Bununla beraber, madalyonun ortasındaki,
ayrıntıları mükemmel çizilmiş yüzün çok önemli olduğunu
duyumsuyordu.
Ama nasıl.
Alper, bu yüzün, Aluva’nınkine ne kadar benzediğini düşündü.
Çok garipti.
Benzemek bir yana, tıpatıptı.
Gözleri…
Evet gözleri…
Gözlerine dokundu.
Sanki capcanlıydılar.
Dokunduğu zaman açılacaklardı sanki.
Alper’in kafasına her şey dank etti.
Anlıyordu artık.
Her şeyi anlıyordu.
Aluva’ya:
--Vuldum!
Nasıl gideceğimizi buldum!
Omuzlarıma tutunmalısın.
Çünkü, sen utlaka orada olmalısın.
Sen, benim ulaştırmam gereken yegane şeysin.
Sen, benim seçilme nedenimsin!
Aluva, Alper’in omuzlarına tutundu.
Alper, Bir an bile olsun gözlerini ayırmadan, öylece, dik dik baktı
o ketum gözlere.
Huzursuz bir an boyunca hiçbir şey olmadı.
Sonra, o gözler açıldı.
Tıpkı Aluva’nınki gibiydiler.
Renkleri belli olmuyordu.
Her bakışta değişiyordu renkleri.
Gözlerden, olağanüstü bir ışık fışkırdı.
Ve, ikisi de, madalyonun çekimine kapıldılar.
Madalyon onları, oraya, CHİTENG’in yanına götürüyordu.
Büyük bir hızla uçuyorlardı.
Alper, nasıl olup da düşmediklerine şaşırdı.
Sonunda bir yerde durdular.
Devam Edecek...
Eylem Yurtsever
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle