Hikaye

Volkan "Rainmaker" SOYLU

Mahkum (1. Bölüm)

            Han yavaşça yatağında doğruldu. Başı zonkluyordu; sanki geceleyin şu an hatırlamadığı bir sürü şey yapmış ve içip sarhoş olup sızmıştı. Bir an bu düşünce ona gerçekçi geldi; kısa bir süre düşündü acaba gerçekten böyle bir şey oldu mu diye. Sonra hemen vazgeçti; uzun zamandır içki içmediğini hatırladı. Zaten burada nasıl içecekti ki? Bunun üzerine yavaşça başını sağa sola sallarken ve yanan gözlerini elleriyle iyice ovarken aklına başka bir ihtimal geldi: Herhalde gece iyi uyuyamamıştı. Bir rüya gördüğünü hatırlıyordu, ve bu rüya tüm uykusunu kaplamıştı sanki; bölük pörçüktü bu rüya ve arada bir uyandığında duruyor, sonra uykuya tekrar dalınca devam ediyordu. Ama gerisini hatırlamıyordu.
Vücudunun, uzun bir aradan sonra tekrar hareket etmesini yadırgayıp uyuşmasıyla beraber başı feci şekilde dönüyordu. Gözlerini açsa bir şey göremeyeceğini biliyordu. Öylece birkaç dakika durduktan sonra bedeni yavaşça çevresine ayak uydurmaya başladı, baş dönmesi geri çekilen düşman orduları gibi azalmaya başladı.
Ellerini dizlerine koydu, ağzını sonuna kadar açarak esnedikten sonra gözlerini açıp etrafına baktı, her gün aynısını gördüğü ve yaşadığı bir başka gün daha onu bekliyordu.
Karşı hücredeki adama baktı uzun zamandır yapmanın verdiği bir alışkanlıkla; Trisdan her zamanki gibi ondan önce uyanmış, yatağında sessizce otururken elindeki ufak dal parçasıyla oynuyordu. Han onu görünce –ki görmeyeceğini ummuyordu zaten- ayağa kalkarak hafif neşeli hafif uykulu bir şekilde seslendi:
‘’Günaydın, Trisdan’’
Trisdan’ın verdiği tepki de her zaman yaptığı gibiydi: Sessizce başını salladı, bir süre duran parmakları tekrar dal parçasını çevirmeye başladı. Başını sallarken önüne düşmüş uzun beyaz saçları kıpırdadı, sonra tekrar durdu. Yüzü pek gözükmüyordu.
Han ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak gerindi, altı metrekarelik hücresine baktı, şu anki evine; ve görünüşe göre hayatında bundan sonra göreceği tek evine.
Hücresi ufacıktı, bir yanında tahta eski bir yatak, karşısında duvarın dibinde duran eski ve ufak bir sehpa, yanındaki duvarın ortasına ve Han’ın boyunu biraz geçen ve tek amacı odaya ışık ve hava getirmekten başka bir şey olmayan ufak pencerenin altına da öylece bırakılmış pis iki üç tane tabak vardı. Tüm bunlar birbiriyle inanılmaz bir uyum oluşturuyor ve ortaya çıkan uyum ise Han’la karşılaştırılınca inanılmaz büyük bir çelişki yaratıyordu. Ama Han artık bu çelişkiyi düşünmüyordu. Belki de çoktan unutmuştu.
Duvarı oluşturan toprak rengi tuğlalara baktı, eskiden bunları saydığını hatırladı birden; ufak bir tebessüm yüzünü yalayıp geçerken bir eliyle parmaklığı tuttu ve Trisdan’a baktı. Yaşlı adamın üzerinde hala sanki o yaşlı adamlara özgü giysiymiş hissi veren paçavrası vardı ve giderek onunla mistik bir şekilde birleşiyordu elbise. Bu fikir aklına başka bir düşünceyi getirdi: Trisdan öldüğünde acaba o mistik bağ nasıl kopacaktı? Yoksa Trisdan ölümsüz müydü? Bir süre Han merakla yaşlı adama baktı. Sonra kafasından attı bu düşünceyi, ilgiyle yaşlı adamcağızın hücresini izledi. Garip, dedi içindeki düşünce, hücrelerimiz aynı sanki. Yaşlı adama sordu:
‘’Sıkılmadın mı bunu yapmaktan?’’
‘’Neyi?’’ diye sert sesiyle sordu yaşlı adam duruşunu hiç bozmadan.
‘’Şu dalla oynamaktan ve sürekli o yatakta oturmaktan. Bazen ayağa kalksan ne olur?’’
Yaşlı adam sanki ne demek istediğini düşünürmüş gibi bir süre kıpırdamadı, elindeki dal parçası parmaklarının arasında durdu ve yaşlı adam onu, sanki ilk defa görüyormuş gibi ilgiyle inceledi. Birkaç saniye sonra omuzlarını silkti ve hareketlerine devam ederken:
‘’Her zaman yaptığım şeyden neden sıkılayım ki?’’ dedi. Han cevap vermedi, belli ki yaşlı adamın konuşmaya hevesi yoktu.
Aslında Trisdan’ın konuşmaya hiçbir zaman hevesi yoktu. Buraya ilk geldiğinde de –ki o günü unutalı yıllar oluyordu- adam çok az konuşmuştu, tıpkı şimdiki gibi. Bazen ondan etkilenen Han, kendini inanılmaz karamsar ve içine kapanık buluyordu birden. Sonra tekrar eski haline dönüyor, her şeye ilgi duyuyordu.
Dal parçasına baktı adamın elindeki; acaba onu nasıl getirdi buraya? Hiç dışarı çıkamadığı bir yere nasıl dışarıdan bir şey getirebilirdi? Muhafızlardan istemiştir kesin, diye düşündü ama düşüncesi hızlıca kayan bir yıldız gibi zihnini terk etti hızlıca. Çünkü yaşlı adamın muhafızlarla konuştuğunu hiç görmemişti. Zaten muhafızlar tarafından da sevilmezdi.
Dışarıya bakmak için pencerenin dibine gitmeden evvel son kez düşündü adamı, eskiden onunla daha çok konuşurdu. Ve bu konuşmaları tek yönlüydü, cevapsız kalan sorularla düzenlenmişti sanki. Hiçbir zaman adamın geçmişi hakkında bilgi edinememişti. Ne geçmişi ne de kendisi hakkında.
Dışarıya bakmasına izin veren pencerenin görmesini istediği alan engin denizle kaplıydı. Masmavi deniz ne zaman görse aynıymış gibi bir his uyandırıyordu içinde, ne bir kaya ne de bir gemi görmüştü bu denizde. Belki de ondan saklanıyordu hepsi, sonra o geri dönünce ortaya çıkıyorlardı. Bir gün muhafızlardan birine denizin adını sorduğunda muhafız gelen soru karşısında şaşkınlığını gizleyememiş ve soruya cevap vermekten kaçınmıştı. O günden sonra da aklına gelmemişti bu soru. Genç adam alamadığı cevap sonucunda şüphelenmişti ama merakı sönmeye yüz tutan ateş gibi giderek azalmıştı. Trisdan’a da sormuştu ama aldığı cevap aynı olmuştu.
‘’Hey.’’
Kalın sesli birinin bağırtısı üzerine pencereden ayrıldı ve geriye döndü. Bir muhafız vardı hücrenin önünde, elinde kenarları yamuk yumuk bir tas vardı ve adam bir şeyden tereddüt edermiş gibi parmaklıktan uzak durmaya özen gösteriyordu. Çorba olduğunu, daha önceki günlerden dolayı bilen Han, tası almak için parmaklığa yaklaştı, muhafız yerdeki parmaklığın yatay boşluğuna tası sokarken bir an evvel gitmek için acele eder gibiydi. Han tası hemen aldı, sehpayı ayağının biriyle yatağın önüne çekerken çorbayı dökmemeye dikkat etti. Muhafız da elindeki yarım bayat ekmeği ona yakın bir yere atıp gitti, ekmek düşerken muhafızın ayak seslerini anımsatan tok bir ses çıkardı.
Pencerenin olduğu duvarın dibindeki tabaklara bakındı ve eski kaşığını buldu ve yatağına oturup iştahla sıcak çorbayı içmeye başladı. Hafif acı bir tadı vardı ama önemsemedi, ekmek taş gibiydi.
Bir ara yemeğini yerken adama baktı. Trisdan öylece oturuyor, yüzü saçlarından dolayı her zamanki gibi pek gözükmüyordu. Birden ilgiyle sordu:
‘’Sen niye yemiyorsun?’’
Yaşlı adam öksürükten başka cevap vermedi. Bir süre cevap verecek mi diye bekledikten sonra vazgeçip yemeğine döndü. Aklına sabahleyin gördüğü rüya geldi, bazı şeyleri anımsamaya başlamıştı. Biraz rüya hakkında düşündü. Sonra konuşmaya başladı:
‘’Bu sabah garip bir rüya gördüm, bölük pörçüktü ve bana pek bir şey anlam ifade etmiyordu. Kalabalık bir yerdeydim, bir evdeydim, hem de çok büyük bir evdeydim ve bir oraya bir buraya gidiyordum. Sürekli tanıdığım insanlar vardı ve benimle konuşuyordu.’’ Üstelik bana cevap ta veriyorlardı, diye düşündü sert ekmeğinden bir parçayı ön dişleriyle koparmaya çalışırken, sonra dolu ağzıyla konuşmaya devam etti. ‘’Onlarla sürekli konuşuyordum ve eğleniyordum. Garip; daha önce bu kadar eğlendiğimi pek hatırlamıyorum.’’
‘’Rüyanda eğleniyordun demek..’’ dedi yaşlı adam ilgisiz ve yavaş bir şekilde.
‘’Evet. Çok garip bir rüyaydı. Çayırlar, ağaçlar ve tepeler de görüyordum sanırım. Acaba bir daha görebilecek miyim?’’ diye sordu kendi kendine. Sonra çorbasına döndü, birkaç saniye sonra aklına birden bir soru geldi, önceden de kendisini meraklandıran. Sonra dayanamadı ve sordu:
‘’Hey, Trisdan. Sana bir soru soracağım. Sen ölümlü müsün, yoksa ölümsüz mü?’’
Trisdan durdu, yüzü ona dönerken elindeki dal parçasını hafifçe bükmeye başladı. Han adamın yüzüne bakınca garip bir ifade gördü; sanki cidden bir konu hakkında ondan şüpheleniyormuş ve endişe duyuyormuş gibi. Sonra dal parçası birden ikiye bölündü, parçaları yere hafif bir ses çıkartarak düştü. Sakallarla çevrili ufak ağzı büzülen yaşlı adam, masmavi gözlerini yine aynı ifadeyle kıstı. Sorusuna cevap alamadığı için birden öfkelenen Han, elindeki sert ekmeği ona doğru fırlatırken bağırdı:
‘’Cevap versene, ihtiyar!’’
Ekmek parmaklığa çarparak sesli bir şekilde yere düştü. İhtiyar adamın yüz ifadesi yerini korkuya bıraktı, gerçek bir korkuya; çekinerek Han’a yan gözle baktı ama gözlerini kaçırdı hemen. Han’ın yüz ifadesi bundan zevk alırcasına aniden değişirken, tüm hapishaneyi inleten bir kahkaha memnun olurcasına eşlik etti ona; Han’ın son hatırladığı şey, yaşlı adamın aynı korkulu ifadeyle kendisine bakarken ve eğilip yerdeki dal parçalarını titreyen elleriyle alırken, kendisinin kahkahalar atarak önündeki sehpayı üzerindekilerle birlikte duvara fırlatması oldu.

O gün Han için yorucu ama rahatlatıcı geçti. Bir kez daha açık havayı ve burayı ne kadar sevdiğini düşündü.
Buradayken şehrin o iğrenç atmosferini unutuyordu; şehirden yaklaşık dört saatlik bir uzaklıkta olan burası şehirle alakasız bir yerdi, ve Han’a göre de cennet gibi bir yerdi.
Upuzun çalılıklarla dolu bir alanın ortasında bulunan ahşap iki katlı ve uzaktan son derece sevimli gözüken ev, Han’ın ailesine aitti ve ailesi her fırsat bulduğunda şehrin o lanetli bütünlüğünden kurtulmak için buraya geliyordu. Çevrede kendilerininkine benzer başka evler de vardı ama sanki bu evlerin sakinleri aralarında gizli bir anlaşma yapmışçasına, evleri birbirlerini rahatsız etmemek için uzaktaydılar.
Evin bulunduğu alan tepelik ve seyrek de olsa ağaçlıktı ve Han iki üç günde bir buralarda dolaşırdı; genellikle bütün gününü bu dolaşmalara ayırırdı ve sabahın erken saatlerinde başlayan gezmesi akşam güneş battıktan sonra sona ererdi. Han fiziksel olarak yorulsa da kafa olarak inanılmaz rahatlamış bulurdu kendini.
O gün de diğerleri gibiydi; sabah erken bir vakitte sadece ufak bir sırt çantası alarak dışarı çıkmıştı. Evdeki annesi, babası ve kendinden küçük iki kardeşi hala uyuyordu. Evin içindeyken narin ve kırılgan olan adımları, dışarı çıktığında bastığı yeri adeta yerle bir ediyordu; ve o bunu bilerek yapıyordu.
Öğleden sonraya kadar durmadan yürümüş, tepeleri ve patikaları aşmıştı. Gözüne diğer evler de ilişmişti ama onlar yeni yeni güne ayak uyduruyorlardı. Han onlara aldırış etmedi.
Sonra dinlenmek için ufak bir tarlanın yanındaki eski bir çeşmenin yanında durdu, kana kana su içerken suyun soğukluğu kaybettiği gücü ona hızla geri verdi. Sonra şişesine su doldurup ileride gördüğü büyük ağaca ilerledi. Ağacın gölgesine oturup sabah hazırladığı sandviçi yedikten sonra dinlenmek için iyice ağaca yaslandı. Ve ne olduğunu anlamadan uykuya daldı; aniden sevgilisi tarafından terk edilen bir genç gibi.
Sonra birden uyandı, saatine baktığında yaklaşık bir saat boyunca uyuduğunu anladı; etrafına bakınıp eşyalarından eksik olan var mı diye baktı ama yoktu, bunun üzerine ayağa kalkıp yolculuğuna devam etti. Yola tekrar koyulmadan evvel tekrar kana kana su içti.
Hava kararmaya başladığında çoktan evine dönmeye başlamıştı. Yürüyüş temposu her nedense iyice yavaşlamıştı, sanki eve dönmeye gönüllü değilmiş gibi. Evden evvel son bir iki komşunun önünden geçerken ev sakinlerinin hiç konuşmadan kendisine baktığını fark etti, üzerinde durmadan yürümeye devam etti. Eve varınca ne yapacağını planladı.
Birkaç dakika sonra ev görüş alanına girdiğinde, evin çevresinde birkaç araba olduğunu gördü. Üzerlerinde sirenler vardı ve görünüşe göre evde bir şeyler olmuştu. Ne olduğunu bilmemenin ve evdekilere bir şey olabilirliğinin verdiği korkuyla önce adımlarını hızlandırdı, sonra da koşmaya başladı. Eve giderek yaklaşıyorken; iki tane ambulans olduğunu saydı, polisler evin çevresini sarmışlardı ve telsizden anonslar duyuluyordu. Han, yüzünün iyice kasıldığını fark etti; bunu ayaklarının ve ellerinin titremesi izledi. Onu gören birkaç polis ona doğru yürüdü, onları birkaç sağlık uzmanı takip etti. Titremelerinin ve üzerindeki ağırlığın yavaş yavaş geçtiğini fark eden Han, zar zor duyulan bir sesle çekinerek sordu:
‘’Ne oldu aileme?’’
Polis üzgün görünüyordu, içini çekerek konuştu:
‘’Çok üzgünüz; anneniz, babanız ve kardeşleriniz öldürüldü. İnanın çok üzgü..’’
‘’Nasıl?’’ diye sordu Han, herkesi şaşırtan ve aniden gelen bir sabırsızlık ve sakinlikle; onların ölümünü beklermiş gibi. Şaşkınlığından sıyrılan polis soğukkanlılıkla cevap verdi:
‘’Bıçaklanarak öldürülmüşler, uykularında. Hepsinin de boğazı kesilmiş.’’ Ardından sağlık uzmanlarıyla göz göze geldi polis, bunun üzerine onlar da sakinleştirici bir ilaç çıkarmaya hazırlandılar.
Han’ın kasılan yüzü önce gevşedi, evin araba sirenlerinden dolayı değişen rengine baktı bir süre. Hiçbir şey demedi, ellerini beline koyduktan sonra etrafına çaresizce bakındı. Sonra birden kıs kıs gülmeye başladı, gülmesini kahkahalar izlerken etrafındakiler onun her kahkaha atışında bedeninin sarsılmasını dehşet içinde izledi. Han, bir süre sonra susmaya çalıştı; başarılı olduğu sırada gözlerindeki yaşı ellerinin tersiyle sildi. Fakat iradesi tekrar yenik düştü ve kahkahalar tekrar etrafı inletmeye başladı; dengesini kaybedip çalıların üzerine düşerken, aklına öğle vakti uyurken rüyasında kanlı bir bıçak gördüğü geldi. Sonra rahatlamış bir şekilde içini çekti, gökyüzüne karşı çocuksu bir şekilde sırıtırken.

Gözlerini yavaşça açtığında tavanı gördüğünü anladı. Yavaşça doğrulup yatağına otururken aklına geceleyin gördüğü rüya geldi, bedeninin zonklamasını hissetmeye başladı o sırada. Uzun ve sesli bir şekilde esnerken rüyanın garip olduğunu düşünmeye başladı. Sonra ellerini dizlerine koyup ayağa kalktı yavaşça, ve başını sağa çevirip yaşlı adama baktı. Yarı uykulu yarı neşeli bir ifadeyle:
‘’Günaydın Trisdan,’’ dedi.
Yaşlı adam oturduğu yataktan kalkmadı, elindeki dal parçasıyla oynuyordu ve bir an durup başını cevap verircesine salladı, sonra elleri dal parçasını çevirmeye devam etti. Han ayağa kalkıp gerindi, duvardaki tuğlalara bir an baktıktan sonra parmaklığa yaklaşıp tek eliyle tuttu ve yaşlı adama baktı. Sonra elindeki dal parçasını nasıl çevirdiğine garip bir hayranlıkla baktı. Aniden sordu:
‘’Sıkılmadın mı bunu yapmaktan?’’
‘’Neyi?’’ diye sert sesiyle sordu yaşlı adam duruşunu hiç bozmadan.
‘’Şu dalla oynamaktan ve sürekli o yatakta oturmaktan. Bazen ayağa kalksan ne olur?’’
Yaşlı adam bir an kıpırdamadı, elindeki dal parçası bile. Han’a dönüp ilgiyle baktıktan sonra omzunu silkip:
‘’Her zaman yaptığım şeyden neden sıkılayım ki?’’ dedi.
Han cevap vermedi, geri dönüp pencereye doğru yürüdü. Çocuksu yani yarı saf ve salakça bir ilgiyle dışarıdaki denize baktı. Acaba bu denizden hiç mi gemi geçmiyor, diye düşündükten sonra arkasından gelen kalın bir sesle irkildi:
‘’Hey.’’
Geriye döndüğünde parmaklığın bir iki metre gerisinde duran muhafızı gördü, elindeki yemek tasıyla birlikte. Birkaç saniye sonra yatağına oturmuş, önündeki sehpaya koyduğu çorbasını iştahla içerken sert ekmeğini hayvani bir içgüdüyle ısırıyordu.
Yaşlı adamın bir şey yemediğini gördü. İlgiyle sordu:
‘’Sen niye yemiyorsun?’’
Yaşlı adam durdu, öksürdü, belli bir ritmi yakalamış hareketine devam etti ardından. Han bir süre cevap bekledikten sonra yemeğine döndü. Sessizce yemeğine devam ederken düşüncelere daldı. Sonra aklına bu sabah gördüğü rüya geldi, heyecanla yaşlı adama anlatmaya başladı. Yaşlı adamsa ona karşı tezat oluşturmaktan zevk alırcasına, ilgisizdi. Han rüyasını anlatmaya devam etti ve bittiği vakit durdu. Sonra aniden rüyayla alakasız bir soru sordu:
‘’Hey Trisdan, sen ölümlü müsün? Yoksa ölümsüz mü?’’
Yaşlı adamın ilgisizliği yerini şüphe ve endişeye bıraktı. Yüzünü tedirgin bir şekilde Han’a döndürürken ağzı büzüldü. Han cevap bekledi, alamayınca bağırarak ve bir şeyler söyleyerek elindeki ekmeği ona doğru fırlattı fakat ekmek parmaklığa sesli bir şekilde çarptı. Yaşlı adamın yüzü değişen bir renk tonu gibi yavaşça korku dolu bir ifadeye döndü. Han inanılmaz korkunç bir kahkaha attı, dal parçası kırıldı, sonra önündeki sehpayı üzerindekilerle beraber duvara fırlattı. Sehpa ve tas gürültüyle yere düşerken soğumaya başlamış olan çorba etrafa döküldü.
Trisdan ayağa kalkmıştı ve duvarın dibine doğru gerilemişti. Elinde kırılan dalın her iki parçası da vardı ve sanki bunlar onu koruyacakmış gibi, yaşlı adam onları ileriye doğru uzatmıştı. Han yarattığı korkuyu görünce daha da kendinden geçercesine titreyerek güldü. Muhafızlardan birinin geldiğini duydu tok ayak sesleri sayesinde, gülmesini yarıda bıraktı; hayal kırıklığına benzer bir duyguyla.
Muhafız hücrenin önüne geldi ve Han’ın yarattığı manzarayı gördü. Öfkeyle bağırdı:
‘’Tanrı cezanı versin! Sana bir gün boyunca yemek yok, anladın mı beni! Pislik herif!’’
Sonra öfkeyle söylenerek başka bir yöne doğru ilerledi. Han ayak seslerinin azalıp bitmesini bekledi, daha sonra da bebeklerin gülüşünü hatırlatan bir tonda güldükten sonra yaşlı adama baktı. Adam bir heykel gibiydi; korkuyla ellerini öne uzatmış, dal parçalarını gösterir gibi tutuyordu.
‘’Ne oldu, gerçekten korktun mu?’’ diye sordu Han, derin nefes alıp rahatlamış gibi göründükten sonra. Parmaklığa yaklaştı, yere yayılmış olan çorbaya basarak. Sonra her iki elini de parmaklığa koyup gözlerini kısarak yaşlı adama bakmaya devam etti.
‘’O dalı nerden aldın?’’ diye sordu Trisdan’ı şaşırtan bir ilgiyle. ‘’Bir yerden mi çaldın? Yoksa hücrende mi buldun?’’ Trisdan cevap vermedi. Hala korkuyordu.
Han aniden durdu. Ne konuştu ne de kıpırdadı. Sadece durdu. Yaşlı adam bir şey yapacağına dair şüphelenmeye başladı yavaş yavaş. Sonra Han’ın gözleri kıpırdadı, yaşlı adama canileri hatırlatan bir ifadeyle sordu:
‘’Sanırım cevabı buldum..’’ Elinin birini pijamaya benzer pantolonunun cebine attı. Yaşlı adam Han’ın elindeki şeyi görünce korkudan kıpırdamamaya devam etti: Anahtar.
Han anahtarı kapının kilidine soktu ve rahatlıkla kapıyı açtı. Dışarı çıktı ve dalga geçercesine kapıyı tekrar kapattı. Anahtarı tekrar cebine koyarken, yaşlı adama göz ucuyla baktı. Derinden tıslar gibi güldükten sonra elini ağzına götürüp yaşlı adama susmasını işaret etti.
‘’Yoksa o dilini koparırım bir sonrakinde.’’ Tekrar güldü, sonra da koridora bir uçtan diğer uca baktı. Birkaç saniye düşünürmüş gibi kaşlarını büktükten sonra yaşlı adama döndü:
‘’Burada çıkış nerededir sence? Acaba buraya ilk geldiğimde nereden girdim buraya. Bir fikrin var mı?’’ Yaşlı adam hala aynı şekilde duruyordu, Han bir süre keyif alırcasına izledi onu. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi güldü:
‘’Aha! Hafızam dayanamadı ve bana yardımcı oluyor. Sanırım çıkış şu taraftan.’’ Elini kaldırarak bir yönü gösterdi ve o yönde ilerledi. Trisdan, ayak seslerinin arasından Han’ın kendi kendine yaptığı konuşmaları korkuyla dinledi. Ardından sesler, batan güneş gibi giderek azaldı.
Orada ne kadar öylece durdu o da bilmiyordu. Fakat en sonunda yoruldu ve yatağına sessizce oturdu. İki elindeki dal parçalarına garip bir ifadeyle bakıyordu: Oyuncağı kırılan bir çocuğu andıran hüzün, ölümünü bekleyen bir idam mahkumununki gibi de umutsuz bir ifade. Yaşlı adam her iki ifadeyi de birbirine karıştırmaktan zevk alıyor gibiydi.
Tekrar ayak sesleri duydu, yaklaşmalarını bekledi. Sesler durduktan sonra kalın bir ses konuştu:
‘’Lanet olsun! Nereye gitti?’’
Trisdan sesin geldiği yöne başını çevirince, muhafızlardan biri olduğunu gördü. ‘’Kaçtı,’’ dedi ifadesizce.
‘’Nasıl?’’ diye sordu muhafız, yarı isyankar bir şekilde.
‘’Nasıl olabilir, aptal!’’ diye cevap verdi Trisdan, oturuşunu ve yüz ifadesini haksız çıkartacak bir öfkeyle. ‘’Yavaş yavaş bazı şeyleri fark etmeye başladı. Özellikle rüyalarıyla ilgili şeyleri. Ayrıca davranışları da eski haline dönmeye başladı. Bir şeylerden şüpheleniyordu sanırım, ama belli etmiyordu. Şimdi etmesine de gerek kalmadı.’’
‘’Ne zamandan beri?’’ diye sordu muhafız birkaç saniye hızlıca düşündükten sonra. Trisdan içini çekti, dal parçalarından birini gözüne yaklaştırırken cevapladı:
‘’Özellikle son bir iki gündür. Dün, ilk defa dün oturup bana rüyasından bahsetmeye başladı.’’
‘’Aynısı mıydı?’’ diye sordu muhafız endişeyle.
‘’Evet,’’ diye onayladı Trisdan, ‘’harfi harfine düşündüğümüzün aynısıydı anlattıkları. Bence artık..’’
‘’Niye hemencecik söylemezsin ki!’’ diye öfkeyle lafını kesti muhafız. Ellerini beline koymuş öfkeyle yaşlı adama bakıyordu. Trisdan her iki dal parçasını da hırsla yere attı ve öfkeyle ayağa kalktı.
‘’Ne değişecekti ki!’’ diye bağırdı ellerini iki yana açarak.
‘’Olabilir, gene de garantiye almalıyız bazı şeyleri.’’ Muhafız hırsla ona bakıyordu.
‘’Boşuna konuşuyoruz, olan olmuş. Gidin bulun onu, o zaman düşünürüz bunu.’’ Elini uzatarak gittiği yönü gösterdi. ‘’Şu yönden gitti. Gerçi bir şey fark etmeyecek.’’
‘’Hah!’’
‘’Kuralları biliyorsunuz,’’ diye seslendi o giderken ama muhafızın karşılığı, adımlarını hızlandırmaktan öteye geçmedi.
Daha da hızlı adımlarla ilerleyen muhafızın arkasından öfkeyle baktı yaşlı adam. Sessizlik tekrar her yeri kapladı. İçini çektikten sonra tekrar her gün yaptığı gibi yatağına oturdu. ‘’Aptal..’’ diye söylendi. Gözlerini kısıp iyice kamburlaşarak oturdu. Elleri sanki arasında dal parçası varmış gibi duruyordu. Yaşlı adam aniden gözlerini iyice açtı ve Han’ın hücresine baktı. Kendi kendine, ‘’Ölecek,’’ dedi.



 

          Volkan "Rainmaker" SOYLU

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim