Hikaye

Ersun "NecropotencE" GÜVEN

Planescape Üzerine Hikaye

           

 ... Ve uykusuzluktan sızlayan gözlerini, son bir gayretle açtı sonuna kadar...

Günlerdir, nasıl geldiğini hala anlayamadığı bu garip şehirde dolaşıp, bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. Dayanamıyordu çünkü. Ne dayanacak gücü kalmıştı, ne de zayıf psikolojisi el veriyordu bu karmaşık, ölüm kokan yabancı şehirde biraz daha vakit geçirmeye.

Biraz daha toparlanabilmek için uzun, ve derin bir nefes aldı. Oturuşunu dikleştirdi. Tekrar gözlerini kapadı, ve bir süre aldığı havanın keyfini çıkarmaya çalıştı. Bu pis ve ağır havayı içine çekti defalarca. Bu hareketi tekrarladıkça boğazından başlayıp, ciğerlerine kadar inen yoğun bir sızı hissetmeye başladı. Sanki, ölümü çekiyordu içine, yavaş yavaş yakan, acımasız bir ateş parçası çeker gibi. Ciğerleri bu duruma daha fazla göz yumamayacaktı.

... Öksürmeye başladı. Mazgallardan çıkan tüm pis gazları, bacalardan çıkan yanık maddelerin gazlarını defalarca içine çekmişti. Fakat sonradan gelen bu öksürük krizi, genç savaşçının tekrar ayılmasını sağlamıştı. Anlık rahatlığın izlerini rahatça attı üzerinden.

Gerçekler bir kez daha bir tokat gibi çarpmıştı suratının tam ortasına.

Kendine gelmek için ayağa kalkıp silkindi biraz. Ne zamandır burada oturuyordu? En son ne zaman yemek yemişti ve ne zaman bir şey içmişti? Bir türlü hatırlayamıyordu. Silkindikten sonra etrafına bir göz gezdirdi ve bir kez daha lanet etti bu kahrolası şehre.

“Sigil... Tanrılar cezanı verecek bir gün, ve ben soluk aldığım, ve kalbimin attığı her gün bunun için dua edeceğim. ”

Bunu mırıldandıktan sonra aniden arkasına döndü. Kalabalığın uğultusunu bastıran ve hırıltıyı andıran sese tepki olarak.

“Verecek ufaklık, verecek... Tabii Sigil’den içeri adım atabilirlerse, HAHHAHAHHA!”

Kötü kokan, yarasa kanatlarını andıran geniş kanatları ve pullu derisi ile minyatür bir ejderhayı çağrıştıran ilginç ve çirkin bir yaratık, sivri ve keskin pençesi kılıcının kabzasını aşındırırken genç adamı alay edercesine süzüyordu... Genç savaşçının lanetinin cevabı, çok çabuk, fakat beklediği tanrılarından gelmemişti... Cevabın sonunda gelen gülüş, cesur adamı hiç, ama hiç mi hiç hoşnut etmemişti.

Gerek kendisiyle, gerek de tanrılarıyla alay eden bu pis yaratığı hemen oracıkta öldürme isteği doğdu birden içine. O ukalaca bakan gözlerini tam orada, o vakit yerinden çıkartmak istiyordu. Acıdan bağıracak olan bu pisliğin ağzını açıp, uzun ve çatallı dilini lime lime etmek geliyordu içinden. Ama yapmadı, yapamadı. Çünkü Sigil’ de, bu lanet şehri tanıyacak kadar vakit geçirmişti. En azından Lady of Pain’i tanıyacak kadar.

Düşüncelerden arınıp, tekrar baktığında yaratığın bir kaç adım gerilemiş olduğunu gördü. Sanki yaratık, savaşçının aklını okumuş gibiydi. Yaratığa tekrar yöneltti kin dolu bakışını, ve gecenin karanlığı ile bütünleşen kara pelerinini hafifçe esen rüzgarda savurarak yürümeye başladı. Koşar adımlarla, yaratığı geride bırakarak. Bir süre bir çok cevapsız soru kafasını kurcaladı. Yaratık haklıydı, tanrılar cezasını vereceklerdi Sigil’ in, tabii girebilirlerse. Bu kahrolası şeytan yuvasında her an her şeyin olabileceğini yorgun ve bitkin aklından çıkarmayarak, bu ve bu gibi bir çok soru işareti ile boş, ve ıssız bir ara sokağa daldı. Ara sokakta biraz daha yürüdükten sonra adımlarını ağırlaştırdı. Daha sakin ve daha huzurluydu şimdi. İhtiyacı olan şeyi bulmuştu: yalnızlık. Bir süre hiç ses çıkarmadan sessizce yürüdü boş sokakta. Kendini sessizliğin, huzurun kollarına bıraktı gecenin karanlığında.

Yurdu geldi gözlerinin önüne. Ağır esen rüzgarda çaresizce boyunlarını büken uzun yeşil çimenleri hatırladı. Tepenin hemen ucunda duran, kılıç kullanma egzersizlerini yaptığı uzun, kalın ve yaşlı ağacı, tepenin yamacından akan sakin ve berrak nehri... hepsini gözlerinin önüne getirdi bir an. Her gün nehirde balık tutup, ahşaptan yapılmış ufak evinin bahçesinde pişirirdi balığını. Arada bir sevgilisi de gelirdi. Beraber oturur, sohbet ederlerdi. Bazen gecenin büyüsüne bırakırlardı kendilerini, hiç konuşmadan...

Tüm bu güzel ve büyüleyici anılar, uzaktan gelen ve rüzgarla taşınan yavaş ve duygu yüklü melodinin ruhunu bir bıçak gibi deşip geçmesi ile geride kaldı bir kez daha. Durdu, ve bir süre müziği dinledi. Sonra koşar adımlarla sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Bu müziğin, bu sanatın kaynağını bulmalıydı. Bulmalıydı, Sigil içinde kendisini etkileyen ilk ve tek varlığı. Ama bir şeyler ters gidiyordu. Ne kadar yürürse yürüsün, sese bir türlü yakınlaşmıyordu. Tekrar lanet etti bu şehre ve barındırdığı bin bir garipliklere. Yavaşlattı adımlarını, ümidi kesmiş, sadece dinlemekle yetinmeyi kabullenmiş gibiydi. Adımlarını daha da yavaşlattı, ta ki durana dek. Sonra dizlerinin üzerine bıraktı kendini. Dayanma gücünü fazlasıyla aştığının farkındaydı. Başını öne eğdi, uzun ve terden ıslanmış sarı saçları yüzünü örttü, ve kapattı yüzündeki üzgünlüğün, ümitsizliğin, çaresizliğin izlerini. Bir damla yaş aktı gözlerinden, Sigil’ in betondan, soğuk asfaltına.

Güzel müzik hala kulaklarında yankılanıyordu. Fakat hala uzaklardan geliyordu. Başını kaldırdı ve etrafına baktı. Anıların ve müziğin güzelliğiyle o kadar büyülenmişti ki, nerede olduğuna, nereye geldiğine bakmayı unutmuştu. Hala aynı sokaktaydı ve hala da ilerliyordu sokak. Sağ tarafında üç tane dabus gördü, ayakları yere basmıyordu, havada bir yaprak gibi süzülüyorlardı... Biri sokağın sağındaki duvarı onarmaya çalışırken, diğer ikisi de kendi aralarında garip bir dilde konuşuyorlardı. Onları fark etmediği için şaşırdı, fakat onların da kendisini fark etmediğini görünce şaşkınlığı daha da arttı. Hiç ilgilenmiyorlardı genç savaşçı ile, hatta hiçbir şeyle ilgilenmiyorlardı. Ne uzaklardan gelen müzikle, ne sokak ortasında dizlerinin üstüne çökmüş genç ile, ne de sokakta olan başka şeylerle. Yavaşça başını sol tarafa çevirdi genç savaşçı, dikkatini dabuslardan çok etrafı incelemeye toplayarak. Sol tarafta da duvar vardı. Duvarın yüzeyi, hafif  bir sis tabakası ile örtülmüştü. Onun dışında sol tarafında pek enteresan bir şey göremedi. Sonra dikkatlice ilerilere baktı. Ve ufukta çok hafif bir ışık gördü. Bir heyecan kapladı içini birden. Ayağa kalktı ve tüm gücüyle koşmaya başladı. Tüm enerjisi geri gelmişti sanki, kendini deliksiz bir uyku çekmiş gibi dinç hissediyordu. Koştu, ve koştu, ta ki ışığın geldiği yere gelene kadar.

Açıklık bir alana gelmişti. İçi alevlerin dansları ile süslenmiş birkaç bidon, bir kuyu, ve kuyunun başında oturmuş kendisini alıp götüren şarkıyı mırıldanan yaşlı bir adam vardı. Gidip adamla konuşmak istedi, fakat o kadar güzel söylüyordu ki, bu güzelliği bozmaya kıyamadı. Bir bidonun arkasına geçti, yere oturdu ve ihtiyarı izleyerek müziğe bıraktı kendini gene. Hala uzaktan geliyor gibiydi müzik, ama umurunda değildi. O an sadece o vardı orada. O, müzik, ve ihtiyar adam...

Bir süre sonra ihtiyarın sesi kısıldı, kısıldı ve karanlığın içinde kaybolup gitti. Bitirmişti şarkısını belli ki. Genç savaşçı, yaşlı adamı izlemeye devam etti. İhtiyar durakladı bir süre, sessizce kuyuya bakarak. Sonra yavaşça elini cüppesinin cebine soktu ve tahtadan yapılmış, güzel işçiliği olan ufak bir totem çıkardı. Gözlerini kapadı ve genç savaşçı için pek bir anlam ifade etmeyen sözcükler mırıldanmaya başladı. Sözcükler gittikçe birbirinin içine giriyor gibiydi. Sonra kuyunun içinden su sesleri gelmeye başladı, öfkeli ve kudurmuş bir nehrin sesi gibi. Yaşlı adam sözcüklerini bitirdi ve gözlerini açtı. Kuyunun dibindeki su, kuyunun ağzına kadar çıkmıştı. Yaşlı adam, yorgun başını genç savaşçının olduğu yöne doğru çevirdi:

“Evinden çok uzaktasın ha evlat?”

Genç savaştı tamamıyla şaşkına dönmüştü bu hareket karşısında...

“Evet, ama, ben... anlayamıyorum”

“Anlaman gereken bir şey yok delikanlı, benim burada ne yaptığım hakkında bir fikrin var mı? söylesene?”

“A-a açıkçası, hayır”

“Buradan gidiyorum delikanlı, bu şehirden, Sigil’ den...” bir an duraksadı, elini tekrar cebine götürdü ve çıkardığı mendille, tükürükten ıslanmış dudaklarını sildi. Ve devam etti: “... Bu kapı nereye çıkar bilemem, ama istiyorsan bu kapıdan geçebilirsin. Ne dersin ha?”

Genç savaşçının içi sevinçle doldu birden. Sonunda! Sonunda kurtuluyordu buradan, bu lanet olası şehirden...  Hiç düşünmeden yanıtladı: ”Evet, kesinlikle evet.”

“İyi o zaman...” yaşlı adam totemi kuyunun kenarına bıraktı ve beklemeye başladı. Çok değil, birkaç saniye sonra kuyudaki su ortadan ikiye ayrıldı ve sadece kuyunun iç yüzeyini saracak şekilde açıldı. Derin bir soluk aldı ihtiyar, genç adama baktı ve kendini boşluktan içeri bıraktı. Genç savaşçı da hiç beklemedi, koştu ve hemen boşluğa bıraktı kendisini ihtiyarın ardından...

Boşlukta gittikçe daha derine düştüğünü hissediyordu. Sonu yokmuş gibiydi kahrolası kuyunun. Birden içini bir korku kapladı. Nefesi daraldı. Sakinleşip, suratına çarpan rüzgarı kabullenmeye çalıştı. Yalnız birden gözlerine bir acı saplandı, anlamsız, habersiz gelen ve bir ejderhayı bile süründürebilecek bir acı. Bağırdı ümitsizce ve kapadı gözlerini. Kendi sesini bile duymuyordu. Gözlerine ateş basıyorlardı sanki, bağırdıkça bağırdı... ta ki acı geçene kadar. Fakat hala gözlerini açamıyordu, korkuyordu. Yavaşladığını hissetti. Öyle bir histi ki, sanki bir tüy gibi süzülüyormuş gibi geliyordu. Ve dizlerinin ıslak bir zemine değmesi ile son buldu bu korkutucu yolculuk...

Bir başka korkutucu yolculuğa doğru yol almaya başlamıştı yalnız, farkında olmadan...

Yavaşça araladı gözlerini, dizlerinin üzerindeydi. Kulakları çınlıyordu, hiç bir şey duyamıyordu. Bir su birikintisinin önünde duruyordu. Kendi yansımasına baktı ve tarif edilemez bir dehşete kapıldı genç savaşçı. İliklerine kadar üşüdüğünü hissetti bir an, titremeye başladı. Gözlerinden kan akmıştı, oluk oluk. Burnu, ağzı, dişleri, yüzünün alt kısmındaki her yer kan olmuştu. Hemen geri attı kendini, bu sırada kulaklarındaki çınlama yavaş yavaş geçti ve yerini gökyüzünü yırtan çığlıklara bıraktı. Çıldırmak üzereydi, elleriyle kulaklarını kapattı. Hayır, engelleyemiyordu sesleri. Başını salladı hızlıca ve ümitsizce, elleri hala kulaklarında, bu korkunç rüyadan uyanabilmek için. Ayağa kalktı, ellerini kulaklarından çekti ve bağırdı gırtlağı acıyana kadar. Haykırışı diğer acı çekenlerin çığlıkları arasında kayboldu. Bir hırıltı duydu arkasında, muhteşem bir hızla kılıcını çekti ve arkasını döndü. Üç tane yaratık duruyordu karşısında, birinin uzunca ve ileriye doğru eğim almış bir yüzü vardı. Fiziği insanı andırıyordu, yalnız bacakları bir keçininkine benziyordu. Gözleri bir ateş parçası gibi kıpkırmızı idi. Buruşuk ve pütürlü derisi, baştan aşağıya kana bulanmıştı. Büyük ve pençeye benzeyen elleri, uzun ve dalgalı bir kılıcı tutuyordu, kılıç da aynı şekilde, kana bulanmıştı. İkincisinin kafasında tek gözü vardı. Keskin dişlerini sıkmış, kocaman elinde kalın ve aşınmış büyük bir femur tutuyordu. Vücudu kaslıydı, aynen minyatür bir titanı andırıyordu. Dudağının yanından kan damlıyordu sıcak ve cesetlerle kaplı toprağa. Üçüncüsü minyon bir yaratıktı, suratında pis bir sırıtış vardı. Gözleri yemyeşil parlıyordu bu iç parçalayıcı loşluğun içinde. Diğerlerinin yarısı kadar boyu vardı, belki daha da kısa. Kısa ve sivri dişleri kan içindeydi, görebiliyordu bunu yaratığın ukalaca sırıtışının ardında. Pençesinde herhangi bir silah yoktu, sadece büyük, üzerinden kan damlayan, yeni kesildiği belli bir et parçası tutuyordu elinde. İki de ufak kanadı vardı. Sigil’ de tartıştığı yaratığın kanatlarına benziyordu, yalnız biraz daha kısalardı. Ucunda kesici bir çıkıntı olan uzunca da bir kuyruk vardı minyon yaratığın arkasında. Ayaklarının altında da yaşlı adamın bedeni duruyordu, boynu kesilmiş, ve atar damarından hala kanlar fışkırıyordu. Hareket edemediğini hissetti genç adam. Şok olmuştu...

Fakat şoku çabuk attı üzerinden, profesyonel bir savaşçı gibi, ve düşmanlarını iyice inceledi. Ardından elinde kılıcı, savaşmaya hazır bir şekilde pozisyonunu aldı. Minyon yaratık ince ve kulak tırmalayıcı bir sesle kıkırdamaya başladı. Elinde kılıcı olan, genç savaşçıdan bir an olsun gözünü ayırmadı, ve tiz sesiyle seslendi:

 “Cesurca... ama bir o kadar da aptalca, salak dostum. ”

 Genç savaşçı sadece sert bir bakış atmakla yetindi. Tamamen konsantre olmuş durumdaydı çünkü.

 “Baksana Dakuul, arkadaşımız konuşmayı pek sevmiyor belli ki, ölümü tattıralım en iyisi bu velede. Konuşmak için yalvaracağından eminim. HAHAHAH”

 İğrenç gülüşünün ardından birden genç savaşçının üzerine atladı tek gözlü olan. Bu sırada elindeki femur’u havaya kaldırmıştı bile. Genç savaşçı yaratığın femur’u üzerine indirmesini bekledi. Tam indirirken de çevik bir hareketle yana atıldı ve femur büyük bir gürültü ile yere çarptı. Tek göz, daha ne olduğunu anlayamadan genç savaşçının keskin kılıcını boynunda hissetti. Ve cansız, aynı zamanda da başsız bedeni yere düşerek, büyük bir toz kütlesi kaldırdı yerden.

 Dakuul bu beklenmedik kaybın şaşkınlığıyla toz kütlesinin içinde savaşçıyı aramaya koyuldu. Arada kafasını hala kıkır kıkır gülmekte olan minyon yaratığa çevirdi ve kuyruğuna sert bir biçimde bastı. Minyon yaratığın gülüşü, yerini acı ve tiz bir çığlığa bıraktı. Dakuul bağırmaya başladı:

 “Aptal aptal sırıtacağına bir şeyler yapsana salak. Senin yüzünden öl... ”

 Dakuul’ un sözleri toz kütlesini rüzgar gibi yarıp geçen bir kılıcın kafasına saplanması ile yarıda kaldı. Daha bağırmaya bile fırsat kalmadan cansız bedeni yere yığıldı. Siyah kanı, yaşlı adamın kırmızı kanıyla karışarak yavaşça akmaya başladı hafif eğimli yüzey üzerinde... Minyon yaratık, bu durum onun hoşuna gitmiş olacak ki, kıkır kıkır gülmesine kaldığı yerden devam etmeye başladı, fakat bu sefer biraz daha içten, biraz daha kin dolu... Gözlerini yavaşça dağılan toz kütlesinin içine dikti. Görebiliyordu savaşçıyı net bir biçimde. Aniden çok yüksek sesle gülmeye başladı ve elindeki eti fırlatarak savaşçının üstüne atıldı, müthiş bir hızla. Bu hız karşısında şaşkına dönen genç savaşçı, yaratığın pençelerinin vücuduna girmesi ile ayıldı birden. Yaratık bir pençesini savaşçının omzuna, diğerini de koluna saplamıştı. Bayağı derin yara açmış olmalıydı, çünkü açılan yaralar çok yoğun şekilde kanamaya başladı. Fakat savaşçı acıya aldırış etmezmiş gibi yaratığı tek kolundan sıkıca tuttu ve yere savurdu. Pek nazik olmayan bu davranış sonucunda sert bir biçimde yere kapaklanan yaratık tekrar doğruldu ve ufak kanatlarını açarak çırpmaya başladı. Yerden az bir mesafe havada, savaşçıya karşı duruyordu şimdi, kızmış gibiydi. Bir sinir çığlığı attı ve tekrar savaşçının üzerine atıldı. Genç savaşçının üzerine yumuldu sertçe. Yerde dövüşmeye başladılar. Genç savaşçı, tüm gücü ile ona yumruk atarken, yaratık da bir yandan pençeleri ile savaşçının vücudunda derin yaralar açıyor, bir yandan da kuyruğunu düşmanına indirmek için uygun bir an yaratmaya çalışıyordu. Genç savaşçı, yaratığı tek bir hamleyle altına aldı ve yerden aldığı büyükçe bir taşla kafasına şiddetli bir biçimde vurmaya başladı. Vurdu, vurdu ve yine vurdu... dakikalarca, yaratığın kafasından oluk oluk yeşil kanı akana kadar, yaratığın çırpınışlarına aldırmadan. Düşmanının ölümünü garantilemek için bir kaç defa daha sertçe vurdu, ve sonra taşı fırlattı. Üstü başı kan içinde kalmıştı. Ve yaraları yanıyordu...

Dizleri üzerinde acının izlerini bitkin gözlerinde taşıyarak, etrafı incelemeye koyuldu cesur genç...

 Çığlıklar susmak bilmiyordu. Her yerde kapıları kemikten yapılmış mağaralar vardı; içlerinde yüzlerce insan, yaratık, her cinsinden canlı, kurtulabilmek için çırpınıyordu. İçi karardı genç savaşçının. Ağlamak istedi, bu işkenceye katlanamayacaktı daha fazla. O anda ensesinde soğuk bir metal hissetti. Ardından pes ve horultuyu andıran bir ses konuştu onunla:

 “Cesurca savaştın savaşçı. Seni Carceri’ de biraz daha misafir etmek isterdik, ama korkarım ki ölmen gerek. hı hı hıı hı. Ama merak etme, bir savaşçı gibi dövüştün, ve ölümün de bir savaşçıya yakışır şekilde olacak... ”

 Kafasını eğdi genç savaşçı. Soluk soluğa kalmıştı, hem fiziksel hem de ruhen çok bitkin düşmüştü. Yolun sonuna gelmişti işte. Ölümün soğukluğu sardı bütün bedenini, ensesinden başlayarak. Titremeye başladı. Ama mutluydu. Bu cehennemde, kemikten kapılar arkasında bir mahkum olarak yaşamaktansa, bunca canlının çektiği acıları görüp, bir şey yapamadan durmaktansa, ölmeyi yeğlerdi.

 Eğik başını yavaşça kaldırdı, ve kan kadar kırmızı ve pis bulutlarla kaplı gökyüzüne baktı. Yüzüne bir tebessüm geldi, gözlerini kapadı yavaşça, ve kaderiyle yüzleşmeye hazırlandı genç savaşçı...

 

Ersun "NecropotencE" GÜVEN

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim