Han yavaşça yatağında doğruldu. Başı zonkluyordu; sanki geceleyin şu
an hatırlamadığı bir sürü şey yapmış ve içip sarhoş olup sızmıştı.
Bir an bu düşünce ona gerçekçi geldi; kısa bir süre düşündü acaba
gerçekten böyle bir şey oldu mu diye. Sonra hemen vazgeçti; uzun
zamandır içki içmediğini hatırladı. Zaten burada nasıl içecekti ki?
Bunun üzerine yavaşça başını sağa sola sallarken ve yanan gözlerini
elleriyle iyice ovarken aklına başka bir ihtimal geldi: Herhalde
gece iyi uyuyamamıştı. Bir rüya gördüğünü hatırlıyordu, ve bu rüya
tüm uykusunu kaplamıştı sanki; bölük pörçüktü bu rüya ve arada bir
uyandığında duruyor, sonra uykuya tekrar dalınca devam ediyordu. Ama
gerisini hatırlamıyordu.
Vücudunun, uzun bir aradan sonra tekrar hareket etmesini yadırgayıp
uyuşmasıyla beraber başı feci şekilde dönüyordu. Gözlerini açsa bir
şey göremeyeceğini biliyordu. Öylece birkaç dakika durduktan sonra
bedeni yavaşça çevresine ayak uydurmaya başladı, baş dönmesi geri
çekilen düşman orduları gibi azalmaya başladı.
Ellerini dizlerine koydu, ağzını sonuna kadar açarak esnedikten
sonra gözlerini açıp etrafına baktı, her gün aynısını gördüğü ve
yaşadığı bir başka gün daha onu bekliyordu.
Karşı hücredeki adama baktı uzun zamandır yapmanın verdiği bir
alışkanlıkla; Trisdan her zamanki gibi ondan önce uyanmış, yatağında
sessizce otururken elindeki ufak dal parçasıyla oynuyordu. Han onu
görünce –ki görmeyeceğini ummuyordu zaten- ayağa kalkarak hafif
neşeli hafif uykulu bir şekilde seslendi:
‘’Günaydın, Trisdan’’
Trisdan’ın verdiği tepki de her zaman yaptığı gibiydi: Sessizce
başını salladı, bir süre duran parmakları tekrar dal parçasını
çevirmeye başladı. Başını sallarken önüne düşmüş uzun beyaz saçları
kıpırdadı, sonra tekrar durdu. Yüzü pek gözükmüyordu.
Han ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak gerindi, altı
metrekarelik hücresine baktı, şu anki evine; ve görünüşe göre
hayatında bundan sonra göreceği tek evine.
Hücresi ufacıktı, bir yanında tahta eski bir yatak, karşısında
duvarın dibinde duran eski ve ufak bir sehpa, yanındaki duvarın
ortasına ve Han’ın boyunu biraz geçen ve tek amacı odaya ışık ve
hava getirmekten başka bir şey olmayan ufak pencerenin altına da
öylece bırakılmış pis iki üç tane tabak vardı. Tüm bunlar birbiriyle
inanılmaz bir uyum oluşturuyor ve ortaya çıkan uyum ise Han’la
karşılaştırılınca inanılmaz büyük bir çelişki yaratıyordu. Ama Han
artık bu çelişkiyi düşünmüyordu. Belki de çoktan unutmuştu.
Duvarı oluşturan toprak rengi tuğlalara baktı, eskiden bunları
saydığını hatırladı birden; ufak bir tebessüm yüzünü yalayıp
geçerken bir eliyle parmaklığı tuttu ve Trisdan’a baktı. Yaşlı
adamın üzerinde hala sanki o yaşlı adamlara özgü giysiymiş hissi
veren paçavrası vardı ve giderek onunla mistik bir şekilde
birleşiyordu elbise. Bu fikir aklına başka bir düşünceyi getirdi:
Trisdan öldüğünde acaba o mistik bağ nasıl kopacaktı? Yoksa Trisdan
ölümsüz müydü? Bir süre Han merakla yaşlı adama baktı. Sonra
kafasından attı bu düşünceyi, ilgiyle yaşlı adamcağızın hücresini
izledi. Garip, dedi içindeki düşünce, hücrelerimiz aynı sanki. Yaşlı
adama sordu:
‘’Sıkılmadın mı bunu yapmaktan?’’
‘’Neyi?’’ diye sert sesiyle sordu yaşlı adam duruşunu hiç bozmadan.
‘’Şu dalla oynamaktan ve sürekli o yatakta oturmaktan. Bazen ayağa
kalksan ne olur?’’
Yaşlı adam sanki ne demek istediğini düşünürmüş gibi bir süre
kıpırdamadı, elindeki dal parçası parmaklarının arasında durdu ve
yaşlı adam onu, sanki ilk defa görüyormuş gibi ilgiyle inceledi.
Birkaç saniye sonra omuzlarını silkti ve hareketlerine devam
ederken:
‘’Her zaman yaptığım şeyden neden sıkılayım ki?’’ dedi. Han cevap
vermedi, belli ki yaşlı adamın konuşmaya hevesi yoktu.
Aslında Trisdan’ın konuşmaya hiçbir zaman hevesi yoktu. Buraya ilk
geldiğinde de –ki o günü unutalı yıllar oluyordu- adam çok az
konuşmuştu, tıpkı şimdiki gibi. Bazen ondan etkilenen Han, kendini
inanılmaz karamsar ve içine kapanık buluyordu birden. Sonra tekrar
eski haline dönüyor, her şeye ilgi duyuyordu.
Dal parçasına baktı adamın elindeki; acaba onu nasıl getirdi buraya?
Hiç dışarı çıkamadığı bir yere nasıl dışarıdan bir şey
getirebilirdi? Muhafızlardan istemiştir kesin, diye düşündü ama
düşüncesi hızlıca kayan bir yıldız gibi zihnini terk etti hızlıca.
Çünkü yaşlı adamın muhafızlarla konuştuğunu hiç görmemişti. Zaten
muhafızlar tarafından da sevilmezdi.
Dışarıya bakmak için pencerenin dibine gitmeden evvel son kez
düşündü adamı, eskiden onunla daha çok konuşurdu. Ve bu konuşmaları
tek yönlüydü, cevapsız kalan sorularla düzenlenmişti sanki. Hiçbir
zaman adamın geçmişi hakkında bilgi edinememişti. Ne geçmişi ne de
kendisi hakkında.
Dışarıya bakmasına izin veren pencerenin görmesini istediği alan
engin denizle kaplıydı. Masmavi deniz ne zaman görse aynıymış gibi
bir his uyandırıyordu içinde, ne bir kaya ne de bir gemi görmüştü bu
denizde. Belki de ondan saklanıyordu hepsi, sonra o geri dönünce
ortaya çıkıyorlardı. Bir gün muhafızlardan birine denizin adını
sorduğunda muhafız gelen soru karşısında şaşkınlığını gizleyememiş
ve soruya cevap vermekten kaçınmıştı. O günden sonra da aklına
gelmemişti bu soru. Genç adam alamadığı cevap sonucunda
şüphelenmişti ama merakı sönmeye yüz tutan ateş gibi giderek
azalmıştı. Trisdan’a da sormuştu ama aldığı cevap aynı olmuştu.
‘’Hey.’’
Kalın sesli birinin bağırtısı üzerine pencereden ayrıldı ve geriye
döndü. Bir muhafız vardı hücrenin önünde, elinde kenarları yamuk
yumuk bir tas vardı ve adam bir şeyden tereddüt edermiş gibi
parmaklıktan uzak durmaya özen gösteriyordu. Çorba olduğunu, daha
önceki günlerden dolayı bilen Han, tası almak için parmaklığa
yaklaştı, muhafız yerdeki parmaklığın yatay boşluğuna tası sokarken
bir an evvel gitmek için acele eder gibiydi. Han tası hemen aldı,
sehpayı ayağının biriyle yatağın önüne çekerken çorbayı dökmemeye
dikkat etti. Muhafız da elindeki yarım bayat ekmeği ona yakın bir
yere atıp gitti, ekmek düşerken muhafızın ayak seslerini anımsatan
tok bir ses çıkardı.
Pencerenin olduğu duvarın dibindeki tabaklara bakındı ve eski
kaşığını buldu ve yatağına oturup iştahla sıcak çorbayı içmeye
başladı. Hafif acı bir tadı vardı ama önemsemedi, ekmek taş gibiydi.
Bir ara yemeğini yerken adama baktı. Trisdan öylece oturuyor, yüzü
saçlarından dolayı her zamanki gibi pek gözükmüyordu. Birden ilgiyle
sordu:
‘’Sen niye yemiyorsun?’’
Yaşlı adam öksürükten başka cevap vermedi. Bir süre cevap verecek mi
diye bekledikten sonra vazgeçip yemeğine döndü. Aklına sabahleyin
gördüğü rüya geldi, bazı şeyleri anımsamaya başlamıştı. Biraz rüya
hakkında düşündü. Sonra konuşmaya başladı:
‘’Bu sabah garip bir rüya gördüm, bölük pörçüktü ve bana pek bir şey
anlam ifade etmiyordu. Kalabalık bir yerdeydim, bir evdeydim, hem de
çok büyük bir evdeydim ve bir oraya bir buraya gidiyordum. Sürekli
tanıdığım insanlar vardı ve benimle konuşuyordu.’’ Üstelik bana
cevap ta veriyorlardı, diye düşündü sert ekmeğinden bir parçayı ön
dişleriyle koparmaya çalışırken, sonra dolu ağzıyla konuşmaya devam
etti. ‘’Onlarla sürekli konuşuyordum ve eğleniyordum. Garip; daha
önce bu kadar eğlendiğimi pek hatırlamıyorum.’’
‘’Rüyanda eğleniyordun demek..’’ dedi yaşlı adam ilgisiz ve yavaş
bir şekilde.
‘’Evet. Çok garip bir rüyaydı. Çayırlar, ağaçlar ve tepeler de
görüyordum sanırım. Acaba bir daha görebilecek miyim?’’ diye sordu
kendi kendine. Sonra çorbasına döndü, birkaç saniye sonra aklına
birden bir soru geldi, önceden de kendisini meraklandıran. Sonra
dayanamadı ve sordu:
‘’Hey, Trisdan. Sana bir soru soracağım. Sen ölümlü müsün, yoksa
ölümsüz mü?’’
Trisdan durdu, yüzü ona dönerken elindeki dal parçasını hafifçe
bükmeye başladı. Han adamın yüzüne bakınca garip bir ifade gördü;
sanki cidden bir konu hakkında ondan şüpheleniyormuş ve endişe
duyuyormuş gibi. Sonra dal parçası birden ikiye bölündü, parçaları
yere hafif bir ses çıkartarak düştü. Sakallarla çevrili ufak ağzı
büzülen yaşlı adam, masmavi gözlerini yine aynı ifadeyle kıstı.
Sorusuna cevap alamadığı için birden öfkelenen Han, elindeki sert
ekmeği ona doğru fırlatırken bağırdı:
‘’Cevap versene, ihtiyar!’’
Ekmek parmaklığa çarparak sesli bir şekilde yere düştü. İhtiyar
adamın yüz ifadesi yerini korkuya bıraktı, gerçek bir korkuya;
çekinerek Han’a yan gözle baktı ama gözlerini kaçırdı hemen. Han’ın
yüz ifadesi bundan zevk alırcasına aniden değişirken, tüm
hapishaneyi inleten bir kahkaha memnun olurcasına eşlik etti ona;
Han’ın son hatırladığı şey, yaşlı adamın aynı korkulu ifadeyle
kendisine bakarken ve eğilip yerdeki dal parçalarını titreyen
elleriyle alırken, kendisinin kahkahalar atarak önündeki sehpayı
üzerindekilerle birlikte duvara fırlatması oldu.
O gün Han için yorucu ama rahatlatıcı geçti. Bir kez daha açık
havayı ve burayı ne kadar sevdiğini düşündü.
Buradayken şehrin o iğrenç atmosferini unutuyordu; şehirden yaklaşık
dört saatlik bir uzaklıkta olan burası şehirle alakasız bir yerdi,
ve Han’a göre de cennet gibi bir yerdi.
Upuzun çalılıklarla dolu bir alanın ortasında bulunan ahşap iki
katlı ve uzaktan son derece sevimli gözüken ev, Han’ın ailesine
aitti ve ailesi her fırsat bulduğunda şehrin o lanetli bütünlüğünden
kurtulmak için buraya geliyordu. Çevrede kendilerininkine benzer
başka evler de vardı ama sanki bu evlerin sakinleri aralarında gizli
bir anlaşma yapmışçasına, evleri birbirlerini rahatsız etmemek için
uzaktaydılar.
Evin bulunduğu alan tepelik ve seyrek de olsa ağaçlıktı ve Han iki
üç günde bir buralarda dolaşırdı; genellikle bütün gününü bu
dolaşmalara ayırırdı ve sabahın erken saatlerinde başlayan gezmesi
akşam güneş battıktan sonra sona ererdi. Han fiziksel olarak yorulsa
da kafa olarak inanılmaz rahatlamış bulurdu kendini.
O gün de diğerleri gibiydi; sabah erken bir vakitte sadece ufak bir
sırt çantası alarak dışarı çıkmıştı. Evdeki annesi, babası ve
kendinden küçük iki kardeşi hala uyuyordu. Evin içindeyken narin ve
kırılgan olan adımları, dışarı çıktığında bastığı yeri adeta yerle
bir ediyordu; ve o bunu bilerek yapıyordu.
Öğleden sonraya kadar durmadan yürümüş, tepeleri ve patikaları
aşmıştı. Gözüne diğer evler de ilişmişti ama onlar yeni yeni güne
ayak uyduruyorlardı. Han onlara aldırış etmedi.
Sonra dinlenmek için ufak bir tarlanın yanındaki eski bir çeşmenin
yanında durdu, kana kana su içerken suyun soğukluğu kaybettiği gücü
ona hızla geri verdi. Sonra şişesine su doldurup ileride gördüğü
büyük ağaca ilerledi. Ağacın gölgesine oturup sabah hazırladığı
sandviçi yedikten sonra dinlenmek için iyice ağaca yaslandı. Ve ne
olduğunu anlamadan uykuya daldı; aniden sevgilisi tarafından terk
edilen bir genç gibi.
Sonra birden uyandı, saatine baktığında yaklaşık bir saat boyunca
uyuduğunu anladı; etrafına bakınıp eşyalarından eksik olan var mı
diye baktı ama yoktu, bunun üzerine ayağa kalkıp yolculuğuna devam
etti. Yola tekrar koyulmadan evvel tekrar kana kana su içti.
Hava kararmaya başladığında çoktan evine dönmeye başlamıştı. Yürüyüş
temposu her nedense iyice yavaşlamıştı, sanki eve dönmeye gönüllü
değilmiş gibi. Evden evvel son bir iki komşunun önünden geçerken ev
sakinlerinin hiç konuşmadan kendisine baktığını fark etti, üzerinde
durmadan yürümeye devam etti. Eve varınca ne yapacağını planladı.
Birkaç dakika sonra ev görüş alanına girdiğinde, evin çevresinde
birkaç araba olduğunu gördü. Üzerlerinde sirenler vardı ve görünüşe
göre evde bir şeyler olmuştu. Ne olduğunu bilmemenin ve evdekilere
bir şey olabilirliğinin verdiği korkuyla önce adımlarını
hızlandırdı, sonra da koşmaya başladı. Eve giderek yaklaşıyorken;
iki tane ambulans olduğunu saydı, polisler evin çevresini
sarmışlardı ve telsizden anonslar duyuluyordu. Han, yüzünün iyice
kasıldığını fark etti; bunu ayaklarının ve ellerinin titremesi
izledi. Onu gören birkaç polis ona doğru yürüdü, onları birkaç
sağlık uzmanı takip etti. Titremelerinin ve üzerindeki ağırlığın
yavaş yavaş geçtiğini fark eden Han, zar zor duyulan bir sesle
çekinerek sordu:
‘’Ne oldu aileme?’’
Polis üzgün görünüyordu, içini çekerek konuştu:
‘’Çok üzgünüz; anneniz, babanız ve kardeşleriniz öldürüldü. İnanın
çok üzgü..’’
‘’Nasıl?’’ diye sordu Han, herkesi şaşırtan ve aniden gelen bir
sabırsızlık ve sakinlikle; onların ölümünü beklermiş gibi.
Şaşkınlığından sıyrılan polis soğukkanlılıkla cevap verdi:
‘’Bıçaklanarak öldürülmüşler, uykularında. Hepsinin de boğazı
kesilmiş.’’ Ardından sağlık uzmanlarıyla göz göze geldi polis, bunun
üzerine onlar da sakinleştirici bir ilaç çıkarmaya hazırlandılar.
Han’ın kasılan yüzü önce gevşedi, evin araba sirenlerinden dolayı
değişen rengine baktı bir süre. Hiçbir şey demedi, ellerini beline
koyduktan sonra etrafına çaresizce bakındı. Sonra birden kıs kıs
gülmeye başladı, gülmesini kahkahalar izlerken etrafındakiler onun
her kahkaha atışında bedeninin sarsılmasını dehşet içinde izledi.
Han, bir süre sonra susmaya çalıştı; başarılı olduğu sırada
gözlerindeki yaşı ellerinin tersiyle sildi. Fakat iradesi tekrar
yenik düştü ve kahkahalar tekrar etrafı inletmeye başladı; dengesini
kaybedip çalıların üzerine düşerken, aklına öğle vakti uyurken
rüyasında kanlı bir bıçak gördüğü geldi. Sonra rahatlamış bir
şekilde içini çekti, gökyüzüne karşı çocuksu bir şekilde sırıtırken.
Gözlerini yavaşça açtığında tavanı gördüğünü anladı. Yavaşça
doğrulup yatağına otururken aklına geceleyin gördüğü rüya geldi,
bedeninin zonklamasını hissetmeye başladı o sırada. Uzun ve sesli
bir şekilde esnerken rüyanın garip olduğunu düşünmeye başladı. Sonra
ellerini dizlerine koyup ayağa kalktı yavaşça, ve başını sağa
çevirip yaşlı adama baktı. Yarı uykulu yarı neşeli bir ifadeyle:
‘’Günaydın Trisdan,’’ dedi.
Yaşlı adam oturduğu yataktan kalkmadı, elindeki dal parçasıyla
oynuyordu ve bir an durup başını cevap verircesine salladı, sonra
elleri dal parçasını çevirmeye devam etti. Han ayağa kalkıp gerindi,
duvardaki tuğlalara bir an baktıktan sonra parmaklığa yaklaşıp tek
eliyle tuttu ve yaşlı adama baktı. Sonra elindeki dal parçasını
nasıl çevirdiğine garip bir hayranlıkla baktı. Aniden sordu:
‘’Sıkılmadın mı bunu yapmaktan?’’
‘’Neyi?’’ diye sert sesiyle sordu yaşlı adam duruşunu hiç bozmadan.
‘’Şu dalla oynamaktan ve sürekli o yatakta oturmaktan. Bazen ayağa
kalksan ne olur?’’
Yaşlı adam bir an kıpırdamadı, elindeki dal parçası bile. Han’a
dönüp ilgiyle baktıktan sonra omzunu silkip:
‘’Her zaman yaptığım şeyden neden sıkılayım ki?’’ dedi.
Han cevap vermedi, geri dönüp pencereye doğru yürüdü. Çocuksu yani
yarı saf ve salakça bir ilgiyle dışarıdaki denize baktı. Acaba bu
denizden hiç mi gemi geçmiyor, diye düşündükten sonra arkasından
gelen kalın bir sesle irkildi:
‘’Hey.’’
Geriye döndüğünde parmaklığın bir iki metre gerisinde duran muhafızı
gördü, elindeki yemek tasıyla birlikte. Birkaç saniye sonra yatağına
oturmuş, önündeki sehpaya koyduğu çorbasını iştahla içerken sert
ekmeğini hayvani bir içgüdüyle ısırıyordu.
Yaşlı adamın bir şey yemediğini gördü. İlgiyle sordu:
‘’Sen niye yemiyorsun?’’
Yaşlı adam durdu, öksürdü, belli bir ritmi yakalamış hareketine
devam etti ardından. Han bir süre cevap bekledikten sonra yemeğine
döndü. Sessizce yemeğine devam ederken düşüncelere daldı. Sonra
aklına bu sabah gördüğü rüya geldi, heyecanla yaşlı adama anlatmaya
başladı. Yaşlı adamsa ona karşı tezat oluşturmaktan zevk alırcasına,
ilgisizdi. Han rüyasını anlatmaya devam etti ve bittiği vakit durdu.
Sonra aniden rüyayla alakasız bir soru sordu:
‘’Hey Trisdan, sen ölümlü müsün? Yoksa ölümsüz mü?’’
Yaşlı adamın ilgisizliği yerini şüphe ve endişeye bıraktı. Yüzünü
tedirgin bir şekilde Han’a döndürürken ağzı büzüldü. Han cevap
bekledi, alamayınca bağırarak ve bir şeyler söyleyerek elindeki
ekmeği ona doğru fırlattı fakat ekmek parmaklığa sesli bir şekilde
çarptı. Yaşlı adamın yüzü değişen bir renk tonu gibi yavaşça korku
dolu bir ifadeye döndü. Han inanılmaz korkunç bir kahkaha attı, dal
parçası kırıldı, sonra önündeki sehpayı üzerindekilerle beraber
duvara fırlattı. Sehpa ve tas gürültüyle yere düşerken soğumaya
başlamış olan çorba etrafa döküldü.
Trisdan ayağa kalkmıştı ve duvarın dibine doğru gerilemişti. Elinde
kırılan dalın her iki parçası da vardı ve sanki bunlar onu
koruyacakmış gibi, yaşlı adam onları ileriye doğru uzatmıştı. Han
yarattığı korkuyu görünce daha da kendinden geçercesine titreyerek
güldü. Muhafızlardan birinin geldiğini duydu tok ayak sesleri
sayesinde, gülmesini yarıda bıraktı; hayal kırıklığına benzer bir
duyguyla.
Muhafız hücrenin önüne geldi ve Han’ın yarattığı manzarayı gördü.
Öfkeyle bağırdı:
‘’Tanrı cezanı versin! Sana bir gün boyunca yemek yok, anladın mı
beni! Pislik herif!’’
Sonra öfkeyle söylenerek başka bir yöne doğru ilerledi. Han ayak
seslerinin azalıp bitmesini bekledi, daha sonra da bebeklerin
gülüşünü hatırlatan bir tonda güldükten sonra yaşlı adama baktı.
Adam bir heykel gibiydi; korkuyla ellerini öne uzatmış, dal
parçalarını gösterir gibi tutuyordu.
‘’Ne oldu, gerçekten korktun mu?’’ diye sordu Han, derin nefes alıp
rahatlamış gibi göründükten sonra. Parmaklığa yaklaştı, yere
yayılmış olan çorbaya basarak. Sonra her iki elini de parmaklığa
koyup gözlerini kısarak yaşlı adama bakmaya devam etti.
‘’O dalı nerden aldın?’’ diye sordu Trisdan’ı şaşırtan bir ilgiyle.
‘’Bir yerden mi çaldın? Yoksa hücrende mi buldun?’’ Trisdan cevap
vermedi. Hala korkuyordu.
Han aniden durdu. Ne konuştu ne de kıpırdadı. Sadece durdu. Yaşlı
adam bir şey yapacağına dair şüphelenmeye başladı yavaş yavaş. Sonra
Han’ın gözleri kıpırdadı, yaşlı adama canileri hatırlatan bir
ifadeyle sordu:
‘’Sanırım cevabı buldum..’’ Elinin birini pijamaya benzer
pantolonunun cebine attı. Yaşlı adam Han’ın elindeki şeyi görünce
korkudan kıpırdamamaya devam etti: Anahtar.
Han anahtarı kapının kilidine soktu ve rahatlıkla kapıyı açtı.
Dışarı çıktı ve dalga geçercesine kapıyı tekrar kapattı. Anahtarı
tekrar cebine koyarken, yaşlı adama göz ucuyla baktı. Derinden
tıslar gibi güldükten sonra elini ağzına götürüp yaşlı adama
susmasını işaret etti.
‘’Yoksa o dilini koparırım bir sonrakinde.’’ Tekrar güldü, sonra da
koridora bir uçtan diğer uca baktı. Birkaç saniye düşünürmüş gibi
kaşlarını büktükten sonra yaşlı adama döndü:
‘’Burada çıkış nerededir sence? Acaba buraya ilk geldiğimde nereden
girdim buraya. Bir fikrin var mı?’’ Yaşlı adam hala aynı şekilde
duruyordu, Han bir süre keyif alırcasına izledi onu. Sonra birden
aklına bir şey gelmiş gibi güldü:
‘’Aha! Hafızam dayanamadı ve bana yardımcı oluyor. Sanırım çıkış şu
taraftan.’’ Elini kaldırarak bir yönü gösterdi ve o yönde ilerledi.
Trisdan, ayak seslerinin arasından Han’ın kendi kendine yaptığı
konuşmaları korkuyla dinledi. Ardından sesler, batan güneş gibi
giderek azaldı.
Orada ne kadar öylece durdu o da bilmiyordu. Fakat en sonunda
yoruldu ve yatağına sessizce oturdu. İki elindeki dal parçalarına
garip bir ifadeyle bakıyordu: Oyuncağı kırılan bir çocuğu andıran
hüzün, ölümünü bekleyen bir idam mahkumununki gibi de umutsuz bir
ifade. Yaşlı adam her iki ifadeyi de birbirine karıştırmaktan zevk
alıyor gibiydi.
Tekrar ayak sesleri duydu, yaklaşmalarını bekledi. Sesler durduktan
sonra kalın bir ses konuştu:
‘’Lanet olsun! Nereye gitti?’’
Trisdan sesin geldiği yöne başını çevirince, muhafızlardan biri
olduğunu gördü. ‘’Kaçtı,’’ dedi ifadesizce.
‘’Nasıl?’’ diye sordu muhafız, yarı isyankar bir şekilde.
‘’Nasıl olabilir, aptal!’’ diye cevap verdi Trisdan, oturuşunu ve
yüz ifadesini haksız çıkartacak bir öfkeyle. ‘’Yavaş yavaş bazı
şeyleri fark etmeye başladı. Özellikle rüyalarıyla ilgili şeyleri.
Ayrıca davranışları da eski haline dönmeye başladı. Bir şeylerden
şüpheleniyordu sanırım, ama belli etmiyordu. Şimdi etmesine de gerek
kalmadı.’’
‘’Ne zamandan beri?’’ diye sordu muhafız birkaç saniye hızlıca
düşündükten sonra. Trisdan içini çekti, dal parçalarından birini
gözüne yaklaştırırken cevapladı:
‘’Özellikle son bir iki gündür. Dün, ilk defa dün oturup bana
rüyasından bahsetmeye başladı.’’
‘’Aynısı mıydı?’’ diye sordu muhafız endişeyle.
‘’Evet,’’ diye onayladı Trisdan, ‘’harfi harfine düşündüğümüzün
aynısıydı anlattıkları. Bence artık..’’
‘’Niye hemencecik söylemezsin ki!’’ diye öfkeyle lafını kesti
muhafız. Ellerini beline koymuş öfkeyle yaşlı adama bakıyordu.
Trisdan her iki dal parçasını da hırsla yere attı ve öfkeyle ayağa
kalktı.
‘’Ne değişecekti ki!’’ diye bağırdı ellerini iki yana açarak.
‘’Olabilir, gene de garantiye almalıyız bazı şeyleri.’’ Muhafız
hırsla ona bakıyordu.
‘’Boşuna konuşuyoruz, olan olmuş. Gidin bulun onu, o zaman düşünürüz
bunu.’’ Elini uzatarak gittiği yönü gösterdi. ‘’Şu yönden gitti.
Gerçi bir şey fark etmeyecek.’’
‘’Hah!’’
‘’Kuralları biliyorsunuz,’’ diye seslendi o giderken ama muhafızın
karşılığı, adımlarını hızlandırmaktan öteye geçmedi.
Daha da hızlı adımlarla ilerleyen muhafızın arkasından öfkeyle baktı
yaşlı adam. Sessizlik tekrar her yeri kapladı. İçini çektikten sonra
tekrar her gün yaptığı gibi yatağına oturdu. ‘’Aptal..’’ diye
söylendi. Gözlerini kısıp iyice kamburlaşarak oturdu. Elleri sanki
arasında dal parçası varmış gibi duruyordu. Yaşlı adam aniden
gözlerini iyice açtı ve Han’ın hücresine baktı. Kendi kendine,
‘’Ölecek,’’ dedi.
Volkan "Rainmaker" SOYLU
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle