Hikaye

Volkan "Rainmaker" SOYLU

Mahkum (2. Bölüm)

             Han hızlı adımlarla Trisdan’ı yalnız bıraktı ve hafızasının ona tekrardan anımsattığı yöne doğru derin bir haz duygusuyla yürüdü. Önünde upuzun bir koridor vardı, koridorun sonu ufacık gözüküyordu ve her iki tarafında sayısız kapı vardı; kendi kapısı gibi parmaklıklı kapılardı, içerisi görülsün diye.
Buranın bir hapishane olduğunu zaten biliyordu ama şimdi birazcık şüpheliydi bu konuda; çünkü tüm koğuşlar hemen hemen boştu. Sadece bir kere bir dilenci kılıklı biri gördü, o da yatakta uyuyordu. Han birkaç kere bağırdı adama, sonra kahkahalar atarak küfretti bile, ama adam sanki ölüm uykusundaydı. Bunun üzerine onu umursamadan ilerlemeye devam etti.
Beş dakika bile yürümemişti ki arkasından sesler gelmeye başladı. İki kişi hararetle bir şeyi tartışıyorlardı anlaşıldığı kadarıyla. Ama o gene umursamadı, ve kendi kendine konuşmaya devam etti derin bir fısıltıyla; daha doğrusu kendi kendine değil, kapıyla, duvarla ve sessizlikle.
Birkaç dakika içinde koridorun sonundaydı ve kapalı demir kapıya bakıyordu. Kapı pas içindeydi ve görünüşe göre uzun bir zamandır bakılmadan öyle duruyordu. Han önce kapıya iyice yaklaşıp üzerindeki pas lekelerini inceledi, sanki belli bir anlam ifade ediyorlarmış gibi. Daha sonra da kapının kolunu tutarak açmaya çalıştı: Açılmıyordu.
Han iyice abandı kapıya, ama gene de açılmadı. Daha sonra öfkeyle bağırdı, küfür etti, kapıya yumruk ve tekme attı. Gerinip kapıya doğru attı kendini ve bunu yaparken de zaman zaman güldü; ama hiçbir şey kapıyı açmasına yardımcı olamadı.
Durdu, acıyan ellerine baktı. Sırtını kapıya yaslayıp geride bıraktığı koridora bakarken ellerini bedeninin iki yanına bıraktı. Sonra birden aklına anahtarı olduğu geldi, cebine elini soktuğunda anahtarı hissetti. Ardından çıkarıp baktı.
Anahtar şimdi değişmişti. Kapının o uzun zamanı kanıtlayan pisliğine karşın anahtar parlıyordu. Ama görünüşü onun haricinde tamamen sadeydi.
Han anahtarı kilide soktuğunda ve çevirdiğinde, inanılmaz bir rahatlama duygusunun bedenini kapladığını düşündü. Kapıyı aralarken ailesini anımsadı birden, ve içinde ‘onları bulmak’ olan birkaç kelime sarf etti farkında olmaksızın.
Muhafız yaşlı adamın dediği yönde yavaşça ilerlerken, koridorun devamında birkaç bağırış ve kahkaha duydu. Seslerin sahibinin Han olduğunu tahmin etti, tedirgin olmuşçasına birkaç saniye duraladı. Geriye dönüp baktı, ardından tekrar ilerlemeye koyuldu. Sesleri tekrar anımsadı, endişeli bir biçimde durup düşündü.
‘’Öngördüğümüzden daha da tehlikeli oldu sanırım, umarım onunla çabuk yüzleşmem,’’ diye düşündü. Sonra aniden geri döndü, düşünmeye devam etti. ‘’Bu işi tek başıma yapmasam daha iyi olacak. Gidip diğerlerini de çağırayım.’’ Sonra acele ettiğinden dolayı kendine sövdü, ‘’Keşke bunu daha önceden düşünseydim,’’ dedi yüksek sesle. Kendi kendine konuştuğunu fark edince bir an tedirgince etrafına baktı. ‘’Tanrım, ben de mi deliriyorum yoksa?’’ dedi içinden.

Han merdivenden inerken emindi. Ailesini bulmalı, onları buradan çıkarmalıydı. Ama nasıl olacaktı bu, onu bilmiyordu.
Bu fikir nasıl oldu da zihnine yerleşti, bilmiyordu. Son birkaç gün boyunca onları rüyalarında görmüştü, tıpkı eski günlerdeki.. Han kapkaranlık döner merdivende durdu. Eski günler mi? O da neydi? Eski günler artık onun için bir şey ifade etmiyordu çünkü bunun esas nedeni eski günlerini anlamsızca yaşaması değildi; onu hatırlamamasıydı.
Gençliğiyle ilgili bir tek evle ilgili bir anısını hatırlıyordu, o kadar. Bu da sık sık rüyalarında gördüğü bir sahneydi ve bu yüzden hala hafızasında canlılığını koruyordu. Ama neden bir tek o evi ve o evdeki ani olan şeyleri hatırlıyordu bilmiyordu. Belki de o günleri gerçekten de, içten içe özlüyordu.
Han dikkatlice basamakları inmeye devam etti. Aşağıda köşede bir ışık gördü, yeniden ne göreceğini merak ederken, zihni meşguliyetini hala koruyordu. Bu kattaki kapı açıktı.
Merdivenin son basamağına inince, bunun da başka bir koridor olduğunu gördü. Bu koridor da yukarıdaki ile tıpatıp aynı gözüküyordu. Birkaç adım attıktan sonra ilk hücreye baktı, bomboştu. Onun karşısındaki yer de öyleydi. Acaba yukarıdaki gibi bir iki kişi mi var tüm bu koridor da, diye düşündü. Tekrar merdivene döndü, alt kata devam ettiğini gördü merdivenin. Sonra bir süre tereddüt ederek durdu, aşağıya inmeyi gerçekten isteyip istemediği hakkında bir fikri yoktu. Onları bulmak zorundaydı, ama bu koridordan ilerleme fikri de ona sıcak gelmiyordu.
Geriye döndü ve kapıya doğru ilerledi. Aşağı inen merdivenlere saptı, merdivenler bulunduğu katın ışığıyla hafifçe parlıyordu ve yavaş yavaş yerini karanlığa teslim ediyordu. İçinde hiçbir şey görememesine rağmen, karanlığı seviyordu.
Ailesini düşünüyordu; ailesinin burada olabileceği fikrini bu kadar uzun bir zaman unutmuş olması onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama bunu telafi edebileceğini düşünüyordu. Onları ne kadar da uzun bir zaman görmediğini özlemle düşündü.
Onların ölmüş olabileceğini fark etti; aniden patlayan bir bombanın kulakları çınlatması gibi kafasını allak bullak etmişti birden. Karanlığın içinde durdu; bu fikri nereden hatırlayabileceğini düşündü bir süre: Hatırladığı kadarıyla, onları ölümcül bir tehlike bekliyordu veya böyle bir tehlike varlığını belirgin bir şekilde ona hissettiriyordu. Birisinin veya bir şeyin onları öldürmek üzere iken onlardan ayrılmak zorunda olmanın verdiği acıyı hatırladı benliği, ve o hafızasını zorlamaya çalıştı yeniden.
Garip bir korku, ürperme ve panik duygusu hissetti. Merdivenleri dikkatlice inmeye kaldığı yerden devam etti, bir melodi çıktı dudaklarının arasından ve yankılandı sert duvarda, ardından karanlık yuttu onu.
Ölmüşlerdi. Acaba gerçekten mi ölmüşlerdi? Yoksa unutulmuşlar mıydı?
Aniden sert ve soğuk bir şeye çarptı ve sorular kafasından silindi. Elini koyduğunda, bir kapı olduğunu anladı ve birkaç saniye anahtarı almaya ve kapıyı açmaya çalıştı; başarılı da oldu.
Tekrar bir koridor onu karşılamıştı. Ve görünüşe göre bu koridor da diğerleri gibiydi.
Han bu sefer bir kat daha inmeyi gerekli görmedi ve upuzun ve dümdüz ilerleyen koridorda yürümeye başladı. Bomboş hücreler ona bakıyordu, sadece kendi sesinin yankısını duyması onda garip bir memnuniyet hissi uyandırdı. Gülerek komikçe şeyler söyledi boş hücrelere, arada bir onları selamlar gibi elini bile kaldırdı.
Sonra koridor bitti, demir bir kapı vardı tekrar önünde, üzeri paslıydı. Günışığına rağmen parlamıyordu.
Han buradan da girdi, tekrar anahtarını kullanarak. Buradaki merdivenlerde de karanlık onu bekliyordu. Birkaç tur döndükten sonra başka bir kapı onu karşılamıştı, karanlığın içinde. Ve Han bu kapıyı anahtar kullanmadan açtı. Şaşırmıştı. Ama kapıya değil.
Önündeki koridor çok farklıydı. Yerde kırmızı renkli ve iki yanında yaldızlı desenli bir halı vardı ve pek basılmamıştı görünüşe göre. Koridorun duvarlarında belli aralarla meşaleler vardı ve karşılıklı tahta kapılar onlara eşlik ediyordu. Han koridorda yavaş ve dikkatli adımlarla ilerledi. Huzursuz olmuştu, sanki boş koğuşlar daha misafirperverdi ona karşı. Ama önemli değildi.
İlk kapıya yaklaştı, kapı cilalıydı ve temizdi. Parlayan kolunu oynatmayı denedi ama başaramadı. Anahtarı cebinden çıkarıp denedi ama gene de açılmadı. Kapıları böylece tek tek denemeye karar verdi. Ama bir süre sonra sıkılmaya başladı ve vazgeçti, çünkü hiçbir de açılmamıştı.
İleride bir kapının aralık olduğunu gördü, hafifçe oynuyordu kapı. Yavaş ve dikkatli adımlarla ilerlerken aklına aniden Trisdan geldi, yaşlı adam hala o dal parçasıyla oynuyor olmalıydı. Hafifçe kıkırdadı; ne kadar da korkmuştu. Belki de onu öldürmeliydi bir sonrakinde.
Kapıya yaklaştı ve araladı. Serin bir hava karşıladı onu; ardından temiz bir aydınlık ve buna tezat oluşturacak bir biçimde, karmakarışık bir görüntü yığını: Çok büyük olmayan bir odaydı bu, ve her iki yanı büyük kitaplıklarla doluydu; yüzlerce kitap vardı belki de. Kitaplıkların tam ortasında görkemli bir masa vardı ve masanın üstü kağıtlarla doluydu. Ona karmakarışık gelen şey, bu kağıtların, masanın arkasındaki pencereden gelen şiddetli rüzgardan dolayı ön tarafa, Han’ın olduğu yöne doğru dağılmasıydı. Pencerenin her iki yanında duran ve rüzgarla sallanan koyu renk perdeler, pencereden gelen ve Han’ın gözlerini dikerek o yöne bakmasını engelleyen aydınlığı zaman zaman örtüyordu. Odada garip bir koku vardı; sanki kağıt kokusuydu bu, veya Han’a öyle geldi.
Bir süre etrafına bakındıktan sonra yavaşça odaya girdi ve odanın içerisinde gezinmeye başladı. Masaya yaklaştığı zaman kağıtlar artık onun üzerine doğru uçuşuyordu ve tenine narin bir kadınınkini andıran bir şekilde değiyordu. Bazen hoşuna gidiyordu bu, ama her seferinde bir daha olmasını da istemiyordu. Garip bir şeydi yani.
Yerdeki kağıtlardan birini aldı ve inceledi. Ters mi yoksa düz mü tuttuğunu çıkaramadı; garip bir el yazısıyla yazılmıştı: Harfler dar ve uzundu, kalem sanki satır boyunca sürekli kağıdın üzerindeydi, ve satırlar o kadar dardı ki uzaktan karalama gibi görülüyordu.
Kısa süre sonra Han, tüm kağıtların bu şekilde olduğunu anladı; kitaplıklardan birine yöneldiği vakit aynı hayal kırıklığını yaşadı: Bu odadaki hiçbir şeyi anlayamıyordu. Belki de hapsedildiği bu yerdeki.
Pencereye yürüdü, elleriyle gözlerini koruyarak. Şunu fark etti hemen: Pencereye yaklaştıkça, dışarıdan gelen parlak ışık azalıyordu.
Gördüğü manzara her gün gördüğünden farksızdı: Uçsuz bucaksız bir deniz, hafifçe dalgalanıyor ve üzerinde ne bir gemi var ne de herhangi bir cisim. Bulutsuz gökyüzü, şu an bulunduğu yerin arkasında bir yerde gizlenen güneşle aydınlanıyordu. Han, sarkarak içinde bulunduğu binayı dışarıdan görebilmeyi umut etti ve başardı da: Gördüğü kadarıyla taştan ve çok büyük bir kuledeydi. Kulenin en dibine baktığı vakit kıyıya benzer bir şey görmeyi umdu ama yanıldı; kule sanki denizin içine konmuş gibiydi, veya evvelden yapılmış ama çevresi suyla dolmuş.
Kafasını çevirip yukarıya bakmak istedi ama başaramadı, yukarıda bu şekilde bir şey göremiyordu. Daha sonra başka pencereler görmeyi düşündü ama başarısız oldu.
‘’Hey, o burada. Sonunda bulduk onu.’’
Han hızla geriye döndü, odanın içinde iki muhafız vardı. Masanın her iki yanında duruyor ve ona bakıyordu. Kağıtlar olanca hızlarıyla savrulmaya devam ederken Han, ne yapacağını düşünerek işlemeli ve bakımlı iskemlenin arkasına bir elini koydu.
İki muhafız daha girdi odaya, onu görmenin hem rahatlığını hem de rahatsızlığını beraber yaşıyorlardı ve Han’a göre yüzlerindeki bu ifade hayli komik ve ironikti. Solundaki adam, Han’ın anlamadığı bir şeyler mırıldandı; diğeri onun üzerine atlarken Han, acaba kağıtlarda yazan dilden mi konuştu diye düşündü.
Adamla boğuşmaya başladı, adam çok güçlüydü ve böyle giderse kısa sürede etkisiz hale gelecekti. Tüm gücünü önüne vererek onu itmeye çalıştı, biraz da başardığı sırada beline sarılan diğer muhafız, onu hızla duvara çarptı. Kısa bir an nefessiz kaldığı için yanan ciğerlerine, yüzünün yanı eşlik etti. Diğer tokada elini kaldırarak karşılık verdi fakat bu sefer de karnına bir tekme yedi ve yere yığıldı. Yerde bir yılan gibi kıvranırken muhafızlardan birinin madeni ve rüzgarı delip geçen sesini duydu:
‘’İşte, kolay olacağı belliydi.’’
Han, kafasına aldığı darbeden dolayı gözleri yavaşça ve sakince kararırken, önünde kıvrandığı masanın altında hayli tanıdık bir şey gördü: Kanlı bir bıçak.


 

          Volkan "Rainmaker" SOYLU

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim