Hikaye

Altuğ "Oira" GÜVEN

Çağrılar ve Semboller

     'Hücre', her zamanki sessizliğine bürünmüştü.

"Pekala mellon, haydi tatlı güneşin biraz keyfini çıkaralım. Bugünkü trans bizi yeterice yordu." diyen bir sesin zihninde yayılmasına izin verdi genç adaril(high elf). Ses tellerini kullanarak bir cümle kurmayalı yirmi yıldan fazla olmuştu. Yeni Rahip Manastırı'nda bu yasaktı.

"En azından bir tehu(rahip) olana kadar değil mi mellon?"

Aklında yaşattığı isimsiz arkadaşının sesi ona huzur verdi ve hücresinden çıkmaya teşvik etti. Tüm gece boyunca süren transın ardından iyice hamlamış bacakları kütürdeyerek kalkma emrine uydular ve çıplak ayaklarının tabanları, hücrenin sıcak toprak zemininin şekline uyma çabalarını ufak sızılarla belli ettiler. Elf'in ağzı kupkuruydu ve kutsanmış su içebilmek için kendine ilk hedef olarak manastır avlusunu belirledi.
Hayatı boyunca bilebileceği tüm sadelik bu hücredeydi. Henüz daha rahatıyla tanışmamış olduğu yatağının hemen birkaç adım ötesinde duvara dayanmış küçük cübbe dolabı ve elbiselerinin temizliği için açılmış ufak bir çukurdan başka, bu odayı içi boş bir küpten ayıracak fazla bir detay yoktu. Ah elbette bir de küre vardı. Asla yeri tam olarak bilinemezdi. Translar sırasında hemen avucunun içinde de ortaya çıkabilirdi, tavanın alelade bir köşesinde de. Ama nerde olabilirse olsun, sınavına ulaşabilmek için, küreye de ulaşmalıydı. Kürenin boyunu aştığı yüksekliklerde belirdiği geceler ne kadar da zorlu olurdu!
Dolabı sürükle, üstüne çık, zıplayabildiğin kadar zıpla... Ah manastırın diğer adayları da bu saçmalıklara uğraşıyor olabilirlermiydi? Keşke sorma şansı olsaydı.

Hücresinden çıkıp, diğer hücrelere açılan kemerli girişlerden içeri bakmaksızın koridor boyunca yürümeye koyuldu. Girişlerden bakmanın bir faydası olmazdı çünkü ister baksın, ister girsin, karşısına çıkacak tek yer kendi hücresi olurdu. "Belki de bunu sebebi bütün hücrelerin tıpatıp birbirine benzemeleridir mellon, ne dersin?" diye düşündü ama zihninde yaşayan dostundan bir yanıt gelmedi. Aday, koridorda yürürken, kendi sesinin neye benzediğini düşünmeye koyuldu. Küçük bir elf çocuğuyken konuştuğunu hatırlayabiliyordu ama ne yazıkki, hafızası ona ses tonunu hatırlatacak kadar minnet duymuyor olmalıydı.
"Acaba Rahibe Puoila kadar güzel mi yoksa, Aina'Ochrat kadar emredici bir ses tonuna mı sahibim mellon? Ah elbet öğreneceğim! Biliyorsundur, dün gece küre Son'a yaklaştığımı duyurdu. Yakında kaderimi seçeceğim. Nyah'ın kutsamasını hakettiğim zaman ne yapmayı planladığımı bir bilsen! Hah!" Birden aptalca bir düşünce, aklındaki sözleri kesti ve kendini bir deli gibi görmeye başladı. Ne yapmaya çalışıyordu ki? Eğitimi boyunca yanlızdı ve bir tehu seviyesine ulaşmak için öğretilen tüm büyüleri öğrenirken ona eşlik edecek bir mellon (arkadaş) asla varolmayacaktı. Ama biliyordu ki, günün sonunda konuşmak için birini aradığında, aklındaki ses ona yine dostluğunu sunacaktı. Tüm diğer günlere benzeyen bu günde de bir derece aklını yerinde tutmak belki doğru olurdu. Zaten uzun ve loş koridorun sonuna gelmişti.

Manastırın bembeyaz mermer taşlarıyla örülmüş avlusu, sabah güneşinin parlaklığıyla, elf'in mavi gözlerini kamaştırdı. Mermer taşlarının arasından süzülen, altın rengi, açık yeşil ve beyaz renkli yapraklara sahip söğüt ağaçlarının arasından ak giysileri içindeki başrahibe Coriadae'yi gördü ve zihin yoluya ona bir ileti yolladı. Bu iletiler çok basit zihin yöntemleriydi ve sadece selamlamak amacıyla kullanılabiliyorlardı. Zihinsel telepati vasıtasıyla yapılan konuşmalar ise Elf'in aydınlanma yolunda, kalan iki öğretiden biriydi. Şimdiye kadar öğrendiği efsunlarda hiç de başarısız sayılmazdı. Manastırdan mezun olma yolunda rekabet içinde olduğu birinin var olup olmadığından emin olamazdı. Diğer hücrelere girip çıkan birilerine asla rastlamamıştı. Bu avluda, kendisi gibi açık gri cübbeler giymiş başka öğrenciler olup olmadığını bilemezdi. Tüm duyuları bu kimselerin varlığını reddetse de, avlunun içindeki kalabalığı hissedebiliyordu, ya da yirmi bir yıllık yalnızlığına kendini alıştırmak için aklının ona sunduğu bir başka avuntudan ibaretti bu. Suretini hatırlayabildiği bir annenin ya da babanın özlemini hiçbir zaman duymamıştı. Bildiği ve bilmesi gereken tüm kişiler bu manastırda onu eğiten, başrahip Aina'Ochrat, ve rahibeler Coriadae ve Puoila onun yanlızlığına bir derece ilaç olabilmekteydiler.

Tam altı yıl önce -Tanrıça O'nu affetsin- rahibe Puoila'nın -kendisininkinin bir kat üstündeki- hücresine su getirdiği sırada hücreyi ufacık bir anlığına incelemeye cüret etmişti. Aslında kendi odasından bir miktar büyük olması dışında fazla bir fark yoktu. Ama belki de görmesi istenmemesine rağmen görmüş olduğu tek şeyi görmüştü orada. Duvarda asılı ufak bir parşömen vardı. Öğrencilere öğretilmemiş kadim elf dilinde yazılmış diğer parşömenlerin aksine bu adarillerin ortak lisanında dikte edilmiş bir çeşit hatırlatma notuydu ve öğrencinin eğitim süresince öğrenmesi gereken efsun isimlerini listeliyordu. Altı yıl önce önünde yirmi dokuz farklı büyü dsiplini vardı. "O altı yıl boyunca küre beni yirmi yedi farklı öğretiye yönlendirdi. Demek geriye iki tane kalmış olmalı..." diyerek bir bilgi sunmuştu zihnindeki arkadaşına dün avludayken. Hatta aklında resmettiği parşömen'in resminin son iki hanesindeki öğretileri de biliyordu. Önce uçmayı, sonra da zihinsel temas kurmayı öğrenmeliydi. İlkini başaracağından emindi çünkü genellikle kürenin dilinden anladığına inanırdı. Ancak şu zihinsel temas meselelerinin kendisi aştığı fikrinden kendini alamıyordu. Şu an bile rahibeye gönderdiği gayet basit bir zihinsel selamı başaramamıştı zira rahibenin hala arkası dönüktü.

Öğretilerle ilgili düşünceleri hemen aklından sildi çünkü altı yıl önceki 'yaramazlığını' düşünerek, yüksek seviyeli tehular tarafından farkedilmesini istemiyordu. Gerçi kimbilir belki de, o parşömeni görmesi bile tasarlanmış bir kaderden ibaretti. Kaderi ölümsüzler belirlediğine göre, burası kadar ilahi bir meskendekilerin kaderleri de öncelikli ilgi alanlarından biri olmalıydı. Valhalla'ya şükranlarını sunduktan sonra zihinsel selamını tekrar etti ve başarılı oldu.

Aniden irkilen rahibenin, güzelliğin sınırlarını zorlayan yüzü, genç Aday'a yöneldi ve tatlı bir gülümseme takındı.

"Seni bekliyordum, adsız aday, dün geceki sınavından ötürü seni kutlarım. Son'a yaklaşmak güzel bir duygudur bilirim." diyerek tatlı sesiyle öğrencisinin kulaklarının pasını aldı. Aday'ın hafızasında bir anda dün gece küre ile gerçekleştirdiği temasın ayrıntıları canlandı. İlk defa bir hasar büyüsünün sırrı ona bahşedilmişti. Oysa ki, kan dökmek genç elf için ne kadar da yabancıydı. Zaman zaman kendini korumak zorunda kalacağı kuşkusuz olsa da kullanmaktan kesinlikle kaçınacağına dair kendi kendine söz vermişti tehu adayı. Aklındaki derin düşüncelerden sıyrılmasına neden olan bir kapı gıcırtısı işitti ve başrahibin kazınmış tuhaf saçlı kafası kapının eşiğinden dışarı çıkarak, rahibeye bilinmeyen lisanda bir takım sözler söyledi. Rahibe gülümsemesini genişleterek, Aday'a döndü ve konuştu: "Kutlu olan, seni odasına istiyor, heyecanlanma ve fazla derin düşüncelere dalma. O odaya ilk defa gireceğini biliyorum. Odayı gönül rahatlığıyla inceleyebilirsin." Ak cübbesini savurarak, parmaklarıyla Düzen Tanrıça'sının sembolünü havaya çizerek, Aday'ı kutsadı ve manastır'ın ek binasına doğru ağır ağır yürümeye başladı.
İşte bu gerçekten heyecan vericiydi. Elf'in yıllarca zihninde hapsettiği merak dolu hisler bir anda açığa çıkmıştı ve kalbi gümbür gümbür atıyordu. Rahibe'nin öğüdünü anımsadı ve fazla düşünmeksizin, bir dua ederek, ahşap kapısı hafifçe aralanmış odaya yöneldi.

Eğer Diyarlar'ın en kadim soylarından birine mensup olmasaydı ve bunca zamanlık eğitim onun iradesini taş gibi yapmasaydı, muhtemelen odaya girdiği anda şuurunu kaybedebilirdi.

Ancak etmedi ve başrahip Aina'Ochrat'ın eşsiz mabedinin her karesine tanık olma fırsatı buldu. Belki de şehir yaşamının derin mozaiğine kapılmış sıradan biri bu odanın dekorasyonunu basit ve sade bulabilirdi ama Aday için bir oturma minderi bile lüks bir eklenti sayılırdı. Kaldı ki odanın eşsiz yanı, ne rahibin ak meşe ağacından oyulmuş masasıydı ne de duvarlara asılmış ve kusursuzca resmedilmiş ilahi figürlerdi. Odanın görme duyusuyla realize edilebilecek bir tabanı yoktu. Bu odaya ilk defa giren herkes gibi genç adaril de kendini tabanı olmayan bir kübün içinde havada asılı kalmış gibi hissetmişti. Dokunma duyusu, aklını bu zeminin basılabilecek yapıda olduğuna ikna etmesi fazla sürmemişti tabii. Başrahibin çalışma masasına doğru, zemine bakarak ağır ağır yürüdü elf. Aşağıda bulutların arasından geniş bir şehri seçebildiğini farketti. Daha sonra becerikli gözleri hızla ayrıntıları yakalamaya başladı. Devasa bir tapınağın çevresinde inşa edilmiş, oldukça kalabalık görünen bir kentti bu. Sokaklarındaki kanlı mücadeleler buradan açıkça seçilebiliyordu. Adaril'in ruhunu 'zarar' tılsımını öğrendiği gün olduğu gibi bir korku hissi sardı. Odanın geniş penceresinden yayılan tertemiz dağ havasını derince soludu ve başını kaldırdı.

Başrahip masum ve geniş bir gülümseme ile rahip adayına bakmaktaydı. Bir an ağzını açtı ve konuşacakmış gibi oldu ama aniden ayaklandı ve şuursuz görünen hareketlerle duvara yıllardır yaslanıyormuş gibi duran bir dolaba doğru yöneldi. Dolabın kapağını açtı ve mırıldanarak parmaklarıyla birşeyler aradı. Birkaç dakika geçmemişti ki bir zafer homurtusuyla, ince bir parşömen çıkartıp gözlerini genç adarile dikti. Aina'Ochrat oldukça yaşlı bir yarım-elfti. Bembeyaz giysiler içindeydi ve yaşına rağmen oldukça formda görünüyordu. Elf kanının ona bahşettiği bebeksi yüz hatları yer yer soyunun diğer yarısından gelen keskin çizgilerle bölünüyordu. Saçlarının tepesi kazınmıştı ve keline kalıcı bir dövme boyası ile düzen-tanrıçasının tanıdık terazi sembolü işlenmişti. Aday için bu simge o kadar tanıdıktı ki. Günlerinin büyük bölümünü alan dua ayinlerinde konsantre olmak için aklının tuvaline çizdiği hep bu semboldü. Eninde sonunda hayatının anlamı da bu sembol olacaktı. Fazla beklemesine gerek olmamalıydı. Son'un yaklaştığını O da hissediyordu...

"Evet, beklediğimiz genç burada demek. Orthiss çıkabilirsin..." diyerek Aday'ın yanındaki boşluğa doğru elinin tersiyle bir hareket yaptı. Aday şaşkınlıkla başrahibin baktığı boşluğa bakıyordu ve birden arkasındaki kapı, görünmeyen biri tarafından açıldı ve usulca kapandı. Tanrıçanın bukleleri adına! Bu da ne demek oluyordu? Birden aklında tanıdık bir ses canlandı.

"İyi şanslar mellon! Tanrıça ihsanını senden esirgemesin..."

Kan beynine sıçramıştı ama galiba anlıyordu. Bunca zamandır aklında onu yönlendiren ses, kendi zayıf iradesi değilmiydi? Orthiss... Bu ismi unutmayacaktı. Birgün herşeyi anlayacağına dair içten içe bir söz verdi.

"Bu senin son sınavın genç evladım. Küre, sana son kez fısıldayacak ve elbet göreceksin sen de duyularından gizlenenleri." diyerek gerilimi ikiye katladı başrahip.
Zihinsel temas! Elbette Orthiss ile bunca zamandır yaptığı şey bu olmalıydı. Son bir öğreti kalmıştı demek... Son bir sınav... Hazır değildi yoo hayır daha dua bile etmeye fırsatı olmamıştı. Zaman istemek ahmakça mı olurdu acaba. Bunu düşünmeye bile vakit bulamadı. Kürenin çağrısını tüm benliğiyle hissetti ve kendini karanlık hücresinde buldu. Küre tavanın tam ortasında, en yüksek tepede asılı duruyordu ve onu çağırıyordu. Efsun örmeye vakti olmadığını her nasılsa biliyordu ve yapması gerekenin de yirmi yıldan fazladır süren eğitimi içinde öğrendiğini anımsadı. Doğru dua sözcükleri gerekliydi. Ruhunu bir anda temizledi ve tüm benliğini tavanda asılı duran alacalı renklere sahip küreye konsantre etti. Kelimelerin kafiyelerle ağzından çıkmasını bekliyordu. Zamanı yoktu ve beklemek zorundaydı.

"Vade dar, eylem zor,
Vadenin anlamsız olduğu diyar,
Duysun adanmışların kelimelerini.
Nasıl kusursuzca yarattı iseler,
Öyle yaklaştırsınlar kendilerine,
Kullarının fani bedenlerini... "

Kürenin mi ona, yoksa kendisinin mi küreye yaklaştığını bilemezdi ama olması gereken olmuştu. Parmaklarını uzattı, küreye dokundu ve bilincini kaybetti.

Her transın ardından onu uyandıran mellon bu sefer olmayacaktı biliyordu. Zihninin karanlığından çekilip alınmayı bekledi sabırla. Fazla sürmeyecekti. Bu son sınavdı ve başarmış olmalıydı. İmtihanlar sona ermiş olmalıydı...

----------------

Hanın on beş dakika önceki gürültüsünden eser yoktu. Masaların üzeri sızmış asilzade bedenleriyle doluydu ve yaşlı şişman bir kadın, kişileri uyandırmamaya özen göstererek tabağı çanağı toplamaya çabalıyordu. Vampir, şöminenin yanındaki yerinden, kadını dikkatlice süzdü. "Uyu artık kaltak..." diye mırıldandı usulca. Lanet olası kasabada açlıktan başka birşey bulamamıştı. Bu gece karnını doyurup Ofcol'un yolunu tutmayı planlıyordu. Taverna salonunun karşı ucunda ufak bir kıpırtı sezdi. Büyükçe bir battaniyeye sarılmış ince bir suret, hafif hırıltılarla uyumaktaydı. Vampir uyuyan kişinin kalp ritimlerine odaklandı ve dinledi. Uyandığı anda bunu sezebileceğinden emindi. Yo hayır oradaki ayyaştan bir tehlike gelmeyecekti. Şu kadın bir defols.. diye düşünüyordu ki, mutfak kapısının kadının ardından kapandığını duydu. Bulaşık çeşmesinin şırıltısını bekledi ve sabırsızca ayaklandı. İçkiyi çok da fazla kaçırmamış bir bedeni saatlerdir takibe almıştı zaten. Akşam yemeğini saptayalı çok olmuştu ve ağır ağır hedefine yaklaştı. Genç asilzadenin siyah saçlarına usulca dokundu ve gürültüyle hissettiği damar atışına parmağıyla dokununcaya kadar parmağını gencin boynunda gezdirdi. Kanın akışını sadistçe yaptığı hafif dokunuşlarla yavaşlattı. Saatlerdir oturmasına rağmen çevikliğinden hiçbirşey kaybetmemiş sırtını maharetle büktü ve sivri dişlerini usul usul damara yaklaştırdı. Açlığının, sadizmle çarpıştığı noktada arkasında hafif bir aksırık duydu ve hızla elini kamasına götürerek arkasını döndü. Hancı kadın haddini fazla aşmış olmalıydı...

Arkasında gördüğü şey kafasına kadar boz renkte battaniyesini çekmiş, yüzü karanlıkta duran ayyaştan başkası değildi. Pekala akşam yemeğinin menüsü genişledi..." diye düşündü ve ağırca elini kamasından uzaklaştırdı. Hızlı bir hamleyle battaniyeyi, kendine göre kısa boylu suretin üzerinden beceriyle savurdu.
Bu lanet salon az önce ne kadar karanlıksa, işte bu elf de o kadar göz kamaştırıcıydı. Vampir gözlerini kırpıştırdı ve içini bulandıran kutsallığı hissetti. Gözlerini karşısındakinin gözlerine odakladığında gördüğü sadece bir gülümsemeydi. Bilebileceği en masum ve sevecen gülümseme bu olmalıydı. Şefkat ve acıma belki ama husumet asla...

Rahip kolunu ağırca kaldırdı ve beyaz eldivenlerinin üzerindeki altın rengi yazılar elbisesinin beyaz ışığında parıldadı. İşaret parmağını öne uzatarak, vampirin şaşkınlık içindeki yüzünü işaret etti. Parmak ağır hareketlerle hareket ederken vampir, bedeninin yakalandığı durgunluktan kurtulamıyordu. Gözlerini hareket eden parmağın ucuna odakladı. Sağa, sonra aşağı ve şimdi bir yuvarlak. Bu deli herif ne çizmeye çalışıyordu. Sessizce mırıldanan dualar kulağını doldurdu ve parmağın havaya çizdiği şekil hafifçe belirginleşti. Boşlukta imgesel bir terazi sembolü asılı duruyordu. Gülümseyen rahip duasını bitirdi. Boşta olan sol elini kendi gözlerine siper etti ve sağ elinin avucunu aniden açtı.

Terazi sembolünün olduğu noktada erkenden bir şafak söktü. Hızla ve akıl almaz bir parlamayla gün ışığı rahibin elinden çıktı. Vampir beklenmedik tüm bu olayların ardından, tasavvur edemeyeceği bir acı ile her parçasının kavruluşunu hissederken, lanetlemekten asla bıkmadığı ölümsüzlerden, kendisini erken öldürmeleri için dua etmeyi bile düşündü.

Dakikalar sonra han eski sessizliğine ve loşluğuna büründüğünde genç asilzade uyandı ve başucunda kendisine gülümseyerek bakan aydınlık yüzlü surete mağrur gözlerini dikti. Elini belinde asılı duran para kesesine götürdü, iki gümüş sikke çıkartıp masaya bıraktı ve tatlı uykusuna döndü...



 

          Altuğ "Oira" GÜVEN

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim