Hikaye

Sinem "Luthien" KARAKAŞ

Hikaye

     Tuhaf bir gün...

     11.11.2003/ Pazartesi


     Güneş her zamankinden daha kırmızı doğuyor bugün. Sanki kana bulanmış, sanki kanla doğuyor olacaklara üzülüyor gibi. Yağmur toprağı deliyor her, damlasıyla hıncını çıkarıyor dünyadan ve zarar verebilecek her şeyden, kendine özgü ıslaklığıyla. Bir bebek ağlıyor uzaklarda; karnı aç, annesini istiyor. Birileri dövüşüyor ıssız bir sokakta kim bilir hangi akla uymaz sebepten. Biri sabahlıyor, biri mışıl mışıl uyuyor. Sokak lambaları üstlerine düşen ilk ışınlarla bir bir sönüyor. Bir ölü düşüyor soğuk toprağa; kim bilir hangi hastalık aldı onu. İşi olanlar işine gidiyor; çocuğu, eşi olanlar kahvaltı hazırlıyor. Bir çocuk kıpırdanıyor huzursuzca yatağında, okula gitmek istemiyorum diye söyleniyor annesine. Emekliler maaş kuyruklarında beklemeye başlıyor. Otobüsler bir bir doluyor, vapurlar dumanını tüttüre tüttüre denizin bir o yanına bir bu yanına gidiyor dola boşala. Yeni bir gün doğuyor kan kırmızı, yepyeni bir gün herkese.Üsküdar’a gidiyor insanlar, Kadıköy’e, Eminönü’ne, Beşiktaş’a; birisi işe, birisi okula...


     Kan kırmızısı bir gün doğuyor, kıpkırmızı bir güneşle, kana bulanmış bir güneşle. İnsanlar habersiz, insanlar bilinçsiz, insanlar vurdumduy-maz. Eğer ki anlamaya çalışsalar güneşi, eğer dinlemeye çalışsalar kuşları, eğer kafalarını o koşuşturmacanın içinden bir kaldırıp baksalar gökyüzüne görecekler neler olduğunu geçmişte ve neler olacağını gelecekte. Kimsenin umurunda değil dünya, kimse düşünmüyor dönüp dönmediğini, sürekli dönmeye devam edip etmeyeceğini. Varsa yoksa kendileri, varsa yoksa kendi yaşamları, kendi aileleri, kendi evleri. Gün gelecek hepsi anlayacaklar her insan oğlunun eşit olduğunu. Hepsinin güzel şeyler hak ettiğini. Gün gelecek pişman olacaklar yaptıklarına, düşündüklerine; yapmadıklarına ve düşünmediklerine. Gün gelecek güneş ne kan kırmızısı doğacak, ne de altın sarısı. Ben uyarmıştım size diye bağırmaya çalışacak ama ne bağıracağı ne de doğacağı bir dünya olmayacak. O zaman yanın siz aldırmadığınıza uçan kuşa, solan çiçeğe. Her solan çiçek de yiten bir hayattır, sonunda bizimkilerin olacağı gibi. Ne umut var ne de sevinç, ne amaç var ne de neşe. Olsa olsa hüzün var, acı var, göz yaşı var etrafta.

     Kulak verin güneşe, kulak verin cinayet işlenmiş bir akşamın sonunda doğan kızıl güneşe ve çöken buz gibi kalın sise. Onlar size bir şeylerin yanlış gittiğini anlatmaya çabalıyor. Ne olursunuz bir kere olsun kulak verin. Göç eden kuşlara, havlayan köpeklere. Onlar körlerin bile herkesten güzel gördüğünü söylüyorlar gerçeği. Onların gözlerinin daha açık olduğunu söylüyorlar dünyaya. Bizse ne mi yapıyoruz? Oturduğumuz yerde alçıya alıyoruz kalbimizi hiçbir şeyi hissetmesin diye, bağlıyoruz gözlerimizi hiçbir şey göremesinler diye. Köşemize çekilmiş yaşıyoruz diyoruz utanmadan...

     Cinayet zamanı
     10.11.2003/ Pazar

     Normal bir gün mü? Belki öyle belki de değil; gerçi kimin umurunda ki. Herkes uykuda, herkes tatilde. Ne iş var bugün gidilecek, ne de okul. Herkes boş geçirecek haftada bir olan pazarını değerlendiriyor. Fakat gariplik kokuyor hava, su, toprak. Ben mi paranoyağım; yoksa insanlar mı çok saf bir türlü karar veremiyorum. Gariplik kokuyor hava. Şeytani desem Amerikan korku filmlerinden farkı mı kalır hayatımın, ama seziyorum bir şey, bilmediğim, beni korkutan bir şey. Sokağa adımımı atıyorum ürkekçe ve bir o kadar da meraklı. Atıyorum atmasına ama sokak ayaklarımın altında ilerliyor; malum bugün pazar, gezmenin, dinlenmenin günü pazar. Akşam mı öğlen mi belli değil, güneş battı batacak mevsimler değişiyor bir erken batıyor güneş bir geç; ertesi gün doğmak şartıyla yeniden. Şu anda ise erken batıyor güneş, saat bilmem kaç ben yürüyorum batan güneşin ardından yazarın dediği gibi “yüreğimin götürdüğü yere” .

     Nerden bilebilirdim bir cinayetin tanığı ve hatta kurbanı olacağımı...

     Yürüyorum kafamı dinlemeye sahile gideyim diyorum hava ayaz, bir kasım akşamından beklenebilecek gibi. Ne sahil ne de sokaklar; kalbim ayaza ne kadar alışmış olsa da vücudum kaldırmıyor, titriyorum... İlk bulduğum kapı kurtarıcım olarak düşünürken ahşap bir kapı bulup içeri sorgusuz sualsiz giriyorum. İçerdeki tanıdık gürültünün yüksek ses seviyesinden ancak girince haberdar olabiliyorum. Üşümüş kulaklar, üşümüş vücudu kontrol eden beynim tarafından tıkatıldığı içindir belki de. Bir yer beğeniyorum kendime, gerçi çok da alternatifim yok. Ya o masa ya da diğeri. Daha karanlık olan köşedekine süzülüyorum yavaşça, barın en sıcak yerlerinden biri olması umuduyla.

     Yanlış karar verdiğimi de seneler sonra anlıyorum, cinayetlerin tanığı ve kurbanı olduktan sonra, “maktulün” adı kısmına adım yazıldıktan sonra... Geçiyorum masama, içimi ısıtacak bir konyak istiyorum “Ne içersiniz?” diyen adamdan. Getiriyor parasını veriyorum. Oturdukça oturuyorum, düşünceler düşünceleri kovalarken o lanet olasıca her şeyi gören gözlerim bir adama takılıyor. İçeri girdiğimde oturmadığım diğer köşedeki masada oturan adama. O bakıyor bana, ben ona bakıyorum. Bir şeyler anlatıyoruz birbirimize sessizce; kelimeler olmadan, altın kaplama sükunet içinde.

     Gece oluyor, bir bakıyoruz ki aynı masadayız. Gece ilerliyor bir bakıyoruz ki daha yakınız. Gece devam ediyor birileri “Gece daha yeni başladı yahu!” diyerek barı terk ederken. Gece devam ettikçe o bana sokuluyor, ben ona istemsizce.

     Sabah oluyor. Güneş kan kırmızısı doğarken, kan kırmızısı harflerle adım yazılıyor maktulün adı yerine. Katil zanlısı da o adam, köşedeki sessizliğin içinde beni bulan adam. Kurban benim ama tanık da benim. Kurban olan kısımım ise gençliğim ve saflığım. İnsanlara olan sarsılmaz güvenim. İşte o gün insanlara olan sarsılmaz güvenim bir darbede gene sarsılmadan, bir vuruşta yerle bir oldu. Kapandım içime bir daha dışarı açılmamak üzere. Bir daha kimseye güvenmemek üzere ve bir daha kimseyi sevmemek üzere. Yıllarımı katlettiler bir gecede ben ise sadece ağlayabildim. En azından ağlayabildim. Kan kırmızısı güneş doğarken, kan kırmızısı yaşlar akıttım gözümden, bir cinayetin habercisi yaşlar ve güneş.


     Hayal mi gerçek mi?
     8.11.2003/ Cumartesi

     Gece gibi karanlık, kışın ortasında bir tan vaktinde ki gibi soğuk suyun içindeyim. Ne kadar debelensem de nafile. Ya yüzey artık çok uzak, ya da ben panikten sersemleyip yüzeye ulaşamıyorum. Nefesim azalıyor. Boğulmak üzereyim. Kulaç atıyorum, çıkmaya çalışıyorum ama her ışığı gördüğümde yeniden derinlere batıyorum. Tanrım! Neredeyim ben? Şimdiye dek ölmüş olmalıydım. Nasıl bir işkencedir ki bu her saniye ölümün iğneleyici kahkahasını kulaklarımda hissediyorum, nasıl bir işkencedir ki bu her “Tamam işkence bitti, hepsi geçmişte kaldı.” dediğimde tekrar batıyorum. Ciğerlerim su doldu, çığlık atmaya çalışıyorum ama başaramıyorum, ne gücüm ne de nefesim var. Hiçbir canlının olmadığı bu karanlık kuyunun dibinde çırpınıyorum yeni yakalanmış bir balığın yaşama çırpınması gibi.


     Olmuyor... Işığı göremiyorum... Sanırım ölüm böyle bir şey, ya da cehennem. Aynı sahneyi tekrar takrar yaşamaktan ibaret olmalı. Tam yüzeye çıkacakken dibe batmak. Suyun altına yerleştirilmiş cam gibi bir duvara takılarak geldiğin, seni içine çeken karanlığa tekrar düşmek ve tekrar yüzeye, tekrar dibe... Ta ki bayılıp şuurunu yitirene kadar...

 

          Sinem "Luthien" KARAKAŞ

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim