Hikaye

Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ

Seçilmiş Olan

 4

Yasak aşk

    Obelin'in çalışma odasından hışımla çıktıktan sonra Leorance, amacı koridorların zeminini aşındırmakmış gibi dolanıp durmaya başladı. Eli çenesindeydi, başını öne eğmiş düşünceli düşünceli yere bakıyordu. Birkaç adım attıktan sonra pelerinini etrafında savuracak şekilde aniden dönüyor, biraz daha yürüdükten sonra aynı şeyi tekrarlıyordu. Kat kalabalıktı; Ak Cüppeliler etrafta aralarında sessizce fısıldaşıyorlardı. Leorance'ın bölük pörçük duyduğu fısıltılar onun hakkında değildi, asıl merak konusu Obelin'in genç elfle neler konuştuğuydu. Çoğu onların elf olduğunu daha yeni fark etmişti ve Leorance'ı artık tanıyan bile yoktu.

   Leorance sırtını duvara vurarak başını elleri arasına aldı. Öyle pişmandı ki, dertsiz başına iş açtığı için mi yansındı, yoksa içerde kendini rezil edişine mi? Sonuçta üzgündü, hatta kendinden utanıyordu. Bugün iki şekilde sonuçlanabilirdi zaten, ya elfler Obelin'le görüştükten sonra herkes güzel güzel kendi işine dönecekti, ya da şu an bulunduğu ruh haliyle hayıflanıp bütün suçu üzerine almış olacaktı.

   Ayakta uyumuş gibi öylece bekledi, sırtını duvara vermiş, zırhlı kollarını göğsünde bağdaştırmıştı. Uflayıp puflayarak zamanın geçmesini bekliyordu, konuşup özür dileyecekti ama Quendelin hala odadan çıkmamıştı. Sonunda kapı açıldı, ama gelen şaşırtıcı şekilde sadece kendi kendine hararetli bir konuşma içerisindeki Obelin'di. Yüce bilge kapıdan çıktığı gibi müthiş bir hızla koridora saptı, Leorance'ın yetişebilmek için arkasından koşturması gerekti.

   "Obelin." diye seslendi Leorance yavaşça ama adam duymamıştı bile, yürüyüşü genç bir delikanlı gibi rahat ve seriydi. "Obelin! Beni duymamazlıktan gelme, lütfen. Yaptıklarım için pişmanım, özür dilemek istiyorum!" Obelin hala yürümeye devam ediyordu, sanki çok acelesi varmış gibi.

   Sonunda Leorance yakaladı, önüne geçtiğinde Obelin neredeyse ona toslayacaktı ki son anda önündeki parlak çelikten duvarı fark ederek irkildi. "Ah! Ödümü patlattın!" diye çığlık attı yüce bilge, Leorance'ın zırhlı göğsüne vurarak.

   "Obelin..." Leorance konuşamadı, bir an azar işiteceğinden korkarak gözlerini refleksle kapattı. Aslında konuşmasına hiç gerek olmadığını çok iyi biliyordu, Obelin'in yüzüne bakması bile söyleyebileceklerinden çok daha fazlasını anlaması için yeterliydi. Öyle de oldu, Obelin'in hiddetle buruşan yüzü şimdi biraz olsun yumuşamıştı.

   "Özür dileyeceğin zamanı iyi seçmelisin evlat." Obelin parmağını Leorance'ın gözüne doğru salladı. "Ya doğru zamanda doğru kişiden özür dileyeceksin ki özrünün samimi olduğu şüphe götürmesin, ya da yaptıklarınla gurur duyacaksın ki kararlılığından taviz vermemiş olasın. Doğru veya yanlış, sadece doğru olduğuna inandığın şeyi yapmalısın. Öyle görüyorum ki duyduğun pişmanlık kılıcın kesebileceğinden çok daha derin, ve acısı kanayan bir yaradan çok daha gerçek." Obelin uzanarak elini Leorance'ın omzuna koydu. "Seni anlıyorum evlat, neden elfe vahşi bir ayı gibi saldırdığını da senin açıklayabileceğinden daha iyi biliyorum. O yüzden sana kızgın değilim, hatta şu an umurumda bile değil..."

   Leorance Obelin'in yüzünün karardığını, sesinin titrediğini fark ederek hayrete düştü. "Obelin? Bir şey mi oldu?" diye sordu merakla, onu daha önce hiç böyle görmemişti. Neredeyse yüz ifadesinden Obelin'in korkmuş olduğunu düşünecekti.

   "Neler olduğunu bilmiyorum." diye mırıldandı Obelin, sesi bile değişmişti sanki; endişe saçıyor, ürpertiyordu. "Çok garip... çok... Şu zamana kadar neler olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadığı bir an bile olmamıştı, oysa şimdi herşey karanlık perdelerin ardında sinsice gizlenmiş gibi. Bu beni endişelendiriyor..."

   En azından herşeyin sanıldığı gibi günlük güneşlik olmadığı, birilerinin bir yerlerde karanlıkla boğuştuğu, kötülükle savaş verdiği gerçeği hatırlatılmıştı. Obelin'in yalnız kalmaya, oturup derin derin düşünmeye acilen ihtiyacı vardı. Öğrendiklerinin gerçeği yansıttığı, yalan olduğundan daha az bir ihtimaldi ancak Obelin hiçbir şeyi oluruna bırakmamaya, elde ettiklerini riske atmamaya dikkat ederdi. Ciddiyetle ele alması gereken bir durumdu, kötülük uyanıyor iseydi Obelin dünyadaki herkesten daha fazla sorumluluk alacaktı. Adımlar atılmadan önce ona danışılacak, olaya yaklaşımı çoğunluğu temsil edecek, fikirleri insanlara yol gösterecekti. Elbette ki Obelin, Quendelin'in anlattıklarının gerçek olmamasını dilerdi, eğer Ghorion ölümü bile yenebiliyorsa iyilikle kötülüğün bozuk terazisinde denge yeniden sağlanıyor demekti.

   "Belki de kötülük ağır basıyor..."

   Obelin dalıp gitmişti, sesli düşündüğünün farkında değildi. Leorance kaşlarını çatmış duyduklarına hiçbir anlam veremeden bakıyordu. Obelin'in titreyen gözkapakları sanki Leorance'ın göremediği bir dehşete bakıyormuş gibi kocaman açılmıştı. Bu hiç de hayra alamet değildi. "Obelin?" diye seslendi Leorance, ama Obelin ya duymuyordu, ya da sinir bozucu ketumluğu tutmuştu.

   "Yalnız kalmalıyım." Obelin ayrılmak için rüzgar gibi arkasına döndü.

   "D-dur! Neler oluyor?" diye şaştı kaldı Leorance, Obelin'i yakalamak için uzattığı eli öylece havada kalmıştı. "Bari Quendelin nerede onu söyle? Hala odanda mı? Onunla konuşmalıyım-"

   "Hayır!" ne olduysa yüce bilge bunu duymuştu, durdu, geri döndüğünde yüzündeki ifade düşünceli mi düşünceliydi. Sonra yüz hatları gevşedi, içini çekerek sakin sakin yaklaştı. "Onu yalnız bırak, buna ihtiyacı var." dedi anlayışla.

   "Ama ondan özür dile-"

   Obelin normale dönmüştü, "Yeter be aman! Fazla uzattın!" diye haykırdı o bildik, ani parlayışıyla. "Gören de kavga ettiği adamın kırk yıllık dostu olduğunu sanır, neyse hadi uzatma artık, özrünü ben iletirim. Hem senin Divan toplantısına gitmen gerekmiyor muydu? Artık gece oldu bu saatten sonra yola da çıkılmaz artık. En iyisi git de yat hadi, yarın sabah çıkarsın yola." Obelin koridor boyunca uzaklaşırken sesi önce yankılanmaya başladı, sonra sanki üzerine ağır bir örtü kapatılmış gibi kesildi. "Çocukcağızın başı Kara Efendi'lerle dertte, bizimki hala tutturmuş özür özür..."

   Yaşadığı sıkıntısı yeniden canlanan Leorance gerginleşti, Obelin'i homurdana homurdana yatak odasının kapısından girip gözden kayboluncaya kadar saklı bir hiddetle seyrederken o sıkıntıyla içi daraladıkça daralıyordu. Sonra içini çekerek bütün mecalini salan bir nefes verdi. Quendelin'i görmekten tamamen vazgeçen Leorance odasına gitmek için ayaklarını sürüye sürüye merdivenlere doğru yürüdü.

 

   "Galiba... beni gerçekten seviyor Perrin!"

   Nielda ile Perrin misafir odalarının bulunduğu katın koridorlarında oldukça samimi ve neşeli bir sohbet içerisindeydiler. Perrin önce Nielda'nın neden böyle mutlu olduğunu anlamamıştı, hatta bütün o olanlardan sonra yadırgamıştı da. Ama Nielda daha önce hiç görmediği kadar mutluydu, neredeyse küçük bir kız çocuğu gibi kollarını sallayarak hoplayıp zıplamadığı kalmıştı. Nielda'nın neşeli tavırları artık birer birer odalarına çekilmekte olan ak cüppelilerin de dikkatini çekiyordu. Nielda anlatırken sanki bulutların üzerinde uçuyordu, Perrin de ilgiyle dinliyordu. Böyle bir günde bu kadar sevinmesine neden olan şey neydi? Perrin dinledikten sonra kıza hak verdi, mutluluğuna ortak olmaya çalıştı.

   Çok uzun zamandır bu konuyu aralarında konuşurlardı -tabii ki Quendelin'den gizli olarak. Onlarla birlikte olduğu süre boyunca Perrin, elflerin arasındaki çalkantılı ilişkiyi bir türlü çözememişti. Quendelin bu konu hakkında konuşmayı hep reddediyordu, Perrin'in hatırladığı kadarıyla sadece bir keresinde cevap olarak bilmiyorum demişti. Ne demekti bu? Perrin hiçbir anlam verememişti, oysa Nielda sevgisini gizleme ihtiyacı duymuyordu. Uzun yürüyüşlerinde Perrin sık sık Nielda'nın başını öne eğmiş bir şekilde dalıp gittiğini görürdü, o zamanlar Nielda içini döker, Perrin teselli etmeye çalışırdı.

   Şimdi öyle görünüyordu ki kız sonunda muradına ermişti. En azından Perrin bu sonucu çıkarmıştı, çünkü Nielda'nın bu kadar mutlu olmasının bir tek nedeni olabilirdi. Sonunda Perrin'e gına gelene kadar Nielda konuştu, ne kadar samimi olduklarını daha yeni fark ediyordu. Onu kurtaran merdivenlerden aheste aheste bulundukları kata inen Leorance olmuştu.

   Genç adam direk kendisine ayrılan odaya gidecekmiş gibi geçip gittikten sonra durdu. Görmemiş gibi yapmaya çalıştığı elf kızı ve buçuklukla öyle bariz bir şekilde bakışmıştı ki ayakları adım atmayı reddediyordu. Sonunda en iyisinin yanlarına gidip onlarla hemen vedalaşmak olduğuna karar verdi.

   Nielda'nın yüzündeki mutlu ifade biraz solmuş da olsa Leorance yine de hayret etti. Kızın içi parlayan güzel gözleri öyle bir sıcaklık yayıyordu ki bütün derdini, tasasını bir kenara itiyordu. Küçük bir tereddütten sonra utanıp sıkılarak -arada mesafeyle- yanlarına yaklaştı. "Bana kızgınsınız değil mi?" diye konuya girdi, en makul girişin bu olacağını düşünmüştü. İkisi de cevap vermedi, başlarını öne eğdiler. Zaten Leorance da bir cevap beklemiyordu, "Haklısınız. Çok büyük kabalık ettim..."

   "Quendelin de hatalıydı." diye teselli etmeye çalıştı Perrin ciddiyetle, sonra Nielda'nın imalı bakışlarını görerek sessizleşti.

   Leorance'ın arkasında birleştirdiği elleri aslında heyecanla kasılıp duruyordu. "Ama sanırım benden isteğinizi yerine getirdim. Quendelin Obelin'le görüştü, onun asıl önemsediğinin bu olduğuna da hiç şüphe yok..." -Nielda başını isteksizce sallayarak onayladı- "Şu an Obelin'in odasında yalnız başına, ondan özür dileyecektim ama Obelin rahatsız etmememi söyledi. Yalnız kalması gerekiyormuş. Özürümü ile-"

   "Neden?" diye kesti sözünü Nielda telaşlanarak, incecik kaşları çatılmıştı.

   "Bilmiyorum." dedi Lord Leorance, kızın yüzündeki endişeyi süzerek. "Obelin Quendelin'in yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu söyledi, çok düşünceli görünüyordu. Neler olduğunu bilmiyorum."

   Gitmeliydi, söylemek istediği çok şey vardı ama artık elf kızı onu dinlemezdi. Leorance cesur bir şövalyeydi, tıpkı babası gibi, ama şimdi içinde bulunduğu andan öyle korkuyordu ki hareket dahi edemiyordu. Hissettiklerini, içinden geçenleri söylemeye cesaret edemese de daha çok ileride bu anı kaçırdığı için duyacağı pişmanlıktan korkuyordu. Yüzünde kızı ilk gördüğü zamanki ifadenin aynısı vardı, aynı hayran bakışlar, aynı mahmur gözler. Güzelliğin büyüsüydü bu. Öyle güçlü bir büyüydü ki, Leorance sahip olduğu herşeyi Quendelin'in yerine geçebilmek için düşünmeden feda edebilecek kadar etkilenmişti. Bu topraklardaki en önemli mevkilerden birindeydi, Lord Leorance itibarı ve gücüyle sahip olabileceği herşeyi önüne serdirebilirdi. Ama onların hiçbiri acılarını dindiremez, yalnızlığını gideremezdi.

   O an hayatının geri kalanında yaşayacaklarından nefret etti, onu bekleyen günler azapla doluydu. Sahip olduklarına şükretmeyi hiçbir zaman ihmal etmezdi ama hayatının bu kadar sıkıcı oluşunu bir türlü kabullenemiyordu. Kendini öyle yalnız hissediyordu ki. Sanki sürüsünden kopmuş, onları kaybetmiş, bomboş gökyüzünde tek başına bir göçmen kuşuydu. Diğerleri sıcağa kavuşmuşken o hiçliğin tam ortasındaydı.

   Nielda mutluluğu ve endişeyi bir arada yaşarken Lord Leorance onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Leorance bunu biliyordu, verdiği acı dayanılmazdı. Güçlü olmaya, acılarına göğüs germeye çalıştı. Bakışlarını boş, karanlık koridora çevirerek derin bir nefes aldı. O an üçünün de kendi kendine mücadele verdiği, sessiz bir andı. O an Lord Leorance anlamıştı, hayat onu yalnızlığa lanetlenmiş kaderine razı olmaktan başka seçenek tanımamıştı, tanımayacaktı.

   "Ne yapacaksınız?" diye sordu Leorance, omuzlarının çökmemesi için dayanıyordu adeta. "Buradaki işiniz bittikten sonra?"

   Nielda irkilerek uyandı, soruyu duymamıştı bile. Utanarak Leorance'ın yüzüne boş boş baktı. "Sanırım köyüme döneceğim." dedi ince bir ses, Nielda başını çevirip tamamen unutmuş olduğu buçukluğa baktı. "Bu kadar yolculuk bana yeter. Yaşım ilerledi, artık genç değilim. Artık köyüme dönüp sakin, huzurlu bir yaşam sürmeye bakmalıyım. Maceralarla, heyecanlarla dolu gençliğimi hatırlayıp ihtiyarlayışımı seyretmeliyim." Perrin'in yüzü aydınlanmıştı, içini kaplayan huzur gözlerine parıltı olarak yansıyordu. "Köyümü özledim, sükûneti, huzuru..."

   "Huzur..." diye mırıldanmıştı Leorance ama sesi bir fısıltı halinde çıkmıştı, zaten Perrin'in sözleri hepsini çok uzaklara göndermişti, duyamazlardı.

   "Biz de Sylvanor'a döneceğiz, biz de çok özledik..." dedi Nielda yavaşça.

   Leorance duruşunu dikleştirdi, sanki görünmeyen bir düşmana karşı kendine güvenini toplar gibi. Hala savaşmaktaydı. "Sylvanor buradan çok uzaklarda, dönüş yolculuğunuz uzun sürecek." dedi yılların hüznünü yansıtan derin bir sesle. "En kısa yoldan oraya ulaşmanızı sağlarım..." diye devam etti gönülsüzce, isteksizliği katlandığı zahmetten değil, yaşayacağı büyük acıdan kaynaklanıyordu. "Hiç dert etmeyin, size bir gemi ayarlayacağım. Karşılığında sadece beni gerçekten olduğum gibi hatırlamanızı, beni affetmenizi rica ediyorum."

   "Çok iyisiniz." Bu Nielda için harika bir haberdi, gerçekten eve dönmeye çok yakınlardı artık. Sylvanor'un hayalini gözünün önünde artık daha net canlandırabiliyordu. "Sizi affetmek bize düşmez lordum, affedilecek de bir şey yok zaten. Tam tersine size müteşekkiriz. Sizinle tanışmak bizim için bir şanstı, size teşekkür borçluyuz." Nielda neşeyle gülümsedi, "Çok teşekkür ederiz."

   Artık veda zamanı gelmişti. Tıpkı Meliot gibi, Leorance da hayatlarından sonsuza dek çıkıyordu artık. O sadece bir sayfada geçiyordu, o sayfa yaşanmış ve artık kapanmak üzereydi. Zamanla gitgide diğer sayfaların altında kalacak, bir müddet sonra da unutulup gidecekti. Hayat kitabında geçmiş sayfaları tekrar açıp okumak her zaman mümkün olmazdı, ancak hatırlanmaya değer bölümler akılda yer edinirdi. Ve ne yazıktır ki yazılanlar öylece kalır, değiştirilemezdi.

   Nielda ve Perrin ayrılmak için hazırlanırken Leorance olduğu yerde kalakalmıştı. Hayatı boyunca hatırlayacağı bir andı bu, elf kızını son gördüğü an. Bitmesini istemiyordu. Nielda gülümserken, eğilip reverans yaparak ve gitmek için arkasını dönerken Leorance dehşetle izliyordu. Kalbi hiç böyle hızlı atmamıştı, elf kızı içinden bütün güzelliği alıp götürerek, yerini azapla doldurarak çekip gidiyordu hayatından.

   "Bir daha karşılaşır mıyız?" diye durdurdu Leorance dayanamayarak. Kız durdu, ama arkasını dönmedi. Cevabı Perrin verecekti ama adamın bakışları dosdoğru Nielda'ya kitlenmişti, onu duymazdı bile. Perrin bunun yaşanmasından korkuyordu, o da, Quendelin de Nielda'ya her bakışında lordun gözlerinin hayranlıkla takıldığını biliyordu. Nielda da biliyor olmalıydı, ama büyük bir başarıyla bunu hiç belli etmemişti. Son haftalarda değişmişti, o güçlü, gözüpek Nielda'nın yerini saf, genç bir kız almıştı. Böylece genç adamın ilgisine karşılık vermekten kendini men edebilmişti, kalbinde Quendelin'e ayırdığı yer öyle büyüktü ki bir başkasına daha yer yoktu. Perrin'in yüreği sızladı, genç adamın yüzündeki yalınlığı, yalvaran bakışlarını gördükçe içi burkuluyordu. Adımlarını yavaş yavaş odasının kapısına doğru kaydırarak kaşla göz arasında sıvışmayı başardı.

   Nielda buçukluğu belli etmeden izlemişti, bu zor anında onu yalnız bırakıp gidiyordu. Elbette kızacak hali yoktu, hatta Perrin ona önemli bir mesaj vermişti. O iyi kalpli insanla yüzleşme zamanı gelmişti, bu kadarını ona borçluydu. Leorance sözlerinde belli etmese de bu yüzleşme onun en büyük dileğiydi. Nielda içini çekerek yavaşça döndü.

   Kızın güzelliği bir kez daha hafif bir meltem gibi Leorance'ı çarptı, ama kızın yüzündeki zoraki tebessüm dikkatinden kaçmamıştı. Teni solgundu, iyi niyetle bu çok az tanıdığı -ve hayatı boyunca bir daha görmeyeceği- insanı olabildiğince üzmemeye çalışarak vedalaşmanın yollarını arıyordu. Ama düşünemiyordu, o anda bile aklında sadece Quendelin vardı. Şu an neredeydi? Ne yapıyordu? Neden hala buluşmamışlardı? Ayrılalı belki bir saat kadar olmuştu ama bu süre sanki bir ömür kadardı.

   Leorance hala sabırla sorusuna cevap beklerken içi titriyordu. Nielda önünde bir prenses adabıyla zarifçe duruyordu, ince ellerini önünde birleştirmiş, boynunu hafifçe bükmüştü. Altın saçları Leorance'ın şatosunda temin ettirdiği, hediyesi olan mavi ipek bluzunun omuzlarına akıyordu. Kendine olan güveni gitgide azalan Leorance için işler garip bir şekilde kolaylaşıyordu, artık daha rahattı. Çünkü artık elf kızının onun için ancak bir rüya olabileceğini anlamıştı, Nielda onun -bir insanın- sahip olmayı hak etmediği kadar güzel, yegane bir mücevherdi.

   Nielda başını hafifçe öne eğip mırıldandı. "Hayat bizi şaşırtmaya devam ettiği sürece neler olacağını önceden bilemeyiz. Belli mi olur, belki kader bizi yine buluşturur."

   "Bunun olmasını bütün kalbimle dileyeceğim. Tabii aynı dileği paylaşıyorsanız?" Leorance resmi bir edayla dimdik duruyor, çenesini yukarıda tutuyordu. Kıza bir zavallı gibi görünmek, onu ilgi göstermesi için zorlamak istemiyordu.

   "Tabii ki, Perrin de istiyordur, Quendelin de..." Nielda bundan pek emin değildi ama Quendelin'in Leorance için önemi olmadığını biliyordu.

   "Quendelin'in beni nefretle anmayacağından emin olmak isterdim." Leorance sözlerinde samimi olsa da aslında bu konunun bir an önce kapanmasını istiyordu. "Tanıdığım kadarıyla iyi biri, ama kendi dertleriyle öyle meşgul ki sanki başka hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi..." Leorance kızardı, Nielda sözlerindeki kinayeyi anlayarak başını öne eğmişti. Belli ki rahatsız oluyordu, hatta kızmıştı. "U-umarım Obelin ona yardımcı olabilmiştir..." diye düzeltmeye çalıştı Leorance aceleyle.

   "Umarım..." diye mırıldandı Nielda. "Bütün o maceranın bir hiç uğruna olduğu düşüncesi bize hiç rahat vermedi. Doğru olup olmadığını göreceğiz."

   Lord Leorance başını salladı. "Sizin için neden bu kadar önemli?" diye sordu yavaşça. "Obelin bu kadar önemli neyi biliyor?"

   Elf kızı gülümsedi, ama mutlu bir gülümseme değildi bu, daha çok ağlanacak hallerine gülermiş gibi. O kadar yol gelmişlerdi ve hala hiçbir şey bulamamışlardı, hala aynı soruyu sorup duruyorlardı. Hikayelerini dinleyen birinin aklına ilk bu soru gelirdi, Leorance'ın sorusu. Ve hala cevabını bilmiyorlardı. Ama Nielda cevabı Leorance kadar bile merak etmiyordu, onun tek umursadığı her ne olursa olsun hep Quendelin'in yanında olabilmekti. Tek korkusu da Quendelin'in yanında olamamaktı, tıpkı şimdi olduğu gibi.

   "Bilmiyorum..." diye kestirip attı Nielda umursamazca omuz silkerek. "Buraya gelmek Quendelin'in kararıydı. Nereye giderse gitsin onunla olacağıma dair yemin ettim..." belki bunu söylememeliydi, adamın yüzü acıyla çarpılmıştı, Leorance gözlerini ardındaki acıyı gizlemesi için kısmıştı. Belki de böylesi daha iyiydi, şimdi acı verecekti, kalbinde bir yara açacaktı ama o yara geçici olacak, zamanla kapanacaktı. En azından Nielda öyle olmasını umarak açık sözlülükle bu işi bitirmeye karar verdi.

   "Bana acılı gözlerle bakıyorsunuz..." diye fısıldadı, yüzü solmuştu. Sanki istemeye istemeye birini yaralamak zorundaymış gibi hissediyordu. Genç adamın başı öne düştü, Nielda ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bunun zor olacağının farkındaydı ancak adama acıyarak bakmaktan başka bir şey yapamıyordu.

   Leorance'ın omuzları çökmüş, titriyordu. Kesik kesik nefes alıyordu, heyecandan boğazı düğümlenmişti. Dayanamıyordu, bu konuşma yarasına iğne batırmaya, artık işkenceye dönmeye başlamıştı. "Nedenini biliyorsunuz... Bildiğinizi biliyorum..." dedi Leorance bölük pörçük, sesinin titrememesi için çabalıyordu. "Yaram çok derin..." Leorance duraksadı, sonra derin bir nefes aldı. Yavaşça başını kaldırarak Nielda'nın hüzünlü gözleriyle bakıştı. "Sizi ilk gördüğümde bunun bir rüya olduğunu sanmıştım, var olan bütün güzellikler gibi gerçek olduğunu anladığımda da içimde bir umut filizlenmişti. Yanında olduğum sürece hep mutluydum, ve aynı zamanda hep korkuyordum... Bu günün geleceğinden korkuyordum, hayatımdan sonsuza dek çekip gideceğin ve yalnızlığıma geri döneceğim bu günün..."

   Nielda o an, ona çok ilginç gelen bir şey fark etti. Adama bakarken kesin bir anlayışla başını salladı, onun için duyduğu hüzün katlanarak artmıştı. "Biz aynı aşkı yaşıyoruz," dedi gözleri yaşlarla dolarken. "ikimizin de aşkı karşılıksız, ikimiz de umutsuzluğa kapılmışız. Seni çok iyi anlıyorum, sandığından çok daha iyi. Ben Quendelin'i seviyorum, onun için herşeyi göze alabilecek kadar seviyorum. Ama o..."

   Leorance'ın gözleri hayretle açıldı. "O aşkınıza karşılık vermiyor mu?" Leorance buna inanamamıştı; böyle kendisi kadar güzel, kusursuz bir kişiliğe sahip, muhteşem bir kadının sevgisi nasıl reddedilebilirdi? Quendelin'in ya duyuları körelmiş, ya da kalbi lanetlenmiş olmalıydı.

   "Bilmiyorum... Emin değilim, hala emin değilim..." diye mırıldandı Nielda derin bir iç çekişle.

   "Kalbiniz umutsuz bir aşka bağlanmış, benim sevgime yer bırakmamış mı?" Leorance'ın içinde sönük bir ışık saçan bir mum yanmıştı, umut bir kıvılcım gibi parlamıştı ancak sönmesi an meselesiydi. Tüm kalbiyle bu günün yalnızlığını yendiği, lanetinden kurtulduğu gün olmasını diledi.

   Nielda bu dileği adamın gözlerinden okuyabiliyordu, ne kadar yürekten istediğini de. Çılgınca bir elfin bir insanı sevmesini düşündü. Leorance kuşkusuz iyi bir insandı. Yakışıklı ve centilmen oluşu halkının genç kızlarının hayalinde olduğunu muhtemel kılıyordu. Toprakları vardı, son derece zengindi, bir lordtu. Ama bunların Nielda için hiçbir önemi, hiçbir anlamı yoktu. Onun düşündüğü, Leorance'ı, bir insanı sevmesini Quendelin'in nasıl karşılayacağıydı. Her halde çok şaşırırdı, ama üzülür müydü? Oysa Quendelin bir başkasını sevseydi Nielda kahrolurdu... Düşüncesi bile içini karartıyordu, Nielda bunu hemen aklından çıkarıp attı.

   "Elflere insanların aşkı yasaklanmıştır." dedi heyecanla vereceği cevabı bekleyen adamdan bakışlarını kaçırarak. "Elfler hayatlarında sadece bir kez aşık olurlar, ve bu aşk uzun ömürlerinin sonuna kadar devam eder. Ama insan kalbinde hiçbir şey sonsuza kadar kalamaz, aşk da öyle."

   "Nielda..." Leorance titreyen ellerini uzattı, kızın birbirine kenetlediği ellerini kavrayarak kaldırdı. Nielda çaresizce ellerine baktı, korkunç bir tereddüt yaşıyordu. Tehlikeli bir tereddüt... Bunun ikisine de acı vereceğini bile bile kendini serbest bıraktı, adama kendini avutması için bir müddet tanıdı. "Seni şimdi tüm kalbimle seviyorum, son nefesimde de seni aynı aşkla seviyor olacağım." dedi Leorance samimiyetle, gözleri mutlulukla parlıyordu. O zarif elleri sonsuza kadar tutmak istiyordu.

   Nielda mutlak bir katiyetle kendini bu sevgiden uzak tutuyordu. Keşke bu sözleri Quendelin'den duyabilseydi, keşke ellerini sımsıcak tutan Quendelin olsaydı. "Ölüm bizi zamanından önce bulmazsa sen yaşlanacaksın," dedi bakışlarını tekrar Leorance'a kaldırarak. "ve öldüğünde ben hala şimdiki gibi genç olacağım. Ben bir elfim. Seni seviyor olsaydım, öldüğünde bütün sevgimi beraberinde götürüp beni kalan uzun ömrümde yapayalnız bırakırdın."

   "Yalnızlık..." diye mırıldandı Leorance gözlerini kapatırken.

   "Sen yalnızlığın ne demek olduğunu biliyorsun."

   Nielda'nın ellerini sımsıkı tutan eller gevşedi. Leorance kızın ellerini bırakarak, o güzel kokusunu içine çekmek için ellerini yüzüne kapattı. Ellerine sinen, içini sımsıcak duygularla ısıtan o -aslında olmayan- kokuyla yetinmek zorundaydı. Bu yarasını dağlamaktan çok hafifletmişti. Gözlerini açtı. "Seni sonsuza dek seveceğim, ve sen var oldukça... başka birini sevmeyeceğim..."

   Leorance saatler gibi geçen birkaç saniye boyunca elf kızıyla gözgöze bakışırken yüzü ifadesizdi, ancak içindeki dayanılmaz acının izlerini gözlerinden saklayamıyordu. Nielda konuşamıyordu. Zaten konuşmaması daha uygundu, Leorance için hissettiği hüznü anlatabilecek kelime bulamazdı. Sadece ellerini göğsünde kavuşturmuş, gözlerini adamın alev alev yanan gözlerine kenetlemiş bir şekilde öylece durmaktı tek yapabildiği.

   Leorance onun hayatından çıkıp gitmeden önce, arkasını dönüp hayatı gibi bomboş koridorda yalnız başına yürümeden önce elf kızına son bir kez baktı. "Elveda." dedi, artık bitmişti.

   Yürüyüp giderken arkasına dönüp bir kez daha bakamadı. İçinde alevlenen mum sönmüş, kalbini önünde uzanan koridor gibi bomboş bir karanlığa bırakmıştı.

 

 

 

 

5

Divan toplantısı

 

 

   Kral Körfezi'nin ufkunda, sulara batmakta olan güneş zamanın yaklaştığını işaret etmişti. Nihayet akşam olmuştu, borazancının Eustace Sarayı duvarlarındaki bekleyişi sona ermek üzereydi. Eusthar'ın en soyluları, bütün lordları sarayda toplanmış, toplantı için son hazırlıklarını yapmaktaydı. Sonucu merakla beklenen Divan toplantısının başladığını haber etmesi için görevliler her an sarayın koridorlarında, dış duvarlarında koşuşturmaya başlayacak, Altın Şehir borazan sesleriyle inleyecekti.

   En azından sarayın etrafındaki zengin mahalleler inleyecekti, çünkü şehir o kadar büyüktü ki değil borazan sesi, bin ejderhanın kükreyişi bile koca şehrin bütününde duyulmazdı.

   Altın Şehir'i bir ucundan diğerine kat etmek günler sürerdi, binlerce -bazıları milyonlarca- yıllık binalar ovalara yayılıyor, dağlardan, tepelerden aşıyor, bulutlara kadar uzanıyordu. İnsan eli değmiş olsa da şehir hala gizemini koruyordu, hala dünyanın en güzel harikalarından biri, belki de en güzeliydi. Merivia'daki insan diyarlarının en muhteşemi hiç kuşkusuz sırlarla, gizemlerle, harikalarla dolu Altın Şehir'di.

   Eşi benzerinin yapılması imkansız olduğu kabul edilen, gökleri delen ince, yüksek şatolar, kuleler, kubbeler her yeri soluk altın rengine boyuyordu. Ejderhaların eseri bu dev binalarda yaşamak ilk zamanlarda insanlara zorluklar çıkarsa da, bazı iç kısımları garip bir şekilde insan boyutlarına uygundu. Eusthar'lılar kendilerine yeni şehirler kurmak yerine, armağan olarak gördükleri bu terk edilmiş muazzam binaları kendilerine göre restore etmekle uğraşmışlardı. Sonra da bütün şehir onların eseriymiş gibi gurur duymayı da ihmal etmemişlerdi.

   Kimin eseri olduğu hakkında hala kesin bir bilgi yoktu. Obelin'in dediği makbuldu, bu harikaları insanlardan çok çok önce yaşamış ve her nedense yok olmuş olan ejderhalar büyü güçleriyle yaratmışlardı. Hemen her yerde rastlanan dev ejderha heykelleri -gerçekten hiçbir farkı olmayan ejderha heykelleri- Obelin'i doğrular nitelikteydi. Bu heybetli kanatlı yaratıklar, binalarının bulutlara kadar yükselen en üst katlarına ulaşmakta hiç zorluk çekmezlerdi ancak insanlar için bu tam bir işkenceydi.

   Altın Şehir'in restore edilişi, inşasında yaşanan maceralar, bitimindeki coşkular, unutulmaz kutlamalar hikayelere konu olan, yıllar boyu anlatılan bir destandı. İnsanın başarma gücünü, azmini, yardımlaşmanın ve dayanışmanın önemini anlatırdı. O her biri yüzlerce metre uzunluğundaki altın kuleler arasına çekilen köprülerin inşasında kaç yüz kişinin öldüğü tam olarak belli değildi. Ama şimdi güvenliydi, insanlar o bulutların üzerindeki mermer köprülerde sanki bir rüyadaymış gibi dolaşabiliyordu. Bu efsanevi köprüler insanların kanatları olmuştu, gökyüzünün hakimi artık ejderhalar değildi. Kadim ejderha heykellerinin ayaklarının arasında şimdi pazarlar kuruluydu, kulelerin etrafına merdivenler sarılmıştı, insanlar evlerine, dükkanlarına o merdivenlerden çıkıyordu binlerce yıldır.

   Ejderha kanatlı Eusthar gemileriyle dolu Kral Körfezi'nin tam ortasına uzanan, Altın Şehir'in bir uzantısı olan küçük yarımadayı Eusthar krallarının görkemli sarayı kaplıyordu. Eusthar'ın simgesi olan ejderha heykelleriyle süslü muhteşem yapının duvarları saf altındandı. Güneş vurdukça şehrin parıltısı gökyüzünü daha bir aydınlık kılardı. Gündüzleyin şehir altından bir dağı andırırdı, geceleyin ise yıldızlarla dolu ışıl ışıl gökyüzünü. Obelin'in bile şimdiye kadar bütün şehri gezecek, bütün mucizelerine tanık olacak, bütün güzelliklerini görecek vakti olmamıştı. Bunun için binlerce yıllık bir ömür bile yetmezdi.

   Birbirinden uzun kulelerden oluşan, denizin ortasından fırlamış altın bir ejderha gibi duran saraydan borazanların melodisi yükseldi. Lordlar ve Kral, Divan toplantısı için salona doğru yollanırken artık bütün şehir halkının sohbet konusu bu önemli toplantıydı. Aslında geçen hafta yapılması gereken Divan toplantısı, aniden beliren mektup yüzünden bir hafta ertelenmişti. Lordlar toplantılara katılamayacak kadar meşgul veya sorumsuzdular, teşrif etme zahmetinde bulunmak yerine baş danışmanlarını göndermeyi kafi bulurlardı. Kral da öyle yapardı, bizzat kendisinin veya lordların gelmesi zorunlu değildi. Ama öyle önemli bir mesaj alınmıştı ki Divan'ın çok uzun bir aradan sonra ilk defa tam kadro toplanması gerekmişti.

   Kralın kesin emriyle Eusthar'ın dört bir tarafından lordlar apar topar Altın Şehir'e akın etmişlerdi. Zaten bir süredir tüccar gemilerinin dönmeyişi ülkede merak konusuydu; mektup gelene kadar gemilerden hiçbir haber alınamamıştı, en ufak bir gelişme yoktu. Doğal olarak Kalindor'daki tüccarların aileleri endişelenmeye başlamıştı, zamanla telaşa dönüşen bu endişeler mektubun gelmesiyle ufak çaplı bir kaosun patlak vermesine sebep olmuştu. Bu nedenle haberler salınmış, mektubun içeriğinin gizli tutulması talimat edilmişti. Ancak düşüncesizce savaştan haberdar edilen tüccar aileleri ağızlarını kapalı tutamamışlar, öfkeli olduklarından bir an önce bir şeyler yapılması için yaygara koparmaya başlamışlardı.

   Haber ne kadar vahim olsa da toplantının gelenekleri bozulmamıştı. O gün soyluların eşleriyle katıldığı davet akşama kadar yemeklerle, danslarla, müzikli eğlencelerle geçmişti. Ancak bazı lordlar böyle bir durumda eğlenmeyi yadırgamışlar, davete katılmayarak protesto etmişlerdi. Dolayısıyla eğlenceler tatsız tutsuz geçmişti. Kral bunun olacağını biliyordu, hatta kimlerin protesto edeceğini de önceden tahmin etmişti. Sör Gregor zaten hiç gelmezdi, Margos lordu Leorance da protesto edenler arasında olacaktı, onun omuzdaşları Arnhelm lordu Glitonius ve Sör Lionel'ın yerinde de yeller esmişti.

   Güneş ışığının solmasıyla sarayın cennet bahçesi gibi avlusundaki davet nihayet sona ermişti, zaten o zamana kadar avluda kalanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Soylular sabırsızca odalarına çekilmişler, lordlar da hazırlıklarına önceden başlamışlardı. Kürklü pelerinlerini, pahalı elbiselerini ağır zırhlarıyla değiştirmişler, baştan aşağı çeliğe bürünmüşlerdi. Bu Divan törelerindendi, en büyük şövalyelerin toplantısına lordlar sanki savaşa gidermiş gibi zırhlarıyla, silahlarıyla katılırdı.

   Hizmetliler odalara dağıldı, vaktin geldiğini haber verdi. Borazan sesleri dev sarayın dört bir yanından yükselerek koridorları inletti, Altın Şehir'de yankılandı. Saray personelinin resmi bir edayla dizilmiş olduğu sanat eserleriyle süslü, altın rengi halılar serili koridorlardan zırhlı ayakların ahenkli gürültüsü yükselmeye başladı.

   Tasarım olarak yıldız şeklini andıran beş koridor yıldızın merkezine, Divan Salonu'na çıkıyordu. Borazanların şarkısı devam ederken beş kapının dördünden şövalyeler salona girdi ve ortadaki yuvarlak masanın etrafına dizilmeye başladı. Divan Salonu'nun tavanı öyle yukarıdaydı ki sanki gökyüzü altın işlemeli ejderha motifleriyle kaplanmıştı. Yüksek kapıların sağında, solunda, yukarısında Eusthar'ın büyük krallarının taştan heykelleri odayı tarihi bir havada büründürüyor, değerine değer katıyordu. Yıldızın üstte kalan köşesindeki kapı daha da yüksekti, üst kısmında Kutsal Önder Eustace'ın taştan heykeli yükseliyordu. Bütün şövalyeler masadaki yerlerine geçtiğine -hala ayakta durarak- o koridorda yavaş yavaş belirmekte olan, yaklaşan altın ve gümüşlere baktılar.

   Divan törelerine göre kral -yani Altın Şövalye- salona en son gelirdi. Yanında da onun savunucusu, kendini ülkenin en büyük savaşçısı olarak ispatlamış, yenilmez Gümüş Şövalye eşlik ederdi. Eusthar kralı Erathus Eustace baştan aşağı saf altından zırhlara bürünmüştü, başındaki değerli taşlarla süslü altın taçı ışıl ışıldı, tüm azametiyle -ve kibiriyle- dimdik yürürken Gümüş Şövalye biraz arkasından onu takip ediyordu. İkisinin de çeneleri yukarıda, doğrudan önlerine bakıyorlardı.

   Tavandan aşağıya, masaya doğru sarkan ışıltılı avizedeki sayısız mum Divan Salonu'nu gündüz gibi aydınlatıyordu. Görüntü büyüleyiciydi, ışık yirmi bir şövalyenin zırhlarında parladıkça odanın duvarlarında dans eden pırıltılar oluşturuyordu. Bu yirmi bir şövalyenin Divan Salonu'nda bir araya gelişi sıradan bir olay değildi, herkeste bir heyecan söz konusuydu. Borazan sesleri sustu. Teşrifatçı ilk defa böyle bir toplantıya tanık oluyordu, bir an heyecandan konuşamayacak gibi olsa da sunuşunu yapmayı başardı;

   "Eusthar Kralı, Altın Şövalye Sör Erathus Eustace."

   Kral ve Gümüş Şövalye dizilişteki onlara ayrılmış boşluğu doldurdular. Sessizlik oldu, yirmi bir şövalye bir an hiçbir şey yapmayarak sadece birbirlerine baktılar. Bu birliktelik Eusthar'ın bütün kudretini, ihtişamını gözler önüne seriyor, içlerini coşkuyla kaplıyordu. Işık onları kutsarcasına yüzlerinde parlıyordu. Sonunda Eusthar kralı konuştu; "Öyle görünüyor ki tek eksiğimiz Lord Obelin."

   Alçak sesle gülüşmeler oldu. "Oturabilirsiniz." dedi Altın Şövalye, masadaki en yüksek arkalı sandalyeye otururken. Ciddi yüzlü Gümüş Şövalye hemen yanında yerini aldı, yirmi bir şövalye otururken zırhlarının takırtısı tüm salonu inletiyordu.

   Masanın etrafında hizmetliler ellerinde şarap dolu sürahilerle volta atmaya başladılar, bardaklara Lorenborn şarabı boşalttılar. Lordlar konuşma şerefini Altın Şövalye'ye bırakarak şaraplarından birer yudum aldı. "Aldığımız vahim haberler üzerine burada, Divan'da toplandık." diye başladı Kral Erathus bardağını bırakıp ellerini masanın üzerinde kenetlerken, bakışları lordların yüzlerinde gezip duruyordu. "En son ne zaman bu şekilde toplandığımızı hatırlamıyorum bile. Yoksa artık eski heyecanımızı kayıp mı ettik?"

   Orta yaşlı kralın sesinde iç karartıcı bir tını vardı, kimse sorusuna cevap veren kişi olmak istemedi. Gümüş Şövalye dışında; "Barış beraberinde aylaklık getirir lordum." dedi şarabını yudumlayıp, "Ama aldığımız haberlere göre başka topraklarda barış bozulmuş, yani bizi yine birleştiren savaş oldu. İnkar etmeyelim, savaşmayı özledik."

   Şövalyelerin bir kısmı gülümsedi, bir kısmı yüzünü astı. Gümüş Şövalyenin tepesinde bağlı uzun, kara saçları ve kara gözleri buz gibi bir hava yaratması için yeterli oluyordu, konuşması da cabasıydı. Kral keçi sakalını sıvazlayarak dinliyordu, sonra başını sallayarak onayladı ve konuya girdi. "Hepimiz Kalindor ordusu generali Lord Wilfrey'in mektubuyla aniden patlak veren savaştan haberdar olduk. Mektubu bir kez daha okutacağım," -eliyle bir işaret yaparak Lord Wilfrey'in mektubunu taşıyan uşağını çağırdı- "şimdi dinleyelim, sonra fikirlerinizi alacağım."

   Uşak mektubu yüksek sesle okuduktan sonra şövalyeler birbirlerine doğru uzanarak fısıldaşmaya başladı. Aslında herkesin görüşü akıllarında çoktan netleşmişti, bu kibirli lordların görüşü de kolay kolay değiştirilemezdi. Ama son sözü kral söyleyecekti. Karar tamamen krala ait olsa da Divan toplantısına vakit kaybı veya formalite demek yanlış olurdu. Kanunlara göre kralın görüşü Divan'ın genel görüşüne aykırıysa, Divan üyelerine krala karşı çıkma hakkı doğardı. Şimdiye kadar böyle bir durum hiç yaşanmamıştı, karşıt görüşlüler toplantının sonuna kadar hep uzlaşmış olurdu.

   Gümüş Şövalye Sör Gallant Tramerce alaycı bir edayla başını salladı. "Pöh! Müttefik mi?" dedi fısıldaşmaları bıçak gibi kesen bir sesle. "Atalarımızı sürgüne yollayan Kalindor'lularla hiçbir zaman antlaşma imzalamadık biz. Lord Wilfrey hangi hakla Eusthar'ı Kalindor'un müttefiki ilan ediyor?"

   Sör Gallant'ın kendisi gibi sert sesi şövalyelerin beyinlerinde çınlıyordu. Hemen yanında yayılmış oturan Loremar lordu Sör Edrick başını sallayarak onayladı, "Kalindor'la aramızda ticari anlaşmalar dışında hiçbir ittifak yok." diye hatırlattı rahat bir edayla.

   "Kalindor bizim dostumuz, onların yerinde bir barbar kavminin oluşu bizim ne kadar işimize gelir?" dedi tam karşıdan Sör Lionel, kaşları çatılmıştı.

   "Şu Kalindor'luların kafası sadece ticarete çalışıyor." Sör Gallant'ın dudakları alayla kıvrılmıştı, "Lord Wilfrey'in yaptığı hata, düştükleri rezil durum bizi hiç ilgilendirmez."

   "Savaşmayı özlediğinizi söylemiştiniz, Sör Gallant." diye uğuldadı Sör Glitonius'un sesi, iki adam sert sert bakıştılar. "İşte bir fırsat, barbarlara derslerini vermeliyiz!" diye coşkuyla salladı zırhlı yumruğunu.

   "Ben şerefim için savaşırım!" diye ilan etti Sör Gallant, sonra bakışlarını krala çevirerek ekledi; "Ve kralım için! Bir ülke dolusu ahmak için değil!"

   Son derece hiddetli fısıldaşmalar oldu, lordlar ağızlarını elleriyle kapatarak kendi kendilerine söylendiler. Masadaki şövalyelerin yarısı Sör Gallant'a ellerinin üzerinden hiddetle parlayan gözlerle bakıyorlardı. Gallant biraz yüksek sesle çıkan bir fısıltıyı net bir biçimde duyarak yumruğunu masaya indirdi, "Beni dalkavuklukla suçlayacaksan bunu açık yüreklilikle yap! Elinle kapattığın ağzının ardından değil! Kılıcını çek ve benimle dövüş, böylece sözlerinin bedelini sana yaşamınla ödetebileyim!"diye haykırdı Sör Donovan'a, bütün bakışlar ona çevirilince Donovan küçüldükçe küçülerek kendi kendine homurdandı ve sonra sessizleşti.

   "Unuttuysanız hatırlatayım Sör Gallant, savaş gibi olağanüstü durumlarda dövüşler yasaklanmıştır." diye araya girdi Kral Erathus, tembih edercesine Gümüş Şövalye'ye dik dik bakarak. Sör Gallant başını eğerek karşılık verdi, ama sırıttığı gözlerden kaçmıyordu. "Gerçekten oldukça garip olaylar yaşıyoruz," diye devam etti Eusthar kralı, "topraklarımızda elfler dolaşıyor, bize Kalindor'un fethedildiğini haber veriyorlar." -güldü, hayret dolu bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı, "Garip değil mi?"

   Bu konu hakkında kulaktan dolma bir şeyler duyan lordlar dudaklarını şaşkınlıkla bükerek aralarında fısıldaştılar. Kral Erathus şövalyeleri teker teker süzdü, hepsinin yüzünden endişe okunabiliyordu. O iki elfi hiçbiri tanımadığından, amaçları hakkında hiçbir şey bilmediklerinden tedirgindiler. Biri hariç, içlerinden biri o elfleri tanıyordu. Diğer şövalyelerin arasında yüzündeki hüzünle göze batan, kederle başını eğmiş olan genç şövalye.

   "Sör Leorance," diye seslendi Kral Erathus, şarabından bir yudum aldıktan sonra. Genç şövalye hemen başını kaldırıp oturuşunu dikleştirdi, tüm bakışlar üzerindeydi. "Bana anlattıklarınıza göre elfler Ghoria topraklarından geçip mektubu size ulaştırmışlar. Bu bende merak ve şüphe uyandırıyor, acaba siz neler hissetmişsinizdir?"

   Leorance neler hissettiğini asla tarif edemezdi. Neler hissettiğini kimse anlamazdı. Herkesin merak ettiği o garip yabancılarla ayrılışının üzerinden geçen bir hafta hicran doluydu. Her günü bunalımlarla geçiyordu, şu anda o en soyluların oturduğu masada binbir zorlukla oturuyor, garipsenecek acısını saklayabilmek için aklını boşaltmaya çalışıyordu. Konuşulanları dinlemiyordu bile, hemen bir karara varılmasını ve o hiç konuşmadan toplantının nihayetine ermesini diliyordu.

   Kral onunla konuşuyordu ve Leorance geçiştirmenin yollarını arıyordu. "Söylediğiniz gibi kralım, önce bende de merak ve şüphe uyandırmıştı." demeye karar verdi, söyleyecekleri bundan ibaretti ancak Kral üsteliyordu.

   "Ya sonra?"

   Aşk, dostluk, acı ve ızdırap... Leorance yaşadıklarını unutmaya, hissettiklerini gizlemeye kararlıydı. Kalbi çarptıntılarla sarsıldı, kelimeler boğazında düğümlenerek sessiz kaldı. "İyi misiniz Sör Leorance?" diye sordu Kral şaşırarak.

   "İ-iyiyim kralım." diye kekeledi Leorance, terliyordu. "Sonrasında hissettiklerim sorumluluktan başka bir şey değildi. Elflerin söylediklerini ciddiye almalı ve mektubu Divan'a sunmalıydım."

   "Evet doğru olanı yaptın." Kral umursamazca omuz silkerek şarabını yudumladı. "Anlattıklarınıza göre Eusthar'lı bir şövalyenin oğlu da onlarla berabermiş, elfler onun Ghoria'da efsanevi behirle savaştığını ve kahramanca öldüğünü söylemişler."

   "Elfler onun ölüp ölmediğini kesin olarak bilmiyorlardı, behir saldırdığında o genç şövalye adayı onlara kaçmasını söylemiş ve onlara zaman kazandırmak için yaratıkla tek başına dövüşmüş. Canlı kurtulmasına ihtimal vermiyorlardı, bizim okuduklarımıza göre de behir kıtada yaşayan en büyük yaratıkmış, bir insanın karşısına çıkmaya cesaret edemeyeceği kadar da korkunçmuş."

   Kral düşünceli düşünceli sakalını sıvazladı, "O genç adamın ailesini araştırtacağım, en azından elflerle birlikte olduğunun doğruluk ihtimalini öğrenebiliriz. Neyse, konumuz bu değil. Elflerle bir hafta kadar berabermişsiniz, danışmanlarınız buraya sizden önce geldi. Siz elflerle birlikte Lord Obelin'in kulesine, Palamos'a gitmişsiniz. Bu nereden çıktı?"

   Leorance'ın canı sıkılmaya başlıyordu, Divan toplantısı bir soruşturmaya dönüşmekteydi. Yargılanan da Leorance'tı, ama zaten bunun böyle olacağını tahmin etmeliydi. Rahatlamak umuduyla şarabından bir yudum aldı ve derin bir nefes çekerek sıkıntıyla saldı. "Bu daha da garip bir hikaye; elflerin Lord Obelin'le ısrarla görüşmek istedikleri, onlar için çok önemli bir mevzuları vardı. Ancak bu konu üzerinde yoğunlaşırsak asıl toplanma nedenimizden uzaklaşmış olacağız."

   "Kutsal İntikam Kılıcı bulunmuş." diye ilan etti Kral Erathus oralı olmayarak, söyleyiş tarzından söylediğine kendinin de inanmadığı belli oluyordu. Lordların bir kısmı bunu biliyordu, onlarda inanmıyordu tabii ki. Görmeden inanmazlardı. "O efsaneyi hep severek dinlemişimdir. Brogar ve kardeşinin dünyayı yaratıklardan, lanetlerden kurtarışı..." -Kral Erathus özlemle o harika hikayeleri dinlediği çocukluk günlerini anımsadı- "Kılıç Kalindras nehrine atılmıştı, bence hala da orada. Siz ne dersiniz Lord Leorance, siz hikayelerini bizzat elflerin ağzından dinlediniz."

   "O konu üzerinde konuşmaya pek fırsatımız olmadı..." diye mırıldandı Leorance, hatırlamak istemediği olaylar hafızasında patlak vermişti. Belli ki Kral'ın da, diğer lordların da aklına takılan konu savaştan çok bu elfler ve onlarla ilgili tuhaflıklardı. Savaş sıradan bir olay haline gelmişti, zaten insanlar savaşmadan edemezdi. Masallarda geçen elflerin aniden ortaya çıkışları çok daha ilgi çekiciydi.

   Kral konunun dağılmaya başladığını kabul ederek üstelemedi, bir müddet sessizlik oldu. Leorance çoğunu yakından tanıdığı lordlarla ilk defa hep birlikte bulunduğundan sanki onları daha yeni tanıyormuş gibi bakındı durdu. Sağında ve solunda oturan son derece iri yarı Sör Glitonius ve usta silahşör Sör Lionel içlerinde en yakın olduğu kişilerdi, dostlarıydı. Falamar lordu Sör Gregor ise onlardan yaşça büyüktü, Leorance onunla gözgöze gelince adam her zamanki gibi bir ağabey edasıyla, beyaz karışmış kahverengi bıyığının altından gülümsedi. Adam Leorance'a bakarken bir an için zamanında onun yerinde oturmuş olan babası Sör Leonard Ironheart'ı gördü, sonra görüntü gerçeğe döndü ve en yakın dostunun oğluna gururla baktı.

   Sör Gregor Falamar'ın düşünceleri karamsardı, Divan üyeleri birbiriyle fısıldaştıkça şövalyeler arasındaki gruplaşmanın kendini göstermek için hazırlandığını görebiliyordu. Hiç kimseyle geçinememesiyle ünlü Gümüş Şövalye, krala yakınlığı sayesinde yine yandaş toplamakta zorlanmıyordu. Gruplar fısıldaşmalarla kalabalıklaşıyordu. Bütün görüşler çoktan belli olduğundan bu toplantı karşıt görüşlülerin savaşına sahne olacaktı, bu kısa ara savaşa hazırlıktan farksızdı. O sırada Sör Lionel'in başını ona doğru yaklaştırdığını fark etti.

   "Gallant'ın savaşmaktan yana tavır koyacağını tahmin ediyorduk." diye fısıldadı alçak sesle.

   "Önemli olan kralın ne diyeceği." dedi Gregor, yanındakilerle konuşan Gümüş Şövalye'ye ters ters bakarak. "Ama zaten Gallant ne söylerse kralın görüşüne göre söyler. Savaşmayı özlediğini söyledi, bu yaşadığı çelişkiyi ifade ediyor. Gallant savaşmak istiyor, ama kral istemediği için vazgeçmiş. Şimdi de krala yaranmaya çalışıyor işte."

   "Haklısınız." diye katıldı Lionel başını sallayarak çekilirken, bakışları nefret ettiği Gümüş Şövalye'yi delip geçiyordu. Sör Gallant Tramerce'ı çok az kişi severdi, onun yandaşları bile gizliden gizliye kin tutardı. Geçimsiz biriydi, kendini beğenmiş ve ukalaydı. Kral nedense bunları bir türlü kabul etmiyordu, uzun zaman önce turnuvalardaki üstün başarısıyla savunucusu ilan ettiği adamı fazla şımartmasıyla eleştiriliyordu.

   Gregor bunun nedenini gayet iyi bilse de itiraf etmesi imkansızdı. Kralın şu Divan toplantısında bile velâyeti yoktu, otoriteyi Gümüş Şövalye onun yerine sağlıyordu. Kral Erathus böyle muktedir ve sadık bir adama ihtiyacı olduğunu gizleyemiyordu, en azından Sör Gregor'dan gizleyemiyordu. Divan'ın en yaşlı ve en tecrübeli üyesinden.

   "Barbarlar binlerce yıllık emellerine sonunda ulaşmışlar gibi." dedi Kral Erathus fısıldaşmaların üzerine çıkarak susturan bir sesle. "Barbarların daimi tehditi altındaki bir ülke askeri konularda daha titiz ve dikkatli olmalı. Lord Wilfrey gibi tecrübesiz bir generale tam sorumluluk verilirse olacağı budur. Neyse, bu bizi hiç ilgilendirmiyor-"

   "İlgilendirmiyor mu kralım?" diye çıkıştı Sör Glitonius hayretle. "Gemilerimizi ele geçirmişler, Eusthar'lı tüccarlar esir düşmüş olabilir! Bunlar bizi ilgilendirmeli!"

   "Kralın sözünü kesme cüretini hangi hakla gösterirsin Glitonius!"

   Gallant adamın sus pus kalışını zevkle izledi, Glitonius son derece toy ve deli fişek bir kişiliğe sahip olsa da vereceği cevabın herşeyi daha da beter edeceğinin farkına varmıştı. Haklı durumdayken bir anda töhmet altında kalmıştı. İçinden sövüp durmakla, vahşi bir hayvan gibi hırlamakla yetindi. Zaten yanlarında oturanların elleri, sakinleşmesi için güçlü kollarını sıkı sıkı tutuyordu.

   Leorance krala hayretle ve kınayarak baktı. Savunucusu Divan'da neredeyse ağzına geleni söyleme yetkisine sahipti, sinirleri germekten zevk alıyordu ve kral tepki göstermek şöyle dursun destekler gibi duruyordu. "Sör Glitonius haklı." dedi Leorance aniden, kendi bile konuştuğunun farkında değildi. "Savaşmak için kağıtlar ve resmi evraklar şart değil, Kalindor'la müttefik olup olmadığımız da umurumda değil. İnsanlarımız orada, savaşın içinde ve bizden yardım bekliyorlar. Tek ümitleri bizleriz. Onları orada, barbarların elinde kaderlerine teslim bırakamayız!"

   Sessizlik oldu. Leorance, Glitonius ve Lionel önce Sör Gregor'a baktılar, adam başını zaferle sallarken gözleri parlıyordu. Bakışları Gümüş Şövalye'ye kaydı, adamın yüzünde kayıtsız bir ifade vardı. Kral Erathus ise kaşlarını kaldırmış Gümüş Şövalye'ye bakıyordu, ondan medet umuyordu. Belli ki Sör Gallant'ın aklında bir şeyler vardı ki kendinden son derece emin duruyor, ince ince sırıtıyordu. "Sırf o tüccarlar için gemilerle Umut Denizi'ni aşıp Kalindor adına tek başımıza savaşacağımızı söylemeyin sakın!" diye haykırdı Gümüş Şövalye. "Zaferle döneceğimiz kesin de olsa barbarlarla savaşacağız, vereceğimiz kayıp o tüccarların toplamından kat kat fazla olacaktır. Hem buna hiç gerek yok; eğer bir grup adam gönderip barbarlardan Eusthar'lıların ve gemilerimizin teslimini istersek bunu hiç karşılıksız kabul edeceklerdir. Onların istediği Kalindor, bizim insanlarımızı esir tutmalarının hiçbir anlamı yok. Üstelik onlar için Eusthar ordusuyla savaşmayı göze alamazlar."

   Gallant sırtını sandalyesine iyice yaslayıp şarabını yudumlamaya koyuldu. Kralın ona nasıl memnuniyetle baktığını görmese de gözlerinin önünde canlandırabiliyordu. Kimsenin sözlerine karşı çıkmayacağı kesindi, hem mantıklıydı, hem de haklı. Bunu Sör Gregor bile kabul etmişti, fısıldayan seslerden anlaşıldığı üzere ona katılmayan yoktu.

   "Barbarları Kalindor'dan atmalıyız." diye ısrar etti Glitonius, iri yumrukları sinirle kasılmış titriyordu. "Yoksa ticari açıdan bizim için önemli bir kayıp olacak. Lord Edrick," -biraz uzağında oturan orta yaşlı adama döndü- "Loremar bölgesinin -yani sizin topraklarınızın- en önemli gelir kaynağı ticaret, ve en önemli pazarlarınızdan birini kaybetmek üzeresiniz."

   Loremar lordu omuz silkti, "Sizin de takdir edeceğiniz gibi Sör Glitonius, ticaret risk demektir."

   Gülüşmeler oldu, bu gülüşmelerin anlamı toplantının sona ermek üzere olduğuydu. Artık herkes Divan'ın kararının ne olduğunu gayet iyi biliyordu, çoğunluk aynı kararda birleşmişti. Ayrıntılar görüşülecekti ve Divan toplantısı Gümüş Şövalye'nin zaferiyle sonuçlanmış olacaktı.

   "Yaşamak bir risktir." dedi Kral Erathus, toplantı yavaş yavaş sohbete dönüyordu. "Avador'lular tüm ihracatımıza yetecek derecede zengin, doğuda da Shargoth oldukça ticaretimiz kolay kolay aksamaz. Kalindor için üzülmekten başka yapacağımız bir şey yok. İnsanlığın ilk özgür medeniyeti, artık barbarların elinde. Şimdilik öyle kalacak, ama içimden bir ses barbarların Kalindor'u sonsuza kadar ellerinde tutamayacağını söylüyor. Kral Lucius öldüğünde, onun soyundan tahta geçecek kimse kalmadığında Kalindor'un özgürlük adına savaşması için önünde bir engel kalmayacak. Belki de buna gerek kalmadan halk ayaklanır. Bilemiyorum, ama bu barbarlar sandığımızdan çok daha kurnaz olduklarını ispatladılar, önlemini almışlardır."

   Son sözlerin söylenmesi için oturuşlarını dikleştirip ciddileşen şövalyeler birbirlerine yaklaştılar. "Savaşmayı özlediğimizi söylediniz Sör Gallant," dedi Kral Erathus tebessümle. "ama itiraf etmeliyiz ki barışa da alıştık." -Sör Gallant gülümseyerek başını eğdi- "Divan üyeleri son sözlerini söyleyebilirler." diye bitirdi Kral.

   "Bir lordun Kalindor'a gidip barbarların liderinden, Eusthar'lıların ve gemilerin teslimini talep etmesini öneriyorum kralım." dedi Gümüş Şövalye kasıla kasıla. Bakışlarını diğerleri üzerinde gezdiren Sör Gallant gururla ekledi. "Bu görevi üstlenmekten şeref duyarım."

   Diğer lordlara bakmaya gerek bile duymayan Kral başını sallayarak onayladı. "Öyle olsun, kararım şudur; Sör Gallant birkaç gün içerisinde kendi seçeceği bir grup adamıyla Kalindor'a yola çıkacaktır ve Thargor hükümdarından insanlarımızı ve gemilerimizi hiç karşılıksız talep edecektir. Bu Divan'ın kararıdır ve-"

   "Kralım, özrünüzü dileyerek sözünüzü kesiyorum; benim bir sorum var;" -bütün meraklı bakışlar Sör Gregor'a çevrildi- "Ya Thargor hükümdarı kabul etmezse?"

   Bunun ihtimali bile olmadığını kendi de biliyordu ancak kralın vereceği cevap Gümüş Şövalye'yi biraz olsun göklerden indirebilirdi. "Hah! Bu imkansız!" diye kahkaha attı Sör Gallant ancak Kral gülmüyordu.

   "Öyle bir şey olacağını tahmin etmiyorum ama... Sör Gregor..." Kral tereddüt ediyordu. Yaşından ve deneyimlerinden ötürü her zaman saygı duyduğu Sör Gregor'a kuşkuyla baktı, sonra kabullenerek bakışlarını Gümüş Şövalye'ye çevirdi, "Thargor hükümdarı teslimatı kabul etmezse, Eusthar istediğini güç kullanarak alacak... O durumda savaşacağız, herkes Sör Gallant dönene kadar savaşa hazırlıklı olsun. Ordular her an gemilere binip sefere çıkmaya hazır edilsin. Eğer Sör Gallant tüccarlarla ve gemilerle dönmezse barbarların kökünü kazımak için hep beraber silahlarımızı kuşanacağız!"

   Sonuçta Divan toplantısı Gümüş Şövalye için gayet güzel geçmişti, çoktan kralın gözüne girmiş olsa da daha fazla itibar, daha fazla güç demekti. Göze aldığı görev tehlikeliydi, kimse barbarlara güvenip de canını riske atmazdı ancak biri bunu yapmalıydı. Sör Gallant'ta en ufak bir korku belirtisi yoktu, Eusthar öyle büyük bir güçtü ki hiçbir ordu -barbarlar dahi- savaş meydanında karşılarına çıkmaya cesaret edemezdi. Sör Gallant Thargor hükümdarının karşısına elini kolunu sallaya sallaya çıkacak, istediklerinin hemen yerine getirilmesini emredecekti. Ve ödülünü almak üzere tüccarlarla dolu gemilerle Eusthar'a geri dönecekti. Sör Gallant mutluydu; keyifli bir tatil olacaktı.

   "Divan kararını vermiştir." diye ilan etti Kral Erathus ayağa kalkarken, onunla birlikte bütün şövalyeler vakur bir edayla ayaklandılar. Sıra kapanış seremonisindeydi. Kral tam arkasında, yukarıda kalan dev heykelin önünde kollarını açarak dua eder gibi başını göğe kaldırdı. "Bu akşam Kutsal Önder bizi izledi, Eusthar için en iyisini yapmamızı sağladı. Ve böylece Divan ortak bir karara vardı."

   Kral Erathus altın işlemeli kılıcını çekip çıkardı, bütün şövalyelerin kılıçları çeliğin çeliğe sürtme sesiyle çığırarak hep bir anda kınlarından fırladı. Yirmi bir parlak çelik, mum ışığını yansıtan zırhların parıltısına katılarak duvarlarda şimşekler çaktı. Kılıçlar havaya kaldırıldı, uçları birbirine dokunduruldu. Bu Divan'ın bütünlüğünün korunduğunu simgeliyordu...

 

 

 

 

6

Kadim kitaplar

 

 

   Yazın ilk ayının ortalarındaydı, sıcaklar olağan seyirine oturmuş hava gün geçtikçe ısınıyordu. Umut Denizi masmavi ve bomboştu, su sakin sakin dalgalanıyordu. Gemi kaptanları havadan da suyun durgunluğundan da memnundu ancak gemiler genelde hep limanda demirliydi. Mürettebatlar tembel tembel yatıyor, bu avare günleri gemilerin bakımıyla geçiriyorlardı. İşler en az denizin kendisi kadar durgundu.

   Aylar önce Arabur'un barbarlar tarafından istila edildiği haberi Kalindor'da sadece sohbetlere konu olmuştu, kimse telaşlanmamış, hatta umursamamıştı. Kalindor ordusunun barbarları topraklarına kovalamak için toplandığı ve Arabur'a, zafere yürüdüğü kulaktan kulağa duyulmuştu. Barbarlardan alayla söz eden halk, omuz silkip kendi işlerine bakmıştı.

   Sonra etrafta yalan haberler dolaşmaya başlamıştı. Yok barbarlar aniden Kalindras'ta ortaya çıkmışlardı da, yok Kalindras Sarayı'nı içindekilerle beraber ele geçirmişlerdi de. Bu saçmalıklara gülüp geçen Kalindor'lular tam şüphe etmeye başlamışlardı ki şehirlerinde barbarlar görülmeye başlamıştı!

   Birkaç ay öncesine kadar herşey sessiz sakinken aniden fırtınalar kopmuş, yer yerinden oynamıştı. Kalindor'lular bir anda kendilerini baş düşmanları Thargor'luların yönetimi altında bulmuşlardı. Şatolara yerleşen barbarlar Kalindor'lu lordları defediyor, halka zaferlerini bizzat kendi ağızlarından ilan ettiriyorlardı. Sadece hanlar değil, sokaklar, caddeler haftalarca zaferlerini kutlayan barbarlarla dolmuştu. Bütün bunların kötü bir kabus olduğuna inanmak isteyen halk Kalindor'un -üstelik barbarlar tarafından- fethedildiğine bir türlü ikna olamamıştı.

   Kalindor'un doğusunda, ülkenin en büyük liman kenti olan Oldhaven'da halk hala dehşet içerisindeydi. Birkaç hafta önceye kadar şehir şimdiye kadar hiç olmadığı kadar kalabalıktı, civar şehirlerden herkes umutla bu şehire, Kalindor'u barbarların eline bırakıp kaçabilecekleri bu kapıya akın etmişti. Kaptanlar da mürettebat da artık bu ülkenin limanlarında bulunmak istemiyorlardı, üstelik kaçıp kurtulmak için herşeyi göze alabilecek müşterileriyle fahiş fiyatlara anlaşabilirlerdi. Hatta açıkgöz korsan gemileri de bu fırsatı kaçırmamış, yolcu taşıma işine geçiş yapmışlardı. Artık Oldhaven'dan kalkan gemilerin hepsi tıka basa mülteci taşıyordu.

   Zamanında akıl eden kurtulmuş, diğerlerine yer kalmamıştı. Barbarlar Oldhaven'a varmış, bütün şehirle birlikte limanın yönetimini de ele geçirmişti. Bir süre bütün gemi seferleri durdurulmuştu, Thargor hükümdarı bu ayrıntılarla ilgilenebilecek kadar işleri yoluna koyana dek gemiler limanda tutsak kalacaktı. Belki gitmek isteyene kapılar ardına kadar açılabilirdi de, Thargor hükümdarı biliyordu; ne kadar Kalindor'lu o kadar risk demekti.

   Oldhaven karamsar bir güne daha başlarken limanda eski günleri anımsatan bir kalabalık vardı. Gemiciler uyanıp şaşkın şaşkın ufka bakmışlar, çocuklar iskelelere doluşup umutla Umut Denizi'nden yükselen güneşin önündeki karaltıyı seyretmişlerdi. Zamanında kıtadaki en kalabalık gemi seyrüseferi Oldhaven'daydı ancak aylardır ufukta bir tek gemi gören yoktu. Umut Denizi'nin yorgun sularında sadece küçük balıkçı sandalları göze çarpıyordu, gemicilerin bağırış çağırışı yoktu, sadece martı sesleri ve nadiren de yaşlı balıkçıların sevinç nidaları. Kalindor'lu nereye baksa umutsuzluk görüyordu.

   İç daraltıcı sohbetlerde kimileri başlarına gelen bu felaketin sonun başlangıcı olduğunu söyleyip duruyor, kimileri de yapıcı olmaya çalışarak umudu kesmeyi reddediyordu. Ve şimdi Oldhaven limanındakiler umudun Umut Denizi'nin kıyılarına yaklaştığını görüyorlardı!

   Ufukta bir gemi gördüğünü bağırarak milleti uyandıran gemicinin topladığı kalabalık dikkatle inceliyordu, önce şüpheliydiler ancak karaltı yaklaştıkça bunun kocaman bir gemi olduğunu kendi gözleriyle gördüler. İyice yaklaşana kadar heyecanla ve merakla donakalmış bir halde seyrettiler. Gemi öyle görkemli, öyle muhteşemdi ki kaptanlar hayran kalmışlardı. Önünden yükselen ahşap boyunun ucunda azametle öne eğilmiş baş, efsanelerde anlatılan o heybetli yaratıkları andırıyordu. Sanki ahşap bir gemiye değil de yüzen, gerçek bir ejderhaya bakıyorlardı. Kanatları yanlarında kıvrılmış bütün gövdesini kaplıyordu. Altın rengi işlemeler güneş ışığında şimşekler çakıyor, ejderhanın parlak pulları gözleri kamaştırıyordu.

   Sadece sırtından yükselen yelken direkleri onun bir gemi olduğunu ifade ediyordu, o kadar kusursuz bir eserdi. Fora edilmiş sayısız yelken rüzgarla şiştikçe üzerindeki renkli şekiller belirginleşiyordu. Eusthar'ın sancağı altın ejderha geminin en tepesinde çırpınıyordu.

   "Eusthar'lılar! Bize yardıma geliyorlar!"

   Tezahüratlar kulakları sağır ediyordu. Kalabalık gitgide çoğalıyor, sevinç yumağı büyüdükçe büyüyordu. Kalindor'luların umut bağı Eusthar'dan bir gemi geliyordu... ama sadece bir tane. Yine de insanlar bunu fark edemeyecek kadar sarhoş olmuşlardı.

   Hengâmeyi duyan barbarlar apar topar limana akın etmişlerdi. Sabah sabah neler oluyordu böyle? Muhafızların komutanı yanında on kadar adamla sinirli sinirli gürültüye doğru yaklaşıyordu. Ara sıra böyle yaygara koparanlar olurdu, halk barbarlara karşı hiç de iyi şeyler hissetmediğinden sık sık bir Kalindor'luyla bir barbar muhafız arasında kavga çıkardı. Halk tabii ki hıncını çıkarmak için bu fırsatı kaçırmaz, olay kısa sürede küçük bir meydan savaşına dönerdi. Artık böyle olaylardan sıkılan muhafız komutanı bu sefer iyi bir ders vermeye kararlıydı. Ancak duyduğu kadarıyla limandan yükselen sesler hiddetli bağırışmalardan, küfürlerden çok sevinç nidalarıydı, üstelik şimdiye kadar hiçbir kavgadan bu kadar gürültü çıkmamıştı.

   Bir mahalle büyüklüğündeki limanda koştura koştura dolanan barbarlar -hepsi şehire daha yeni yeni alışıyordu- gemi iskeletleriyle dolu şantiyelerden geçtiler, her taraf bomboştu. Kulaklarının rehberliğinde labirent gibi sokaklarda bir süre daha dolandıktan sonra nihayet denizi gördüler. Alelâcele bir köşeyi döndüklerinde... nefesleri kesilerek donakalmışlar, aniden durarak birbirlerinin üzerine çıkmışlardı.

   Dev bir ejderha limana yanaşıyordu!

   Gölgesi kalabalığın üzerine çökmüştü, ama dehşet içerisinde olanlar sadece barbarlardı. Gemi yanaştıkça deniz köpürüyor, iskelede dalgalar patlıyordu. Yüzen kütle durduğunda kalabalığın da üzerine bir sessizlik çökmüştü, endişe bir dalga gibi yayılmış, coşku yerini tedirginliğe bırakmıştı. Herkes -barbarlar dahil- merakla izlerken geminin çapası denize gümbürdeyerek düştü. Mürettebat yelkenleri toplamak için ağlara tırmanmaya başlamıştı. Sanki denizin içinden fırlamış gibi aniden ortaya çıkan garip geminin yan tarafındaki parmaklıklarda pırıl pırıl zırhlar giymiş yirmi kadar adam duruyordu.

   Dev gemiden halatlar fırlatıldı, parmaklıklardaki bir açıklıktan uzunca bir tahta iskeleye dayandırıldı. Liman personeli önce halatları demirlere bağlayıp bağlamamakta tereddüt yaşasa da bunu içlerinden gelen bir istekle yaptılar. Aniden uzun, sağlam tahtanın üzerinde bir atlı belirdi. Adam gümüşten zırhlar içerisindeydi, atının gümüşî koşum takımları da sabah güneşinde yıldızlar saçıyordu.

   Birkaç haftadır denizde olan Gümüş Şövalye karaya ayak basmak için hevesliydi. Atını onu meraklı gözlerle izleyen belki yüz kişinin üzerine doğru sürerken insanlar tereddütle geri çekiliyordu. Gümüş Şövalye sıcak yaz gününde buz gibi bir hava estiriyordu. Peşinden birkaç atlı daha onu takip ederek karaya çıkarken, bir grup adam kalabalığı dağıta dağıta yararak Gümüş Şövalye'nin karşısına çıktı.

   "S-siz de kim oluyorsunuz?" diye çığırdı muhafız komutanı, hala ağzı bir karış açıktı.

   Adamları elleri silahlarında yanına dizilirken Gümüş Şövalye ona üstten üstten baktı. Bir eli tepesinden altın renkli püskülü sarkan miğferini koltuk altında tutuyordu, diğer eli boynunu asil bir edayla dimdik tutan atının dizginlerini. Bakışlarını indirip barbarların yüzüne bakmaya bile tenezzül etmeyen Gümüş Şövalye, ona umutla bakmakta olan insan kalabalığını süzmeye devam etti. O sırada küçük, sevimli bir kızın atının boynunu okşadığını fark etti.

   "Bizi kurtarmaya mı geldiniz?" diye sordu minik kız, tatlı tatlı gülümseyerek.

   Ancak Gümüş Şövalye'nin soluk tenli yüzü kayıtsız, kara gözleri ifadesizdi. Çocuk oradaki herkesin içinden geçenlerin tercümanı olmuştu, bu gizemli adamın vereceği cevabı herkes heyecanla bekliyordu. Ama adam cevap vermedi, bakışlarını kaçırarak muhafız komutanına döndü.

   "Ben Eusthar'dan Gümüş Şövalye Gallant Tramerce." adamın sert sesi bütün fısıldaşmaları bastırmıştı, "Eusthar kralı Erathus Eustace'tan mesaj getirdim, liderinizle görüşeceğim. Nerede o?"

   Muhafızlar şaşkın şaşkın birbirleriyle bakıştılar. Akıllarında bölük pörçük bir şeyler düşündüler; Eusthar mı? Hani şu doğudaki, her konuda insanlığın en güçlü medeniyeti olduğu kabul edilen ülke? Demek sonunda savaştan haberdar oldular...

   Bundan korkuyorlardı. Diğer ülkelerin Kalindor'un paramparça oluşunu fırsat bilip leş kargaları gibi üşüşmesinden korkuyorlardı. Dünyadaki hiçbir ordu Eusthar'la baş edemezdi, ülkedeki zenginlik askeriyesine de yansıyordu, şu limana yanaşan savaş gemisi de bunun açık bir örneğiydi. Thargor binlerce yıllık emeline sonunda ulaşmışken bunlar da nereden çıkmıştı böyle?

   Gümüşler içindeki adamın bakışları öyle ezip geçiciydi ki muhafız komutanı hiç uğraştırmadan cevabı vermişti bile. "H-hükümdarımız Angred Kalindras'ta... Kalindras Sarayı'nda..."

 

   Uzun deniz yolculuğu boyunca Kalindor'da sergileyeceği tutumu düşünmüştü Gümüş Şövalye, savaş çıkarmak onun elindeydi. Kral böyle son derece önemli bir göreve en güvendiği adamını yollamıştı, Gümüş Şövalye düşünmeden inanabileceği kadar sadık ve güvenilirdi. Onu bir emaneti almaya gönderir gibi sadece tüccarları ve gemileri teslim alıp dönmesi için göndermişti, savaş çıkarması için değil. Kralın memnuniyeti Gümüş Şövalye'nin göreviydi, krala duyduğu bağlılık öyle güçlüydü ki gözünde yücelmek adına herşeyi yapabilirdi.

   Kral savaş istemiyorsa Eusthar savaşmayacaktı.

   Kalindor'luların feryat eden bakışları, yardım dilenişleri Gümüş Şövalye için hiçbir anlam ifade etmiyordu, umurunda değildi. Bu ehemmiyetli görevde ona eşlik eden şövalyeler Gümüş Şövalye'nin katı kişiliğine olmasa da, soğukkanlılığına hayrandı. Kendine bu kadar güvenen birini daha tanımamışlardı, onun varlığı bu barbarlarla dolu ülkede kendilerini evlerinde gibi güvende hissetmelerini sağlıyordu.

   Ancak Kalindras'ın hali Gümüş Şövalye'yi bile şaşkına çevirmişti. Sanki şehrin üzerine umutsuzluk kara bir bulut gibi çökmüş, huzuru yok etmişti. Hayat normal seyrinde ilerliyormuş gibi görünse de esnaf dükkanının önünde, sandalyesinde bezgin bir halde oturuyordu, sokaklarda oyunlara dalmış çocuklar yoktu. Şehir ölüm sessizliği içinde suskun suskun ağlıyordu.

   Onları Kalindras'a götüren refakatçilerden savaşın öyküsünü dinleyen Gümüş Şövalye, barbarların herşeyi dahice planlamış olduklarını hayretle teyit etmişti. Lord Wilfrey'in mektubunda öngördüğü gibi barbarlar ani bir gece çıkarmasıyla -uykularında boğazlar gibi- Kalindras'ı birkaç saat içerisinde tamamıyla ele geçirmişti. Borazanlar öttüğünde halk dehşetle yataklarından fırlamış, koskoca düşman ordusunu şehir sokaklarında görünce dehşete düşmüştü. Bu barbarların çoktan topraklarına geri sürülmüş olması gerekiyordu, ancak gördükleri bir kabus değildi.

   Barbarların savaş çığlıklarıyla inleyen Kalindras, sabaha vardığında Thargor'un ellerindeydi. Güneş yükseldiğinde Kalindras Sarayı'nın tepesinde Thargor'un sancağı dalgalanıyordu. Tam liderleri Angred'in tahmin etmiş olduğu gibi. Angred'in hedefi direk zaferin kalbine, Kalindras Sarayı'na hücum etmekti ve -yine tahmin etmiş olduğu gibi- Kalindras'ta kalan az miktarda güç, kralı ve ailesini apar topar barbarların eline düşmekten kaçırmaya yoğunlaşmıştı. Dehşet içindeki kraliyet ailesi uykulu uykulu ülkedeki en hızlı atlara bindirilmişken barbarlar korkunç savaş çığlıklarıyla sarayın kapılarından içeri akmışlardı. Kalindor'un tarih olup olmaması kraliyet ailesinin kurtarılmasından geçtiğinden askerler kahramanca, ölümüne çarpışmışlar ancak koca ordu onları ezip geçmişti.

   Kalindor o gece tarih olmuştu.

   Saraydaki önemsiz kişiler kılıçtan geçirilmiş, kral, veliahtı ve bütün ailesi sarayın altındaki zindanlara hapsedilmişti. Angred başlarına onlarca muhafız dikmişti, o muhafızlar bir an bile gözlerini tutsaklarından ayırmayacaklardı yoksa hemen bizzat Angred tarafından idam edilirlerdi. Tıpkı bozgununda olduğu gibi Kalindor'un kurtuluşunda da kilit nokta kraliyet ailesiydi. Kralın kaçırılması veya öldürülmesi Thargor'un bütün kozunu bir anda yok ederdi. Kral bunu biliyor olsa bile intihar edecek kadar haysiyetli birine benzemiyordu, ama bizzat kendi halkı tarafından suikaste kurban gidebilirdi de...

   Lord Wilfrey afallamış Kalindor ordusuyla birlikte şehre döndüğünde korktuğunun başlarına geldiğini hazin bir biçimde görmüştü. Ordu Kalindras'a girememişti bile, askerlerin hepsi hiddetten köpürüyor olsa da Lord Wilfrey'in kesin emriyle şehrin dışında uslu uslu beklemek zorunda kalmışlardı. Lord Wilfrey ve generaller "sarayında" Angred'in karşısına çıkmışlar ve uzun uzun görüşmüşlerdi. Daha doğrusu anlaşma için yalvarmışlardı ancak Thargor hükümdarı bütün kartları elinde tuttuğunu çok iyi biliyordu. Oyunu kazanmıştı, hakkıyla kazanmıştı. Ve zaferi kesindi, Kalindor'un sunacağı hiçbir şartı kabul etmek zorunda değildi.

   Angred'in sunduğu şartlar ise tam anlamıyla Kalindor'un ölüm fermanıydı. Ve ne yazık ki bu fermanı imzalamak Lord Wilfrey'e düşmüştü... Anlaşmaya göre Kalindor ordusu teslim olacak, tamamen silahsızlandırılacak ve tüm Kalindor halkı gibi Angred'in emrine girecekti. Generaller sürgüne gönderilecek, Angred'in topraklarında görülürse hemen idam edilecekti. Yoksa kral ölürdü. Lord Wilfrey'in bu trajik anlaşmayı kabul etmekten başka seçeneği yoktu.

   Sonrasında birkaç başarısız kurtarma girişimi denense de kraliyet ailesi hala -eksiksiz olarak- zindanlardaydı. Kral kendi sarayının zindanlarında mahsurdu, düşmanı ise taht odasında tarihi zaferinin keyfini çıkarıyordu. Bunu hak etmişti. Fakat bütün bunlar Gümüş Şövalye'ye -dolayısıyla Eusthar'a- ilginç bir hikayeden öte bir şey ifade etmiyordu, olası bir savaşta Eusthar ordularının başında olacak olan Gümüş Şövalye için sadece faydalı bir tecrübeydi. Yine de ister istemez olmayan savaştaki muhteşem başarısıyla, kusursuz taktikleriyle Thargor hükümdarına saygı duymaya başlamıştı.

   Angred için Kalindor'u fethetmesinden sonraki birkaç ay çok daha yorucu geçmişti. Bir oluşuma fırsat vermeden çok kısa süre içerisinde bütün ülkede hakimiyetini sağlamlaştırmalıydı. Orduyu dört bir yana yayarak bütün topraklarda fırtına gibi esmeliydi, bir yandan da düşünmeli, tehlike arz etmeyeceğinden emin olana kadar ufak pürüzleri temizlemeliydi. Kıvılcımları alevlenmeden söndürmeliydi, eğer halk ciddi, organize bir biçimde ayaklanırsa karşı koyamayabilirlerdi. Angred Kalindor ordusunu dağıtmak yerine kullanmayı tercih etmişti, onlar krala bağlı olurdu, kralın hayatına mal olacak bir ayaklanmaya izin vermezlerdi.

   Şimdi Kalindor'lu askerler ülkenin dört bir yanında barbarlara işlerinde yardım ediyordu. Halkın adeta öfkeden gözü dönmüştü, çok isyan çıkıyordu ve Kalindor'lu askerler hedef alınmaya başlamıştı. Angred'e yeni tahtında rahat rahat oturmak bir türlü nasip olmamıştı, görüşüne göre de daha uzun bir süre bu böyle devam edecekti. Haberler çok kötüydü, en büyük endişesi, tek korkusu gerçek olmuştu; Eusthar işin içine karışmıştı...

   Eusthar'dan bir lordun "teşrif ettiği" haberini aldığında Angred deliler gibi daha önce planlamış olduklarını hatırlamaya çalışmıştı. Neyse ki paniğe dönüşmeden heyecanını yenmeyi başarmış, tahtında gevşekçe oturarak rahat bir izlenim uyandırmaya niyetlenmişti. Ama taht odasının kapıları açılıp Eusthar'lı şövalyeler içeri girdiğinde oturduğu yerde şöyle bir titremekten kendini alamamıştı.

   Hiçbir riayet göstermeden buz gibi bakışları Angred'in üzerinde, muhafızlarını kale almayarak ilerleyen şövalyelerin zırhlarının takırtısı odayı zangır zangır titretiyordu. Yapılı, bakışları gibi kara saçlı adam gümüş zırhlar içerisinde muhteşem görünüyordu, arkasından gelen somurtkan yüzlü iki şövalyeyle birlikte Angred'in bütün otoritesine meydan okuyor gibiydi. Ne reverans yapmaya, ne en ufak bir saygı göstermeye gerek duymayan şövalyeler Angred'in karşısında dimdik durdu.

   "Eusthar kralı Erathus Eustace'dan mesaj getirdim." Gümüş Şövalye hiç de bir elçi edasıyla konuşmuyordu, "Kalindor'da bulunan bütün Eusthar'lıların ve Eusthar'a ait gemilerin hemen teslimini talep ediyoruz."

   Angred'in gözleri parlamıştı. Farkında olmadan sırıtması ve gür sakalını sıvazlayışı pek uygun hareketler değildi ancak yaşadığı coşkuyu dizginleyememişti. Hemen sevinmemesi gerektiğini biliyordu, ama eğer Eusthar'ın bütün istediği buysa alabileceği en güzel haber bu olurdu. Öyle gibi duruyordu, gümüşler içindeki adam sözünü bitirmiş, cevap bekliyordu. Angred'in sırıtan yüz ifadesi ciddileşti, "Karşılığında?" diye sordu kaşlarını çatarak. Muhafızlarının ona nasıl hayretle baktığını görebiliyordu; Angred böyle saygısızca davranan yabancılara neden hadlerini bildirmiyordu? Yoksa korku nedir bilmez Angred bu iyi giyimli ukalalardan çekiniyor muydu?

   "Karşılığında mı?" Gümüş Şövalye alaycı bir edayla kasılıyordu, "Bunu bir öneri olarak düşün, Eusthar'lıları ve gemileri teslim etmenizi öneriyoruz. Böylece Eusthar'ın istediğini kan dökerek almasına gerek kalmaz, sizin kanınızı dökerek." diye ekledi parmağını Thargor hükümdarına doğru sallayarak.

   Muhafızları Angred'in öfkeden deliye dönmesini beklerken asık yüzünde gözlerinin gülüyor olduğunu hayretle fark etmişlerdi. İnanamıyorlardı. Angred ya kaybettiği itibarının farkında değildi, ya da bu kim olduğu belirsiz tipler tarafından ezilmeyi umursamıyordu. Ya da çok başka şeyler peşindeydi... Bilmiyorlardı.

   "En geç bir hafta içerisinde ben buradan ayrılırken ülkedeki bütün Eusthar'lılar gemilerimize bindirilmiş olacak." diye devam etti Gümüş Şövalye. "Anlaşmamız bundan ibarettir."

   Angred daha fazla düşünmeye gerek görmeden başını salladı, içi zafer coşkusuyla dolup taşmıştı. "Sizin insanlarınız da, gemileriniz de benim işime yaramaz. Hem böylece onlardan kurtulmuş olurum." dedi sonunda tahtına rahat rahat kurularak. "Anlaştık!"

 

   Angred görüşmenin fazlasıyla kısa sürmesine seviniyordu, bilerek kısa tutmuştu -Eusthar'lının fikrini değiştirmesine fırsat vermeden. Bir hafta içerisinde haberler salınmış, Eusthar'lılar gizlice toplanmış -gizliceydi çünkü Kalindor'lular da bu kurtuluş fırsatını kaçırmazdı- ve gemiler uzun yolculuğa apar topar hazırlanmıştı. Gümüş Şövalye büyük bir tüccar gemisi filosuyla Eusthar'a dönerken gemilerde tam anlamıyla bayram yaşanıyor, insanlar kutruluşlarını şarkılarla, tezahüratlarla kutluyordu. Bu başarının mimarı ve tek sahibi olan Gümüş Şövalye de coşkudan uzak bir mutlulukla gemisinde keyifli deniz yolculuğunun tadını çıkarıyor, zamanını kralın ona sunacağı ödülleri tahmin etmekle geçiriyordu.

   Kalindor tüm yasıyla geride, felaketin içinde kalmıştı ama o gemilerdeki kimse bunu umursamıyordu bile. Ticaret için gittikleri ülkede başlarına gelmeyen kalmamıştı ve bir daha Kalindor'un adını anmak istememekte haklıydılar.

   Bir aya yakın süren deniz yolculuğu sanki yıllar gibi geçmişti ama kimse şikayet etmiyordu. Sonunda mavi ufuk çizgisinde karaltılar belirmiş, gözcüler karanın göründüğünü ilan etmişlerdi. Herkes, mürettebatından yolcusuna kadar herkes daha iyi görebilmek için geminin parmaklıklarına koşmuştu. O muhteşem manzarayı daha önce çok görmüş olmalarına rağmen yine aynı heyecanla seyredeceklerdi, her seferinde büyülenirlerdi.

   Binlerce yıl önce Kutsal Önder Eustace, halkını Umut Denizi'nden bu doğaüstü harikalarla dolu topraklara getirdiğinde yaşanan coşku kadar büyük olmasa da herkes tezahüratlarda bulunmuş, borazanlar zaferle çalınmıştı. Kaptanlar gemilerini Gümüş Şövalye'nin gemisinin öncülüğünde toprağın bir kapı gibi açıldığı, denizin bir yol gibi içeri boşaldığı açıklığa sürdüler. Dünyadaki ender harikalardan biri olan bu yere Ejderkapısı denirdi.

   Eğer insanlar kuşlar -veya ejderhalar- gibi gökyüzünden bakabilme ihsanına sahip olsaydı, Kral Körfezi'nin kuşbakışı görüntüsünün bir ejderhanın yarım açılmış ağzı şeklinde olduğunu görebilirdi. Ejderhanın sivri dişleri gibi kapanan yer Ejderkapısı'ydı. Kral Körfezi'nin ortasına uzanan, Eustace Sarayı'nın bulunduğu yarımada ise sanki ejderhanın dilini andırıyordu. Ama ne yazık ki insanlar bunu henüz fark etmemişti bile, hatta Eusthar'ın bütünü ile coğrafi şeklinin ejderhanın başını oluşturduğunu belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdi. Bunu ancak en detaylı haritalarda fark edebilirlerdi, ama insanoğlu doğanın böyle harikalar sunabileceğini düşünemezdi bile...

   Başlıbaşına bir mucize olan bu toprakların bütün sırlarını keşfetmek belki hiçbir zaman nasip olmayacaktı, çünkü insanlar henüz gördükleri kadarının büyüsünden kurtulamamışlardı. Topraktan ejderha şeklinin alt ve üst dişlerinde birer dev ejderha heykeli yükseliyordu. Göz alabildiğince yükselen bu ihtişamlı abidelere Koruyucular denmişti. Sanki Eusthar'ın kapısında nöbet tutan muhafızlar gibi birbirlerine dönüktüler. Gemiler yanlarından geçerken en yüksek yelken direkleri bile ejderha abidelerinin ancak ayak bileklerine kadar uzanabiliyordu. Gerçekten ayırt edilemeyecek kadar korkunçlardı, bir o kadar da heybetli. Altın, pullu derileri güneş gibi parlıyordu. Gökyüzüne bakarak kükrüyorlardı, şahlanmış bir at gibi ön ayaklarını kaldırmışlar, koca kanatlarını geriye doğru germişlerdi. Gemiler dolusu mutluluk sarhoşu insanlar yaşadıklarını unutuverip, gözlerini bir an bile alamadan sessizce bu muhteşem yaratıkları seyrettiler. Seyrederken bunlardan daha muhteşem harikalar olabileceği akıllarına dahi gelmiyordu.

   Ama olduğunu bilen biri vardı...

 

   Kimsenin henüz haberi olmasa da sırlar, gizemler, saklı gerçekler birer birer ortaya çıkarılıyordu.

   Obelin'in Kulesi'nde...

   Uzun zaman önce Altın Şehir'in paha biçilmez hazinelerinde bulunmuş olan, değerli olduğu aşikâr kitaplar yeni inşa edilen Obelin'in Kulesi'ne taşınmıştı. Bilgelerin -Obelin'in dahi- çözemediği bu kadim kitaplar bir kütüphanede toplanmış, binlerce yıldır incelenmesine rağmen hala bir sonuç elde edilememişti. Kitaplar bütün gizlerini inatla saklamışlardı, hala sanki hiç açılmamış gibi kapalı duruyorlardı. İçerdikleri bilgiler tek bir anahtarla kilitlenmişti, tek ve insanlığın sahip olmadığı bir anahtarla.

   İlimin milat tarihinde, şimdi, anahtar bulunmuştu.

   Binlerce yıllık kulede, binlerce yıldır hiç olmadığı kadar hummalı bir çalışma vardı. Bir mucize yaşanmıştı. Uzak diyarlardan gelen bir adam, bir elf, bütün bilgelere, hatta insanlığa ışık tutacak saklı bilgileri açığa çıkarıyordu. Anahtarı o taşımıştı, şimdi gerçekleri insanlığa, tüm halklara sunuyordu. Bu mucize Obelin'in bile yorumlayamayacağı kadar olağanüstüydü;

   Anahtar büyüydü!

   Artık en az Obelin kadar -hatta gitgide ondan daha fazla saygı gören genç elf, büyüsü sayesinde yüzlerce insan ömrü boyunca, yüzlerce insan aklının teşrih edemediği gerçekleri su yüzüne çıkarıyordu. Aylardır kulenin üst katlarındaki Saklı Kütüphane'den çıkmayan elf, gece gündüz azimle çalışarak sanki bir madenden kaynak çıkarır gibi bilgileri yüzlerce kitabın içinden söküp alıyordu. Bilgeler bütün meşgalelerini bir kenara atarak genç adama yardımcı olmaya çalışıyordu ancak o kadim dildeki yazıları hala ondan başkası okuyamadığından ellerinden pek bir şey gelmiyordu. İşini olağanüstü bir ilgi ve merakla yapan genç adam hiç şikayet etmiyor, tam aksine yıllarını bu kitapları çözmeye adamış bilgelerden çok daha hevesli gibi görünüyordu. Ona soylu bir unvan yakıştırmak gerekiyordu ancak insan olmadığından bu mümkün değildi, o saygıdeğer kişiye nasıl hitap edecekleri bir sorun olup çıkmıştı. Sonunda ona Kâşif sıfatını uygun görmüşlerdi.

   Dünya dışarıda dönüyor, yaz ayları sımsıcak geçip gidiyor, Kalindor'lu mülteciler Eusthar'a gelmeye başlıyordu ama Obelin'in Kulesi bütün bunlardan soyutlanmış bir yerdeydi. Dış dünyayla bütün ilişkilerini kesen Ak Cüppeliler, gizleri çorap söküğü gibi birbiri ardına açığa çıkaran Kâşif'e yardımcı olmak için seferberlik ilan etmişti. Öyle yeni, öyle ilginç şeyler öğreniyorlardı ki kendilerini eğitimlerine başladıkları çocukluk yıllarındaki gibi hissetmişlerdi, ama şimdi öğrenmek için çok daha istekliydiler.

   Bütün kitapların incelenmesi uzun yıllar alacaktı, bir tek kişiden beklenemeyecek kadar zahmetli ve zor bir işti. Adı tarih kitaplarında geçeceği kesin olan "Kâşif" Quendelin ve Ak Cüppeliler bir an önce birlikte çalışmaya başlamalıydılar. Quendelin'in onlara büyü sanatını öğretecek ne zamanı, ne de mecali yoktu, yine de kulede ona yardımcı olabilecek birileri vardı. Aslında Quendelin'in yaptığı basit bir büyüydü, Nielda'nın o büyü için yeterli mahareti vardı, yükünü biraz olsun hafifletebilirdi. Bir yandan kitapların içinde boğulurken bir yandan da bu sandığından çok daha faydalı büyüyü ona öğretmek zorundaydı. Ona yardımcı olabilecek biri daha vardı...

   İlk büyücü Obelin. Büyüyü bulan kişi!

   Ama Obelin hala büyüden uzak durmaya niyetliydi, kendisini öyle bir şartlandırmıştı ki sağladığı faydayı görmemekte inat ediyordu. Quendelin bir keresinde onunla fena tartışmıştı, azarlayıp yerin dibine sokmuştu ve Obelin'i hayretler içerisinde bırakacak şekilde Ak Cüppeliler Quendelin'in tarafını tutmuştu! Obelin büyü yüzünden başına gelmeyenin kalmadığını bağırıp durmuş, Quendelin de büyünün onun kaderinde olduğunu söylemiş, şu an içinde yaşadıkları ülkenin de onun büyü yüzünden sürgün edilmesi sonucu bulunduğunu savunmuştu. Büyü sayesinde ejderha şehri insanlarla yeniden hayat bulmuş, şimdi de -yine büyü sayesinde- binlerce yıldır Obelin'in hiçbir şey anlamadığı kitapları çözebilmişlerdi. Sonunda inatçı ihtiyar ikna olmuş, sonsuza dek vazgeçtiği büyüye yeniden dönüş yapmıştı.

   Bu da büyük bir zaferdi; bilgeler için büyü sanatıyla ilgilenmek yasaklanmış bir hayal değildi artık. Fakat Obelin'in keyfi kaçmıştı, mutluluğuna gölge düşmüştü. Büyüyü kendine ebediyen yasakladığını söyleyip dursa da bu doğru değildi, günlük yaşamında kimseden habersiz büyüyü kullanıyordu. Kimse bunu bilmemeli, büyüye ilgi duymamalıydı. Çünkü Obelin biliyordu; insanlar büyüye elflerin gözüyle bakmaz, çok başka gayeler güderdi. Büyünün sağlayabileceği gücün sınırı insanın aklını başından almaya yeter de artardı. Bu müthiş güç elflerde olduğu sürece tehlike arz etmiyordu, ama insanlarda bunun garantisi olamazdı.

   Uyarmadı demeyin, demişti Obelin başını sallayıp kabul ederken.