Hikaye

Volkan "Rainmaker" SOYLU

Madalyonun Üçüncü Yüzü

    

   Genç adam kısa bir süre önce günlük yazmaya başlamıştı. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyduğunu bilmiyordu, niye içinden bunu yapmak geldiğini de. Ama her gün olmasa da belli bir düzenle birtakım şeyler yazmaya başlamıştı. Ve yazdıklarını okumuyordu.

   Bugün pek dışarı çıkmamıştım, diye başlıyordu bundan önceki son yazısı. Belandarlı bir din adamı ile tanışmıştı bir süre önce. Adam kendisine nerede yaşadığını sorunca genç adam cılız ve kırılgan parmakları ile dev dağın eteklerini örten ormanı göstermiş ve orası demişti. Rahip bu parmaklara baktıktan sonra yüzünü ekşitmişti. Bir süre mistik bir şekilde o yöne bakmış ve daha sonra çantasını karıştırıp kendisine bu defteri vermişti. Genç adam deftere boş gözlerle bakmıştı. Din adamı bu bakışları anlamış ve kendisine bir mürekkep hokkası ile kalem de vermişti. Hokkayı doldurabileceği yeri göstermeyi de ihmal etmemişti.

   ‘’Bir şeyler yaz,’’ demişti en sonunda. Veda etmeden evvel de ‘’Tamamen kendine ait bir şeyin olsun. Kimse onu anlamasa bile.’’ Demişti. Ve genç adam o din adamını bir daha köyde hiç görmemişti. Ama hokkayı bittikçe ona gösterdiği yerden doldurmuştu.

   Genç adam o akşam evine dönünce defteri öylece masaya bırakmıştı. Ve defter gündelik işler arasında yitip gitmişti. Unutulmaya yüz tutmuş o eski anılar gibi.

   Ben uyurken yağmur çok yağmıştı, diye devam ediyordu günlüğü. Yağmuru sevmiyorum, bana engel oluyor sürekli. Toprağımı yumuşatıyor, güneşimi engelliyor. Köye bile inemiyorum onun yüzünden. Sırf onun yüzünden. Ama köye inmeyi bıraktığı zamanın din adamı ile konuştuğu zamana denk geldiğini bilmiyordu. Belki de suçu yağmura atması daha iyiydi.

   Kulübesi çok ufak ve bakımsızdı. İçerisi tek odaydı ve hemen her şeyini o odada yapıyordu. Ufak eski bir yatak tahta ve aşınmış zeminin üzerindeydi. Yatağın karşısında çok eskiden göz alıcı bir güzellikte olan ama artık solmuş ahşap bir masa vardı. Masanın üstü genellikle dağınık olurdu; ama defter o dağınıklığın içinde her zaman kendini belli ederdi. Evin üç yanında olan pencerelerden ikisi günün değişen saatlerinde güneş ışığını içeri alırlardı ve dağınıklık gözler önüne serilirdi. Diğer pencere ormana dönüktü ve güneş hiçbir zaman o yönde olmazdı.

   Günlükte son yazdığı yazı şöyle devam ediyordu:

   O gün canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Toprak sanki kendisiyle uğraşmamı istemiyordu. Hava biraz kapalıydı, güneş bulutların arkasındaydı ve ışığı bazen hiç yoktu. Bitkiler bugün gerçek tonlarından çok uzaktılar. Bütün gün bunları düşündüm durdum.

   Akşamüstüne kadar oturmuştu. Aşağısını seyrediyordu. Pek dik olmayan bir eğimle yokuş aşağıya, vadiye iniyordu. Yamaçta bir benek gibi toprağın üzerinde taşlar bulunuyordu. Taşların arasından fışkıran uzun otlar rüzgâra sürekli meydan okuyordu. Koskoca vadi sabahları genellikle sisli olurdu ve bu yüzden gerisindeki şeyler gizlenirdi, güneş gibi. Fakat hava iyice ısındığı zaman sis ortadan kalkardı. Güneş batarken o sisli zamanki heybetini geri kazanırdı.

    Vadinin görüntüsü bazen çok hoşuna gidiyordu; sağ taraftan bir nehir geliyordu ve dik bir açıyla yukarı dönüp daha da uzağa gidiyordu. Suyun soğukluğunu seviyordu. O nehrin adını hiç duymamıştı, bilmiyordu. Sadece vadiye arkasındaki ormanın derinliklerinden geldiğini biliyordu.

   Genç adam ufak beyaz taşların arasında beyaz bir siluet görmüştü. O mesafeden sanki hiç kıpırdamıyormuş gibi görünüyordu. Bir süre sonra siluet giderek büyüdü; artık gelen kişinin elinde tahta bir asa olduğunu görebiliyordu. Daha da yaklaştıkça, yaşlı bir adam olduğunu tahmin etti; bembeyaz saçları omuzlarından aşağı dökülürken rüzgâr onları bir yere savuruyordu. Birisinin yapmaya çalıştığı bir şeyi bozmaya çalışan kıskanç biri gibi.

   Yaşlı adam giderek yaklaştı, en sonunda durdu. Göğsü belli bir ritim ile inip kalkıyordu. Bir süre birbirlerini süzdüler, yaşlı adam sanki kendisine nazaran daha rahatmış gibi geldi ona. Sonra yaşlı adam asasını yere vurarak yanına geldi ve yavaşça yere oturdu. Uzun beyaz elbisesi garip bir şekilde büzüştü. Buruşuk yüzünü konuşmadan rüzgârın geldiği yöne çevirdi.

   ‘’Su ister misin,’’ diye aniden sordu genç adam. Yaşlı adam hızlıca, istediğini belirtti. Genç adam içeri su getirmeye giderken neden bu soruyu sorduğunu düşündü. Yaşlı adam suyu sessizce içti, bittikten sonra bardağı yere bıraktı. Genç adam ona usulca bakarken yaşlı adam aniden sordu:

   ‘’Buradan kısa bir zaman önce hiç kimse geçti mi?’’

   Genç adam sesin canlılığından dolayı şaşırmıştı. Sanki yaşlı bedenin içine gencecik bir ruh girmişti. Veya bir iblis.

   ‘’Hayır. Birkaç yıldır hiç kimse geçmedi.’’ Gerçekten de doğruydu bu, çok uzun bir zamandır kimseyi görmemişti burada. Yaşlı adam dönüp ona baktı. Şaşkın bir ifade taşıyan yüzünün cildi yüzlerce yıllık tozlu bir kumaşın hassaslığını anımsatıyordu. Tiksinç gelmişti bu ona nedense.

   Orada bir saate yakın bir süre oturdular. Pek konuşmadılar. Manzaraya bakıyorlardı. Güneş her yeri turuncuya boyuyordu. Yaşlı adamın ilgisini çekmişti. Asasına dalgınca tırnağını sürtüyordu. Genç adam ise arada bir onu süzüyordu. Üzerindeki beyaz elbisenin kaç yıllık olduğunu düşünüyordu.

   Sonra birden kalktı genç adam ve içeri girdi. Yaşlı adam kısa bir süre sonra onu takip etti. Akşam sessizce yemek yediler. Genç adam nedense ondan korkmuyordu. Elbisesindeki beyazlık garip bir iyimserlik taşıyordu, belki de ondandı. Bugüne kadar hiç kendini korumasını gerektirecek bir durumla karşılaşmamıştı. Fakat yine de yabancıları sevmiyordu, onlara güvenmiyordu. Belandardaki tanıdığı bazı insanlara bile.

   Yemekten sonra oturduğu yerden kalkmadı yaşlı adam. Genç adamın daha önce fark etmediği kesesinden çıkardığı tütünü kâğıda sarmıştı. Dumanlar tavana doğru hafifçe süzülüyordu, kuş sürülerinin ufuktan o hayaletimsi geçişi gibi. Asası duvara dik bir şekilde yaslanmış birine benziyordu. O akşamın devamını ileriki günlerden birinde hatırladığı kadarıyla günlüğüne şöyle yazmıştı:

   Sanki yemek hoşuna gitmişti, yemekten sonra bir hayli keyifli görünüyordu çünkü. Önce konuşmadık, ben hala şüpheliydim ona karşı. O ise sigarasını yavaşça içti. Daha sonra sigarası bitti yaşlı adamın ve konuşmaya başladık.

   Bana sürekli sorular soruyordu; bir bitki ile ilgili, köy ile ilgili, dağ ile, geçmiş ile ilgili. Bu sorulara bildiğim kadarıyla cevap veriyordum, fakat yaşlı adam kısa süre sonra verdiğim cevaplardan memnun olmadığını belli etmişti.

   ‘’Çevrende ne varsa öğrenmelisin, evlat,’’ dediğini hatırlıyorum. ‘’Belki hepsini bilemezsin, ama yine de öğren. En azından öğrenmeye çalış. Çünkü hayat bir kumsaldır. Ne kadar çok kum tanen olursa o kadar geniş olursun, ne kadar geniş olursan da o kadar işe yararsın. O kadar çok insan seni sever. İçinde o kadar çok canlı barındırırsın, o kadar kutsal olursun.’’

   Kumsal ne demek bilmiyorum, sadece isim aklımda kalmış. Ama bana onun birçok canlıya hitap edebilen bir şey olduğunu söylemişti. Orman gibi. Bu benzetmeyi yapınca kumsalı nedense sevmiştim. Belki de ormanla iç içeydim, ondandı.

   ‘’Bilgi,’’ demişti bana yaşlı adam. Öğrenmenin dünyanın en güzel ve zevkli şeyi olduğunu anlatmıştı. Eskiden insanların öğrenmek ve öğrendikleri bilgileri saklı tutmak için yaptıkları fedakârlıkları anlatmıştı. Dünyanın en bilgili insanlarını toplayan, gördüğü rüyaları bilginlere soran krallar, kendine dev bir kütüphane yaratan ve okuduğu her kitabı oraya koyup saklayan zenginler, veya tam tersini yapıp kütüphaneleri yağmalayıp bilginin sadece kendinde kalmasını istediği için kitapları yakan çılgın hükümdarlar. Yaptıkları her şey tek bir şey içindi: Bilgi adını verdikleri şey için.

   Bilgi nedir tam bilmiyorum. Bilgili miyim, onu da. Ama yaşlı adamda bir tuhaflık vardı; konuşma tarzından kurduğu cümlelere, hatta bahsettiği şeylere kadar. Bana o gece birçok şeyden bahsetmişti. O şeyleri daha önce duymadığımı anımsıyorum. Destansı bir zaferi anlatan bir söz, ölümsüzlüğe erişen bir adamın öyküsü. Hepsi bana yabancıydı.

   ‘’Bir bilgi bir ömre bedeldir evlat,’’ demişti bana, o anki yüz ifadesiyle aşırı uyumlu olduğunu düşünmüştüm söylediklerinin. Ama dedikleri doğru muydu pek bilmiyorum.

   Gece yarısına kadar öylece oturdular. Yaşlı adam sürekli yeniden sardığı sigaraları içiyor, bazen de konuşuyordu. Genç adam ise onu ilgiyle izliyordu. Son sigarasını da içtikten sonra bir süre gözlerini kapadı yaşlı adam. Sanki doğaüstü bir takım şeyler yapmadan evvel konsantre oluyordu. Genç adam uyuduğunu düşünmeye başladı. Fakat yaşlı adam daha sonra gözlerini açtı ve kendisine baktı. Ve ona tekrar anlatmaya başladı. Ama bu sefer bilgi ile ilgili değildi anlattıkları. Hatta, belki de hiçbir şey ile ilgili değildi. Asırlarca öncesine ait küçük bir anı gibi.

   ‘’Oxelcaarg’a yeni varmıştım. Batıdaki dağları aşıp daha da ileriye gitmek ve okyanusa ulaşmak niyetindeydim. Daha yolun hemen başında olduğum için vakit kaybetmek istemiyordum. Şehrin pek gösterişli olmayan bir hanına girdim. Amacım kalacak yer değil bilgi edinmekti. Bir âlim olarak her türlü bilgiye ve kaynağa dayanılmaz bir açlığım vardı. Kısa süre içinde batı halklarının tarihini anlatan bir kitap ile ilgili bir bilgi buldum. Çok heyecan verici bir şeydi bu benim için. Yanımdaki paranın bir bölümünü feda etmeye hazırdım. Birkaç kişiye sora sora ufak ve eski bir handa buldum kendimi. Kime sorsam bana siyahlı bir adamı gösteriyorlardı, o bilir diyorlardı. Ben de onun yanına gittim.

   ‘’Siyahlı adam kitabı ne duymuştu, ne de bulunabilecek bir yeri ile ilgili bir fikri vardı. Ancak şehirdeki tanıdığı bir sürü insan olduğunu ve onlardan öğrenebileceğini söyledi. Bunun üzerine oradan ayrıldım. Ertesi gün tekrar onu buldum ve belli bir miktarda para da verebileceğimi söyledim. O ise parayı duyunca hemen kabul etti.

   ‘’Aradan birkaç gün geçti. Hem siyahlı adamdan haber bekliyordum, hem de batının en büyük şehri olan Oxelcaarg’ı geziyordum; muazzam bir şehirdi. Ama muazzam olduğu kadar da karışıktı.

   ‘’Şehrin batısında yer alan ve çok uzakta olmasına rağmen kasvetli bir şekilde görülen dağlara bakan bir meydanda eski insanların yaptığı mitolojik heykelleri incelerken yanıma bir adam geldi. Yeşillere bürünmüştü ve üzerinde bir saflık, bir temizlik vardı. Bir süre konuştuk, birçok ortak yönümüz varmış. Bana daha sonra kılıcını gösterdi. Güzel işlemeli, çok hafif hissi uyandıran bir kılıçtı. Bana bunu büyülü yapmak istediğini ama nasıl yapacağını bilmediğini söyleyince ona ister istemez yardım etmek istedim; ama paramın azaldığını ve ne yazık ki karşılık almam gerektiğinden bahsettim. Bunu saygıyla karşıladı ve kılıcı bana verdi. Tam vedalaşacakken eski taşlarla ilgilendiğini ve çok önemi olmasa da eğer bulabilirsem almak istediğini de söyledi. Bunu da kabul ettim.

   ‘’Hemen siyahlı adamı bulmak için şehrin merkezine gittim. Orada onu buldum ve ona iki taştan bahsettim. Bu tür taşlar tarih öncesi çağlardan kalma olurlardı ve birtakım özellikleri olurdu. Bu özellikler çeşitli ilim ve sanatlar ile kullanılabilir hale gelirlerdi. Siyahlı adam gene arayacağını söyledi, ama kesin konuşmadı. Ek para verebileceğimi söyleyince kabul etti. Ben de ona hizmetinin bedelinin yarısını verdim, yüksek miktarda bir paraydı ama sanırım buna değerdi.

   ‘’Aradan birkaç gün geçti. Sabahın erken bir saatinde şehri ve çevresini gezip yeni şeyler öğrenirken siyahlı adam aniden karşıma çıkıverdi. Ama bir sürprizi de vardı; aradığım kitap ile taşları getirmişti. Heyecanla onları aldım ve geri kalan borcumu da ödedim. Kitabı okumak için sabırsızlanıyordum ama önce taşları yeşilli adama vermeliydim. Kısa bir incelemenin ardından ikinci taşın büyü ile diğerinin kopyası haline getirildiğini keşfettim. Siyahlı adam bana oyun oynamıştı; daha doğrusu yeşilli adama. Ona bunu sormadım, çünkü önce yeşilli adamı bulmalıydım. Siyahlı adamın yerini biliyordum çünkü. Ayrıca daha burada ne kadar kalacağını da.

   ‘’Tıpkı benim gibi yeşilli adam da şüpheleniverdi. İkinci taşı önce benim yaptığımı düşünmüş ama ona nereden, daha doğrusu kimden temin ettiğimi söyleyince doğruyu anladı. Benim de anlamadığım bir nedenden ötürü, sahte olan taşı kılıca monte etmemi istedi. Sahte olan taşların süresi bir hayli kısadır ve birleştirildiği an ömrü geçmeye başlar. Etkisi altına aldığı eşya da tıpkı taş gibi onun ömrü dolunca yok olur. Bunu ona söyleyince bir önemi olmadığını söyledi. Ben de gerçekten görünüşü çok güzel olan kılıca o sahte taşı monte ettim. Kılıcın bir süre sonra yok olacağını düşünmek garip bir duyguydu.

   ‘’Kılıcı ve gerçek taşı kendisine verdim, o da bedelini ödedi ve vedalaştık. Paraya ihtiyacım olmasına rağmen istemeyerek aldım. Yine de yeşilli adam gerçekten iyi biriydi. Beni anlıyordu. Böyle insanlar gerçekten azdı.

   ‘’Ertesi gün erkenden yola çıktım. Amacım ormandan geçip dağları aşmak ve dağların gerisindeki yeni medeniyetlere ulaşmaktı. Batı insanlarını görmek ve okyanusa kadar olan kıtayı gezmek istiyordum. Bu amaçla hızlıca ilerledim. Dağlardan evvelki son yerleşim yeri olan Belandar’ı bu sabah aştım. Bu koskoca kıtada bana veda eden son yerin bu ufacık köy olması biraz da hüzün vericiydi.’’

 

   Genç adam uyandığında kulübedeydi. Yaşlı adam yoktu, belki de gitmişti. Eklemleri ağrıyordu. Yavaşça doğruldu, odaya baktı. Dışarıdan gelen güneş ışığı ile oda apaydınlıktı. Ama bu aydınlık dağınıklığı gözler önüne seriyordu. Birçok şey gibi güneş ışığının da bunun gibi zararları vardı.

   Ekmek bayatlamış, taş gibi olmuştu. Genç adam bir geceden daha fazla uyumuş olabileceğini düşündü. Dışarı çıktı. Güneş gözlerini hemen yakmaya başladı. Masmavi gökyüzünü net olarak görmesine engel oluyordu. Yaşlı adam gerçekten gitmişti. Onun çok iyi biri olduğunu düşündü. Ve hiç gitmemiş olmasını diledi. Ama saçmaydı bu. Çocuk olarak kalmayı dileyen yaşlı bir hayalperest gibi.

 

   Aradan uzun bir süre geçmişti. Belki de bir insanın bir ömrü kadar olan bir süre. Genç adam bu sürede gene aynı şeyleri yapmıştı. Ama nedense günlük yazmak artık eskisi kadar cazip gelmiyordu ona. Eskisinden daha seyrek masanın başına oturuyordu. Kendini tamamen toprağa vermişti. İyice sertleşen rüzgârlar ve soğuyan hava mevsimlerin tekrar değiştiğinin bir habercisiydi. Yapraklar yerini cılız dallara bırakıyorlardı. Yeşil rengi sadece inatçı otlara sığınmıştı.

   Genç adam toprağa eğilmişti. Sabahtan beri uğraşıyordu, güneş artık tepeden inmeye başlamıştı. Ne bir ara vermişti ne de bir damla su içmişti. Sadece önüne bakıyor, toprağından başka bir şeyle ilgilenmiyordu.

   Nefes nefese kalmıştı, kısa bir ara verip dinlenmeye karar verdi. Gökyüzüne bakınca doğuda birçok kara bulut gördü; kötü bir haber vermeye gelen kalabalık gibiydiler. Genç adam yağmuru neden sevmediğini düşündüğü sırada yumuşak bir ses duydu. Hızla sesin geldiği yöne döndü ama bir şey göremedi. Bir süre o tarafa baktıktan sonra gözleri iyice o noktaya odaklandı: Otların arasında biri oturuyordu, ve merakla onu seyrediyordu.

   Adamın yüzündeki merak dikkatimi çekmişti ilk olarak nedense. Neden orada olduğu, neden uzandığı ve neden onu anca o zaman görebildiğim değildi önemli olan. Adamın merakıydı. Yaptığım bir şeye merak duyan belki de tek kişiydi.

   Garip bir şekilde sadece kafasını görebiliyordum, sanki tüm bedeni toprağın içindeydi. Ama öyle olmadığını anladım; doğrulup ayağa kalktığı an aslında fark edilemeyecek kadar ufak tefek biri olmadığını gördüm. Adımları bir tüyün rüzgâra kapılışı kadar yumuşak ve sessizdi. Hareketleri ise sanki birinin sudaki yansıması gibiydi; gerçek ötesiydi.

   Onu gördüğüm an ona sempati duyduğumu fark ettim. Hareketleri ve genel hali bana hiç yabancı değildi. Onda ikimizde de bulunan ortak bir parça gördüm. Sanki kader denen şey bizi önce ayırmış ama ileride tekrar farkına varmamız için böyle bir iz bırakmıştı.

   Genç adam o an bu izin ne olduğunu tam bilmiyordu. Daha sonra da açıklayamadı bunu. Tek bildiği onu sevdiğiydi.

   Elbisesi garipti, su gibiydi, ardını görebiliyordum. Otların arasına girince tam görülmüyordu, ama önümde durduğu zaman net olarak görülüyordu. Sanki hayaletti. Hayaletimsi bir şeydi. Büyüleyiciydi.

   Gerçekten de genç adamın büyülendiği bir şey vardı onda. Ne olduğunu hakkında bir fikri yoktu, bilemiyordu. İradesini kolaylıkla aşan bir şeydi bu. Ve yabancı adam sanki bunun farkında değilmiş gibi davranıyordu.

   Adam bana yaklaşmıştı. Yaklaştıkça üzerindeki elbisenin yeşil rengi –ki bunu o an fark etmişti- giderek açılmıştı. Ve sanki arkasında güneş doğmuş gibi parıldamaya başlamıştı. O an öylece kalakalmıştım, tek yaptığım ona bakmaya devam etmekti. Güneş ışığı gibi parlak olmasına rağmen hiç gözümü yakmayan ışıktan bir saflık, bir temizlik akıyordu. Ölmüş ve cennetin kalbine düşmüşüm gibiydi.

   Yeşillere bürünmüş adam ona bir soru sordu, sadece bir soru.

   ‘’Yiyeceğin var mı?’’

   Genç adam yabancıyı evine memnuniyetle davet etti. Yabancı oturmadan evvel arkasından çıkardığı uzun kılıcını duvara dayadı. Üzerinde görmemişti bunu genç adam, o an aklına yaşlı adamın asası geldi.

   Yabancı pek acelesi olmadığını belli eden bir tempoda yiyordu yemeğini. Genç adam ise sürekli hareketlerini izliyordu. Bir süre sonra konuşmaya başladılar. Konuğuna nereden geldiğini sordu.

   ‘’Dünyanın en uzak köşesinden,’’ dedi yeşillere bürünmüş adam. Sonra rahatça geriye yaslandı. Genç adam ilk söylediklerini günlüğüne şöyle yazmıştı:

   ‘’Tüm dünyayı gezdim. Senin dünyanı da, diğer dış dünyaları da. Ama en güzeli neresi biliyor musun? Senin doğduğun dünya. Hiç küçüklüğünden beri bir orada bir burada yaşadın mı? Veya yaşamış biriyle konuştun mu? Hayatını hiç düzene sokamamış biriyle. Eğer ona doğup büyüdüğün yer olarak bu kulübeyi gösterebiliyorsan ondan çok daha fazla şeye sahipsin demektir. Ve bu lanet kulübe için bile seni kıskanabilir. İnsanın ait olma duygusu bu kadar kör eder işte onu.

   ‘’Benim hiç evim olmadı. Bir gün başımı koyduğum bir yeri ertesi gün bir daha görmedim. Hep gezdim. Her yeri gezdim. Senin dünyanı da gezdim, bir başkasının da. Tüm yerleri görmeden durmayacağım. Her taşa, her toprağa ayağımı basacağım.’’ Sonra bana bakıp gülümsemişti yeşilli adam. ‘’Ama bir gün,’’ demişti en sonunda. ‘’elbette gezilecek yerler bitecek. O zaman ne yapacağım bilmiyorum.’’

   ‘’Çok yer gezdim, çok kişiyle tanıştım, çok dostum oldu. Ama dostlukların hiçbiri kalıcı değilmiş. Acı tecrübelerim olmasaydı buna gerçekten inanmıyor olabilirdim. Keşke çok dostum olsaydı.’’ Genç adam dostluk nedir bilmiyordu. Onun tek dostu bu kulübe ve yetiştirdiği bitkilerdi. Köyden tanıdığı çok az insan vardı ve köye pek sık inmediği için onlarla çok nadir konuşurdu. Yabancının gerçekte ne demek istediğini anlamamıştı.

   Bir süre konuşmadılar, yabancı su içti. Daha sonra konuşmasına devam etti.

   ‘’Kendi adına şanslısın. Yalnızsın, ormanın hemen dibinde yaşıyorsun ve gördüğüm kadarıyla toprakla ilgileniyorsun. Toprak her derde devadır, bunu unutma sakın. Toprak, ve topraktan gelen her şey. Bitkiler hayattaki güzelliğin mimarlarıdır. Etrafına bak, masandaki şeylerden üzerine giydiklerine kadar her şey bitkilerden gelmedir. Bunların değerini bil.’’

   Genç adam etkilenmişti. Dediği gibi, sadece toprakla uğraşıyordu ve tüm yiyeceğini ve ısınmak için odununu buradan elde ediyordu. Hiçbir şekilde kimseye bağımlı değildi. Sadece toprağa bağımlıydı ve bu bağımlılığa rağmen yeşilli adamın son sözünü bugüne kadar hiç düşünmemişti. Farkına varmamıştı.

   ‘’Belki dostum olmayabilir,’’ dedi yeşilli adam bir süre konuşmadıktan sonra. ‘’Ama bunu yeterince telafi edecek şeylere sahibim. Tamamen doğadan geliyorum ve her şeyimle doğaya bağlıyım. Bir gün toprağa dokunmazsam, güneşi görmezsem ölürüm. Bir gün bile yeter benim için. Doğayı o kadar çok seviyorum.

   ‘’Dostluktan kaybettiklerimi doğadan geri alıyorum. Sen hiç bu yetiştirdiğin bitkilerinle konuştun mu? Damına konan ve seni uyandıran bir kuşun söylediği şeyleri gerçekten anladın mı? Sanmıyorum.

   ‘’Bazen bitkilerle konuşuyorum, bazen de rüzgârla, rüzgâr gerçekten çok bilgili. Ama en çok ağaçlarla konuşmayı seviyorum. Onlar sürekli orada durdukları için bana hep görmedikleri yerlerle ilgili şeyler soruyorlar. Bazen benim bile cevabını vermekte zorlanacağım kadar meraklılar. Onların bu merakını bazen kıskanmıyor değilim.’’

   Yeşilli adam bana doğadaki birçok şeyden bahsetmişti. Değişik türdeki bitkilerden veya kıtanın en uzak köşesinde gördüğü bir hayvandan. Tam nelerden bahsettiğini hatırlayamıyorum. Fakat bugüne kadar topraktan ellerini çekememiş biri olarak birçok şeyi bilmediğimi görmüştüm.

   Yabancı biraz su içtikten sonra tekrar konuşmaya başlamıştı. Sözleri, anlatımı o kadar güzel, o kadar sade geliyordu ki bana, onu günlerce dinleyebilirdim.

   ‘’Doğanın bin bir türlü mucizelerini görmek için sabırsızlandığım ormana ulaşmak için dinlenmem ve erzakımı yenilemem gerekiyordu. Buna en uygun son yer olan Oxelcaarg’da mola verdim. Şimdiden çok para harcamak istemediğim ve eşyalarımı hemencecik bırakıp şehri gezmek istediğim için ucuz gördüğüm ilk hana girdim. Eşyalarımı ve silahlarımı odamda bıraktım ve sadece güvenlik amaçlı taşıdığım kılıcımla aşağıya indim. Tam dışarı çıkmak niyetindeyken siyahlı biri yolumu kesti. Tanımadığım bu adam ile silahlar üzerine kısaca konuştuk. Bana her nedense silah aradığını ve kılıcımı çok beğendiğini söyledi. Kılıcımı övdü. Bu övgüler en başta bana samimi geldi fakat hem içine büründüğü siyah rengi hem de sözcüklerinin arasından çıkardığım anlam, bu adamın kötü biri olduğu izlenimini bıraktı. Siyahlı adamın silahları kendini korumak değil de başkalarını tehdit etmek için kullandığını anladım. Kılıcımı makul bir fiyata almak istediğini söyleyince aklıma bir fikir geldi ve kabul ettim. Ama ona olan tavrımı hemen değiştirdim. Kılıcın büyülü olmasını istediğini söyleyince içten içe sevindim ve tekrar kabul ettim.

   ‘’Bir süre, kalabalık içinde gezmekten sıkıldığım için gittiğim şehrin batısında bulunan tenha meydanda yürüdüm. Meydanın manzarasını ve eski dönemlerden kalma heykelleri seyrettim. O sırada, heykelleri tıpkı benim gibi ilgiyle inceleyen beyazlı bir adamla karşılaştım. Yaşlı adamla uzun uzun sohbet ettim. Gezmeyi, tarihle ilgilenmeyi ve ilmi çok seven biri olduğunu söyledi. Beyazlı adamı o an kendime çok yakın hissettim. Bir süre daha konuştuktan sonra ona kılıcımı gösterdim ve büyü özelliği katmak istediğimi ama bu tip konuları hiç bilmediğimi söyledim. Kılıcı biraz inceledi, etkilendiğini benden gizlemedi. Ona bir fiyat da vereceğimi söyledim. O ise mahcup olmuş bir şekilde kabul etti ve kılıcımı aldı. Ona siyahlı adamdan hiç bahsetmedim. Diyalogumuzdaki saflığın ve iyiliğin o adamın varlığı ile bozulmasını istemedim.

   ‘’Tam yanından ayrılmayı düşünürken aklıma geldi, ona doğaya âşık olduğumu ve eskiden günümüze kalan taşlarla da ilgilendiğimi söyledim. Eğer bulabilirse para karşılığı taş da alabileceğimi açıkladım. Ama acelesi olmadığını, hatta çok önemli olmadığını da belirttim. Yakın bir zamanda gideceğim ormanda da bulabilirdim çünkü. Yaşlı adam taşları da arayacağını söyledi.

   ‘’Aradan birkaç gün geçti. Hana yeni girdiğim bir sırada siyahlı adam ile karşılaştım. Bana kılıcın bedelinin bir kısmını verdi. Parayı hemen beyazlı adama vermek istedim. Ertesi gün beyazlı adamı buldum. Bana taşları gösterdi. Taşlardan biri sahteydi, diğeri ise gerçekti. Önce beyazlı adamdan şüphelendim ama bana taşları siyahlara bürünmüş bir adamdan aldığını söyleyince gerçeği anladım. Bana sahte taşı takamayacağını eğer takarsa kılıcın kısa bir süre içinde yok olacağını söyledi. Bunu kabul ettim ve sahteyi takmasını istedim. O kılıcı siyahı adama, dolayısı ile taşı da ona geri vereceğimi bilmediği için bir anlam veremedi. Ama ısrarım sonucu monte etti ve kılıç ile gerçek olan taşı bana geri verdi. Ben de kendisine olan borcumu ödedim. Para kesesini alırken pek bir gönülsüzdü. Ama gözlerinde gördüğüm o iyilik gerçeği bana açıklıyordu.

   ‘’Oradan ayrılmadan evvel beyazlı adamla vedalaştım. Kısa bir aramanın ardından handa siyahlı adamı buldum ve kılıcı ona verdim. Kılıcın işlemelerini ve yeni özelliklerini heyecan dolu gözlerle izliyordu. Bana olan borcunu verdi ve böylece aramızdaki işbirliği bitti.

   ‘’Bir gün daha şehirde kaldım, ertesi gün handan ayrıldım. Doğruca batıya gittim. Dağlar büyürken eteklerinde ormanın koyu tonunu gördüm. İşte, yaklaşıyordu. Hayatımın en huzurlu bir başka dönemi daha beni bekliyordu. Belki dağları tıpkı beyazlı adam gibi aşıp yeni mucizeler ve şaheserler görebilirdim. Henüz bilmiyordum, karar verme aşamasındaydım. Geriye, Oxelcaarg’a son kez dönüp bakarken aklıma önce beyazlı adam geldi. Sonra da yaptığı kötülüklerin bedelinin bir kısmını ödettiğim siyahlı adam. Belki kader gene beni bir şekilde onlarla birleştirecekti. Ama şimdi gideceğim yere, önüme bakmalıydım. İleriye bakıp hayatın güzelliklerini görmezden gelmemeliydim.’’

   O gece geç saatlere kadar konuştu yeşilli adam. Genç adam ise sürekli onu dinledi. Hiçbir şey söylemedi. Şafağa doğru ikisi de sessizce uykuya daldılar. Yeşilli adam bir süre sonra uyandı, genç adam da onun varlığı ile ona eşlik etti. Kahvaltı ettiler, genç adam daha önce kahvaltıda hiç bu kadar çok şey yememişti. Yeşilli adam bu sefer konuşmadı. Zihnindeki tüm cümleleri dün gece sarf etmişti sanki.

   Sabah erkenden ayrıldı yeşilli adam. Genç adam onunla vedalaştı. Bir gün tekrar gelmesini istedi, ama yeşilli adam yapamazdı. ‘’Ormana gireceğim, uzun bir süre orada kalacağım. Ardından yeni canlılarla tanışmak için dağları aşmam gerek.’’ Genç adam daha önce yaşamadığı bir duyguya kapıldı. Belki de gerçekten dost olarak birini görüyordu, ve o az sonra gidecekti. Tıpkı yeşilli adamın o eksikliği gibi.

   ‘’Ama belli mi olur, belki bir gün sevdiğin herkesi tekrar görürsün,’’ dedi yeşilli adam arkasını dönmeden evvel. Genç adam yeşilli adamın gitmesini ne kadar istemediyse, yeşilli adam da ağaçların arasında o kadar hızla kayboldu. Onu gerçekten sevmişti. Eksiklikleri de aynıydı, o eksiklikleri tamamladıkları şey de. Genç adam bunu bilmiyordu ama esas nedeni bundandı.

 

   Aradan günler geçip gitmişti. Genç adam birkaç karalama daha yazmıştı defterine. Hayatının tekdüzeliği ile ilgiliydi bu yazdıkları. Sadeliği sevdiğini düşünüyordu, bunu sık sık belirtiyordu yazılarında. Ayrıca sadelikle bir alakası olmasa da arada bir hoşuna giden sabah rüzgârlarını da yazıyordu. Bu duyguyu tanımlamaya çalışıyordu. Aklına bazen o din adamı da geliyordu.

   Köye bu dönem boyunca iki kere inmişti. İlki elindeki fazla ürünleri satmak içindi. İkincisinde ise biten mürekkebin yenisini almak içindi. Genç adam yeni mürekkep aldığında uzun bir süreden sonra gerçekten heyecanlanmıştı. Ama bunu günlüğüne yazmayı unutmuştu.

   Belandar ufak bir köydü. Bazı günler tüccarlar oraya gidiyor ve elindeki eşyaları satmaya çalışıyordu. Birkaç kez kendisi de denemişti bunu, ama tek başınayken, özellikle yolculuk zor oluyordu. Üstelik ne paraya ihtiyacı vardı, ne de o parayla güvenliğini sağlayacak bir silah almaya. Burası ne kadar kötü olursa olsun dış dünyadan her zaman çok daha güvenli olurdu.

   Sabah yağmur yağmıştı. Dindikten sonra da bulutlar dağılmıştı. Günün ondan sonrası iyi geçmişti. Uzun bir süre çalıştıktan sonra dinlenmek için yamacın başına oturduğumda aşağıda siyah bir nokta vardı; bir adamdı galiba ve giderek yaklaşıyordu. Toprağımla ilgilenirken aklımın bir kenarındaydı, sanki hep ne zaman geleceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Daha sonra ayak seslerini duymuştum ve o yöne dönmüştüm. Kapkara bir elbisenin içindeydi, eski buruşuk deri bir çantası vardı. Yüzü elbisesinin bir parçasıyla örtülmüştü, birilerinden bir şeyler gizlemeye çalışıyor gibiydi. Onu görünce çok korktuğumu hatırlıyorum. Sadece korkmuştum.

   Yabancıya bakmıştım, o da sürekli bana bakmıştı. En sonunda korkudan titreyen ellerimi iyice toprağa gömmüştüm. Ve sanki yaptığım şey bir panzehirmiş gibi korkum giderek azalmıştı, tıpkı yeşilli adamın söylediği gibi. Daha sonra onu umursamamıştım ve işime dönmüştüm. O ise beni ilk gördüğü yerden kıpırdamamış ve beni seyretmişti. Yer değiştirdiğimde sesli adımlarla beni izlemiş, sürekli ne yaptığımı anlamaya çalışırmış gibi dikkatle bana bakmıştı. Daha sonra eskisi kadar olmasa da yeniden korkmama neden olmuştu.

   Bir süre sonra tekrar ona bakmıştım. O da aynı şekilde bana karşılık vermişti. En sonunda işim bitmiş, evime girmiştim. O ise beni kapıda beklemişti. Ona kim olduğunu sormuştum. Bir yabancı olduğunu, buradan ormana gireceğini ve dağa tırmanacağını söylemişti. Onun sesini duyduğumda tekrar korkmuştum. Ona başka bir soru sormamıştım. O ise evime girmiş, yanıma oturmuştu. Yüzünü açmış, kapkara suratı bana dönmüştü.

   Mum ışığı onun yüzünü daha da korkunç yapmıştı. Sanki bir meleğin yüzüne çamur bulaşmış gibiydi. Gözlerimi kapatsam da sürekli zihnimdeydi. O gece onunla hiç konuşmamıştım. O ise sanki ona karşılık veriyormuşum gibi, bana bir sürü şey anlatmaya başlamıştı.

   Siyahlı adam ona hep kendisinden bahsetmişti. Hiç genç adamın hayatı ile ilgili şeyler sormamıştı. Sürekli kendi gençliğini anlatmıştı. Kıtanın en tenha yerinde, kışın en sert geçtiği yerde büyümüştü. Küçüklüğünden beri kendini tek bir şeye adamıştı: Para kazanmak. Yaşamanın yolu vardı ve o da tekti, buydu.

   Para karşılığı çok şey yaptığından bahsetti. İnsanlar öldürmüş, eşyalar soymuştu. Sayısız kötülük yapmıştı. Ama bunların bedellerinin tümü geçici olmuştu. Hiç kalıcı olarak mutlu olamamıştı; sanki paraya olan sonsuz ihtiyacın verdiği ıstırap onu diğer şeylerden hep mahrum bırakmıştı. Diğer güzel şeylerden.

   ‘’Bugüne kadar çok para kazandım.’’ İfadesiz yüzü duvarda belirsiz bir noktaya dönüktü. ‘’Ama kazandığım kadar da harcadım. Bir gün öyle bir zaman gelecek ki, her şeyi almaya yetecek kadar param olacak. Ve o zaman en güçlü ben olacağım.’’ Yüzü değişmişti; tatmin olma ifadesi vardı. Ama bu tatmin olma masumane değildi. Kötülükle dolu olan bir tatminlikti bu. İğrenç sözcüklerle dolu saçma sapan şiirini okuyan bir şairinki gibi.

    Aniden sustu ve genç adama baktı. Genç adam sürekli ona bakıyordu. Kendisinin bu kadar yabancı olduğu nefret duygusuna daha önce hiç bu kadar yaklaşmamıştı.

   ‘’Buradan hiç beyazlı yaşlı bir adam ile yeşilli bir adam geçti mi?’’

   Genç adam gözlerini ondan kaçırdı. Daha sonra da başını hayır anlamında salladı. Siyahlara bürünmüş adam ona bakmaya devam ediyordu. Ama genç adam ona bir daha karşılık vermedi.

   ‘’Sana onları neden aradığımı anlatayım,’’ dedi. Ve öfkenin gölgesindeki yüzü tekrar o noktaya döndü.

   ‘’Bir gün Oxelcaarg’da bir handa oturuyordum. Orada beyazlara bürünmüş yaşlı bir adamla karşılaştım. Adam bana yaklaştı. Bana direkt bir kitap aradığını ve etraftakilerin o kitabı benim bulabileceğimi söylediğinden bahsetti. Açıkçası kitap hakkında bir bilgim yoktu ama şehrin baronlarından birinin zengin bir kütüphanesi olduğunu biliyordum, kısa sürede öğrenebilirdim. Bunu yaşlı adama söylemedim, hırsızlık kendi ahlakına uymayacaktı çünkü. Yaşlı adam ile bir sonraki gün tekrar görüşmek için anlaştık. Kitabın gerçekten de şehrin baronlarından birinde olduğunu öğrendim. Girmek, sağ kalmak, kitabı çalmak ve çıkmak bir hayli zor olacaktı. Paradan bahsedince hemen kabul ettim. Beyazlı adamla fiyat konusunda da anlaştım, yüklü bir miktar verecekti bana.

   ‘’İleriki günlerde, handa oturur ve düşünürken yeşilli bir adam girdi içeri. Üzerinde gördüğüm kılıcı çok etkileyiciydi. Dürüst olmak gerekirse yeşilli adamı bir hayli kıskanmıştım.  Nereye özgü olduğunu veya ne anlama geldiğini bilmediğim işlemeler çok hoşuma gitmişti. Yeşilli adam ile konuştum, ona silahlarla ilgilendiğimden bahsettim ve kılıcını övdüm. Övgülerim en başta hoşuna gitmiş olacak ki memnun görünüyordu. Ancak konuşmamızın ileriki bölümlerinde ve kılıcını makul bir fiyata almak istediğimden bahsettiğimde o memnuniyeti gitmişti. Bir süre düşündü ve kılıcı satacağını söyledi, sanırım vereceğim para hoşuna gitmişti. Ama ondan kılıcının büyülü olması gerektiğini söylediğimde sorun olmadığını söyledi.

   ‘’Ertesi gün beyazlı adam tekrar yanıma geldi. Bana eski çağlardan kalan taşlardan bahsetti; bu taşların bazılarının fiziksel bazı güçleri olurmuş. İsmini tam hatırlamadığım türdeki bu taşlardan iki tane istediğini söyledi. Ben de hemen bulamayacağımı söyledim. Bunun üzerine beni belli bir fiyatla cezp etmeyi gerçekten başardı, hatta toplam paranın yarısını verince –ki iyi bir paraydı- ister istemez kabul ettim.

   ‘’Şanslıydım, bir takım kişilerden aldığım bilgilere göre baronun evinde de öyle iki taş vardı. Nedenini pek bilmesem de o da taşlarla ilgileniyormuş. Böylece bir taşla iki kuş vuracaktım. Hemen yeşilli adamı aradım, sonunda buldum ve kılıcın bedelinin bir kısmını beyazlı adamdan aldığım para ile ödedim.

   ‘’Üç gün sonra gece eve girmeyi başardım, kitaplıktan beyazlı adamın istediği kitabı buldum ve aldım. Taşları bulmak daha zordu, baronun özel odasındaydı ve muhafızları aşmak bir hayli güç olmuştu. Orada üç tane taş vardı, taşların olduğu papirüslerde onlardan birinin sahte olduğu yazıyordu. Beni boş yere fazladan tehlikeye sokmasının bedeli olarak sahteyi aldım. Böylece onu kandıracaktım.

   ‘’Ortalık aydınlanmaya henüz başlarken beyazlı adamı buldum ve kitapla taşları ona verdim, paramın geri kalan kısmını aldım. Yaşlı adam taşlara bakmadı bile. Bana teşekkür etti ve şehirden ayrılacağını söyledi. Ertesi gün yeşilli adamı bekledim, sonunda geldi. Kılıcı da yanındaydı. Kılıcı verdi ve karşılığında parasını da aldı. O görüntüsü heyecan vericiydi. Kılıç, kitaptan ve taşlardan kazandığım paradan daha fazlaydı, ama dökeceğim kanlar için bu bedele layıktı. Yeşilli adam ile olan anlaşmam da bitti.

   ‘’Birkaç gün sonra doğuya, başkente gitmek için hazırlandım. Yoldayken dikkatli bakınca anlamıştım ki beyazlı adam bana oyun oynamıştı. Ona vermek için çaldığım taşlardan biri kılıcımın üstündeydi. Demek ki beyazlı adam bir şekilde yeşilli adam ile konuşmuş ve bunu planlamışlardı. Yola çıktığım ilk gün bir grup haydut yolumu kesti. Onlarla tam yüzleşecek iken bir şey oldu, yeşilli adamdan aldığım kılıcımı kullanamıyordum. Kılıç körelmişti, ağırlaşmıştı ve hiçbir özelliği kalmamıştı. İşlemeleri bile silinmişti. Haydutlardan, eşyalarımı bırakıp kaçtım. Bir ağacın kenarında uykuya daldım. Uyandığımda kılıcım tamamen kaybolmuştu.

   ‘’O zaman anladım, yeşilli adam da bana kazık atmıştı. İkisi de anlamadığım bir şekilde sanki anlaşmışlardı ve beyazlı adam taşlardan birini – muhtemelen sahte olanını- yeşilli adama vermişti. Bir şekilde yolunu buldum ve edindiğim bilgilerle ikisinin de batıya, bu yöne doğru yola çıktığını öğrendim. Ve onları bulup yaptıkları şeylerin bedeli olarak öldüreceğim. Şimdi tek istediğim şey bu.’’

   Siyahlı adam konuşması bittikten sonra ayağa kalkıp mumu söndürdü ve yattı. Genç adam onun ani bir hareketini bekledi. Ama yabancı kıpırdamadı. Genç adam o gece uyumadı. Sürekli yan gözle siyahlı adama baktı ve siyahlı adamdan nefret ettiğini düşündü. Uzun bir zamandan sonra kendisine sevmeyi hatırlatan iki kişiyle karşılaşmıştı ve karşısındaki bu adam onları öldürmek istiyordu.

   Ertesi gün uyandı. Bedeni yorgunluğa ve uykuya sabaha doğru yenik düşmüştü, uyuya kalmıştı. Siyahlı adam gitmişti, kapıyı açık bırakarak. Genç adam dışarı çıkmak için ayağa kalkarken başucunda üç tane madeni para gördü. Yüzü, farkında olmaksızın kısa bir nefret maskesine büründü ama hemen geçti. Paralar uzunca bir süre orada duracak, en sonunda bir gün kendilerini nehrin dibinde bulacaklardı.

   Genç adam soğuk rüzgârı hissederken gözleri kapalıydı. Üzerinde garip bir ferahlama, bir rahatlık vardı. Siyahlı adam beraberinde getirdiği kötülüğü de götürmüştü. Hatta genç adamın içine sinmiş olanları da yanına almıştı. Bu akşamı uzunca bir süre unutamayabilirdi; zira kötülüğü daha önce hiç bu kadar yoğun hissetmemişti. Zamanla giderek azalacaktı ve şimdiki duygu eskisi gibi fazla olmayacaktı. Kâbus gören bir çocuğun bir zaman sonra o ucubeden hiç korkmaması gibi. Ne olursa olsun beyazlı ve yeşilli adama beslediği sevginin üzerine asla geçemeyecekti.

    Genç adam yazmayı bir süre sonra bıraktı. Nedenini bilmiyordu. Artık yazmak ona cazip gelmiyordu. Sevdiği şey, gerçekten sevdiği şey topraktı ve kendini toprağına vermek istiyordu. Defter orada uzunca bir zaman öylece kaldı ve bir süre sonra da kaybolup gitti. Tıpkı rahibin hafızasının derinliklerine gömülmesi ve yitip gitmesi gibi. Günlük yazmaktansa o üç kişiyi düşünecekti, bunu tercih ederdi. Ve seferinde kendi kendine ben o üç kişinin neresindeyim diye soracaktı.

   Farkına hiçbir zaman varmadı ama yazmaya son verdikten sonra bir daha hiçbir yabancı geçmedi evinin oradan. O da eskisinden daha az indi köye. Artık sadece arkasında ona kızgın bir şekilde bakan biri gibi yükselen dağ, önünde onu kucaklayan bir vadi, altında ona sarılan bir toprak vardı. Belki asla konuşamayacaktı onla ama yine de rüzgârı sevecekti. Olmasını istediği yeşilli ve beyazlı yoktu. Ama olsun, yine de yalnız değildi. Arkadaşları onlardı. Ve onlar da genç adamın kaderini paylaşacaklardı.



         
Volkan "Rainmaker" SOYLU

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim