Hikaye

Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ

Seçilmiş Olan

8

Tanrıların Evi

  

   "Harikaydı!" diye bir haykırış duyuldu balkon kapısı açılırken. Gecenin sessizliğini paramparça eden sesi ne Quendelin ne de Nielda duymamıştı, veya duymamazlıktan geliyorlardı. Kim gelirse gelsin umurlarında değildi, dünyada olup biten hiçbir şeyi umursamadıkları gibi. Zaten o an dünyada ikisinden başka hiçkimse yaşamıyordu.

   "Demek konuşacağın çok önemli şeyler bunlardı. Ne konuştuğunuzu duyamadım ama gördüklerimden anladığım kadarıyla çok çok önemliymiş!" diye homurdandı Obelin, alaycı bir edayla kollarını kendine dolayarak hayali biriyle öpüştü. Garip sesler çıkaran yüce bilge sonunda genç aşıkları rahatsız etmeyi başarmıştı.

   "Obelin, bugün en mutlu günüm ve hiçbir şey sinirimi bozamaz." yavaşça dönen Quendelin şakayla karışık kızdı, "Ama hemen gitmezsen bundan şüphe etmeye başlayacağım."

   "Aman iyi be tamam! Siz sevişmenize bakın. Zaten bu aralar hiçbir yerde istenilmiyorum." diye iç geçirdi Obelin ve tam balkon kapısına doğru seğirtecekken ciyaklayarak havaya sıçradı, "Anneciğim! Bu ne!"

   Daha önce hiç fark etmediği, ışık saçan kanatları olan minik bir yaratık uzaktan Quendelin ve Nielda'yı seyrediyordu hüzünlü gözlerle. Sonra fark edildiğini anlayan yaratık kanatlanarak Obelin'e doğru uçuverdi. Korkudan ödü patlayan yüce bilge elini kolunu savurarak kendini korumaya çalıştı, çığlık çığlığaydı. "Dur yaklaşma! İmdaaat!" geri geri kaçarken tökezleyen Obelin yine balkondan aşağı uçacakken Quendelin ve Nielda aceleyle yaşlı adamın ak cüppesine yapışarak kurtardılar. "Sakin ol o-" Quendelin tam ağzını açmışken Obelin'in can havliyle savurduğu eli suratında patladı.

   Quendelin burnunu tutarak acıyla çömelirken Obelin ani bir şekilde sakinleşiverdi ve gözlerinin hizasında ışık saçan yaratığı donakalmış bir suratla inceledi. "Ha?" diye bir ses çıktı kocaman açık kalmış ağzından, yüzünü yaklaştırarak daha yakından baktı. "Aa..."

   "Evet doğru görüyorsun." dedi arkasından bezmiş bir ses. Nielda Quendelin'i kaldırırken yüce bilgeye öyle alevli gözlerle bakıyordu ki Obelin görseydi kesin çığlık atardı. Hayatının en güzel anını mahvetmişti, Quendelin'in kanayan burnu da cabası. "O bir pixie. Yo, aslında değil." Nielda pek bir şey anlamamıştı, her neyse, Obelin'in de anlaması gerekmiyordu. "Evet evet, o bir pixie."

   Minik pixie yaşlı adama iki minik çizgi şeklindeki kaşlarını çatarak baktı, bir parmağını tehditkar bir edayla salladı. "Yüce bilge Obelin. Tanrılar sana kızgın, özellikle de Magi. Onu hayal kırıklığına uğrattın. Bak şimdi, Nielda da sana kızgın."

   Obelin bir Nielda'ya bir pixieye baktı. Yüzünde aptal bir ifade olsa da gözlerindeki zeka parıltıları kıvılcımlar çakıyordu. Sonra şimşekler çakmaya başladı. "Tanrılar mı dedin?" Obelin öyle ciddileşmişti ki buz gibi bir hava estiriverdi.

   "Evet tanrılar. İnsanların uydurma tanrıları değil, gerçek tanrılar. Quendelin onları keşfetti, o yüzden buradayım. Oysa bundan binlerce yıl önce senin keşfetmiş olman gerekiyordu, bu görev ilk sana verilmişti ama tanrıları hayal kırıklığına uğrattın."

   "Öyle mi yaptım?" Obelin önce suçlu suçlu başını eğdikten sonra bunu neden yaptığını merak ederek başını dimdik tuttu, herkese sırayla kaşlarını çatarak baktı. "Burada neler oluyor?"

   "Ah, iyi misin Quendelin?" Kuyrukluyıldız'ın yüzü acıyla çarpıldı, hemen burnundan kan damlayan Quendelin'in yanına uçtu. Yüzünde bezgin bir ifadeyle başını evet anlamında sallayan Quendelin durumu izah etmek üzere Obelin'in yanına seğirtti.

   "En önemli araştırmam diye bahsederdin hep o konudan," dedi sakin bir edayla, "gerçek tanrıları aradın binlerce yıl, peki bir şey bulabildin mi?"

   Obelin'in yüzü kararmıştı, bu her an değişebilirdi ama artık sesinde en ufak bir neşe tınısı yoktu. "Binlerce yıl hiçlikten başka bir şey bulamadım."

   Quendelin elini yaşlı adamın omuzuna koydu. "Onlar en büyük sırlardı," dedi derin bir sesle, "ama artık sır değiller. Merivia'nın gerçek tanrıları, artık sır değiller..."

   Yüce bilgenin gözleri fal taşı gibi açıldı, nefesi kesilmişti. Binlerce yıl... Hiçbir insanın yaşamaya tahammül edemeyeceği upuzun, sonsuz bir hayat. Bu ölümsüzlüğü ona kimin, neden verdiğini merak edip durmuştu hep. İnsanların yarattığı uydurma tanrılar mı? Hayır, Obelin onların hiçbirine inanmıyordu. Kendisini bile tanrı olarak görenler vardı ve Obelin insanlığa bir hastalık, bir zehir gibi yayılan bu sahte inanışlara direniyor, halkın kendi kendisi kandırmasına ve bunu engellemek adına elinden hiçbir şey gelmemesine üzülüyordu. İnsanları o çaresiz hastalıktan sadece gerçek tanrıların yolu kurtarabilirdi. Obelin bu yolu aramaktan uzun zaman önce vazgeçmişti, bulacak olan kişinin o olmadığını biliyordu.

   Acaba şimdi gerçekten de o yolu bulan kişiye mi bakıyordu?

   "Kayıp geçmişin gerçekleri gibi tanrılar da kadim kitaplarda anlatılıyor." dedi o kişi. "Ve Kuyrukluyıldız," bir ispat gibi pixieyi göstererek gülümsedi, "eski bir dost, ve aşk tanrıçası Luna'nın elçisi."

   Mucizeler görmüştü Obelin, uçsuz bucaksız sandıkları denizin ardındaki umudu görmüştü, hiçkimsenin yaşayamayacağı kadar çok olaylar geçmişti başından fakat hiçbirinde bu kadar şaşırmamış, bu kadar etkilenmemişti. Pixieye bakarken aslında hayatının ne kadar önemsiz, boş şeylerle geçmiş olduğunu düşünmeden edemiyordu. "Bir dakika, tanrıları benim mi keşfetmem gerekiyordu? Onları hayal kırıklığına mı uğrattım?"

   "Kutsal Büyü Kitabı dediğiniz kitap, büyünün ve bilgeliğin tanrısı Magi'nin Büyü Kitabı'ydı." dedi Kuyrukluyıldız, "Binlerce yıl önce onu sen buldun Obelin. Ve tanrılar sana insanlığa yol göstermen, şimdiki gibi sahte tanrılar yaratmalarını engellemen için sonsuz bir hayat bahşettiler. Sana Tanrıların Tuğrası'nı vereceklerdi ama sen Magi'ye ihanet ettin, büyüden sonsuza kadar uzaklaşmayı seçtin." pixie ellerini kollarını öfkeyle sallayarak Obelin'in üzerine üzerine gitti, "Kara elfler Magi'nin Büyü Kitabı'nı çaldılar ve sen geri almak için hiçbir gayret göstermedin, korktun! Oysa savaşmalıydın! Tanrılar sana, halkına gereken gücü vereceklerdi ama sen umursamadın bile! Tanrılar Brogar ve Haleg'e kitabı geri almaları için yardım ettiler, böylece insanlığın eline bir fırsat daha geçmiş oldu. Ama sen Obelin, Magi'nin kutsal kitabını yeniden elde etmişken onu elflere verdin! Magi'nin insanlığa hediyesi olan büyüyü insanlardan sonsuza kadar uzaklaştırdın!"

   Obelin dili tutulmuş gibi kekeledi, "A-ama... Bana hiçbir işaret gelmedi, t-tanrılar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. S-sadece büyü kitabını buldum, onun Magi'nin Büyü Kitabı olduğunu nereden bilebilirdim? Tanrıların beni seçtiğini anlamam için hiçbir işaret yoktu!"

   "Sana insanlığa bahşedilen en büyük güç olan büyü gönderildi!" diye karşılık verdi Kuyrukluyıldız hiddetle. "Sen bu kutsal armağanın kıymetini bilemedin! Ve tanrılar senin layık olmadığına karar verdiler, Tanrıların Tuğrası'nı sana vermediler! Ve seni lanetlediler!"

   Obelin'in başı öne düştü, elleriyle yüzünü kapatarak titredi. "Bu... bu sonsuz hayatla mı lanetlendim?"

   "Dahası da var. Artık bunları öğrenme vaktin geldi, sonsuza kadar yaşayacaksın ve asla cenneti veya cehennemi göremeyeceksin! Eğer kendin ölümü seçersen en büyük cezaya çarptırılacak, hiç var olmamış gibi tüm hafızalardan silinmek üzere Hiçlik boyutuna gönderileceksin!"

   "Yalan söylüyorsun! Bunların hepsi yalan!" İnsanın beyni inkar etse de kalbi doğruları bilirdi, Obelin içinden bütün bunların doğruluğunu acı bir şekilde kabulleniyordu.

   "Kendi mantığının inandığı doğruları kabul etmemek bir bilgeye yakışıyor mu?" Kuyrukluyıldız'ın sesi aşağılayıcıydı, Obelin'in suçu öyle büyüktü ki içler acısı haline acıyamıyordu. Obelin cevap vermedi, çökmüş omuzları, güçten kuvvetten kesilmiş gibi sarkan kollarıyla ilk defa yaşını yansıtan ihtiyar bir görüntü çizmişti.

   "Binlerce yıllık destansı bir yaşamdan sonra böyle ani bir şok... Bunların doğru olmadığına inanmaya çalışarak ayakta durabilirim ancak. Bu gerçeklere inanamam! Bunlarla yaşayamam!" Obelin tekrar başını kaldırdığında yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklamdı.

   "Tanrılar bu görevi elflere vermeleri gerektiğini biliyordu, canlıların en asil, en yüce olanlarına." Kuyrukluyıldız Quendelin'e gururla baktı. "Quendelin, henüz bilmediğin çok şey var; iyi tanrıların dünya üzerinde en sevdiği kişi olduğun gibi... Ne büyük armağanlarla ödüllendirileceğin gibi... Ama öğreneceksin, Nielda'ya olan aşkının özgür bırakılması sadece başlangıçtı." eliyle hüngür hüngür ağlayan Obelin'i işaret etti, "Eğer bu aciz insanın düştüğü yanlışlara düşmezsen ki birkaç kez -haklı olarak- isyan etmen dışında hiç kusurun yoktu, eğer kabul edersen -şimdiye kadar ve bundan sonra- hiçkimsenin sahip olamayacağı bir kudrete ve sorumluluğa sahip olacaksın.

   "Tanrıların yolunu buldun, bu sadece başlangıçtı. Şimdi söyle Quendelin, Seçilmiş Olan, bu yolda yürüyecek misin?"

   Quendelin dehşete kapılarak istem dışı bir hareketle Nielda'ya baktı. "Hayır Quendelin," diye uyardı Kuyrukluyıldız, "Bu karar sadece sana, senin hür iradene bağlı olmalı. Bu hak sana tanındı."

   Quendelin yine de başını çevirmedi, ama Nielda ona yardımcı olamıyordu. Öyle anlamsız ve boş bakıyordu ki Quendelin bir anda kendini yapayalnız hissetti. Tanrıların seçtiği kişi... Oysa kendini öyle küçümsüyordu ki buna bir türlü inanası gelmiyordu. "Bana neden seçildiğimi açıkla Myla." dedi bakışlarını mutlak bir kararlılıkla pixieye çevirerek, "Bunu bilmeye hakkım var."

   "Haklısın. Öğreneceksin. Ama şimdi değil, kararını verirsen seni bir yere götüreceğim. Orada aradığın bütün cevapları bulacaksın."

   Quendelin bakışlarını önce yere, sonra yavaşça gökyüzüne kaldırdı. Beni izliyorsunuz, dedi içinden tanrıların gözleri olarak farzettiği yıldızlarla konuşarak. Artık geçmişim bana çok uzak kaldı, Sylvanor'daki hayatım... Bir daha o sakin, sıradan hayata geri dönemem artık. Şimdi kaçıp gidersem ömrüm boyunca bu kararımdan pişmanlık duyacağımı biliyorum. Şimdiye kadar kaderimden hiç kaçmadım, ve hakkım olanı elde ettim. Ama şimdi...

   Quendelin Nielda'ya baktı. "Nielda... Seni seviyorum, ömrümün geri kalanını sadece sana adamak istiyorum." dedi elini kızın yanağında gezdirerek, "Şimdi bu fırsat elimize geçti. Bunu herşeyden çok istiyorum, bundan feragat edip de tüm yaşamımı tanrıların yolunda yürümeye adayamam. Bunu yapamam..."

   Kuyrukluyıldız Quendelin'in kıza ne kadar derin bir sevgiyle baktığını görebiliyordu, görevi kalplere aşk dağıtmak olan peri Quendelin'in kalbindeki aşkın ne kadar kuvvetli olduğunu biliyordu. Herşeyin aralarından çekilmesini ve Nielda'yla sonsuza kadar yalnız bir yaşam sürmeyi istediğini biliyordu. Onu suçlayamazdı. "Seni anlıyorum Quendelin." dedi anlayışla. "Ama sen... Tanrıların güvenine layık nadir bir kişisin. Ve..." duraksadı, Quendelin başını merakla ona çevirince derin bir nefes alarak yanına yaklaştı. "Sen Tanrıların Tuğrası'na sahipsin."

   Tanrıların Tuğrası... Quendelin böyle bir şeye sahip değildi, sahipse de haberi yoktu.

   Kuyrukluyıldız gülümseyiverdi, "Odanda, yatağının baş ucuna koymuşsun. Gel gidip onu alalım."

   Kafası son derece karışık olan Quendelin Obelin'in Kulesi'ndeki en lüks odalardan biri olan, zamanı sadece uyumak için kalmaya yeten odayı aklına getirmeye çalıştı. Bunu neden yaptığını merak etti, sonra düşünmemeye, sadece gidip görmeye karar verdi. Tanrıların Tuğrası mı? Quendelin merak ediyordu...

   "Pekala, gidelim..." dedi hayretli bir edayla.

   "Ne?" Obelin bir köşeye çekilmiş ağlarken herkesin kapıdan çıkıp gidiyor olduğunu fark etti. "Nereye böyle?"

   "Ah, seni unuttum." dedi Kuyrukluyıldız, umudun getirdiği bir neşeyle gülümsüyordu. "Tabii sen de gel, zaten gelmen gerekiyordu."

 

   Kulenin koridorlarında Kuyrukluyıldız'ın peşinden Quendelin'in odasına doğru seğirttiler. Kuyrukluyıldız dışında kimsenin olacaklar hakkında hiçbir fikri olmadığından hem sabırsızlanıyor, hem de endişeleniyorlardı. Bir iki ak cüppeli gecenin bu saatinde koridorlarda onları -sadece büyük ustalarını, Kâşif'i ve kız arkadaşını- görmeyi hiç beklemediklerinden şaşkın şaşkın bakınmışlardı. Üstelik bir arada nereye gidiyorlardı böyle heyecanlı heyecanlı? Obelin'i hiç böyle çökmüş, kahrolmuş bir halde görmemişlerdi. Hiç selam vermezdi zaten de, her nedense yüzünü saklayarak geçip gitmişti yanlarından. Saygıdeğer Kâşif efendinin ve güzel kız arkadaşının peşinde takılmış sürükleniyordu adeta.

   Elbette hiçbirin onlara öncülük eden minik perinin varlığından haberi yoktu. O istediği kişiye görünür istemediğine görünmezdi. Quendelin ve Nielda'nın balkondaki aşk sahnelerinin büyük bir kısmını seyreden Obelin bile o ikisinden başka hiçbir şey görmemişti. Garip bir şekilde gökyüzüne bakmışlardı sanki tam tepelerine bir yıldız düşüyormuş gibi. Sonra delirmiş gibi hayali biriyle konuşmaya başlamışlardı, sonra öpüşürken de başlarına sağnak yağmur yağıyormuş gibi büzüşmüşlerdi.

   Sonra olanları Obelin hatırlamak bile istemiyordu...

   Artık Quendelin'e hiç de ilginç gelmeyecek şekilde onları odasına götüren Kuyrukluyıldız olmuştu, sanki yıllardır o kulede yaşıyormuş gibi yolları Quendelin'den çok daha iyi biliyordu. Kapının yuvarlak, gümüşi kulbunu çevirmekte zorlanan pixieye yardım eden Quendelin kapıyı açtı ve beraberce içeri girdiler. Çok az kullanılmış olduğundan oda düzenli ve tertemizdi. Elflerin seveceğini umarak odayı saksılar dolusu bitkilerle, çiçeklerle donatan ak cüppeliler krallara layık bir oda hazırlatmışlardı. Quendelin'e özel, büyük boy ak cüppesi yatağa atılmış, içinde biri varmış gibi kolları iki yana açık duruyordu. Geniş odanın sağında solunda koca koca mumlar akşamın çökmesiyle hizmetçiler tarafından yakılmıştı, odayı sönük bir kızıla boyayarak sakin sakin eriyorlardı.

   Elbette bütün ilgi yatağın kenarındaki komodindeydi, Obelin merakından depar atarak en önce varmıştı. Komodinin üzerindeki loş mum ışığında bile pırıl pırıl parlayan nesne odadaki tüm lüks mobilyalardan, süslerden önce fark ediliyordu. Altın gibiydi ancak çok daha parlaktı, neredeyse güneş kadar parlak...

   "Bu da ne böyle? Hiç göstermemiştin." Elini uzatmaya çekinen Obelin gözlerini alamadan bakıyordu.

   Pixie nesneye önce özlemle baktıktan sonra uçarak komodinin üstüne kondu. Parlaklığı nesnenin parlaklığıyla birleşerek göz kamaştırmaya başlamıştı. Minik ellerini altının yüzeyinde gezdiren pixie Quendelin'e gururla baktı. "İşte Tanrıların Tuğrası!"

   Quendelin gözlerine inanamıyordu! Tanrıların Tuğrası dediği şey Nancathra'da cücelerden kazandığı altın paradan başka bir şey değildi!

   "Ama bu..." Nielda da bunu saçma bulmuştu, "Bunu kumarda kazanmıştık biz! Cücelerden. Bunu madenlerde bulduklarını söylemişlerdi yanlış hatırlamıyorsam. Karıştırıyor olmayasın?"

   "Hayır!" dedi pixie ipince sesiyle, "Bunu para sanmıştınız değil mi?" güldü, "Tanrılar bunu Seçilmiş Olan'ın karşısına çıkması için Nancathra Madenleri'ne, bir cüce madencinin bulması için kaynakların içine koydular. Yani onunla oynadığınız kumar da, bunu kazanmanız da önceden belirlenmişti!"

   Quendelin için güzel, pahalı bir eşyadan başka hiçbir şey ifade etmeyen nesne ona alayla gülümser gibi parıldıyordu. Onu kumarda kazandığından beri çok az incelemişti, bütün yolculuk boyunca çantasında kaldığından bile haberi yoktu. Geçenlerde odasına yerleşirken çantasını şöyle bir karıştırmıştı, o sırada eline çarpınca hatırlamıştı. Şimdi ise -nasıl merak ettiyse- nesneyi bir anda elinde buluvermişti.

   Obelin parmak ucunda yükselerek nesneyi merakla inceledi. Quendelin'in avucu kadardı neredeyse, paha biçilmez olduğu aşikardı. Quendelin evirip çevirince bir yüzünde garip rünler, diğer yüzünde de ilk defa gördüğü -kadim kitaplardakinden de farklı- bir yazı şekliyle oyma harfler olduğunu gördü. "Ne yazıyor orada?" diye sordu merakla.

   Quendelin de bilmediğinden pixieye baktı, Kuyrukluyıldız kanatlanarak tam karşısına yükseldi, "Nasıl okuyacağını biliyorsun. Kadim kitaplardaki gibi, büyünü yap da kendin gör."

   İçini çeken Quendelin ısrar etmeden elini cebine attı. Artık hep yanında taşıdığı minik kristali çıkararak yumruğunun içinde tuttu. Heyecandan konsantre olmakta zorlansa da -artık hep ezberinde tuttuğu- büyü sözlerini söyledi. Herkes -bir fark göremeyeceklerini bilseler de- yazılara daha yakından bakmak için uzanırken Quendelin'in gözlerinde yazılar elfçeye dönüşüyordu.

   Nefesi kesilen Quendelin boğuk bir nefesle haykırdı, "Tanrıların Tuğrası!"

   "O sana gönderildi Quendelin, tıpkı Kutsal İntikam Kılıcı gibi." dedi Kuyrukluyıldız derin bir sesle, "Kutsal İntikam Kılıcı için endişelenme, o sadece bir araçtı. Seni buraya ulaştırmak için, Obelin'in Kulesi'ne gitmen için bir nedendi sadece. Ve tabii tehlikelerde seni koruması için. Ama bu Quendelin, Tanrıların Tuğrası, sana bahsettiğim gücü ve sorumluluğu alacağın kapıları açacak. Kararın ne olursa olsun benimle gel, seni götüreceğim yeri bir gör, ama her ne olursa olsun içeri girmek isteyeceğini de bil."

   Quendelin göz ucuyla Nielda'ya baktı, ama bu sefer kızın gözlerinde kayıtsız bir güven vardı. "Quendelin... Merak etme." dedi kız elfçe, elini sımsıkı tutarak, "Bizim aşkımız çok güçlü, hiçbir şey yenemez. Ne olursa olsun seni seveceğim, tanrıların seçtiği kişi de olsan seni Quendelin olarak seveceğim. Her nerede olursan ol sevgimi de beraberinde götüreceksin. Senin kaderin tanrıların yolunda yürümek, bu yolda beni hep yanında hissederek yürüyeceksin."

   "Ve o yolda yürümelisin." dedi Obelin elfçe, elflerin şaşkın tepkileri bu moralsiz ruh halinde bile gülümsemesine neden oldu.

   Quendelin diğer eliyle Nielda'nın diğer elini tutarak birleştirdi. "Biliyorum Nielda. Sana söylediklerimi hatırlıyorsun, birlikteliğimizin kutsallığını, sevgimizin kutsallığını."

   "Bu doğru." diye söze karıştı Kuyrukluyıldız, "Birlikteliğiniz kutsal, tıpkı sevginiz gibi. Bu yolda birlikte yürüyeceğiniz yazılı."

   "Pekala," dedi Quendelin kararını vererek. İçi sağlam bir güvenle dolmuştu, rahattı. "Gidelim."

   Kuyrukluyıldız tiz sesiyle sevinç nidaları atmaya, havada pırıltılı daireler çizerek kutlamaya başladı. "Onlara söylemiştim! Aşkın gücünü ispatlayacağımı söylemiştim!" kimler hakkında konuştuğunu bir o bilirdi ama tam bir pixie gibi ruhlara mutluluk serpmişti, yüzler birbirlerine dostça gülümsüyordu. "Yolumuz biraz uzun, birkaç gün kadarcık." dedi Kuyrukluyıldız aniden buz gibi bir hava estirerek, şimdi yüzler bezginlikle somurtuyordu. "Şaka şaka!" diye müjdeyi verdi ardından, artık tam bir pixie gibi davranıyordu. "Aslında doğru, gideceğimiz yer birkaç günlük mesafede ancak... Magi bizi götüreceğine söz verdi!"

   "Magi de kim yahu? Ha, o tanrı değil miydi?" diye şaşırdı Obelin kafasını kaşıyarak.

   "Evet! Büyünün ve bilgeliğin tanrısı Magi! Onun büyüsüyle kendimizi bir anda orada bulacağız! Şimdi, gözlerinizi kapayın arkadaşlar!" pixie neşeyle gözlerini yumdu, "Açtığınızda çok başka bir yerde olacaksınız, sakın korkmayın! Çok güzel bir yer, ve orada hep beraber olaca-"

   Aniden odanın kapısı savrularak açılınca Obelin ciyaklayarak Nielda'nın kucağına atladı, ancak kız da korkudan refleksle geri çekiliverdiğinden Obelin gümbürtüyle yere oturdu. Böyle gizemli bir anda gelen davetsiz misafir nasıl bir canavardı diye kimse dönüp bakmaya cesaret edemiyordu. Kapı aslında çok da kabaca açılmamıştı ama yeterince esrarengiz olaylar yaşayan odadakilerin yüreğini ağızlarına getirmeye yetmişti. Kuyrukluyıldız ise kapının eşiğinden uzanan dev gölgeye ve ucundaki minik surete bakarak tiz sesiyle kahkahalara boğulmuştu.

   "Burada neler oluyor?" diye sordu ellerinde torbalarla içeri giren yarım insan boyundaki suret.

   Herkes sesi tanımıştı. "Perrin!"

   "Seni gidi fındık beyinli taş kafalı kokuşmuş ayaklı aptal buçukluk!" diye sövdü Obelin hiddetle Perrin'in üzerine çullanırken, "Ödümüzü patlattın! Şimdi senin o pis ayak kıllarını teker teker yolmazsam..."

   "İmdaaat!" diye çığlık attı Perrin torbaları havaya saçarak Obelin'in altında sırtüstü yere yapışırken.

   "Harika! Tam zamanında geldi! Az kalsın onu unutuyorduk!" pixie neşeyle kıkırdayarak boğuşan ikiliye doğru uçtu, Quendelin ve Nielda da -derin bir oh çekerek- peşinden seğirttiler.

   "Bırak sakalımı AH! Yeter artık bıktım senden be! Defol git kulemden! Bırakın geberteceğim onu!" yüce bilgeyi iki kolundan tutarak rahatça havaya kaldıran Quendelin ve Nielda çıldırmış ihtiyarı güçlükle zaptettiler. Bacaklarını -pek sevmediği, hatta nefret ettiği- buçukluğa doğru deliler gibi sallayan Obelin öfkeyle burnundan soluyordu. Perrin yerde dehşetle kararmış gözlerle yüce bilgenin bir suratına doğru savurduğu tekmelerine, bir elinde tuttuğu bir tutam kopmuş uzun, bembeyaz sakala bakıyordu.

   "Obelin sakinleş!" diye öyle bir haykırdı ki Quendelin yüce bilge bir anda kaskatı kesildi. Anında sakinleşen Obelin sanki az önceki çıldırmış ihtiyar değildi, ak cüppesinin buruşuklarını düzelterek silkelendikten sonra kapıdan koridora çıkan Obelin birilerine seslendi, "Şu buçukluğu alın götürün buradan! Ben Magi'yle bir yere gideceğim!"

   "Hayır! O da geliyor!" diye karşı çıktı Kuyrukluyıldız aniden karşısında belirerek.

   İrkilen Obelin kaşlarını çatarak kükredi, "O çirkin mahlûkla hiçbir yere gitmem ben!"

   Onlar tartışırken Perrin sendeleyerek ayağa kalktı. Başını yere sert çarpmıştı, sızlıyordu. Saçlarının arasındaki şişlikle oynayarak yerlere dehşetle baktı. Halının üzerindeki şarap havuzunda kırık şişe parçaları yüzüyordu!

   Obelin'e dönerek hiddetle bağırdı, "Bugün doğum günümdü! Kutlamaya gelmiştim ve senin şu yaptığına bak! Çok teşekkürler!"

   Quendelin içini çekerek direk Kuyrukluyıldız'ın yanına koştu, sabrı taşmak üzereydi. Elini Obelin'le hararetle tartışan pixienin ayaklarının altına koyarak kendine doğru çekti. Dengesini sağlamaya çalışan pixie kanatlarını durdurarak bunu başardı. "Myla, bizi hemen oraya götür! Hemen!" diye emretti Quendelin, "Gözlerini kapatmaları şart mı?"

   "Yoo, kapatmazlarsa başları döner birazcık o kadar."

   "Nielda gözlerini kapat." diye seslendi Quendelin, kız da düşünmeden gözlerini yumuverdi. "Hadi yapalım şu işi artık."

   "Tamam..." minik pixie ciddileşip gözlerini kapattı ve sessizce bir şeyler mırıldanmaya başladı. Sanki dua eder gibi... O sırada Quendelin'in sesi bütün dikkatini bozdu. "Son bir şey; nereye gidiyoruz?"

   Kuyrukluyıldız gülümsedi, "Tanrıların Evi'ne."

 

   Buçukluklar için doğum günleri, insanlar için olduğundan çok daha önemli ve özel günlerdi. Partilere ve kutlamalara bayılan bu neşeli halk her gün birinin doğum gününü kutlardı, sanki her gün eğlenmek zorundalarmış gibi. Perrin köyün en muhterem sakini olduğundan şimdi orada olsaydı sabahlara kadar sürecek şaşaalı bir parti verilirdi, oysa şimdi kimbilir ne haldeydiler? Kahramanları gezgin buçukluk baharın başından beri ortalarda yoktu, aylardır hiçbir haber alınamamıştı. Yine de Perrin kimsenin endişe etmediğinden emindi, herkes onu tanırdı; kesin geziyordur yine...

   Köyündeki kadar neşeli ve eğlenceli olamasa da Palamos'ta edinmiş olduğu insan arkadaşlarıyla keyifli bir kutlama yapmışlardı bu gece. Hep uğradığı -ismiyle olduğu kadar bu garip müşterisiyle daha da ünlenen- Sarhoş Ejderha Hanı'nın müdavimleri, sohbetine -ve dalga geçmeye- bayıldıkları buçukluğun şerefine bol kahkahalı ve kabarık hesaplı bir parti vermişlerdi. Köy eğlencelerinin yerini tutamasa da Perrin -fazla biranın da etkisiyle- türlü maskaralıklar yapıp sarhoş arkadaşlarını eğlendirmişti. Artık herkesin eşlik etmeye başladığı köyünün meşhur şarkılarıyla süren cümbüş gece yarısına doğru nihayetine ermek zorunda kalmıştı çünkü Perrin, bu özel ve anlamlı günü can dostları olarak nitelendirdiği elflerle paylaşmalıydı. Bu mazeret saygıyla kabul görmüştü. Sonunda Perrin arkadaşlarıyla vedalaşıp kulenin yolunu tutarken Sarhoş Ejderha Hanı'nda az önceki parti hemen unutulmuş, sarhoş muhabbetlerinin konusu o güzeller güzeli elf kızına dönmüştü.

   Perrin ondan sonrasını pek hatırlamıyordu, buçuklukların beyni içkiyle kolay kolay sulanmazdı ancak bunun da bir sınırı vardı. Bütün gece boyunca içmiş, hatta arta kalan şişeleri torbaya doldurup kutlamayı elf dostlarıyla bitirmeye niyetlenmişti. Bu düşünceli davranışla Quendelin'in kapısını açtığı andan sonrası tam bir felaketti. Bölük pörçük bir şeyler hatırlıyordu; yaşlı bir adam kurt gibi üzerine atılmış ve yarı bilinçli bir halde onunla güreşmişti, sonra tam herkes sakinleşti derken çok tuhaf olaylar olmuştu. Aniden bütün ışıklar sönmüş, her taraf karanlığa gömülüvermişti! Bir an nasıl olduysa öldüğünü zanneden Perrin öylece donakalmıştı, her taraf sadece karanlık ve sessizdi. Sonra siyahlığın içinden bir ışık parlamış ve şiddetle başı dönmeye başlamıştı. Işık gitgide artarken gözlerini körlükten sakınma güdüsüyle sımsıkı kapatarak çığlık atmıştı...

   Obelin'in sesini duyana kadar da öylece devam etmişti, "Hemen sesini kesmezsen seni uçurumdan aşağı atarım!"

   Ne uçurumu? Perrin boğuk bir ciyaklamayla gözlerini açmış ve dehşetle etrafına bakınmıştı. Burası da neresi? Dik bir tepe boyunca serilmiş, sanki gökyüzüne uzanan solgun altın rengi basamakların üzerinde bir yerdeydiler. Tepe merdivenin genişliğinden biraz fazlaydı ve sağında solunda sonsuzluğa inen uçurumların etrafında gecenin karanlığı dolanıyordu. Perrin'in başı sarhoşluktan da öte bir şiddetle dönüyor, dengesini bir türlü sağlayamıyordu. En iyisinin kendini boylu boyunca basamakların üzerine atmak olduğuna karar verdi.

   Kimse onunla ilgilenmiyordu bile, yattığı yerden göz ucuyla bulanıklığın içinde yüzen suretleri tanımaya çalıştı. Saçından cüppesine kadar bembeyaz, küçük bir adam görüyordu. Bir de onun iki katı uzunluğunda zayıf, sarışın bir adam görüyordu, altın saçlı bir kıza sarılmış merdivenlerin sonuna doğru, gökyüzüne doğru bakıyorlardı. Onları tanımıştı da etraflarında uçuşup duran o ışıltılı nesneyi bir türlü çıkaramamıştı.

   "Hah! Hatırladım!" dedi Obelin parmağını şıklatarak, "Burayı biliyorum, Ulu Dağlar'dayız. Burası En Yüksek Dağ, ben öyle derim. Gerçekten de şu an üzerinde bulunduğumuz tepe Ulu Dağlar'ın en yüksek noktasına çıkar. Dağın tepesinde de..." Obelin'in nefesi kesildi.

   Kuyrukluyıldız Quendelin'in omzuna konarak kulağına fısıldadı, yoksa duymayacak gibiydi. "Sen de hatırlıyor musun Quendelin?"

   Sadece hilal halindeki ayın loş ışığı vardı ve Nielda tepenin sessizliğinden ürpermişti, Quendelin'in koluna girerek başını omzuna yasladı. Ama o, ifadeden yoksun gözlerle, hiçbir korku belirtisi göstermeden tepenin sonundaki yoğun bulutlara bakıyordu öylece. Nielda onun için endişeleniyordu, başına daha neler gelecekti? Ah Quendelin, diye geçirdi içinden yeisle. Orada ne olacak? Sana ne olacak? Hadi artık evimize dönelim...

   "Meliot..." diye mırıldandı Quendelin.

   Nielda başını kaldırıp şaşkın şaşkın baktı, Meliot mu? Ama minik pixie memnuniyetle gülümsüyordu, "Hatırlıyorsun. Ghoria'da gördüğün rüya, Magi seni rüyanda buraya getirmişti." dedi tatlı tatlı fısıldayarak, "Haydi Quendelin. Rüyanda bu basamakları tırmandın, şimdi de yapabilirsin. Korkmadığını biliyorum, Nielda yanında, beraber yürüyeceksiniz. Haydi, onu daha fazla bekletmeyelim."

   "Benim gelmem şart mı?" diye karıştı söze Obelin gönülsüz bir edayla. Buraya nasıl geldiklerini bilmiyordu ama Quendelin'in odasındayken pixienin son sözlerini hatırlıyordu, gözlerini kapatmayı akıl ettiği o son anda duymuştu. "Tanrılar beni görmek istemeyeceklerdir. Onları evinde rahatsız etmeyeyim..."

   "Sen de geliyorsun, ve sen de Perrin."

   O sırada Quendelin'in -sanki aynı o rüyadaymış gibi- basamakları yavaş yavaş çıkmaya başladığını gördü Kuyrukluyıldız. Gözlerini en tepeden ayırmıyordu, o an neler hissettiğini kimse tahmin edemezdi ancak koluna sarılmış ona eşlik eden kızın titrediği gözlerden kaçmıyordu. Obelin oflaya puflaya peşlerine düşerken Kuyrukluyıldız onu durdurdu, "Sen Perrin'i al, onlar önden gitmeli."

   "Ne dedin sen!" Obelin hiddetle kükredi, "O aptal doğum günü çocuğuna elimi sürmem ben! Nefesi bira kokuyor!"

   Pixie duymamazlıktan gelerek, arada mesafeyle elflerin peşinden yavaş yavaş süzüldü. Obelin hayretler içerisinde kalakaldı. Kimse yüce bilgeye gereksiz fazlalıkları taşıtamaz, dedi içinden öfkeyle. Onu orada sonsuza kadar bırakayım da görün!

   Perrin korkudan basamaklara yapışmıştı, öyle titriyordu ki sıktığı dişleri gürültüyle takırdıyordu. Daha fazla içmiş olmayı diledi, belki orada öylece sızıp kalır, bu dehşeti yaşamazdı. Hala olup bitenler hakkında en ufak bir fikri olmadığından, bu sessiz sakin yer Ghoria'nın karanlığından çok daha ürkütücü geliyordu. Üstelik onu terk edip gidiyorlardı! Obelin basamakları hışımla çıkarken bir inip bir kalkan sırtından anlaşıldığı üzere öfkeden kudurmuştu. Ondan beklenirdi de Quendelin ve Nielda'dan asla! Onu orada bir çöp gibi bırakıp gitmişlerdi, onu nasıl unutabilirlerdi? Neler oluyordu? O uçup duran parlak şey de neydi? Perrin başını elleri arasına gömerek hepsine lanet okudu.

   Cesaret edip başını tekrar kaldırdığında arkadaşları merdivenlerin sonuna yaklaşmışlardı neredeyse, zaten bulanık olan görüşünde minik beyaz noktalar olarak seçilebiliyorlardı. Perrin'in kalbinde öyle ani bir dehşet patlak verdi ki sanki başından aşağı soğuk sular boca edilmişti. İster istemez kendine gelmişti, gelmek zorundaydı. "Beni bekleyin!" diye çığlık atarak ayağa fırladı, ama sesini duyuramamıştı. Belki de gizemli bir güç onların duymasını engelliyordu, onu unutmalarını sağlamıştı. Her ne olursa olsun Perrin artık sarhoş değildi, yarım olan bilinci hiç olmadığı kadar tamdı. Bitmek bilmeyen merdiven boyunca deliler gibi koşmaya başladı, tek düşünebildiği bir an önce arkadaşlarına ulaşmaktı.

   Artık görünürlerde yoklardı, her halde basamakları bitirmişler, bulutların içine varmışlardı. Az sonra öğrenirdi. Dünya ne kadar altında kalmıştı bilmiyordu ama daha da hızlandı, sonra bir de baktı ki Ghoria'daki sise benzer bir bulutun içindeydi. Ama bu iç karartıcı soluk grilik değildi, her taraf pamuk gibi bembeyazdı. Ne olursa olsun Perrin hala korkuyordu, önüne bile bakmadan merdivenleri çıkmaya devam etti ve bulutun içinden aniden fırladı.

   Tökezlenerek yere kapaklandı. Öyle yorulmuştu ki nefes alamıyordu, sanki ciğerleri ağzından fırlayacaktı. Yılmayarak kendini toparladı, gayret ederek başını kaldırdı ve... Altından bir tapınak tüm ihtişamıyla karşısında belirivermişti!

   "Nielda!" diye seslendi nefesinin arasından kısık bir feryatla. Biraz ileride tapınağı seyreden arkadaşları değişik tepkilerle dönüp ona baktı. Quendelin hariç, o duyamazdı. Nielda irkilerek arkasını döndüğünde önce ona tanıyamayarak bakmıştı, sonra yüzünde utançla karışık bir yazıklanmayla yanına koştu. "Neler oluyor!" diye bağırdı Perrin sabrı taşarak.

   "Keşke bilsem." diye iç geçirdi elf kızı arkadaşına destek olarak ayağa kaldırırken. "Anladığım kadarıyla şu bina Quendelin'in rüyasında gördüğü o altın tapınak... Kuyrukluyıldız Meliot'un içeride onu beklediğini söylüyor!"

   Quendelin ve Obelin tapınağa daha yakın bir yerde, konuşmaksızın bu muazzam yapıyı inceliyorlardı. İkisi de daha önce görmüştü; biri rüyasında, diğeri de binlerce yıldır buralarda yaşadığından. Etraflarında dolanıp duran Kuyrukluyıldız sanki bir zafer kutluyordu, havada dans eder gibi halkalar çiziyor, bir yandan da tiz sesiyle Quendelin'e bir şeyler bağırıyordu neşeyle; "İşte o rünler! Tanrıların sembolleri! İşte orada, gördün mü?"

   Gece karanlığında ışık saçan binanın kemerli, uzun kapısının yukarısındaki amblemi işaret ediyordu. Quendelin bu amblemi rüyasından hatırlıyordu, o zaman tanıdık gelmişti, şimdi de üzerindeki sembollerin ne olduğunu anlamıştı! Elini cebine attığı gibi Tanrıların Tuğrası'nı bulup çıkardı, yuvarlak altın külçeyi tapınağın duvarındaki dev amblemle karşılaştırdığında tek farkının boyutları olduğunu fark etti!

   "Bu ne anlama geliyor?" diye sordu merakla, etrafında dönüp dolaşan pixieyi arayarak.

   "Sen Tanrıların Tuğrası'na sahipsin! Anahtara! Tanrıların Evi'nin kapılarını açacak olan anahtara!"

   "Bu doğru..." diye mırıldandı Obelin sakalını sıvazlayarak, "Bu binanın kapılarını hiçbir zaman açmayı başaramadık. Demek..."

   "Sen açacaktın!" diye kızdı Kuyrukluyıldız Obelin'e, gözlerinde şimşekler çakıyordu, "Tanrıların Tuğrası sana gönderilecekti ama sen hak edemedin! Bu kapıları açan kişi olmaya layık değildin! Kadim kitaplarda şöyle der, bulacaksınız; 'Tanrıların Evi'nin kapıları Hama'nın şavkıyla, Astra'nın hüküm gücüyle, Mierra'nın dirliğiyle ve Luna'nın sevgisiyle kilitlenmiştir. Bu kapıları yeniden açacak olan kişi, bunlara sahip olan kişidir. O Tanrıların Tuğrası'na ve kapılardan tek başına geçecek kudrete sahiptir.' O sensin Quendelin, ve vakit geldi! Tanrıların Evi'nin kapıları yeniden açılacak!"

   "Hayır! Tek başına olmaz!" diye karşı çıktı Nielda kesin bir dille. "Buna izin veremem! Lütfen Quendelin!"

   Quendelin hayattan kopmuş bir halde elindeki altın külçeye bakıyordu, sonra başını kaldırdı. Tanrıların Evi'nin kapıları uzaktaydı, ama artık vazgeçip geri dönebileceği kadar uzakta değil. Nielda'nın şefkat dolu kolları bedenini sararken kendine olan güvenini sağlamlaştırıyordu, buna en çok ihtiyacı olduğu zamandı. O an, artık seçme şansının kalmadığını anladı. Çok uzun bir süre önce bu şans ona gelmişti ve Quendelin iyiliğinden veya aptallığından onu buraya kadar getirecek yolu seçmişti. Bütün bunların olmasına kendi rızasıyla sebep olmuştu. Artık geri de dönemezdi, Nielda'yı orada bırakıp ileri de gidemezdi...

   Ne yapacağını bilmeyi öyle çok isterdi ki. Yoksa Tanrıların Tuğrası'nı fırlatıp atsa mıydı? Bunu gerçekten yapmak ister miydi? Onu seçen tanrılara kızgın mıydı? Bunu öğrenebilirdi, "Myla... Şimdi bana söylemenin sırası." diye mırıldandı. "Neden ben seçildim?"

   Pixienin yüzü asıldı, ışığı sönükleşti. "Hala şüphe ediyorsun. Seni suçlayamam, ama şunu söyleyebilirim ki içeri girdikten sonra imanından bir daha şüphe etmeyeceksin. Eğer gerçekten tanrılara karşı gelirsen şu an elinde tuttuğun Tanrıların Tuğrası yok oluverir. Ve insanlar, ve elfler de dahil bütün halklar, zamanı gelmişken gerçek tanrılara kavuşmaktan mahrum kalır. Bunun olmasına izin vermek senin elinde Quendelin."

   "Neden benim elimde Myla? Neden ben?"

   Pixie derin bir nefes alarak Quendelin'e yaklaştı, hissettiği suçluluk duygusunu asık yüzünden gizleyemiyordu. "Bu armağanın nedenini bu kadar çok önemsiyorsan söyleyeceğim. Bana kızacağından, benden nefret edeceğinden korktuğum için gizledim. Ama haklısın, öğrenmelisin." ne kadar zorlandığını gören Quendelin, arkadaşını avucunda şefkatle tuttu, "Herşey benim yüzümden oldu! Sana olan sevgimden! Seni Nielda'ya aşık etmemekle çok büyük bir suç işledim, ve tanrılar beni yargıladı. Tanrıların önünde sevgimi savundum, onlardan bir şans istedim. Yoksa lanetlenecektim. Ve iyi tanrılar bana bir şans verdiler, Kutsal İntikam Kılıcı'nı sana göndereceklerdi. Ve eğer sen kaderinden, izlemen gereken yoldan kaçmazsan buraya ulaşacak ve gerçek tanrıları keşfedecektin.

   "Bu yolu bulmanda Bilgeağaç sana yardım etti, yasaklanmış bilgileri sana vererek benimle aynı bedelde bir suç işledi. Bu benim ve Bilgeağaç'ın sorumluluğunu üstlenmen anlamına geliyordu ve sen Quendelin, affedilmemiz için bu yolda yürümeye cesaret ettin ve başardın! Benim işlediğim bir suç yüzünden seçildin Quendelin, hepsi benim suçum..."

   "Myla." Quendelin'in sesi umut ve merhamet doluydu, "Aşk bir suç değildir." Quendelin bakışlarını Nielda'ya çevirdi, "Biz masumuz. Ancak sevgiyle büyüyebilen çiçekler kadar masumuz. Ben aşkın ne demek olduğunu daha yeni öğrendim, eğer bütün bunlar başıma aşk yüzünden geldiyse, seve seve razı olurum."

   Myla hıçkırıklara boğulmuştu, Nielda'nın gözleri pırıl pırıldı, Obelin upuzun sakalıyla gözyaşlarını siliyordu. Şaşkın şaşkın bakınan Perrin de hala neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yine de hava hiç olmadığı kadar temiz, hoş kokulu ve gökyüzündeki yıldızlar her zamankinden daha mutlu gülümsüyor gibi gelmişti. İleride bir gün hikayesini torunlarına anlatmak kısmet olursaydı bu günü nasıl anlatacağını bilemeyecekti.

   "Orada bana neler olacağını bilmiyorum." Quendelin o uzun, heybetli kapılara kararlılıkla baktı, "Ama oraya tek başıma gideceğim. Hayır Nielda, lütfen ısrar etme." -Nielda başını katiyetle iki yana sallıyordu- "Bunu benim için zorlaştırma. Ne olursa olsun beni Quendelin olarak seveceğini söylemiştin. Şimdi beni dinle, beni son kez Quendelin olarak dinle."

   Kız nefesi kesilir gibi aniden sustu. Quendelin elini kalbine koymuştu... Nielda bunu fark ettiğinde bütün kederini, tasasını bir anda unutuvererek bambaşka biri olup çıkmıştı. Sanki yeni bir hayata başlamış gibi... Öyle olacaktı, Quendelin'e nasıl heyecanla baktığını bilmiyordu ama gülümsediğini tahmin etti. Elini yavaşça kendi kalbinin üzerine götürdü...

   Obelin'in gözleri fal taşı gibi açıldı, Perrin'e son derece garip ve yersiz gelen bu hareketlerin anlamını biliyordu; "Aa! Evlenecek bunlar!"

   "Nielda, sonsuza kadar benim eşim olur musun?" Quendelin elini kalbinden Nielda'ya doğru uzattı.

   Nielda hiç tereddütsüz elini Quendelin'in elinin üzerine koydu. "Sonsuza kadar." dedi Quendelin'in gözlerinin içine bakarak, mutluluk ruhlarına işliyordu.

   Perrin herşeye inanırdı da buna asla, her halde bu gördüğü kişi Quendelin'e çok benzeyen başka biriydi. Bu günün doğum günü olmasına lanet etti, keşke gidip kutlamasaydı, kimbilir daha neler kaçırmıştı.

   O uçan sevimli yaratık tiz sesiyle sevinç nidaları atıyor, coşkuyla oraya buraya uçuşurken peşinden yıldızlar saçıyordu. Biri Perrin'i omzundan şiddetle savurarak kendine doğru çevirdi, bu Obelin'den başkası değildi. Perrin nefesini tutsa da yaşlı adamın yüzü ağlamaklıydı, bir anda buçukluğa dostane bir kucaklamayla sarılıverdi! "Ben böyle sahnelere dayanamıyorum..." diye mırıldandı Perrin'in sırtına gömdüğü yüzünden gelen boğuk bir sesle.

   "Şimdi gitmeliyim." dedi Quendelin, avucundaki narin eli sımsıkı tutarak. "Merak etme sevgilim, herşey yoluna girecek. Sana söz veriyorum, orada ne olursa olsun, geri geldiğimde Sylvanor'a dönmek için yola çıkacağız. Söz veriyorum. Evleneceğiz."

   Nielda dayanamayarak Quendelin'e sarıldı, yine de göğsüne yasladığı yüzünü ufak bir kuşkuyla pixieye çevirmekten kendini alamadı. Kuyrukluyıldız gülümseyerek başını anlayışla evet anlamında salladı, "Düğününüzde ben de orada olacağım. Tanrılar da izleyecek."

   "Biz de! Biz de!" diye eksik olmadı Obelin, Perrin hala ağzı bir karış açık seyrediyordu.

   Artık zamanı gelmişti. Quendelin'in gözlerindeki kararlılık Nielda'ya güven veren tek şeydi, yoksa asla onu tek başına bırakmaya razı olamazdı. Yine de bir türlü gitmesini kabullenemiyordu, bir daha dönmeyeceğinin düşüncesi ona ölüm korkusu gibi yapışmıştı. Quendelin gitmeden önce ona son bir kez derin derin baktı, uzanarak dudaklarından öptü.

   Gülümseyen Quendelin yaşadığı korkuyu belli etmemeye, hiçbir şey onu korkutamazmış gibi davranmaya çalışıyordu. Daha ne kadar dayanabilirdi bilmiyordu, artık gitmeliydi. O yavaşça dönerken arkadaşları Nielda'ya destek olma ümidiyle yanında durmak için ilerlediler.

   Bulutların üzerindeki kutsal binaya yaklaşırken Quendelin o yüksek kapılara ve dev altın ambleme dehşetle baktı. Yutkunarak arkadaşlarını son bir kez görmek için arkasını döndü, Nielda'nın güzel yüzü geri dönmesi için yalvarıyordu. Hemen önüne döndü, Myla yanındaydı. "Merak etme Quendelin, korkmana hiç gerek yok. Tanrılarla görüşeceksin, iyi tanrılarla." diye fısıldadı güven veren bir sesle.

   Tanrılarla görüşmek? Quendelin bu maceranın sonunda ancak böyle bir şey beklediğinden pek şaşırmış sayılmazdı. Buna hazır olup olmadığını umursamıyordu, hazır olmadığını biliyordu. Bu rahatlıkla adımlarını yere vura vura, kendinden emin bir edayla o uzun, kemerli kapılara doğru yürüdü. Yine de korkuyordu...

   Önünde metrelerce yükselen dev altın kapılara vardığında şöyle bir inceledi, kapı iki parçaydı, tam ortasındaki çıkıntıda içi boş yuvarlak oyuk hemen dikkat çekiyordu. Dudak bükerek pixieye baktı, "Bu kilit, anahtar da sende." diye karşılık aldı.

   Pekala, dedi içinden. Tanrıların Tuğrası'nı elinde şöyle bir inceledi, sanki ilk defa görüyormuş gibi. Altın külçeye işlenmiş sembollere dalıp gitti, güneş ve ay vardı, ağaç ve bir örs... Rünler ve garip şekiller... İçini çekerek vazgeçti, kafası allak bullak olmuştu.

   Oyuğa şöyle bir baktı, derin bir nefes aldı ve Tanrıların Tuğrası'nı boşluğa yerleştirdi.

   Binlerce yıldır beklenen bu an Kuyrukluyıldız'ın veda anıydı, "Benim buraya girmem yasak. Senden başka kimse giremez, şimdilik. Çünkü çok başka bir yere açılıyor şimdi. Tanrıların huzuruna. Sakın vazgeçme ve devam et Quendelin." Myla yok olmadan önce gürleyen kapıya vakur bir edayla baktı, geride sadece minik yıldızcıklar bırakarak sonunda kayboldu.

   Dev kapılar içeriye doğru daha biraz açılmıştı ki kör edici ışık aniden bir çizgi halinde parlayıverdi. Quendelin istem dışı bir hareketle elini gözlerine gölge yaparak ışığa baktı, kalbinin deliler gibi attığını unutmaya çalışarak. Kapı açıldıkça bembeyaz ışığın içinden şiddetli bir rüzgar Quendelin'in saçlarını deliler gibi savurarak, cüppesini bacaklarının etrafında dalgalandırarak çarptı. Quendelin bir an tereddüt etse de sanki rüzgar onu içine doğru emiyordu. Ellerini ışığa tutarak kendini, kapı açıldıkça gitgide şiddetlenen rüzgarın içine, Tanrıların Evi'nin kapılarından içeri attı...

 

  

 

9

Yarı-tanrı

 

 

   Neredeyim ben?

   Quendelin hala ışığın içinde miydi bilmiyordu, gözlerini açtığında gördüğü sadece her tarafı kaplayan tek renkli bir boşluktu. Ama huzur dolu bir boşluk... Bembeyaz bir boşluk...

   Neredeyim ben? Quendelin'in aklındaki tek soru, tek düşünce buydu. Uçarcasına özgürce süzüldüğü boşluğun kendi aklı olduğunu var saymadan edemedi, aklı da bu sade ve uçsuz bucaksız boşluğu andırırcasına bomboştu. Tek hatırladığı o tapınağın kapılarından içeriye çekildiği, ışığın içine dalıp kaybolduğuydu. Sonra kendini burada buluvermişti.

   Aslında nerede olduğunu ve her ne amaçla burada bulunduğunu önemsemiyordu. Soluduğu havada huzur vardı, yanaklarına çarpan hafif meltemde ve baktığı pamuk gibi beyaz bulutlarda da. Öyle hafifti ki sonsuzlukta kaybolacak gibi geliyordu. Nereye gittiğini bilmiyordu ama sanki görünmez bir güç tarafından bulutların içinde seyahat ettiriliyor, belirli bir yere doğru yavaş yavaş çekiliyordu. Quendelin orada kimlerle karşılaşacağını artık biliyordu.

   Hatıraları birer birer aklında uyanırken Nielda'yı düşündü. Bu huzur bulutlarında süzülmek ne kadar ferahlatıcı olsa da Nielda'yı özledikçe rahat olamıyordu. O bedenen olmasa da ruhunun bir parçasıydı, yarısıydı, belki de daha fazlası. O cesaretiydi, dayanma gücüydü, sabrıydı. Şimdi bunlardan arındırılmış bir bedende, tanrıların huzurunda yapayalnızdı.

   Ben, Astra.

   Artık seyahati sona ermişti, beyazlara bürünmüş görüntü sonunda gölgelenmeye başlıyordu. İleride beyazın koyu tonlarında dört karaltı belirmişti, sonsuzluğun dibinden en tepesine kadar uzanan dört hayali suret. Quendelin bakamıyordu, bakışlarını üzerindeki en saf beyazdan daha beyaz, tüy gibi hafif giysiye indirdi. O sırada Astra'nın bir nehir gibi şarıldayan sesini dinledi.

   Habersizdin yıldızların üzerinde olanlardan, gri bulutları görmenle başladı yaşamın. Gözyaşlarım senin için aktı, geride bırakacağın hayatın için, elçilerin kaderinden, tanrıların kaderine dünyayı değiştirecek sorumluluğu üstlenmeye mecbur kaldığın için. Bilgeağaç'ın laneti benim de lanetimdi, Bilgeağaç lanetlenseydi tüm tabiat lanetlenecekti. Doğa hükümsüz kalacak, düzeni bozulacak ve yavaş yavaş kendi kendini yok edecekti. Senin sayende ağaçlar hala nefes alıp veriyor, dünya üzerinde yeşil hala canlılığını koruyor.

   Sana gerçek tanrıların yolunu göstermen için gücümü bahşediyorum, bundan böyle çiçeğiyle, böceğiyle, havasıyla, suyuyla tüm tabiat senin yardımcındır.

   Quendelin bir bulutun içinde, dizlerinin üzerine çökmüş bir şekilde kendini boşluğa bırakmış duruyordu sadece. Düşmüyordu, altında sadece hava vardı ama hissedilmeyen bir zemin onu dizleri üzerinde tutuyordu. Kutsanmışlığın sükûnetiyle, tanrıların gücüne, yüceliğine teslim olmuş bir halde gölgemsi suretlere bakmaya devam etti. Gölgeler bulanıktı, şekilleri hareket ediyordu ama Quendelin belli belirsiz hatlarını seçebiliyordu. Astra'nın soluk yeşil, yaprak şekilli saçları salkım salkım dökülüyordu, gözlerinin pırıl pırıl mavisinin bir nehir gibi daimi akıp gittiğini görebiliyordu. Sanki tüm doğayı vücudunda barındırıyormuş gibiydi, dudakları yeşil, en nadide çiçeklerle süslü giysileri ağaç kabuğundandı. Quendelin bakmaya dayanamıyordu...

   Ben, Luna.

   Aşk tanrıçası Quendelin'e Nielda'yı hatırlatırcasına güzeldi, ama daha da güzel olduğunu kalbi itiraf edemiyordu. Dünyaya ait olamayacak bir güzellikteydi, altınsuyu gibi dökülen, ancak bilinen altından çok daha parlak bir renkteki saçlarının arasından gülümseyen genç yüzü, Quendelin'e şefkatle ve iftiharla bakıyordu. Gözleri büyüleyiciydi, sesi dinlendiren bir müzik gibi bulutlar arasında fısıldaşıyordu.

   Elçimin bana ihaneti, senin sevgin ve iyiliğin sayesinde bağışlandı. Onun ihaneti sana acıya, gerçek aşkından, hakkın olan mutluluktan mahrum kalmana neden oldu, ama aynı zamanda dünya halklarına yol gösterme görevini üstlenecek kişinin seçilmesini sağladı. Kaderin yazıldı, ve zaman sürüp gittikçe yazılmaya devam edecek. Gerçek tanrıları bulacağın gibi gerçek aşka da kavuşacağın yazılıydı, ve sen kaderinden kaçmadın. Kuyrukluyıldız'ın laneti benim de lanetimdi, Kuyrukluyıldız lanetlenseydi aşkla birlikte mutluluk tüm kalplerden silinecekti. Aşkına kavuşma umudun sayesinde bu lanete mani oldun.

   Sana gerçek tanrıların yolunu göstermen için gücümü bahşediyorum, hiçkimsenin sahip olamayacğı kadar güçlü, hiçbir kalbe sığmayacak kadar engin bir aşk, sunman için sana armağanımdır.

   Konuşmaya cüret etmek aklının ucundan geçmiyordu, içi öyle kutsal bir huzurla doldurulmuştu ki sadece nefes alıp vermek ona kafi geliyordu. Kendi kendine bu yoldan vazgeçemeyeceğini hatırlatıyor, Tanrıların Evi'nin kapılarından geçtiğini ve artık geri dönmesinin söz konusu olamayacağını söylüyordu. Artık kim olduğunu biliyordu, Quendelin değildi, o ölmemişti ama artık öyle biri yoktu. Onun zamanı dolmuştu.

   Ben, Mierra.

   Yaşamın ve şifanın tanrıçası hayat dolu, capcanlı görünüyordu. Sanki yeni doğan bir bebek kadar genç, ömrünü tüketmiş bir ihtiyar kadar yaşlıydı. Merivia'nın tanrılarının her biri mutlak, kutsal bir düzenin parçalarını oluşturuyordu ve bu gümüş saçlı tanrıça da yaşamın devamlılığını mümkün kılıyordu. O olmazsa hiçbir canlı hayat, hiçbir hastalık da şifa bulamazdı.

   Yaşamın tıpkı denizler gibi sonsuz ve dalgalı olacak, tıpkı denizler gibi sana değer vermeyenler ve hayatlarını sana adayanlar olacak. Ve sen denizler gibi ayrım gözetmeksizin hepsine kucak açacaksın, onları yanlışlardan, sahte inanışlardan uzaklara, bize ulaştıracaksın.

   Sana gerçek tanrıların yolunu göstermen için gücümü bahşediyorum, sana ölümsüzlüğü ve şifa dağıtma gücünü veriyorum.

   Ölümsüzlük... Elflerin sonsuza dek kaybettikleri armağan... Quendelin kesinlikle istemiyordu, tek başına ölümsüz olacağına hemen ölürdü daha iyi. Nielda'nın öldüğünü görmek... Quendelin'in yüzü acıyla çarpıldı, konuşacaktı, itiraz edecekti ancak dili reddediyordu. Kelimeler aklına dahi gelmiyordu. Konuşması yasaklanmıştı, aslında buna gerek olmadığındandı. Onlar tanrılardı, ne söyleyeceğini, aklından nelerin geçtiğini kendisinden bile iyi bilirlerdi. O zaman... Yoksa ona acı çektirmek mi istiyorlardı? Bunun başka açıklaması var mıydı?

   Ben, Hama.

   Huzur veren nefes artık içini yakıyordu, düşkün gözlerinde öfke alev alev yanıyordu. Bu yüzden bakışlarını indirdi, tanrılara öyle bakmaya cüret edemezdi. Yine de kararlıydı, eğer o ölümsüz olacaksa bütün elfler de ölümsüz olmalıydı. En azından Nielda... O ölmemeliydi... Onsuz bir yaşamı hayal ederek, kararmış yüzünü ışığın tanrısı Hama'ya kaldırıp baktı.

   En kudretli tanrılardan biriydi Hama. Ortayaşlı, bilge bir adamın yüzüne sahipti, ışık saçan yüzündeki tecrübe çizgileri irfanını, gözlerinin yerindeki iki küçük güneş de kudretini sembolize ediyordu. Alnında güneş ışınları gibi ince ince ve parlak bir taç vardı, boydan boya uzanan saf beyaz giysileri tertemiz iyiliğini ifade ediyor gibiydi. Zamanın başından beri adaletin savunucusuydu ve zamanın sonunda da öyle olacaktı. Tanrıların düzeninde adil olmak esastı, ancak adalet Hama'nın göreviydi. Bir denge söz konusuydu, böyle olunca da ne iyi, ne de kötü dünyadan silinmiyordu. İyi ve kötüyü dengeleyen terazinin ayarından tanrılar sorumluydu, bazen kötü ağır gelirdi, sonra iyi onu dengelerdi. Şimdilerde ise iyi ağır basıyor gibiydi, ama kötü tanrılar buna daha ne kadar izin verirlerdi?

   İnsanlar yine kendi karanlıklarında kayıp, ve onlara ışık tutanlar elfler olacak. Fakat biz nasıl Kutsal Görev için birini seçtiysek, kötü tanrılar da Seçilmiş Olan'ı engellemek için birini gönderdiler. Seçilmiş Olan kaderini izlemekten kaçmadı, iyiliği ve dayandığı temellerin sağlamlığı sayesinde başardı. Ancak, Kutsal Görev henüz başlıyor. Artık Seçilmiş Olan sonsuza kadar tüm halklarla beraber gerçek tanrıların yolunda yürüyecek. Kötülüğün hizmetkârlarına karşı gelecek gücü, bu yolda yürüdüğü sürece kendi benliğinde bulacak.

   Sana gerçek tanrıların yolunu göstermen için gücümü bahşediyorum, karanlığı bastırman için ışığı, senden sonra bir kişinin daha sahip olamayacağı güneşin kudretini veriyorum.

   Kaybolduğunda adaleti, muhtaç olanlara şifayı, uğursuz karanlıklara ışığı dağıtacaksın. Sevgiden güç alacak, ışıkla kalacaksın. Artık yarı-tanrı gücüne sahipsin.

   Hissizleşen dilinin çözüldüğünü fark etti, ama konuşmadı. Dizlerinin üzerine koyduğu ellerine baktı, ışık her yerinden duman gibi tütüyordu. Kendini hiç olmadığı kadar zinde, canlı hissediyordu. Sanki içinde hayat pompalayan bir kaynak, damarlarına ferahlık ve güç saçıyordu. İçine bambaşka bir ruh girmiş gibiydi, tanrılara öyle sağlam bir bağla bağlanmıştı ki neredeyse Nielda'yı ikinci plana atmıştı. Bunu kabullenmek istemedi ancak kendini zorunlu hissediyordu, imanı öyle kuvvetliydi ki aşkı bile bastırıyordu...

   "Yaşamımı gerçek tanrıların yolunda yürümeye adıyorum." dedi kendinden emin, güçlü bir sesle. "Işık, adalet ve şifa dağıtacağım, sahte tanrıları ve tüm yalan inanışları akıllardan silip atacağım. Akıllara gerçekleri, kalplere doğruları armağan edeceğim."

   Sesi bile değişmişti, derinden geliyordu ve öyle güçlüydü ki bulutlarda bile yankılanıyordu. Hama benzer bir sesle konuşmaya devam etti;

   Şimdi dostlarına geri dön, bu yolda tek başına yürümeyeceksin. Işığı önce onlara tut, sonra başkalarına, diğer tüm halklara. Yurduna dön, halkını Gençlik Pınarı'nın etrafında birleştir. Hatırla, ve geri dön.

 

   Tanrıların Evi'nin kapılarından fışkıran ışık yeniden bütün görüşünü kaplamıştı, bir süre o ışığın içinde kaldıktan sonra gözleri yavaş yavaş beliren çizgileri seçebildi. Hayal meyal beliren çizgiler renklenmeye, sonunda dev sütunlara, altın duvarlara, heykellere dönüşmeye başladı. Ayaklarının altında artık bulutlar yoktu, sert, kaygan zemini hissedebiliyordu. Ayakları yıkılmaz bir ağacın kökleri gibi, yere hiç olmadığı kadar sağlam basıyordu.

   Görüntü normale döndüğünde kocaman bir salonun ortasında durduğunu anladı. Başı yukarıda yavaş yavaş kendi etrafında dönerek bakındı, Tanrıların Evi'ndeydi. Kalın sütunlar tapınağın korkunç bir yükseklikteki tavanına doğru uzanıyordu. Geniş tavanın ortasındaki büyük yuvarlakta Tanrıların Tuğrası zemine bakıyordu. Görünürde bir ışık kaynağı yoktu ama salon ışıl ışıldı. Sağdan ve soldan geniş basamaklı merdivenler kavisle yukarıya, bulunduğu yerden beyaz bir sunak görebildiği kata çıkıyordu. Merdivenlerin duvar kısmında beyazlar içerisinde ak kanatlı meleklerin heykelleri dizilmişti. Tanrıların heykelleri yoktu elbette, kimse yapamazdı, onları Quendelin'den başkası görmemişti ve gören olduysa bile tanrılar böyle apaçık teşhir edilemezdi.

   Quendelin Tanrıların Evi'nin kapısına doğru dönüktü, kapı direk bu muazzam salona açılıyordu ve görünüşe göre başka kapı da yoktu. Kemerli kapının büyüklüğü bir kez daha Quendelin'i hayran bırakmıştı ve çıkıp arkadaşlarına bakma ihtiyacı hissediyordu. Eğer hala orada iseydiler... Onları son gördüğünden bu yana kaç asır geçtiğini bilmiyordu ama zaman öyle yavaş geçmiş gibi geliyordu ki onların çoktan... Quendelin derin bir nefes aldı, gidip bakmaya karar vermişti ki dünyanın çok uzak bir yerinden gelen bir ses duydu. Ama hayır, ses arkasından gelmişti ve... aklının bir yerlerinden çağrışım yapmıştı.

   "Geleceğini biliyordum dostum."

   "Meliot!" Quendelin tapınağın birbirinden çok uzak duvarlarında yankılanan bir haykırışla arkasını döndü.

   Beyaz sunağın ardında, daha önce oradaysa bile fark etmediği bir suret gördü. Şimdi bile zar zor fark ediliyordu, beyaz bir tunik giymiş, kahverengi saçlı bir adamdı bu. Quendelin donakalmış bir halde surete bakarken adamın içinden arkasındaki duvarı görebiliyordu!

   "Meliot..." diye mırıldandı Quendelin, "Bu gerçek mi yoksa hayal mi görüyorum?"

   "Ben artık bir hayalim Quendelin," dedi Meliot, yüzünde huzur dolu bir gülümsemeyle. "Sen ise bir yarı-tanrı."

   Quendelin yavaşça Meliot'a doğru yaklaştı, gözleri donakalmış bir halde Meliot'un saydam görüntüsüne dalmıştı. Bir hayalet, diye düşündü hüzünle. "Üzgünüm Meliot... Sen hayatımda gördüğüm en cesur, en şerefli insandın, ve benim için kendini feda ettin. Yine de... hala benimle olduğunu bilmek güzel."

   Meliot'un sesi çok uzaklardan, başka dünyalardan geliyordu. "Senin uğruna can veren kişi olmak, ölümden sonra bile taşınacak bir şeref. Belki biliyordunuz, sizinle yolculuğa çıkmaktaki asıl nedenim sonunda en büyük hayalimi gerçekleştirebilme, şövalye unvanı alabilme ümidimdi. Bir şövalye gibi davranmalıydım, behirle tek başıma dövüşmem tek şansınızdı. Belki yaptığım fedakarlık, öldükten sonra hiçbir anlam ifade etmeyecekti, ama umursamadım." merdivenlerden yavaş yavaş yanına gelen Quendelin'i gururlu, bir o kadar da saygılı bir ifadeyle izliyordu, "Kutsal İntikam Kılıcı ölümün kanlı çeliği gibi saplanarak behiri öldürdü, ben de bir şövalyeye yakışır bir sona nail oldum. Ama bu son değildi, bir başlangıçtı. Tıpkı senin yaşamının şimdi, burada, bu altın tapınakta başladığı gibi ben de, Seçilmiş Olan'a tanrıların kaderini etkileyecek bir yardımda bulunduğum için ödüllendirildim."

   Quendelin'in kutsal bir ışık saçan bedeni merdivenlerin bittiği yerden güneş gibi doğarak Meliot'a ulaştı. Şövalyelerin giydiği türden beyaz bir tunik içindeki Meliot tek dizi üzerine çökerek eğilip selam verdi. Quendelin mutlak bir kuvvetle kontrol altında tutabildiği hislerini gizleyebiliyordu, vakur bir edayla başını eğip selamına karşılık verdi.

   "Sana göstermek istediğim bir şey var." dedi Meliot, saydam elini üzerindeki herşey gibi şeffaf kınına götürerek, üzerinde şeffaf olmayan tek şey olan uzun kabzaya doladı. Quendelin parlak çeliğin, kendi ışığını yansıtan şimşekler çakarak kınından sessizce çıkışını izledi. Gözleri dolmuştu.

   "Kutsal İntikam Kılıcı," Meliot koca kılıcı havaya kaldırarak ışığını seyretti, "Savaş tanrısı Sirrius'un Kutsal Çekiç'iyle, bir barbarın ellerinde dövüldü. Nice tehlikelerde sana sadık bir güçtü, ve onu bana verirken tanrıların güvenine layık, yüce bir kalbe sahip olduğunu göstermiş oldun. Böylece karanlığın kudretli hizmetkârı behiri yenebildim, ve ölümümde iyi tanrılar beni huzurlarına kabul ederek bana bu ödülü ve görevi verdiler. Kutsal İntikam Kılıcı kaybolmamıştı, ona bir kez daha sahip olarak bu iyiliğin ve huzurun kaynağına, Tanrıların Evi'ne gönderildim."

   Meliot kılıcı ters çevirerek kabzasını Quendelin'in ellerine uzattı. "Bu kılıçla beni şövalyen ilan et, yaşamımda elde edemediğimi bana bu sonsuz yaşamımda bahşet! Böylece sonsuza kadar şövalyen olarak, savunucun olarak sana hizmet edebileyim!"

   Yarı-tanrı, yüzündeki gururlu tebessümle başını sallayarak Kutsal İntikam Kılıcı'nı bir kez daha ellerine aldı. Hatıralarından yavaş yavaş silinmeye başlamış olan kılıcı havaya kaldırdıkça hatırlıyordu, kılıç parlak, yepyeni çeliğinde yarı-tanrıya nurlu yüzünü ilk defa göstermişti. Quendelin yine Meliot'dan öğrendiği şekilde -hatırladığı kadarıyla- Kutsal İntikam Kılıcı'nı Meliot'a doğru tuttu, o da şeffaf, hayali ellerini kılıcın çeliğine koyarak destek oldu. Şövalyelik töreni böyle yapılıyordu, aslında Quendelin'in yerinde bir lord veya daha yüksek mertebede bir şövalye olmalıydı ancak bu zaten resmi bir tören değildi. Yaşayan herkesten daha yüce bir kişi tarafından, tanrıların huzurunda verilen bir ödüldü sadece.

   "Seni şövalye ilan ediyorum. Ayağa kalkabilirsiniz Sör Meliot, dostum." Quendelin vakur bir edayla kılıcı geri çekti, şövalye ayağa kalkınca tekrar iade etti. "Vazifemi taşımakta yardımına ihtiyacım olacak."

   "Bir yarı-tanrı olsan da, herkesin yardıma ihtiyacı vardır. Tanrıların bile." dedi Meliot, kılıç şeffaf kınına geri girerken yavaş yavaş gözden kayboluyordu. "Seninle konuşmam gereken bir konu daha var," diye başladı, "Merivia'da yaşamış olanlar arasında üçüncü arcane sensin. Ve en önemlisi. Merak etme, arcaneler hakkında hiçbir şey bilmeyen tek kişi sen değilsin, kimse bilmiyor. Hatta arcanelerin kendileri bile. Arcaneler seçilmiş kişilerdir, ömürleri sonsuz, güçleri de kendileri gibi bir sırdır. Şimdiye kadar onlardan iki tane vardı ve sen birini tanıyorsun." Quendelin kim olduğunu düşünmeye başlamadan önce duyduklarına bir anlam vermeye çalışıyordu.

   "Obelin." diye devam etti Meliot. "Onun sırrı bu, kendisinin bile bilmediği bir sır; O bir arcane. Diğeri de..." bir an duraksadı, saydam gözleri Quendelin'e sessizce endişesini fısıldıyordu, "Ghorion." dedi sonunda. "O da bir arcane idi. Öldürüldükten sonra beyni de tüm vücudu gibi çürüyüp gittiğinden gücünden eser kalmamıştı. Fakat binlerce yıl sonra hiç olmayacak bir şey oldu ve kötü tanrılar, iyi tanrıların zaferini engellemek için bir anlaşma yaptılar.

   "Kötü tanrıça Xara, Hama'nın kız kardeşi, Seçilmiş Olan'ı durdurmak ve hatta mümkünse öldürmek için ona bir düşman yarattı. Ghorion'un bedenini Ölüm'ün tanrısı Zealus'tan, ruhunu da Cehennem'in baş iblisinden teslim alarak Cehennem'in kapısını açtırdı ve Ghorion'u dünyadaki şerin kalbinin attığı yere, Amar'daki hanedanına geri gönderdi. Ghorion arcane gücünden yoksundu çünkü beynine de ruhuna da başkaları sahipti, bedeni iskeletinden ibaretti ve kendi halkı bile önceleri onu, Cehennem'den kopup gelmiş bu musibeti yok etmeyi deneseler de Ghorion tıpkı eskiden olduğu gibi güçlüydü, ve tıpkı eskiden olduğu gibi kara elfleri emrine sokmayı başardı." Meliot güven verircesine gülümsedi, "Ama ne yaptıysa Seçilmiş Olan'ı yolundan alıkoymayı başaramadı."

   Bu pek de iç açıcı değildi yine de, Quendelin düşünceliydi. "Bu onu yendim mi demek oluyor?" diye sordu.

   "Şimdilik, evet." dedi Meliot başını sallayıp. "Ama henüz vazgeçmesi için çok erken. Çünkü herşey daha yeni başlıyor. Şu zamana dek olanlar bir nevi savaşa hazırlıktı, artık iyi tanrıların da bir savunucusu var. Bu iyi ve kötünün savaşı olacak. Halklar iyiye inanmayı veya kötülüğe teslim olmayı kendileri seçecekler, bu seçim şansını onlara tanımak da senin görevin. Ghorion onlara böyle bir şans tanımaz. Tehlike büyüyor Quendelin, Kalindor'da yaşananları gördün, insanlar daha şimdiden birbirlerini yok etmeye başladılar. Kötü tanrılar düşmanlarının zayıflayışını zevkle seyrediyor, bir yandan da hain tuzaklarını hazırlamakla, kötülüğün ağlarını örmekle meşguller."

   "İnsanlar bu tuzaklara düşeceklerdir, ben tek başıma bunu engelleyemem. Kötülüğün uşaklarının taşıdığı meşaleler insan kalplerini yakıp kül etmekte zorlanmaz." dedi Quendelin kaşlarını çatarak, "İnsanlara ışık tutacağım, onlardan sahip olduğum güce boyun eğmelerini talep etmeyeceğim. Dediğin gibi, onlara seçim hakkını sunacağım ve kötülüğe karşı savunmaları gereken değerleri hatırlatacağım. Yapabileceğim ve yapmam gerekenler bunlar."

   "Daima sana inananların yanında olmalısın." dedi Meliot.

   Quendelin başını salladı, "Dostlarım da yanımda olacaklar mı?" diye sordu gülümseyerek.

   "Tanrıların yolunda yürüdüğün sürece yanında olacağım. Bu yolda sahip olduğun herşey gibi gerçek dostlara da ihtiyacın olacak Quendelin."

   Quendelin kötülükleri, karanlıkları, gölgeleri ve diğer türlü türlü fenalıkları bedeniyle ezip, aklıyla defederek bir süre sessizleşti. Bu kadar kolay yenebildiği kötülük şimdi dünya halkları için bir tehlike oluşturmaya hazırlanıyor, her kılıç darbesiyle, her kan damlasıyla daha da büyüyordu. Ama Quendelin hiç de umutsuz değildi, fazlasıyla hırslıydı da. Bunun nedenini merak etti. Belki sadece işini alelacele bitirip evine döneceği anı iple çeken sabırsız bir demirciydi, sonunda yaptığı işin eğri büğrü, beş para etmez bir demir parçası olduğunu umursamayan bir demirci gibi. Düşüncelerden sıyrılan Quendelin içini çekti, "Bana şu arcanelerden bahset." dedi.

   Quendelin'in mutlak kararlılığını gördükçe hayaletimsi yüzüne huzur yansıyan şövalye bildiklerini anlatmaya başladı. "Arcaneler... Zaman onları pek etkilemez, hatta güçlendirir. Beyinleri en büyük silahlarıdır, büyü yapabilirler, üstelik onların büyü güçlerinin sınırı ancak akıl edebildikleri kadardır. Evet, akıllarına gelen herşeyi yapabilirler, tabii yeterince yıllandıklarında ve beyinlerine hükmetmeyi öğrenebildiklerinde. Belki binlerce yıl sonra, belki de hiçbir zaman güçlerinin tamamını keşfedemeyecekler, yine de keşfettikleri kadarıyla sadece düşünerek bir dağı patlatabilir veya aklından geçen her hangi bir yere anında gidiverir. Şu an bu güce sahip tek kişi sensin, bu tanrılardan sana bir armağan."

   "Ya Obelin?" diye merak etti Quendelin, aslında yaşlı adamın öyle bir güçle geleceği hali tahmin etmek bile istemiyordu.

   "Keşfetmeyi reddettiği sırlar yüzünden şu an ne olduğundan habersiz." diye cevap verdi Meliot, "Yine de yaşlı bir bunak değil, delirmiş hiç değil. Aklını politik meselelerle öyle doldurmuş ki gücü beyninin bir köşesinde uykuya dalmış gibi ve binlerce yıl geçmesine rağmen en ufak bir gelişme göstermedi. Obelin'in Magi'nin Büyü Kitabı'nı bulmuş olması kafanı karıştırmasın, arcane gücünün bildiğin anlamda büyüyle hiçbir ilgisi yok. Arcaneler o eli silah tutmaz cılız büyücüler gibi değildir, bir kılıcı -dokunmadan bile- sadece akıl güçleriyle, en kuvvetli adamdan daha hızlı savurabilir mesela. Büyüyü küçümsemiyorum hayır. Aslında büyü, arcane gücünün sözle ve türlü malzemelerle yapılan ufak bir kısmını kapsar. İkisi de gücünü akıldan alır." -Meliot bir an durup baktı, kollarını göğsünde birleştirmişti- "Şimdi bir soru, en çok istediğin şey ne? Gerçi tahmin edebiliyorum..."

   Quendelin şövalyenin soluk gözlerine derin derin bakmaktaydı, "En çok istediğim şey..." diye düşündü. Sonra güldü, "Ne garip, aklımın tüm o karmaşıklığı içerisinde sorduğun sorunun cevabı apaçık duruyor." ister istemez bakışları tapınağın dev altın kapılarına çevrilmişti.

   Meliot başını salladı. "Nielda'yı yeniden görebilmek istiyorsun. Seni anlıyorum. Bu, veda vaktim geldi demektir."

   Quendelin hemen başını hayalet surete çevirdi, yavaş yavaş yok olmaktaydı. "Meliot... Seni bir daha görebilecek miyim?" diye sordu çabucak.

   "Göremesen bile, ihtiyacın olduğunda daima yanında olduğumu hissedeceksin." dedi Meliot derin bir sesle. "Şimdilik elveda dostum."

   Quendelin gülümsedi, "Elveda dostum." ve suret arkasını dönüp bilinmezliğe doğru birkaç adım attıktan sonra sönerek yok oluşunu seyretti. Bu veda içinde hüzün dolu bir anı bırakmış olsa da, yine de huzurluydu. Sonra hatırladı ve bakışlarını yeniden tapınağın kapalı kapılarına çevirdi. Arcane... Meliot'un anlattıklarını anımsayarak düşünmeye başlar başlamaz, sanki bunu anlayan dev kapılar yavaşça ve gürültüyle açılmaya başladı...

 

   Önce Quendelin kapıya bir şeyler yaparak açmayı başarmış, sonra aniden parlayan ışığın içine dalmıştı. Bu sahneyi gören Nielda kendine hakim olamayarak çığlık atmış ve Quendelin'in peşinden koşmaya başlamıştı. Pixienin yok oluşu da onu şüphelendiriyor, korkutuyordu. Bu bir tuzak mıydı yoksa? Nielda yetişememişti, Quendelin ışığın içinde kaybolduktan sonra tam kapılar kapandığında varmıştı ve elinden sadece o altın kapıları deliler gibi yumruklamak gelmişti. Kapı bir daha hiç açılmamıştı...

   Yaklaşık bir gün boyunca orada beklemişlerdi. Ertesi günün öğlenine kadar Obelin zamanını Nielda'yı sakinleştirmekle, hala şaşkın şaşkın kafasını kaşıyan Perrin'e açıklama yapmakla ve sonunda omuz silkerek uyumaya çalışmakla geçirmişti. Perrin sarhoş kafayla hiçbir şey anlamayarak, anlamak için de bir çaba sarf etmeyerek sızıp kalmıştı. Uyandığında kendini daha iyi hissediyordu, ve bu garip yerde, bulutların üzerinde ne işi olduğunu, buraya nasıl gelebilmiş olduğunu merak ediyordu. Dünden aklında kalan en son şey şarap şişelerinin hazin bir şekilde paramparça oluşuydu, ondan sonra çok garip rüyalar görmüştü.

   Nielda ise sırtını dayadığı altın kapıların eşiğine çökmüş, kahrolmuş bir halde sabahlara kadar ağlamıştı...

   Güneş en tepeye yükselirken sıcaktan kavruluyorlardı, hiç bu kadar yakın olmadıkları güneş sanki yanı başlarındaydı, bu kadar büyük olabileceğini tahmin edemezlerdi. Artık Perrin bu lanet olasıca yerden gitmeleri için yalvarmaya başlamıştı, niye burada, bu kavurucu sıcağın altında boşu boşuna eziyet çekiyorlardı? Bu ısrarları üzerine Nielda'yı ilk defa çıldırmış, öfkeden deliye dönmüş gördü, neredeyse Perrin'i geldiği yoldan, o sonsuz merdivenlerden aşağıya yuvarlayacaktı!

   Quendelin hiç gelmeyecek olsa da ömrünün sonuna kadar bekleyecekti. Perrin defolup gidebilirdi, Obelin de. Ne olursa olsun sıcak onu eritip havaya karıştırana kadar beklerdi. Quendelin'in geleceğini biliyordu, bir söz vermişti. Evleneceklerdi, sonunda herşey yoluna girecekti...

   Neredesin Quendelin?

   Nielda bu soruyu binlerce, milyonlarca kez sormuştu, bir kere daha sorarken artık dayanma gücünün zorlandığını hissedebiliyordu. Bacakları yerde çapraz oluşturmuş, felç olmuş bir halde kıpırtısız duruyorlardı. Kolları bitkinlikle sarkmış, başı yana düşmüştü. Yüzünde acı çeken bir ifadeyle gözleri kısılmıştı, güneş ışığı teninde parlıyor, alnındaki boncuk boncuk terler bile buharlaşıyordu. O sırada sırtını yasladığı yerin kıpırdadığını belli belirsiz hissetti.

   Nerede olduğunu hatırlayarak irkildi, evet, kapı arkasındaydı ve gürültüyle açılmaya başlamıştı! Ne kadar bitkin düşmüş olsa da fırlayarak ayağa kalktı, Perrin ve Obelin de koşturarak yanına geldiler. Üçü dev kapıların tüm heybetiyle içeri doğru açılışını sessizce izlerken, gece olduğu gibi o parlak ışığın doğmasını beklediler. Sonunda kapılar ardına kadar açılmıştı ama ışık yoktu, gözlerinin önünde kocaman, muazzam bir salon uzanıyordu. Ağızları hayretle açık kalırken Nielda tevekkülle koşarak içeriye girdi.

   Derin bir nefes alıp yutkunan Perrin ve Obelin birbirleriyle bakıştıktan sonra Nielda'nın peşinden yavaşça içeriye girdiler. Bakışları fıldır fıldır salonu araştırırken Nielda'yı gördüler, kız yukarıya bir yere bakıyordu öylece. Bakışlarını takip edince salonun biraz daha yüksek bir katında, bembeyaz bir ışık saçan yıldızı görerek nefesleri kesildi.

   "Quendelin..." diye mırıldanışı duyuldu Nielda'nın, kız gözalıcı yıldızı dikkatle inceliyordu.

   Odada başka kimse yoktu, Obelin binlerce, belki de milyonlarca yıldır terk edilmiş olan tapınağın nasıl böyle tertemiz ve düzenli kaldığına hayret ederken yıldız konuştu, "Quendelin, onun yaşadığı ömür bir hiçti, sadece bu güne, doğduğu güne gelene kadar geçirmesi gereken anlamsız yıllardan ibaretti. Sonunda doğdu, Tanrıların Evi'nde, tanrıların huzurunda." Quendelin yıldız ışığının içinden bir adım atarak gözler önünde bir hayal gibi beliriverdi, "Bir yarı-tanrı olarak doğdu. Ve önceki yaşamından taşıdığı tek hatıra, kalbinde sonsuz bir yeri olan güzel elf kızına duyduğu aşktı."

   "Quendelin!" Nielda gözyaşlarının arasından boğuk bir çığlık atarak merdivenlere doğru koştu, melek heykellerinin yanından hızla tırmanarak yıldıza ulaştı ve Quendelin'e tüm özlemiyle sarıldı. Quendelin yanaklarında kızın yumuşacık saçlarını hissedene kadar tamamıyla bir bütün değildi, artık yaşayabilirdi. Bedeninde tanrıların yolunda yürüyecek güç vardı, şimdi kalbi de o yenilmez güce kavuşmuştu.

   "Quendelin..." diye mırıldandı kız, sonsuza kadar ayrılmazcasına sarılmıştı o ışık saçan güçlü bedene. "N-neler oldu? Bu ışık..."

   "Nielda, şimdi bana inanmanı istiyorum." dedi Quendelin kızı omuzlarından tutup kendini geri çekerek, "Bana bakmanı istiyorum, ama aşkın kör ettiği gözlerle değil. Kendi iradenle ve aklınla bana inanmalısın." Nielda gözlerini Quendelin'in gözlerinden ayıramıyordu, muhteşemlerdi, tüm kudretini ve ihtişamını sergiliyordu, "Ben Kutsal Görev'in taşıyıcısıyım, bunu kabul ettim. İyi tanrıların gücüne sahibim, görevim gerçek tanrıların yolunu size, ve bütün halklara sunmak. Eğer bana inanıyorsan gerçek tanrılara da inanmalısın."

   Nielda'nın gözyaşları sel olup akıyor, aşkın bağladığı aklı bir türlü düşünemiyordu. "Sadece tek bir şeyi bilmek istiyorum." dedi titreyen bir sesle,