Hikaye

Altuğ "Oira" GÜVEN

Küçük gözlerde, derin bir uyku...

           Bölüm 2: Düşler

     Zihninin rengarenk evreni Buzcevheri'ne gürültülü bir hoşgeldin partisi düzenlemişti. Nereden geldiği belli olmayan bir güneş ışığıyla aydınlanmış tamamen kapalı taş bir odadaydı. Odanın tavanında baş-aşağı duran mor ve yeşil renklerde ebabil kuşları hep bir ağızdan tatlı bir melodiyi şakıyorlardı. Odanın taş zemininde yetişmiş karanfil çiçekleri ve papatyalar, bu hayalin leydisinin gelişiyle bellerini bükerek selam verdiler.

Buzcevheri kendi krallığına gelişinin heyecanıyla odanın dört bir yanında neşeli bir çocuk gibi koşturdu ve ebabillerin şarkılarına ıslığıyla eşlik etti.

Sonra birden durdu ve odanın duvarlarına baktı.

Evet, burası gerçekten güzel ve huzurlu bir yerdi. "Ama çok dar ve alçak, içim sıkılıyor..." diye düşündü galin. Gözlerini kapatıp gördüğü rüyayı yeniden şekillendirmeye çabaladı. Odanın taş duvarları aniden genişledi ve eskiden tatlı bir ıslık ritmiyle şenlenen mesken, birden devasa bir salon halini aldı. Bir duvarından öbür duvarına mesafe en az iki yüz adımdı ve tavan, galinin ancak görüş alanın içindeydi. Ebabil kuşlarının rengarenk silüetlerinin tavanda gezişi halen seçilebiliyordu ancak tatlı sesleri odanın içinde yankılandıkça daha tok ve iç gıcıklayan bir hal almıştı.

Galin etrafını şöyle bir süzdü. Zemin hala çimenlik ve kendisini selamlayan yüzlerce rengarenk çiçekle doluydu. Hatta holün ortasından şırıl şırıl akan bir dere bile vardı.
Buzcevheri memnuniyetle çocukça bir neşeyle çaldığı ıslığına geri göndü ve salonun bir duvarından öbür duvarına hoplaya zıplaya koşmaya başladı. Kollarını açıp yüzünü okşayan serin bir meltemi hissetti. Gözleri kapalı bir şekilde koştu koştu... Ve birden burnunu çok acıtan bir çarpmayla duvara tosladı. İşte bu gerçek bir hayal kırıklığıydı ve bunun üzerine düşünmek gerekliydi.

Çimenlerin üzerine çöktü ve sesli sesli düşünmeye koyuldu;

"Eğer düşümde bile beni sınırlayan duvarlarla karşılaşacaksam, uyumanın ne anlamı var ki? Zaten uyanıkken ki hayatım; bedenimin, tanrıların, insanların koyduğu hudutlarla sınırlanmıyor mu? Pekala bu salonu daha fazla genişletirsem? Eninde sonunda koşup koşup yine bir duvara toslamayacakmıyım? Bunun engellemek için yapılabilecek üç şey olabilir.
Ya koşmayı bırakıp derenin yanında piknik yaparak düşümün tadını çıkartırım... Oh hayır 'durmak' fikri hiç de hoş değil. Sekiz yüz yaşıma geldiğimde bu fikri belki düşünürüm ama içimde harcanmak için yanıp tutuşan bu kadar enerji varken bu olmaz!
Düş Salonumun içinde belirli bir çapta bir çember çizerek koşarsam asla bir duvarla karşılaşmam... Heheh! Neyim ben yahu? Kıtzekalı bir cücemi? Madem ki koşuyorum, o halde bir yere varmalıyım! Ama vardığım yer bir son değil, yeni birşeyin başlangıcı olmalı. Sürekli daireler çizersem, düş görmenin ne anlamı varki?
Ancak, bir seçenek daha var... Ya tüm duvarları yok edersem? O zaman beni sınırlayan hiçbirşey kalmaz. Fakat benim kendi düşümün üzerindeki sınırlamalarım da sona erer. Herşeyin kontrolden çıkması hiç de hoş olmayabilir. Ancak bilincimin derinliklerindeki herşeyin açığa çıktığına tanık olmak harika da olabilir. Az önce burnumu acıtan bu duvarın arkasında neler olduğunu bilmek istemezmiyim? Elbette elbette isterim! Ama madem bu benim rüyam, o duvarın arkasında neler olduğunu zaten biliyor olmam gerekmez mi? Belki de biliyorumdur ancak bulunduğum bu sınırlı salon hatırlamamı engelliyordur!"

Buzcevheri, memnuniyetle ellerini ovuşturdu ve kıvrak bir hareketle ayağa kalktı. Düşler Salonu'nun sakinleri eski neşelerini kaybetmişçesine suspus olmuş, leydilerinin ne yapacaklarını bekliyorlardı. Aslında hepsi sonucun farkındaydılar. Onlarca yıldır uykusunu paylaştıkları galin kızının neyi talep edeceğini her zaman biliyorlardı. Hür Doğan Buzcevheri, düşlerindeki hürriyeti artık talep edecekti ve tüm çiçekler duvarların arkasındakiyle yüzleşmenin verdiği ürperti ile ince bir rüzgarın ritminde kıpırdandılar.

Buzcevheri, dünyanın kaderini belirleyecek kudretli bir büyücünün taklidini yaparmışçasına kollarını iki yana açarak, avuçlarını tavana döndü. Parmaklarını garip garip hareketlerle oynatarak, aslında basit bir düşünceyle gerçekleştirebileceği eylemine, tiyatral bir hava katmaya çalışıyordu. Gözlerini kapattı ve salonun duvarlarına inen devasa gnome balyozları hayal etti, bu O'nun gerçekleştirdiği en şaşalı yıkım olmalıydı...

Gözlerini daha açmamışken, ciğerlerini ağır bir yanık kokusu doldurdu. Gözlerini faltaşı gibi açarak öksürdü ve kulaklarına dolan bağırışlara şaştı kaldı.

Üzerinde hergün giydiği yeşil-siyah tüniğinin üzerine kuşandığı zırhı ve tüm diğer eşyaları vardı. Ejderha motifli yüzüğünü gördü ve bir an hayal görüp görmediğine dair şüphe duydu.

Karşısındaki manzara ise tasvir edilemez birşeydi. Zamanın gece mi, yoksa gündüz mü olduğunu anlamak olanaksızdı çünkü şehrin tepesini devasa kara dumanlar kaplamıştı. Midgaard şehrinin güneyinde köprüye benzer biryerlerdeydi. Coşkuyla bağıran insanların hep bir ağızdan söylediği bir şarkı vardı, ki bu şarkı Buzcevheri için fazlasıyla tanıdıktı. Onlar Buzcevheri'nin şarkısını, dört yıl önce yazdığı Özgürlük Ağıdı'nı söylüyorlardı! Galin başını batıya çevirdiğinde Belediye Başkanı'ın evinin dev alevler tarafından sarılışına tanık oldu. "Acaba içinde çok ölen oldu mu?" diye endişelendi ama bu düşünce oldukça kısa bir zaman aldı. Burada tuhaf birşeyler oluyor diye düşünerek kuzeye doğru hızlı adımlarla yürümeye koyuldu. Bu şehir her zaman gürültülü olurdu ama bu garip karanlık ve bağırıp çağıran insanların sesleri onu geniş Halk Meydanı'nda karşıladığında, neyin sıradışı olduğunu anladı.

Yüzlerce kişilik bir kalabalık, ellerinde branda bezlerine kırmızı yazılarla birşeyler dikte edilmiş pankartları taşıyarak, şarkılar söyleyip sloganlar atıyorlardı. Bazılarının elinde ise, kusursuzca resmedilmiş bir tablo, tahta, uzun bir sopanın ucunda sallanıyor ve resimdekini gören herkese daha bir azim ve istenç kazandırıyordu. Buzcevheri olayları yavaş yavaş kavramaya başlamıştı ve ağzından minik bir fısıltı çıktı; "Bir Devrim..."

Halk meydanına doğru inen yokuşu ağır adımlarla katetmeye başladı. İki yanındaki evler boş görünüyordu ve sakinleri büyük ihtimalle bu kalabalığın içinde olmalıydı. Başını tekrar öne çevirmiştiki arkasından çarpan bir kapının sesiyle irkildi. Arkasını döndüğünde insan ırkından uzun boylu, bıyıklı, orta yaşlı bir adam, bebekliğini henüz tamamlamış küçük kızını omzuna almış, hayret dolu gözlerle, yokuştan aşağı inerek kendisine yaklaşıyordu. Buzcevheri gözlerini kısarak adamın yüz ifadesini çözmeye çalıştı. Adam yanında bitiverdiğinde kafasını yukarı kaldırıp, bilgi almak için ağzını açtı ki, adam galinden daha önce davrandı:

- Demek sonunda geldiniz! İşte devrim, işte uyanış!
- B-ben anlayamıyorum. Şehird...
- Yangın için kusura bakmayın. Binanın içi tamamen boşaltılmıştı. Yakında kutlamalar başlayacak, sizi bekliyor olacağız Hür Doğan!

Buzcevherinin aklı o kadar karışmıştıki, adamın sırtında küçük kızıyla coşku dolu kalabalığın içine hızla inişini boş gözlerle seyretti. Sonra gözlerini kıza odakladı. Küçük insan yavrusu yavaşça arkasını dönüp elindeki küçük resmi Buzcevheri'ne doğru havaya kaldırdı. Bu O'ydu, Buzcevheri'nin portresi! Tıpkı diğer pankartlarda olduğu gibi küçük kızın elindeki kağıtta da Buzcevheri'nin gülümseyen bir portresi resmedilmişti. Artık galinin 'Neler oluyor?' sorusuna bir cevabı vardı: Duvarlar yıkılmıştı...

Hızla Halk Meydanı'ndan doğuya doğru yürüyen kalabalığın arasından geçti. Yanından geçtiği insanların şevk dolu selamlamalarını ve haykırışlarını duymazdan geldi. Çarşı Yolu'ndan geçerken şehrin kasabını elinde satırıyla kalabalığa doğru coşku dolu övgüler yağdırırken gördü. Demek ki, halk doğru olanı görmüştü! Hür olmayı seçmişlerdi!

Çarşı Yolu'nun sonunda Market Meydanı'nda daha büyük bir kalabalık geniş bir daire oluşturmuştu. Kalabalıktan gürültülü kahkahalar ve alkışlar kopuyordu. Bu çoşkunun içerdiği ironiyi sezmek zor değildi. Galin, merakla kalabalığın içine daldı ve uzun boylu insanların bacaklarının arasından, meydanda neler olduğunu izlemeye koyuldu. Şehrin koruyucusu Hassan ve yanında parlak beyaz zırhlar kuşanmış bir adam korkuyla etraflarındakilere bakarak birşeyler bağırıyorlardı. Kalabalık ise, bu iki adamın ağızlarından çıkan sözlere samimi kahkahalar ve alkışlarla karşılık veriyor, onları ayan beyan aşağılıyorlardı. Buzcevheri, paladinin ve Hassan'ın neler söylediğini duymak için çemberin iç kısmına kıvrak hareketlerle ulaşarak kulak kesildi. Paladin'in sesi çok umutsuz ve yakarırcasınaydı. Hassan ise boynunda asılı olan terazi şekilli madalyonu iki parmağı arasında sıkıca kavramış dualar mırıldanıyordu.

- Sizler! Evet siz karşımda durup, sarhoş nefesleriyle, bunca zamandır ayakta tuttuğumuz şehrin havasını zehirleyenler! Bilmezmisiniz ki getirdiğiniz kaos eninde sonunda kendisini de yakıp bitirecek! Düzensizliğin beraberinde gelecek katliamdan nasibinizi almayacakmısınız? O bücür liderinizin karıştırdığı akıllarınızı başlarınıza toplayın ve şimdiden tapınak da Tanrıça'dan af dilenmeye başlayın! Sonunuz fena bir şerdir ve hiçbirinizin kötülüğünü istemem bilesiniz!

Bu adam kesinlikle şehrin yargıcı olmalıydı. Hah! Bu sözler karşısında susup dinlemektense gidip bir Nyah rahibesi olurum diye düşündü galin. Kıvrakça kalabalığın en ön safındakilerden sıyrıldı ve dairenin içine girerek paladinin karşısında dikildi.

- Bu insanların lideri değilim Yargıç! Ben onlara hürriyeti getirenim! Sizlerin hükümlerinizle elde ettiğiniz itibarı ben düşüncelerimle elde ettim. Bundan sonra hükümleri bu halkın kendisi verecek! Sizlere ise gidip Moria'daki bir bokçukurunda saklanmanızı öneririm! Eminim bu sarhoş nefeslerin kokusunu hissetmeyeceğiniz tek yer orasıdır!

Sarfettiği sözler karşısında tüm kalabalık kahkahaya boğuldu. Buzcevheri ise gözlerini kapatıp, tüm bedeninde hissettiği bu yeni gücün tadını çıkarmak istedi.

Önce hafif bir tebessüm oluştu şirin galinin simasında. Daha sonra gırtlağından duyulan tiz bir kıkırdama başladı. Daha sonra hafif hafif titreyerek kahkahalar atmaya başladı genç galin kadını. Kahkahalarının gürültüsü çevresindeki tüm sesleri bastırır gibiydi. Sesi artık neşeden çok acımasız bir havaya, gücün getirdiği deliliğin tünellerinde yankılanırmışçasına büyük bir heybete kavuştu. Ve sonra...

Ve sonra herkes, herşey sustu.


 

          Altuğ "Oira" GÜVEN

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim