan
sonra ayağa kalktı, ellerini iki yana açıp gerindi ve Trisdan’a
selam verdi. Yaşlı adam bir süre durdu, başını hafifçe salladıktan
sonra elindeki dal parçasıyla oynamaya devam etti. Han bir süre
bekledi, ufak pencereden dışarıya baktı bir süre; sonra aklına bir
soru geldi. Aniden yaşlı adama döndü, parmaklığa hafif ve çekingen
adımlarla yaklaştı. Parmaklığı tuttu iki eliyle, yaşlı adamın
elindeki dal parçasına baktı.
‘’Hey, Trisdan,’’ dedi aniden, yaşlı adam durdu ve garip bir
ilgisizlikle ona döndü. Han biraz daha çekindi bu ilgisizlikten, ama
sonra cesaretini topladı. Neden böyle olduğunu o da anlamamıştı ama
biraz gerilmişti. Sanki içinden bir şey onun hem sormasını
engelliyor, hem de onu sormaya zorluyordu. Garipti bu, ama Han bu
duyguyu beğenmişti.
‘’Sana bir şey soracaktım. Ama sanırım gerek kalmadı.’’
Tam arkasını dönerken, Trisdan’ın boğuk ve sıra dışı bir şekilde
ilgili sesi yükseldi:
‘’Ne soracaktın?’’
‘’Aniden aklıma gelen bir soru. Sen ölümlü müsün, yoksa ölümsüz mü
diye soracaktım. Ama gerek yok, gerçekten. Saçma, hem de çok saçma
bir soru.’’ Sonra pencereye yürüdü ve dışarıdaki tüm ufku kaplayan
ve adını henüz bilemediği denize garip bir özlem duygusuyla baktı.
Yaşlı adam bir süre onu inceledi, dalla oynamaya devam etmeden önce,
mistik bir şekilde sırıttı.
BİTTİ
Volkan "Rainmaker" SOYLU
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle