"Pekala mellon, haydi tatlı güneşin biraz keyfini çıkaralım. Bugünkü
trans bizi yeterice yordu." diyen bir sesin zihninde yayılmasına
izin verdi genç adaril(high elf). Ses tellerini kullanarak bir cümle
kurmayalı yirmi yıldan fazla olmuştu. Yeni Rahip Manastırı'nda bu
yasaktı.
"En azından bir tehu(rahip) olana kadar değil mi mellon?"
Aklında yaşattığı isimsiz arkadaşının sesi ona huzur verdi ve
hücresinden çıkmaya teşvik etti. Tüm gece boyunca süren transın
ardından iyice hamlamış bacakları kütürdeyerek kalkma emrine uydular
ve çıplak ayaklarının tabanları, hücrenin sıcak toprak zemininin
şekline uyma çabalarını ufak sızılarla belli ettiler. Elf'in ağzı
kupkuruydu ve kutsanmış su içebilmek için kendine ilk hedef olarak
manastır avlusunu belirledi.
Hayatı boyunca bilebileceği tüm sadelik bu hücredeydi. Henüz daha
rahatıyla tanışmamış olduğu yatağının hemen birkaç adım ötesinde
duvara dayanmış küçük cübbe dolabı ve elbiselerinin temizliği için
açılmış ufak bir çukurdan başka, bu odayı içi boş bir küpten
ayıracak fazla bir detay yoktu. Ah elbette bir de küre vardı. Asla
yeri tam olarak bilinemezdi. Translar sırasında hemen avucunun
içinde de ortaya çıkabilirdi, tavanın alelade bir köşesinde de. Ama
nerde olabilirse olsun, sınavına ulaşabilmek için, küreye de
ulaşmalıydı. Kürenin boyunu aştığı yüksekliklerde belirdiği geceler
ne kadar da zorlu olurdu!
Dolabı sürükle, üstüne çık, zıplayabildiğin kadar zıpla... Ah
manastırın diğer adayları da bu saçmalıklara uğraşıyor
olabilirlermiydi? Keşke sorma şansı olsaydı.
Hücresinden çıkıp, diğer hücrelere açılan kemerli girişlerden içeri
bakmaksızın koridor boyunca yürümeye koyuldu. Girişlerden bakmanın
bir faydası olmazdı çünkü ister baksın, ister girsin, karşısına
çıkacak tek yer kendi hücresi olurdu. "Belki de bunu sebebi bütün
hücrelerin tıpatıp birbirine benzemeleridir mellon, ne dersin?" diye
düşündü ama zihninde yaşayan dostundan bir yanıt gelmedi. Aday,
koridorda yürürken, kendi sesinin neye benzediğini düşünmeye
koyuldu. Küçük bir elf çocuğuyken konuştuğunu hatırlayabiliyordu ama
ne yazıkki, hafızası ona ses tonunu hatırlatacak kadar minnet
duymuyor olmalıydı.
"Acaba Rahibe Puoila kadar güzel mi yoksa, Aina'Ochrat kadar
emredici bir ses tonuna mı sahibim mellon? Ah elbet öğreneceğim!
Biliyorsundur, dün gece küre Son'a yaklaştığımı duyurdu. Yakında
kaderimi seçeceğim. Nyah'ın kutsamasını hakettiğim zaman ne yapmayı
planladığımı bir bilsen! Hah!" Birden aptalca bir düşünce, aklındaki
sözleri kesti ve kendini bir deli gibi görmeye başladı. Ne yapmaya
çalışıyordu ki? Eğitimi boyunca yanlızdı ve bir tehu seviyesine
ulaşmak için öğretilen tüm büyüleri öğrenirken ona eşlik edecek bir
mellon (arkadaş) asla varolmayacaktı. Ama biliyordu ki, günün
sonunda konuşmak için birini aradığında, aklındaki ses ona yine
dostluğunu sunacaktı. Tüm diğer günlere benzeyen bu günde de bir
derece aklını yerinde tutmak belki doğru olurdu. Zaten uzun ve loş
koridorun sonuna gelmişti.
Manastırın bembeyaz mermer taşlarıyla örülmüş avlusu, sabah
güneşinin parlaklığıyla, elf'in mavi gözlerini kamaştırdı. Mermer
taşlarının arasından süzülen, altın rengi, açık yeşil ve beyaz
renkli yapraklara sahip söğüt ağaçlarının arasından ak giysileri
içindeki başrahibe Coriadae'yi gördü ve zihin yoluya ona bir ileti
yolladı. Bu iletiler çok basit zihin yöntemleriydi ve sadece
selamlamak amacıyla kullanılabiliyorlardı. Zihinsel telepati
vasıtasıyla yapılan konuşmalar ise Elf'in aydınlanma yolunda, kalan
iki öğretiden biriydi. Şimdiye kadar öğrendiği efsunlarda hiç de
başarısız sayılmazdı. Manastırdan mezun olma yolunda rekabet içinde
olduğu birinin var olup olmadığından emin olamazdı. Diğer hücrelere
girip çıkan birilerine asla rastlamamıştı. Bu avluda, kendisi gibi
açık gri cübbeler giymiş başka öğrenciler olup olmadığını bilemezdi.
Tüm duyuları bu kimselerin varlığını reddetse de, avlunun içindeki
kalabalığı hissedebiliyordu, ya da yirmi bir yıllık yalnızlığına
kendini alıştırmak için aklının ona sunduğu bir başka avuntudan
ibaretti bu. Suretini hatırlayabildiği bir annenin ya da babanın
özlemini hiçbir zaman duymamıştı. Bildiği ve bilmesi gereken tüm
kişiler bu manastırda onu eğiten, başrahip Aina'Ochrat, ve rahibeler
Coriadae ve Puoila onun yanlızlığına bir derece ilaç
olabilmekteydiler.
Tam altı yıl önce -Tanrıça O'nu affetsin- rahibe Puoila'nın
-kendisininkinin bir kat üstündeki- hücresine su getirdiği sırada
hücreyi ufacık bir anlığına incelemeye cüret etmişti. Aslında kendi
odasından bir miktar büyük olması dışında fazla bir fark yoktu. Ama
belki de görmesi istenmemesine rağmen görmüş olduğu tek şeyi
görmüştü orada. Duvarda asılı ufak bir parşömen vardı. Öğrencilere
öğretilmemiş kadim elf dilinde yazılmış diğer parşömenlerin aksine
bu adarillerin ortak lisanında dikte edilmiş bir çeşit hatırlatma
notuydu ve öğrencinin eğitim süresince öğrenmesi gereken efsun
isimlerini listeliyordu. Altı yıl önce önünde yirmi dokuz farklı
büyü dsiplini vardı. "O altı yıl boyunca küre beni yirmi yedi farklı
öğretiye yönlendirdi. Demek geriye iki tane kalmış olmalı..."
diyerek bir bilgi sunmuştu zihnindeki arkadaşına dün avludayken.
Hatta aklında resmettiği parşömen'in resminin son iki hanesindeki
öğretileri de biliyordu. Önce uçmayı, sonra da zihinsel temas
kurmayı öğrenmeliydi. İlkini başaracağından emindi çünkü genellikle
kürenin dilinden anladığına inanırdı. Ancak şu zihinsel temas
meselelerinin kendisi aştığı fikrinden kendini alamıyordu. Şu an
bile rahibeye gönderdiği gayet basit bir zihinsel selamı
başaramamıştı zira rahibenin hala arkası dönüktü.
Öğretilerle ilgili düşünceleri hemen aklından sildi çünkü altı yıl
önceki 'yaramazlığını' düşünerek, yüksek seviyeli tehular tarafından
farkedilmesini istemiyordu. Gerçi kimbilir belki de, o parşömeni
görmesi bile tasarlanmış bir kaderden ibaretti. Kaderi ölümsüzler
belirlediğine göre, burası kadar ilahi bir meskendekilerin kaderleri
de öncelikli ilgi alanlarından biri olmalıydı. Valhalla'ya
şükranlarını sunduktan sonra zihinsel selamını tekrar etti ve
başarılı oldu.
Aniden irkilen rahibenin, güzelliğin sınırlarını zorlayan yüzü, genç
Aday'a yöneldi ve tatlı bir gülümseme takındı.
"Seni bekliyordum, adsız aday, dün geceki sınavından ötürü seni
kutlarım. Son'a yaklaşmak güzel bir duygudur bilirim." diyerek tatlı
sesiyle öğrencisinin kulaklarının pasını aldı. Aday'ın hafızasında
bir anda dün gece küre ile gerçekleştirdiği temasın ayrıntıları
canlandı. İlk defa bir hasar büyüsünün sırrı ona bahşedilmişti. Oysa
ki, kan dökmek genç elf için ne kadar da yabancıydı. Zaman zaman
kendini korumak zorunda kalacağı kuşkusuz olsa da kullanmaktan
kesinlikle kaçınacağına dair kendi kendine söz vermişti tehu adayı.
Aklındaki derin düşüncelerden sıyrılmasına neden olan bir kapı
gıcırtısı işitti ve başrahibin kazınmış tuhaf saçlı kafası kapının
eşiğinden dışarı çıkarak, rahibeye bilinmeyen lisanda bir takım
sözler söyledi. Rahibe gülümsemesini genişleterek, Aday'a döndü ve
konuştu: "Kutlu olan, seni odasına istiyor, heyecanlanma ve fazla
derin düşüncelere dalma. O odaya ilk defa gireceğini biliyorum.
Odayı gönül rahatlığıyla inceleyebilirsin." Ak cübbesini savurarak,
parmaklarıyla Düzen Tanrıça'sının sembolünü havaya çizerek, Aday'ı
kutsadı ve manastır'ın ek binasına doğru ağır ağır yürümeye başladı.
İşte bu gerçekten heyecan vericiydi. Elf'in yıllarca zihninde
hapsettiği merak dolu hisler bir anda açığa çıkmıştı ve kalbi gümbür
gümbür atıyordu. Rahibe'nin öğüdünü anımsadı ve fazla düşünmeksizin,
bir dua ederek, ahşap kapısı hafifçe aralanmış odaya yöneldi.
Eğer Diyarlar'ın en kadim soylarından birine mensup olmasaydı ve
bunca zamanlık eğitim onun iradesini taş gibi yapmasaydı, muhtemelen
odaya girdiği anda şuurunu kaybedebilirdi.
Ancak etmedi ve başrahip Aina'Ochrat'ın eşsiz mabedinin her karesine
tanık olma fırsatı buldu. Belki de şehir yaşamının derin mozaiğine
kapılmış sıradan biri bu odanın dekorasyonunu basit ve sade
bulabilirdi ama Aday için bir oturma minderi bile lüks bir eklenti
sayılırdı. Kaldı ki odanın eşsiz yanı, ne rahibin ak meşe ağacından
oyulmuş masasıydı ne de duvarlara asılmış ve kusursuzca resmedilmiş
ilahi figürlerdi. Odanın görme duyusuyla realize edilebilecek bir
tabanı yoktu. Bu odaya ilk defa giren herkes gibi genç adaril de
kendini tabanı olmayan bir kübün içinde havada asılı kalmış gibi
hissetmişti. Dokunma duyusu, aklını bu zeminin basılabilecek yapıda
olduğuna ikna etmesi fazla sürmemişti tabii. Başrahibin çalışma
masasına doğru, zemine bakarak ağır ağır yürüdü elf. Aşağıda
bulutların arasından geniş bir şehri seçebildiğini farketti. Daha
sonra becerikli gözleri hızla ayrıntıları yakalamaya başladı. Devasa
bir tapınağın çevresinde inşa edilmiş, oldukça kalabalık görünen bir
kentti bu. Sokaklarındaki kanlı mücadeleler buradan açıkça
seçilebiliyordu. Adaril'in ruhunu 'zarar' tılsımını öğrendiği gün
olduğu gibi bir korku hissi sardı. Odanın geniş penceresinden
yayılan tertemiz dağ havasını derince soludu ve başını kaldırdı.
Başrahip masum ve geniş bir gülümseme ile rahip adayına bakmaktaydı.
Bir an ağzını açtı ve konuşacakmış gibi oldu ama aniden ayaklandı ve
şuursuz görünen hareketlerle duvara yıllardır yaslanıyormuş gibi
duran bir dolaba doğru yöneldi. Dolabın kapağını açtı ve
mırıldanarak parmaklarıyla birşeyler aradı. Birkaç dakika geçmemişti
ki bir zafer homurtusuyla, ince bir parşömen çıkartıp gözlerini genç
adarile dikti. Aina'Ochrat oldukça yaşlı bir yarım-elfti. Bembeyaz
giysiler içindeydi ve yaşına rağmen oldukça formda görünüyordu. Elf
kanının ona bahşettiği bebeksi yüz hatları yer yer soyunun diğer
yarısından gelen keskin çizgilerle bölünüyordu. Saçlarının tepesi
kazınmıştı ve keline kalıcı bir dövme boyası ile düzen-tanrıçasının
tanıdık terazi sembolü işlenmişti. Aday için bu simge o kadar
tanıdıktı ki. Günlerinin büyük bölümünü alan dua ayinlerinde
konsantre olmak için aklının tuvaline çizdiği hep bu semboldü.
Eninde sonunda hayatının anlamı da bu sembol olacaktı. Fazla
beklemesine gerek olmamalıydı. Son'un yaklaştığını O da
hissediyordu...
"Evet, beklediğimiz genç burada demek. Orthiss çıkabilirsin..."
diyerek Aday'ın yanındaki boşluğa doğru elinin tersiyle bir hareket
yaptı. Aday şaşkınlıkla başrahibin baktığı boşluğa bakıyordu ve
birden arkasındaki kapı, görünmeyen biri tarafından açıldı ve usulca
kapandı. Tanrıçanın bukleleri adına! Bu da ne demek oluyordu? Birden
aklında tanıdık bir ses canlandı.
Kan beynine sıçramıştı ama galiba anlıyordu. Bunca zamandır aklında
onu yönlendiren ses, kendi zayıf iradesi değilmiydi? Orthiss... Bu
ismi unutmayacaktı. Birgün herşeyi anlayacağına dair içten içe bir
söz verdi.
"Bu senin son sınavın genç evladım. Küre, sana son kez fısıldayacak
ve elbet göreceksin sen de duyularından gizlenenleri." diyerek
gerilimi ikiye katladı başrahip.
Zihinsel temas! Elbette Orthiss ile bunca zamandır yaptığı şey bu
olmalıydı. Son bir öğreti kalmıştı demek... Son bir sınav... Hazır
değildi yoo hayır daha dua bile etmeye fırsatı olmamıştı. Zaman
istemek ahmakça mı olurdu acaba. Bunu düşünmeye bile vakit bulamadı.
Kürenin çağrısını tüm benliğiyle hissetti ve kendini karanlık
hücresinde buldu. Küre tavanın tam ortasında, en yüksek tepede asılı
duruyordu ve onu çağırıyordu. Efsun örmeye vakti olmadığını her
nasılsa biliyordu ve yapması gerekenin de yirmi yıldan fazladır
süren eğitimi içinde öğrendiğini anımsadı. Doğru dua sözcükleri
gerekliydi. Ruhunu bir anda temizledi ve tüm benliğini tavanda asılı
duran alacalı renklere sahip küreye konsantre etti. Kelimelerin
kafiyelerle ağzından çıkmasını bekliyordu. Zamanı yoktu ve beklemek
zorundaydı.
"Vade dar, eylem zor,
Vadenin anlamsız olduğu diyar,
Duysun adanmışların kelimelerini.
Nasıl kusursuzca yarattı iseler,
Öyle yaklaştırsınlar kendilerine,
Kullarının fani bedenlerini... "
Kürenin mi ona, yoksa kendisinin mi küreye yaklaştığını bilemezdi
ama olması gereken olmuştu. Parmaklarını uzattı, küreye dokundu ve
bilincini kaybetti.
Her transın ardından onu uyandıran mellon bu sefer olmayacaktı
biliyordu. Zihninin karanlığından çekilip alınmayı bekledi sabırla.
Fazla sürmeyecekti. Bu son sınavdı ve başarmış olmalıydı. İmtihanlar
sona ermiş olmalıydı...
----------------
Hanın on beş dakika önceki gürültüsünden eser yoktu. Masaların üzeri
sızmış asilzade bedenleriyle doluydu ve yaşlı şişman bir kadın,
kişileri uyandırmamaya özen göstererek tabağı çanağı toplamaya
çabalıyordu. Vampir, şöminenin yanındaki yerinden, kadını dikkatlice
süzdü. "Uyu artık kaltak..." diye mırıldandı usulca. Lanet olası
kasabada açlıktan başka birşey bulamamıştı. Bu gece karnını doyurup
Ofcol'un yolunu tutmayı planlıyordu. Taverna salonunun karşı ucunda
ufak bir kıpırtı sezdi. Büyükçe bir battaniyeye sarılmış ince bir
suret, hafif hırıltılarla uyumaktaydı. Vampir uyuyan kişinin kalp
ritimlerine odaklandı ve dinledi. Uyandığı anda bunu
sezebileceğinden emindi. Yo hayır oradaki ayyaştan bir tehlike
gelmeyecekti. Şu kadın bir defols.. diye düşünüyordu ki, mutfak
kapısının kadının ardından kapandığını duydu. Bulaşık çeşmesinin
şırıltısını bekledi ve sabırsızca ayaklandı. İçkiyi çok da fazla
kaçırmamış bir bedeni saatlerdir takibe almıştı zaten. Akşam
yemeğini saptayalı çok olmuştu ve ağır ağır hedefine yaklaştı. Genç
asilzadenin siyah saçlarına usulca dokundu ve gürültüyle hissettiği
damar atışına parmağıyla dokununcaya kadar parmağını gencin boynunda
gezdirdi. Kanın akışını sadistçe yaptığı hafif dokunuşlarla
yavaşlattı. Saatlerdir oturmasına rağmen çevikliğinden hiçbirşey
kaybetmemiş sırtını maharetle büktü ve sivri dişlerini usul usul
damara yaklaştırdı. Açlığının, sadizmle çarpıştığı noktada arkasında
hafif bir aksırık duydu ve hızla elini kamasına götürerek arkasını
döndü. Hancı kadın haddini fazla aşmış olmalıydı...
Arkasında gördüğü şey kafasına kadar boz renkte battaniyesini
çekmiş, yüzü karanlıkta duran ayyaştan başkası değildi. Pekala akşam
yemeğinin menüsü genişledi..." diye düşündü ve ağırca elini
kamasından uzaklaştırdı. Hızlı bir hamleyle battaniyeyi, kendine
göre kısa boylu suretin üzerinden beceriyle savurdu.
Bu lanet salon az önce ne kadar karanlıksa, işte bu elf de o kadar
göz kamaştırıcıydı. Vampir gözlerini kırpıştırdı ve içini bulandıran
kutsallığı hissetti. Gözlerini karşısındakinin gözlerine
odakladığında gördüğü sadece bir gülümsemeydi. Bilebileceği en masum
ve sevecen gülümseme bu olmalıydı. Şefkat ve acıma belki ama husumet
asla...
Rahip kolunu ağırca kaldırdı ve beyaz eldivenlerinin üzerindeki
altın rengi yazılar elbisesinin beyaz ışığında parıldadı. İşaret
parmağını öne uzatarak, vampirin şaşkınlık içindeki yüzünü işaret
etti. Parmak ağır hareketlerle hareket ederken vampir, bedeninin
yakalandığı durgunluktan kurtulamıyordu. Gözlerini hareket eden
parmağın ucuna odakladı. Sağa, sonra aşağı ve şimdi bir yuvarlak. Bu
deli herif ne çizmeye çalışıyordu. Sessizce mırıldanan dualar
kulağını doldurdu ve parmağın havaya çizdiği şekil hafifçe
belirginleşti. Boşlukta imgesel bir terazi sembolü asılı duruyordu.
Gülümseyen rahip duasını bitirdi. Boşta olan sol elini kendi
gözlerine siper etti ve sağ elinin avucunu aniden açtı.
Terazi sembolünün olduğu noktada erkenden bir şafak söktü. Hızla ve
akıl almaz bir parlamayla gün ışığı rahibin elinden çıktı. Vampir
beklenmedik tüm bu olayların ardından, tasavvur edemeyeceği bir acı
ile her parçasının kavruluşunu hissederken, lanetlemekten asla
bıkmadığı ölümsüzlerden, kendisini erken öldürmeleri için dua etmeyi
bile düşündü.
Dakikalar sonra han eski sessizliğine ve loşluğuna büründüğünde genç
asilzade uyandı ve başucunda kendisine gülümseyerek bakan aydınlık
yüzlü surete mağrur gözlerini dikti. Elini belinde asılı duran para
kesesine götürdü, iki gümüş sikke çıkartıp masaya bıraktı ve tatlı
uykusuna döndü...
Altuğ "Oira" GÜVEN
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle