Güneş her zamankinden daha kırmızı doğuyor bugün. Sanki
kana bulanmış, sanki kanla doğuyor olacaklara üzülüyor gibi. Yağmur
toprağı deliyor her, damlasıyla hıncını çıkarıyor dünyadan ve zarar
verebilecek her şeyden, kendine özgü ıslaklığıyla. Bir bebek ağlıyor
uzaklarda; karnı aç, annesini istiyor. Birileri dövüşüyor ıssız bir
sokakta kim bilir hangi akla uymaz sebepten. Biri sabahlıyor, biri
mışıl mışıl uyuyor. Sokak lambaları üstlerine düşen ilk ışınlarla
bir bir sönüyor. Bir ölü düşüyor soğuk toprağa; kim bilir hangi
hastalık aldı onu. İşi olanlar işine gidiyor; çocuğu, eşi olanlar
kahvaltı hazırlıyor. Bir çocuk kıpırdanıyor huzursuzca yatağında,
okula gitmek istemiyorum diye söyleniyor annesine. Emekliler maaş
kuyruklarında beklemeye başlıyor. Otobüsler bir bir doluyor,
vapurlar dumanını tüttüre tüttüre denizin bir o yanına bir bu yanına
gidiyor dola boşala. Yeni bir gün doğuyor kan kırmızı, yepyeni bir
gün herkese.Üsküdar’a gidiyor insanlar, Kadıköy’e, Eminönü’ne,
Beşiktaş’a; birisi işe, birisi okula...
Kan kırmızısı bir gün doğuyor, kıpkırmızı bir güneşle,
kana bulanmış bir güneşle. İnsanlar habersiz, insanlar bilinçsiz,
insanlar vurdumduy-maz. Eğer ki anlamaya çalışsalar güneşi, eğer
dinlemeye çalışsalar kuşları, eğer kafalarını o koşuşturmacanın
içinden bir kaldırıp baksalar gökyüzüne görecekler neler olduğunu
geçmişte ve neler olacağını gelecekte. Kimsenin umurunda değil
dünya, kimse düşünmüyor dönüp dönmediğini, sürekli dönmeye devam
edip etmeyeceğini. Varsa yoksa kendileri, varsa yoksa kendi
yaşamları, kendi aileleri, kendi evleri. Gün gelecek hepsi
anlayacaklar her insan oğlunun eşit olduğunu. Hepsinin güzel şeyler
hak ettiğini. Gün gelecek pişman olacaklar yaptıklarına,
düşündüklerine; yapmadıklarına ve düşünmediklerine. Gün gelecek
güneş ne kan kırmızısı doğacak, ne de altın sarısı. Ben uyarmıştım
size diye bağırmaya çalışacak ama ne bağıracağı ne de doğacağı bir
dünya olmayacak. O zaman yanın siz aldırmadığınıza uçan kuşa, solan
çiçeğe. Her solan çiçek de yiten bir hayattır, sonunda bizimkilerin
olacağı gibi. Ne umut var ne de sevinç, ne amaç var ne de neşe. Olsa
olsa hüzün var, acı var, göz yaşı var etrafta.
Kulak verin güneşe, kulak verin cinayet işlenmiş bir
akşamın sonunda doğan kızıl güneşe ve çöken buz gibi kalın sise.
Onlar size bir şeylerin yanlış gittiğini anlatmaya çabalıyor. Ne
olursunuz bir kere olsun kulak verin. Göç eden kuşlara, havlayan
köpeklere. Onlar körlerin bile herkesten güzel gördüğünü söylüyorlar
gerçeği. Onların gözlerinin daha açık olduğunu söylüyorlar dünyaya.
Bizse ne mi yapıyoruz? Oturduğumuz yerde alçıya alıyoruz kalbimizi
hiçbir şeyi hissetmesin diye, bağlıyoruz gözlerimizi hiçbir şey
göremesinler diye. Köşemize çekilmiş yaşıyoruz diyoruz utanmadan...
Cinayet zamanı
10.11.2003/ Pazar
Normal bir gün mü? Belki öyle belki de değil; gerçi
kimin umurunda ki. Herkes uykuda, herkes tatilde. Ne iş var bugün
gidilecek, ne de okul. Herkes boş geçirecek haftada bir olan
pazarını değerlendiriyor. Fakat gariplik kokuyor hava, su, toprak.
Ben mi paranoyağım; yoksa insanlar mı çok saf bir türlü karar
veremiyorum. Gariplik kokuyor hava. Şeytani desem Amerikan korku
filmlerinden farkı mı kalır hayatımın, ama seziyorum bir şey,
bilmediğim, beni korkutan bir şey. Sokağa adımımı atıyorum ürkekçe
ve bir o kadar da meraklı. Atıyorum atmasına ama sokak ayaklarımın
altında ilerliyor; malum bugün pazar, gezmenin, dinlenmenin günü
pazar. Akşam mı öğlen mi belli değil, güneş battı batacak mevsimler
değişiyor bir erken batıyor güneş bir geç; ertesi gün doğmak
şartıyla yeniden. Şu anda ise erken batıyor güneş, saat bilmem kaç
ben yürüyorum batan güneşin ardından yazarın dediği gibi “yüreğimin
götürdüğü yere” .
Nerden bilebilirdim bir cinayetin tanığı ve hatta
kurbanı olacağımı...
Yürüyorum kafamı dinlemeye sahile gideyim diyorum hava
ayaz, bir kasım akşamından beklenebilecek gibi. Ne sahil ne de
sokaklar; kalbim ayaza ne kadar alışmış olsa da vücudum kaldırmıyor,
titriyorum... İlk bulduğum kapı kurtarıcım olarak düşünürken ahşap
bir kapı bulup içeri sorgusuz sualsiz giriyorum. İçerdeki tanıdık
gürültünün yüksek ses seviyesinden ancak girince haberdar
olabiliyorum. Üşümüş kulaklar, üşümüş vücudu kontrol eden beynim
tarafından tıkatıldığı içindir belki de. Bir yer beğeniyorum
kendime, gerçi çok da alternatifim yok. Ya o masa ya da diğeri. Daha
karanlık olan köşedekine süzülüyorum yavaşça, barın en sıcak
yerlerinden biri olması umuduyla.
Yanlış karar verdiğimi de seneler sonra anlıyorum,
cinayetlerin tanığı ve kurbanı olduktan sonra, “maktulün” adı
kısmına adım yazıldıktan sonra... Geçiyorum masama, içimi ısıtacak
bir konyak istiyorum “Ne içersiniz?” diyen adamdan. Getiriyor
parasını veriyorum. Oturdukça oturuyorum, düşünceler düşünceleri
kovalarken o lanet olasıca her şeyi gören gözlerim bir adama
takılıyor. İçeri girdiğimde oturmadığım diğer köşedeki masada oturan
adama. O bakıyor bana, ben ona bakıyorum. Bir şeyler anlatıyoruz
birbirimize sessizce; kelimeler olmadan, altın kaplama sükunet
içinde.
Gece oluyor, bir bakıyoruz ki aynı masadayız. Gece
ilerliyor bir bakıyoruz ki daha yakınız. Gece devam ediyor birileri
“Gece daha yeni başladı yahu!” diyerek barı terk ederken. Gece devam
ettikçe o bana sokuluyor, ben ona istemsizce.
Sabah oluyor. Güneş kan kırmızısı doğarken, kan
kırmızısı harflerle adım yazılıyor maktulün adı yerine. Katil
zanlısı da o adam, köşedeki sessizliğin içinde beni bulan adam.
Kurban benim ama tanık da benim. Kurban olan kısımım ise gençliğim
ve saflığım. İnsanlara olan sarsılmaz güvenim. İşte o gün insanlara
olan sarsılmaz güvenim bir darbede gene sarsılmadan, bir vuruşta
yerle bir oldu. Kapandım içime bir daha dışarı açılmamak üzere. Bir
daha kimseye güvenmemek üzere ve bir daha kimseyi sevmemek üzere.
Yıllarımı katlettiler bir gecede ben ise sadece ağlayabildim. En
azından ağlayabildim. Kan kırmızısı güneş doğarken, kan kırmızısı
yaşlar akıttım gözümden, bir cinayetin habercisi yaşlar ve güneş.
Hayal mi gerçek mi?
8.11.2003/ Cumartesi
Gece gibi karanlık, kışın ortasında bir tan vaktinde ki
gibi soğuk suyun içindeyim. Ne kadar debelensem de nafile. Ya yüzey
artık çok uzak, ya da ben panikten sersemleyip yüzeye ulaşamıyorum.
Nefesim azalıyor. Boğulmak üzereyim. Kulaç atıyorum, çıkmaya
çalışıyorum ama her ışığı gördüğümde yeniden derinlere batıyorum.
Tanrım! Neredeyim ben? Şimdiye dek ölmüş olmalıydım. Nasıl bir
işkencedir ki bu her saniye ölümün iğneleyici kahkahasını
kulaklarımda hissediyorum, nasıl bir işkencedir ki bu her “Tamam
işkence bitti, hepsi geçmişte kaldı.” dediğimde tekrar batıyorum.
Ciğerlerim su doldu, çığlık atmaya çalışıyorum ama başaramıyorum, ne
gücüm ne de nefesim var. Hiçbir canlının olmadığı bu karanlık
kuyunun dibinde çırpınıyorum yeni yakalanmış bir balığın yaşama
çırpınması gibi.
Olmuyor... Işığı göremiyorum... Sanırım ölüm böyle bir
şey, ya da cehennem. Aynı sahneyi tekrar takrar yaşamaktan ibaret
olmalı. Tam yüzeye çıkacakken dibe batmak. Suyun altına
yerleştirilmiş cam gibi bir duvara takılarak geldiğin, seni içine
çeken karanlığa tekrar düşmek ve tekrar yüzeye, tekrar dibe... Ta ki
bayılıp şuurunu yitirene kadar...
Sinem "Luthien" KARAKAŞ
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle