Paket taşlı
,upuzun sokakta kimsecikler yok. Sabahın tatlı ışıkları sislerin
ardından telaşla nemli kaldırımlara vurmaya çalışıyor.
Diabolia , kısa bitişik nizam evleri, sıkısıkı kapanmış
tahta panjurlu derin pencereleri, havadaki garip boğucu nem
kokusuyla sadece garip, eksik bir tablodan farksız görünüyordu yine.
Sabahları avuçlarımın kuruluğu beni çok rahatsız ederdi
çocukluğumdan beri ama bugün daha da kuru... Sürekli su içmek,
kafamı at yalağına sokup sonsuza kadar su içmek istiyorum.
Dün gece fazla
şarap içmiş olmalıyım sanırım, sisli havanın silik güneş ışıkları
bile göz bebeklerimi yakmaya yetiyor.
Bu halime rağmen bugün, hayatımda hiç olmadığım kadar
dinç hissediyorum kendimi.
İşte Lord.... Barovis'in Hanı tam karşımda havanın
gittikçe aydınlanması midemi bulandırmaya başladı. Şarap fena bozmuş
midemi sanırım.
Bu arada hancıya Lord denilmesine bakmamak lazım,
Lordlukla uzaktan yakından alakası yoktur. Kendisi şişman, pembe
asık suratlı aksi adamın tekidir. Aynı zamanda çingene olduğu da
söylenir. Garip hikayelerle çocukları korkutmaktan öyle zevk alır
ki, ağlayan çocukların burnunun dibine girip anıra anıra kahkaha
atar.
Ama herşeye rağmen ondan iyi şarap yapan yoktur.
Garip... İçerisi bomboş.
Halbuki bu saatte en azından sabah üzüm hasatını tamamlamış birkaç
köylü kahvaltı yapıyor olmalıydı.
Kapıda açık...
-Hey Sen!
Arkamdan gelen bu tanıdık sesle irkildim. Arkamı
döndüğümde Lord'un muhafızlarından biri olduğunu miğferindeki kurt
pençesinden anlamak çok kolay oldu.
Yüzümde saygılı bir gülümsemeyle eğildim.
-Efendim ben buralıyım size yardımcı olabilir miyim ac...
-Kapa çeneni kadın! Yakalayın.!
Ne olduğunu anlamadığım bir sebepten dolayı kollarımdan
tutan iki iri yarı muhafız kafama bir çuval geçirerek at olduğunu
umduğum bir hayvanın sırtına bindirdi. Uzun engebeli ve sessiz bir
yolculuğun ardından kafamdaki çuvalı bir zindanda çıkarttılar.
Açıkçası Lordun muhafızlarına soru sormanın intihar
olduğunu bütün Diabolia'lılar bilirdi. Fakat bu can sıkıcı tutsaklık
ve bu kez gerçekten herhangi bir suçum olmadığından dolayı
sinirlendiğimi farkettim.
Zindan o kadar pis ve o kadar nemliydi ki ellerimin
kuruluğunun geçmiş olması sevindirici ama gereksiz bir gelişme oldu.
Birden, aslında herşeyden öte ölümcül bir susuzluk
hissettiğimi farkettim. Şarap yine yapacağını yapmıştı...
-Heey Nöbetçi! Bana su ver yoksa cesedimle başbaşa
kalabilirsin dostum!
-Su mu? Aahahahahahahahahah!!! Senin gibi bir ucubenin
sudan fazlasına ihtiyacı olmalı... Hahahahahaha.
Yanıma gelen nöbetçi yüzüme nefretle bakarken ağzından
dökülen bu saçma sapan kelimeler umurumda değildi. Büyük bir sinirle
başıma giren korkunç ağrı ve delirten susuzluk adamı oracıkta boğmam
için yeterli sebeplerdi.
Sesimin sakin ve kısık olmasına rağmen az sonra adama
ne söylediğimi duymadığım halde adam bana bir bakraçta garip bir
sıvı getirdi.
O süre boyunca hiçbir şey duymadım. Sadece kararan
etrafı ve dudaklarıma değen ılık ve nefis sıvının susuzluğumu
geçirmesinin keyfini hatırlıyorum.
Sanırım uyumuşum. Etraftan gelen çığlıklar ve garip
ışıklar zindanın küçük penceresinden taşlara vuruyordu. Aniden
fırladım. Zindanın kapısı ardına kadar açık olmasına rağmen, etrafa
baktığımda gördüğüm manzara beni hiç de mutlu etmedi. Üstelik
etrafta kokan güzel kokunun ani başımı döndürmesi bile, yerde yatan
paramparça cesetlere basmamam gerektiğini unutturmadı.
Dışarı çıktığımda etrafta koşan kadınlar ve yangınlarla
irkildim. Bu cehennem de nedir?
Kolumun acısıyla sol tarafa çekildim. Karanlık sokak
arasında burnumun dibinde soluyan pelerinli bir adam bana susmam
gerektiğini söyler gibi bakıyordu.
-Sessiz ol... Yoksa Ölürsün!
Neslihan "Liljestin" BAŞAK
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle