Han hızlı adımlarla Trisdan’ı yalnız bıraktı ve hafızasının ona
tekrardan anımsattığı yöne doğru derin bir haz duygusuyla yürüdü.
Önünde upuzun bir koridor vardı, koridorun sonu ufacık gözüküyordu
ve her iki tarafında sayısız kapı vardı; kendi kapısı gibi
parmaklıklı kapılardı, içerisi görülsün diye.
Buranın bir hapishane olduğunu zaten biliyordu ama şimdi birazcık
şüpheliydi bu konuda; çünkü tüm koğuşlar hemen hemen boştu. Sadece
bir kere bir dilenci kılıklı biri gördü, o da yatakta uyuyordu. Han
birkaç kere bağırdı adama, sonra kahkahalar atarak küfretti bile,
ama adam sanki ölüm uykusundaydı. Bunun üzerine onu umursamadan
ilerlemeye devam etti.
Beş dakika bile yürümemişti ki arkasından sesler gelmeye başladı.
İki kişi hararetle bir şeyi tartışıyorlardı anlaşıldığı kadarıyla.
Ama o gene umursamadı, ve kendi kendine konuşmaya devam etti derin
bir fısıltıyla; daha doğrusu kendi kendine değil, kapıyla, duvarla
ve sessizlikle.
Birkaç dakika içinde koridorun sonundaydı ve kapalı demir kapıya
bakıyordu. Kapı pas içindeydi ve görünüşe göre uzun bir zamandır
bakılmadan öyle duruyordu. Han önce kapıya iyice yaklaşıp üzerindeki
pas lekelerini inceledi, sanki belli bir anlam ifade ediyorlarmış
gibi. Daha sonra da kapının kolunu tutarak açmaya çalıştı:
Açılmıyordu.
Han iyice abandı kapıya, ama gene de açılmadı. Daha sonra öfkeyle
bağırdı, küfür etti, kapıya yumruk ve tekme attı. Gerinip kapıya
doğru attı kendini ve bunu yaparken de zaman zaman güldü; ama hiçbir
şey kapıyı açmasına yardımcı olamadı.
Durdu, acıyan ellerine baktı. Sırtını kapıya yaslayıp geride
bıraktığı koridora bakarken ellerini bedeninin iki yanına bıraktı.
Sonra birden aklına anahtarı olduğu geldi, cebine elini soktuğunda
anahtarı hissetti. Ardından çıkarıp baktı.
Anahtar şimdi değişmişti. Kapının o uzun zamanı kanıtlayan pisliğine
karşın anahtar parlıyordu. Ama görünüşü onun haricinde tamamen
sadeydi.
Han anahtarı kilide soktuğunda ve çevirdiğinde, inanılmaz bir
rahatlama duygusunun bedenini kapladığını düşündü. Kapıyı aralarken
ailesini anımsadı birden, ve içinde ‘onları bulmak’ olan birkaç
kelime sarf etti farkında olmaksızın.
Muhafız yaşlı adamın dediği yönde yavaşça ilerlerken, koridorun
devamında birkaç bağırış ve kahkaha duydu. Seslerin sahibinin Han
olduğunu tahmin etti, tedirgin olmuşçasına birkaç saniye duraladı.
Geriye dönüp baktı, ardından tekrar ilerlemeye koyuldu. Sesleri
tekrar anımsadı, endişeli bir biçimde durup düşündü.
‘’Öngördüğümüzden daha da tehlikeli oldu sanırım, umarım onunla
çabuk yüzleşmem,’’ diye düşündü. Sonra aniden geri döndü, düşünmeye
devam etti. ‘’Bu işi tek başıma yapmasam daha iyi olacak. Gidip
diğerlerini de çağırayım.’’ Sonra acele ettiğinden dolayı kendine
sövdü, ‘’Keşke bunu daha önceden düşünseydim,’’ dedi yüksek sesle.
Kendi kendine konuştuğunu fark edince bir an tedirgince etrafına
baktı. ‘’Tanrım, ben de mi deliriyorum yoksa?’’ dedi içinden.
Han merdivenden inerken emindi. Ailesini bulmalı, onları buradan
çıkarmalıydı. Ama nasıl olacaktı bu, onu bilmiyordu.
Bu fikir nasıl oldu da zihnine yerleşti, bilmiyordu. Son birkaç gün
boyunca onları rüyalarında görmüştü, tıpkı eski günlerdeki.. Han
kapkaranlık döner merdivende durdu. Eski günler mi? O da neydi? Eski
günler artık onun için bir şey ifade etmiyordu çünkü bunun esas
nedeni eski günlerini anlamsızca yaşaması değildi; onu
hatırlamamasıydı.
Gençliğiyle ilgili bir tek evle ilgili bir anısını hatırlıyordu, o
kadar. Bu da sık sık rüyalarında gördüğü bir sahneydi ve bu yüzden
hala hafızasında canlılığını koruyordu. Ama neden bir tek o evi ve o
evdeki ani olan şeyleri hatırlıyordu bilmiyordu. Belki de o günleri
gerçekten de, içten içe özlüyordu.
Han dikkatlice basamakları inmeye devam etti. Aşağıda köşede bir
ışık gördü, yeniden ne göreceğini merak ederken, zihni meşguliyetini
hala koruyordu. Bu kattaki kapı açıktı.
Merdivenin son basamağına inince, bunun da başka bir koridor
olduğunu gördü. Bu koridor da yukarıdaki ile tıpatıp aynı
gözüküyordu. Birkaç adım attıktan sonra ilk hücreye baktı, bomboştu.
Onun karşısındaki yer de öyleydi. Acaba yukarıdaki gibi bir iki kişi
mi var tüm bu koridor da, diye düşündü. Tekrar merdivene döndü, alt
kata devam ettiğini gördü merdivenin. Sonra bir süre tereddüt ederek
durdu, aşağıya inmeyi gerçekten isteyip istemediği hakkında bir
fikri yoktu. Onları bulmak zorundaydı, ama bu koridordan ilerleme
fikri de ona sıcak gelmiyordu.
Geriye döndü ve kapıya doğru ilerledi. Aşağı inen merdivenlere
saptı, merdivenler bulunduğu katın ışığıyla hafifçe parlıyordu ve
yavaş yavaş yerini karanlığa teslim ediyordu. İçinde hiçbir şey
görememesine rağmen, karanlığı seviyordu.
Ailesini düşünüyordu; ailesinin burada olabileceği fikrini bu kadar
uzun bir zaman unutmuş olması onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama
bunu telafi edebileceğini düşünüyordu. Onları ne kadar da uzun bir
zaman görmediğini özlemle düşündü.
Onların ölmüş olabileceğini fark etti; aniden patlayan bir bombanın
kulakları çınlatması gibi kafasını allak bullak etmişti birden.
Karanlığın içinde durdu; bu fikri nereden hatırlayabileceğini
düşündü bir süre: Hatırladığı kadarıyla, onları ölümcül bir tehlike
bekliyordu veya böyle bir tehlike varlığını belirgin bir şekilde ona
hissettiriyordu. Birisinin veya bir şeyin onları öldürmek üzere iken
onlardan ayrılmak zorunda olmanın verdiği acıyı hatırladı benliği,
ve o hafızasını zorlamaya çalıştı yeniden.
Garip bir korku, ürperme ve panik duygusu hissetti. Merdivenleri
dikkatlice inmeye kaldığı yerden devam etti, bir melodi çıktı
dudaklarının arasından ve yankılandı sert duvarda, ardından karanlık
yuttu onu.
Ölmüşlerdi. Acaba gerçekten mi ölmüşlerdi? Yoksa unutulmuşlar mıydı?
Aniden sert ve soğuk bir şeye çarptı ve sorular kafasından silindi.
Elini koyduğunda, bir kapı olduğunu anladı ve birkaç saniye anahtarı
almaya ve kapıyı açmaya çalıştı; başarılı da oldu.
Tekrar bir koridor onu karşılamıştı. Ve görünüşe göre bu koridor da
diğerleri gibiydi.
Han bu sefer bir kat daha inmeyi gerekli görmedi ve upuzun ve dümdüz
ilerleyen koridorda yürümeye başladı. Bomboş hücreler ona bakıyordu,
sadece kendi sesinin yankısını duyması onda garip bir memnuniyet
hissi uyandırdı. Gülerek komikçe şeyler söyledi boş hücrelere, arada
bir onları selamlar gibi elini bile kaldırdı.
Sonra koridor bitti, demir bir kapı vardı tekrar önünde, üzeri
paslıydı. Günışığına rağmen parlamıyordu.
Han buradan da girdi, tekrar anahtarını kullanarak. Buradaki
merdivenlerde de karanlık onu bekliyordu. Birkaç tur döndükten sonra
başka bir kapı onu karşılamıştı, karanlığın içinde. Ve Han bu kapıyı
anahtar kullanmadan açtı. Şaşırmıştı. Ama kapıya değil.
Önündeki koridor çok farklıydı. Yerde kırmızı renkli ve iki yanında
yaldızlı desenli bir halı vardı ve pek basılmamıştı görünüşe göre.
Koridorun duvarlarında belli aralarla meşaleler vardı ve karşılıklı
tahta kapılar onlara eşlik ediyordu. Han koridorda yavaş ve dikkatli
adımlarla ilerledi. Huzursuz olmuştu, sanki boş koğuşlar daha
misafirperverdi ona karşı. Ama önemli değildi.
İlk kapıya yaklaştı, kapı cilalıydı ve temizdi. Parlayan kolunu
oynatmayı denedi ama başaramadı. Anahtarı cebinden çıkarıp denedi
ama gene de açılmadı. Kapıları böylece tek tek denemeye karar verdi.
Ama bir süre sonra sıkılmaya başladı ve vazgeçti, çünkü hiçbir de
açılmamıştı.
İleride bir kapının aralık olduğunu gördü, hafifçe oynuyordu kapı.
Yavaş ve dikkatli adımlarla ilerlerken aklına aniden Trisdan geldi,
yaşlı adam hala o dal parçasıyla oynuyor olmalıydı. Hafifçe
kıkırdadı; ne kadar da korkmuştu. Belki de onu öldürmeliydi bir
sonrakinde.
Kapıya yaklaştı ve araladı. Serin bir hava karşıladı onu; ardından
temiz bir aydınlık ve buna tezat oluşturacak bir biçimde,
karmakarışık bir görüntü yığını: Çok büyük olmayan bir odaydı bu, ve
her iki yanı büyük kitaplıklarla doluydu; yüzlerce kitap vardı belki
de. Kitaplıkların tam ortasında görkemli bir masa vardı ve masanın
üstü kağıtlarla doluydu. Ona karmakarışık gelen şey, bu kağıtların,
masanın arkasındaki pencereden gelen şiddetli rüzgardan dolayı ön
tarafa, Han’ın olduğu yöne doğru dağılmasıydı. Pencerenin her iki
yanında duran ve rüzgarla sallanan koyu renk perdeler, pencereden
gelen ve Han’ın gözlerini dikerek o yöne bakmasını engelleyen
aydınlığı zaman zaman örtüyordu. Odada garip bir koku vardı; sanki
kağıt kokusuydu bu, veya Han’a öyle geldi.
Bir süre etrafına bakındıktan sonra yavaşça odaya girdi ve odanın
içerisinde gezinmeye başladı. Masaya yaklaştığı zaman kağıtlar artık
onun üzerine doğru uçuşuyordu ve tenine narin bir kadınınkini
andıran bir şekilde değiyordu. Bazen hoşuna gidiyordu bu, ama her
seferinde bir daha olmasını da istemiyordu. Garip bir şeydi yani.
Yerdeki kağıtlardan birini aldı ve inceledi. Ters mi yoksa düz mü
tuttuğunu çıkaramadı; garip bir el yazısıyla yazılmıştı: Harfler dar
ve uzundu, kalem sanki satır boyunca sürekli kağıdın üzerindeydi, ve
satırlar o kadar dardı ki uzaktan karalama gibi görülüyordu.
Kısa süre sonra Han, tüm kağıtların bu şekilde olduğunu anladı;
kitaplıklardan birine yöneldiği vakit aynı hayal kırıklığını yaşadı:
Bu odadaki hiçbir şeyi anlayamıyordu. Belki de hapsedildiği bu
yerdeki.
Pencereye yürüdü, elleriyle gözlerini koruyarak. Şunu fark etti
hemen: Pencereye yaklaştıkça, dışarıdan gelen parlak ışık
azalıyordu.
Gördüğü manzara her gün gördüğünden farksızdı: Uçsuz bucaksız bir
deniz, hafifçe dalgalanıyor ve üzerinde ne bir gemi var ne de
herhangi bir cisim. Bulutsuz gökyüzü, şu an bulunduğu yerin
arkasında bir yerde gizlenen güneşle aydınlanıyordu. Han, sarkarak
içinde bulunduğu binayı dışarıdan görebilmeyi umut etti ve başardı
da: Gördüğü kadarıyla taştan ve çok büyük bir kuledeydi. Kulenin en
dibine baktığı vakit kıyıya benzer bir şey görmeyi umdu ama yanıldı;
kule sanki denizin içine konmuş gibiydi, veya evvelden yapılmış ama
çevresi suyla dolmuş.
Kafasını çevirip yukarıya bakmak istedi ama başaramadı, yukarıda bu
şekilde bir şey göremiyordu. Daha sonra başka pencereler görmeyi
düşündü ama başarısız oldu.
‘’Hey, o burada. Sonunda bulduk onu.’’
Han hızla geriye döndü, odanın içinde iki muhafız vardı. Masanın her
iki yanında duruyor ve ona bakıyordu. Kağıtlar olanca hızlarıyla
savrulmaya devam ederken Han, ne yapacağını düşünerek işlemeli ve
bakımlı iskemlenin arkasına bir elini koydu.
İki muhafız daha girdi odaya, onu görmenin hem rahatlığını hem de
rahatsızlığını beraber yaşıyorlardı ve Han’a göre yüzlerindeki bu
ifade hayli komik ve ironikti. Solundaki adam, Han’ın anlamadığı bir
şeyler mırıldandı; diğeri onun üzerine atlarken Han, acaba
kağıtlarda yazan dilden mi konuştu diye düşündü.
Adamla boğuşmaya başladı, adam çok güçlüydü ve böyle giderse kısa
sürede etkisiz hale gelecekti. Tüm gücünü önüne vererek onu itmeye
çalıştı, biraz da başardığı sırada beline sarılan diğer muhafız, onu
hızla duvara çarptı. Kısa bir an nefessiz kaldığı için yanan
ciğerlerine, yüzünün yanı eşlik etti. Diğer tokada elini kaldırarak
karşılık verdi fakat bu sefer de karnına bir tekme yedi ve yere
yığıldı. Yerde bir yılan gibi kıvranırken muhafızlardan birinin
madeni ve rüzgarı delip geçen sesini duydu:
‘’İşte, kolay olacağı belliydi.’’
Han, kafasına aldığı darbeden dolayı gözleri yavaşça ve sakince
kararırken, önünde kıvrandığı masanın altında hayli tanıdık bir şey
gördü: Kanlı bir bıçak.
Volkan "Rainmaker" SOYLU
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle