![]() |
||
|
|
Hikaye Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ Seçilmiş Olan
3. Kitap
1 Sahte tanrılar Ejderha şehri
Altıngeçit Kalesi, halk tarafından Eusthar'ın soylu şövalyelerinin askeri üssü olarak tanımlanırdı. Eusthar'ın başkenti Altın Şehir'i ve kuzeydeki diğer önemli şehirleri savunması açısından mükemmel bir konuma inşa edilmişti. Eusthar'ın kuzeyi dağlıktı, üstelik şehirler o kadar kalabalık ve geniş bir yerleşime sahipti ki şehirlerin kendisini savunması oldukça güçleşiyordu. Bunun yerine bütün şehirlerin savunmasını tek bir noktada toplamak denenmişti. Binlerce yıl önce, Eusthar'ın kuzeyini kaplayan Ulu Dağlar'ın güneybatıdaki ucuna dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kale inşa edilmişti. Yıllar boyu güneyden gelen herşey -ister düşman ordusu olsun, ister Eusthar'lı bir ziyaretçi- herkes o kaleden geçiriliyordu. Surları yüksek, mazgalları sağlam, mimarisi kusursuzdu. Kalenin görüntüsü nefes kesiyordu. Surları dağların bittiği uçurumdan Kral Körfezi'nin kıyılarına kadar uzanıyor, geçişe izin vermiyordu. Kalenin dev kapıları dosta ardına kadar açıktı ancak hiçbir düşman bu kapıları geçemez, bu sağlam taş duvarları aşamaz, sancağını kalenin burçlarına dikemezdi. Zaten tarih boyunca bunu deneyen de olmamıştı. Kale şövalyeler için kutsaldı. Binlerce yıldır hala sapasağlam ayakta duruyor oluşu, zamanın sonuna kadar da düşmeyecek gibi görüntüsü şövalyelerin değişmeyen, bozulmayan kişiliklerini, imanlarının ve onurlarının sağlamlığını sembolize ediyordu. Şövalyeler gurur duydukları kalenin salonlarında toplandıkça, muhafaza etmeleri gereken değerleri hatırladıkça içleri inançla doluyordu. Lord Leorance'ın kafilesi iki haftaya yakın bir süredir kuzeye yol alıyordu. Keyifli bir yolculuktu, hele huzura ve güzelliklere hasret kalmış üç arkadaş için iç açıcı bir gezi niteliğindeydi. Leorance yolculuğu onlara Eusthar'ın zengin harikalarını anlatmakla geçirmişti. Leorance'ın gözünde onlar birer haberciden çok daha fazlasıydı, danışmanları bu durumu yadırgasalar da onlarla arkadaş bile olmuştu. Elfler kendi yurtlarını, Leorance da Eusthar'ı tanıtmıştı birbirlerine, tabii ki Perrin de -pek ilgi görmese de- kendi köyünü öve öve bitirememişti. Barış ve refah içindeki şehirlerden, sessiz sakin kasabalardan geçmişler, en lüks hanlarda ağırlanmışlardı. Üç yolarkadaşı, onlar için çok uzaklarda kalan çocukların neşeli gürültüsünü, çayırın çimenin mis kokusunu sanki ilk defa duyup görüyorlardı. Ölüm ve vahşet dolu Ghoria yolculuğu bu tür güzellikleri hafızalarından silip atmıştı. Leorance o lanetli topraklarda başlarından geçenleri merak etse de yolarkadaşları o günleri bir kez daha hatırlamayı reddetmişlerdi. Bir daha hiç hatırlamak istemeyeceklerdi, ama hala kabuslar uykularında rahat vermiyordu. Leorance'ın yol boyunca övüp durduğu Altıngeçit Kalesi'ne uzanan son ovalara vardıklarında danışmanlarıyla yolları ayrılmıştı. Lord Wilfrey'in mektubunu Altın Şehir'e, krala ulaştırmaları için Leorance onları Altıngeçit'e doğru yollamıştı. Danışmanlarıyla ufak bir tartışma yaşanmıştı ama Leorance'ın kararı kesindi. Normalde onun da Altın Şehir'e gitmesi gerekiyordu ancak ertelemekte bir sakınca görmemişti. Sonunda sadece silahtarı Maurice ile birlikte üç yolarkadaşını Obelin'in yaşadığı Palamos'a götürmek için ayrıldılar. "Size nasıl minnetkar kaldığımızı anlatamam." dedi Quendelin samimi bir ifadeyle. Bir iki hafta önce karşılaştıkları çiftçinin de anlatmış olduğu gibi Lord Leorance çok kibar ve fazlasıyla iyi bir insandı. Otuzlu yaşlarındaydı, Eusthar topraklarının lordları arasında en genci oydu. Quendelin onunla karşılaşmalarının yolculukları boyunca yakaladıkları en büyük -hatta tek- şans olduğunu söyleyip durmuştu. "Ben diğer soylular gibi kibirin bir erdem olduğunu düşünmüyorum." dedi Leorance ciddiyetle, atları artık yeşil ovada bir karınca gibi görünen danışmanlarının uzaklaşışını seyrederken. "Çocukluğumda elflerin kahraman olduğu masalları ben de dinledim, tıpkı bütün Eusthar'lılar gibi. Elflerin gerçekten var olduğuna inanlar azınlıkta, ben de onlardan biriydim ve şimdi elflerle beraber yolculuk ediyorum. Bu hoşuma gidiyor." -Leorance elflere cana yakın bir tebessümle baktı- "Bu doğu topraklarında sadece insanlar yaşıyor, öyle ki kitaplarda anlatılan diğer ırkların varlığına inanan pek kalmadı. Çok eskilerde, insanların ilk zamanlarında elflerle, cücelerle, buçukluklarla hep beraber yaşadığımız anlatılıyor. Ama şimdi hiçbiri yoklar, neredeler?" "Elfler için çok şey değişti, ama hala aynı topraklarda, Sylvanor'da yaşıyoruz." dedi Quendelin, hep beraber yola koyulurken. "Cüceler için hiçbir şey değişmedi, hala dağlarından dışarı çıkmıyorlar. Kalindor'da cücelere rastlamıştık, tepe cüceleriydi. Hani şu uzun zaman önce barbarlarla anlaştıkları için kovulan cüceler..." "Buçukluklar ise gitgide gelişiyor." diye söze karıştı Perrin. "Köyümüzün nüfusu arttıkça artıyor, sınırlarımız genişliyor. Şu Karanlıkorman olmasa daha da genişleyecek ama kimse oraya yakın bir yerde yaşamak istemiyor. Gerçekten de ürkütücü bir orman, çok karanlık ve kasvetli..." "Ee, şu an neredeyiz?" diye sordu Quendelin, niyeti Perrin'in sözünü kesmekti. Yoksa buçukluk yine köyüyle övünüp başlarını ağrıtacaktı. Arkasında oturan buçukluğun bozularak homurdandığını duydu. "Kaymakovaları'ndayız." diye cevapladı Leorance Perrin'e konuşma fırsatı tanımadan. "Lorenborn'a iki günlük yolumuz var. Oradan kısa bir gemi yolculuğuyla karşı kıyıya, Palamos'a geçeceğiz." "Lorenborn!" diye çığlık attı Perrin gözleri fal taşı gibi açılarak. Kaşları çatılmış, yüzü alevlenmişti. "Ne oldu?" diye sordu Leorance bir anlam veremeyerek, onun dışında şaşıran olmamıştı. "Size sadece o mektubu getirmekle kalmayacağız lordum," dedi Perrin hırçın bir sesle. "Dolandırıldığınızı haber vermek isterim, kralınız bile dolandırılıyor. Şu meşhur Lorenborn şarabı var ya, işte onun sırrını açığa çıkardık!" Leorance ciddiye almıyordu, zaten buçuklukların da kaderi buydu. Görünümleri ve tavırları itibariyle yaşları kaç olursa olsun hep bir çocuğu andırdıklarından kimse onları kale almazdı. Onları bilenler dünyanın dertlerinden, tasalarından uzak, kendi hallerinde hep aynı yaşamı süren bir halk olarak tanırdı. Pek de haksız sayılmazlardı ya. Yine de Perrin halkının tipik özelliklerinden soyutlanmıştı, buçukluklar genelde köylerinden dışarı adım atmazlardı ancak Perrin'in köyünde geçirdiği zamanlar sayılıydı. Bunu bir sorumluluk bilinciyle yaptığını ileri sürüyordu, sürekli gezip tozarak buçukluk halkının dış dünya hakkındaki sorularına cevap verip meraklarını giderme görevi onundu. Gezip tozma kısmını fazlasıyla becerse de köyüne hiç dönmediği için görevini pek iyi yaptığı söylenemezdi, döndüğü zamanlarda da soruları kestirip atardı. Ertesi gün yine yollara düşerdi zaten. "Gezilerimden birinde Kalindor'da, Eusthar'lı bir tüccardan bir şişe Lorenborn şarabı almıştım." diye anlatmaya başladı Perrin mağdur bir edayla. "Saatlerce pazarlık yapmama rağmen bütün parama yakınını vermek zorunda kalmıştım. Gerçekten şu Eusthar'lı tüccarlar çok kurnaz, ve dolandırıcı." diye ekledi hiddetle. "Her neyse, elflerin -şey yani Quendelin ve Nielda'nın köyümüze geldiği günü kutlamak için hazine gibi sakladığım şişeyi açmıştım. Tabii ki saygıdeğer konuklarıma ikram etmiştim, hatta o gece Quendelin sarhoş olup sızıp kalmıştı!" Perrin bir anda kahkahalarla güldü, Quendelin unuttuğu günleri hasretle hatırlayarak gülümsedi. "Eh, ne diyordum?" diye düşündü Perrin bir müddet sonra kahkahalarının arasından. "Hah neyse şarabı içtiklerinde tadının garip bir şekilde tanıdık olduğunu söylemişlerdi. Ve sonra Lorenborn şarabının sırrını açığa çıkardık, sizce ne olabilir lordum?" "Eğer Lorenborn şarabının elf şarabının su katılmış hali olduğunu kastediyorsan," dedi Leorance kahkaha atmak için hazırlanarak, "O bir sır değil buçukluk efendi!" "Ne!" Perrin şok olarak hayret dolu bir çığlık attı. Elfler de buna şaşırmıştı. "N-nasıl yani?" diye kekeledi Perrin inanamayarak. Leorance kahkahalarla gülüyordu. "Eusthar'lıların garip inanışları vardır." dedi sonunda. "Halkın çoğu dolandırıcıların yarattığı sahte tanrılara, uydurma mucizelere inanıyor. Binlerce yıldır Eusthar'da dini bütünlük sağlanamadı bir türlü, tabii ki bu bizim elimizde olan bir şey değil. İnsanlar inanma ihtiyacı duyuyor biz de onlara inanç özgürlüğü tanıyoruz, yapabileceğimiz tek şey bu. Bir sürü tarikat çıktı şu zamana kadar, hala da yenileri çıkmaya devam ediyor. İşte o Lorenborn şarabını üretenler de adı üstünde suyun kutsallığına inanan Kutsal Su Tarikatı'na mensup." Leorance buçukluğun yüz ifadesini gayet komik bularak neşeyle kıkırdadı, "İçtikleri her şeye su katarlar, içinde saf su katılmamış hiçbir içkiyi içmezler. Şarap da bunlara dahil tabii, o yüzden Sylvanor'dan getirdikleri hakikî elf şarabına su katıp öyle satıyorlar." "N-ne, n-nasıl..." Perrin aklını kaçırmak üzereydi. Quendelin kaşlarını çatmıştı, bu akla mantığa uymuyordu. Nielda da çok saçma bulmuştu. "Peki neden halk hakikî elf şarabını almıyor da su katılmışını alıyor?" diye sordu hayretle. "Yoksa bütün halk Kutsal Su Tarikatı'na mı mensup?" "Bütün halk değil, aslında küçük bir grup." diye cevapladı Leorance. "Hakikî elf şarabı fazla alıcı bulamıyor çünkü gerçekten çok pahalı. Sizin daha iyi bileceğiniz şekilde," -neşeli bir edayla kaşlarını kaldırmış elflere bakıyordu- "elf şarabını elflerden başka kimse kolay kolay kaldıramaz, içtikçe içesi gelir, bir de pahalı olunca haliyle elf şarabı maalesef yurdunuzdaki kadar yaygın değil. Lorenborn şarabı çok uzun süredir var, daha ucuz ve hakikî elf şarabından çok da farklı olduğu söylenemez. Lorenborn şarabı artık piyasada çok sağlam bir yer edinmiş durumda, öyle ki soylular bile onu tercih ediyor. Hatta kral bile. Sadece çok önemli davetlerde elf şarabı tüketilir." "Neyse, önemli olan bu değil lordum." dedi Nielda. "Önemli olan halkın böyle sahte inanışlara müsamaha göstermesi." Leorance belli belirsiz başını salladı. "Haklısınız, ancak yapabileceğimiz bir şey yok. İnsanlar inançlarına karışılmasına şiddetle tepki gösterir. Öyle ki olaylar iç savaşa kadar bile varabilir. Boş yere barışın bozulmasını istemeyiz." "Boş yere mi?" diye çıkıştı Quendelin. "Sahte veya gerçek, insanların inandıkları şeyler için savaşması boş bir şey mi?" "Peki ne yapacağız? İnsanlar neye inanacaklar?" Leorance'ın sesi yükseliyordu, pek sakin görünmüyordu. "Biz de mi sahte tanrılar yaratıp halkı onlara tapması için zorlayalım mı? Yoksa kendimizi tanrı mı ilan edelim?" Leorance hiçbir cevap alamadı, sesinin bir hayli sertleştiğini fark ederek sessizleşti. "Özür dilerim." dedi. "Bu konu üzerinde çok kafa yoruldu, işin içinden çıkılacak gibi değil. Herkes kendi tanrısına tapıyor, benim bile tanrı olduğumu düşünenler var, Obelin'in de bir hayli var. Obelin'in engin irfanı bile bu konuda çaresiz kalırken bizim elimizden ne gelir?" Quendelin'in bu konuda kafa patlatmaya pek niyeti yoktu. Onun kendi sorunu yeterdi ve alakasız konularla -kaybetmemek için büyük uğraş verdiği- aklını yormak istemiyordu. İnsanların davaları bitmezdi, bir sorunu halletmek sadece başka bir soruna geçebilmeye yarardı. İnsanların yaşadığı bir ülkede barış daima her an kopmaya hazır bir ipliğe bağlı olduğundan, bu güzel ülkede hüküm süren barışa güven olmazdı. "Aslında insanlar hiçbir zaman böyle dertsiz tasasız olmamalı." dedi Quendelin açık yüreklilikle. "Sükûnet ve aylaklık insan ruhu için büyük tehlike demektir, dedikodularla ve ufak tefek atışmalarla kötülük barışın içinden böyle doğar. İşte insanlarla elfler arasındaki en büyük fark da bu; insanlar iyi ve kötünün hiçbir zaman birbirinden ayrılamayacağını kabullenmiştir, siz elflerin kötülüğü hiç doğmadan uzaklaştıran özüne sahip değilsiniz." "Haklısın." dedi Leorance, son derece ciddi bir sohbete dalmışlardı. "Ve neden öyle olduğumuzu ben biliyorum." Quendelin'in gözlerinin içine bakarken tüm meraklı bakışların ona çevirildiğini biliyordu, "İnanç eksikliği, işte nedeni bu. Bize yol gösterecek kimse yok. Sahte tanrılar mı, onlar senin söylemiş olduğun aylaklığı gidermek için uydurulmuş meşgaleler sadece." Leorance'ın yüzü asılmış, başı öne eğilmişti. "Soyluluk, güç, para, lüks... önemi yok. Savaşlar, kaleler, silahlar, zırhlar... hiçbirinin anlamı yok. Bize sunulan güzellikleri ve gerçekleri hiçbir zaman göremedik, yaşama amacımızı hiçbir zaman bilemedik. İnanmadıkça da bilemeyeceğiz..." Haklı, diye düşüncelere daldı Quendelin ister istemez. Biz savaşlardan ve kötülükten uzağız, çünkü inanıyoruz. Yürekten inanıyoruz ve karşı gelmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Ama insanlar... "Söylediklerin doğru, ama gerçekleşmeyeceği de bir gerçek." dedi düşünceli düşünceli. "Biz Astra'ya inanıyoruz, ona duyduğumuz iman bizi kötülükten ve fesatlıktan uzak tutuyor. Ama bizden bile ona karşı gelenler oldu, Ghorion'un hırsı inancını kırdı ve elfleri felakete sürükledi. Bu da söylediklerini ispatlıyor. İnanç herşeyden üstün gelmeli, çünkü kötülük içimizde yerini almak için çelişkiye düşmemizi bekliyor." Bir süre kimse konuşmadı. Atları başlarını öne eğmiş önlerinde yükselen yaz güneşine karşı seğirte seğirte ilerliyordu. Leorance'ın gözleri güneşin altında pırıl pırıl parlayan zırhındaydı, kimbilir neler düşünüyordu. "Aslında onlar benim sözlerim değildi..." diye belli belirsiz mırıldandı. "Babamın sözleriydi... Onu öyle düşünmeye zorlayan da Obelin'di, yoksa ettiği yeminlere sadık bir şövalye, şövalyeliği küçük düşürücü fikirlerini kendine bile söyleyemezdi. Ama benimle sık sık bu konuyu konuşurdu, dünyada şövalyelikten çok daha önemli değerler olduğunu söylerdi. Ölmeden önce onun bu ideallerine bağlı kalacağıma yemin etmiştim. Adalet dağıttığı sürece kılıcımdan vazgeçmeyeceğime, bir şövalye olarak kalacağıma yemin etmiştim..." Quendelin atını lordun atına yanaştırdı, vakur bir edayla elini adamın omuzuna koydu. "Eminim baban şu an seninle gurur duyuyordur." diye teselli etti. O an Leorance'ın hıçkırıklarla titrediğini, eliyle kapattığı gözlerinden yaşlar sızdığını fark etti. "Çok yalnızım..." diye mırıldandı, sesi çatallaşmıştı. Silahtarı Maurice kederle yanına yaklaşıp şövalyesinin ağlayışını çaresizce izledi. "Size yardım ediyorum, sizinle yolculuk ediyorum çünkü... artık yalnızlıktan bıktım... sizin arkadaşlığınızı kıskanıyorum, sizin gibi olmak istiyorum. Sıradan biri gibi dertlerimi paylaşacak can dostlarım olsun istiyorum..." Quendelin bakışlarını, Leorance'ı hüzünle seyreden Nielda'ya kaldırarak imalı imalı baktı.
Ertesi günün akşamüstü Lorenborn'a varmışlardı. Leorance, dük Albert Lorenborn'la görüşmek için ayrılırken silahtarı Maurice'ı elflerle ve buçuklukla kalması -daha doğrusu onlara göz kulak olması- için görevlendirmişti. Böylece Perrin'e Lorenborn'u gezme fırsatı doğmuştu, mümkün olduğunca dikkat çekmeden şehirde kısa bir tur attılar. Tabii ki elfler yeni, kaliteli giysilerinin içine gömüldükçe gömülmüştü, sokaklarda yürüyen beyaz çarşaflar gibiydiler. Şehir gezmekle bitmiyordu, Leorance'ın durumlarını düke anlatması için fazlasıyla yetecek bir zaman tanıdıktan sonra Maurice'ın rehberliğinde şatoya doğru yollandılar. Şehirde zenginlik dikkati çekiyordu. İnsanlar iyi giyimliydi, hanlar, dükkanlar dolup taşıyordu. Sokaklar yoğun ilgi gören tezgahlarla donatılmıştı. Kalabalık bunaltıcı olduğu kadar da tehlikeliydi, neyse ki Maurice ceplerine dikkat etmeleri konusunda elfleri uyarmıştı. Zaten çok dikkat çekiyorlardı, çok uzun boyluydular ve neredeyse gözlerini bile örtmüşlerdi. Sonunda gizlenmekten sıkılarak Leorance'ın belirlediği süre dolana kadar şatonun etrafında vakit geçirmeye karar verdiler. Perrin'in Lorenborn şarabına olan nefreti dinmek yerine daha da artmıştı ancak yapacak bir şey yoktu. "Bu insanlar ahmak, bile bile dolandırılıyorlar." diyordu öfkeyle. "Ne halleri varsa görsünler." demeye başlamıştı daha sonra, her tarafta Lorenborn şarabı şişeleri görmekten usanarak. Leorance'ın dük Albert Lorenborn'un kibiriyle baş etmesi zor olmuştu. Ne mektubu getirmiş olurlarsa olsunlar, onlar aşağı sınıftan insanlardı ve şatosunda ağırlayamazdı. Gitsinler bir handa kalsınlardı. Leorance bunu asla kabul etmeyecekti. O kadar konuşmasında -dük Albert misali- burnu havada bir soylu olmadığını iddia etmişti, şimdi herhangi bir soylu unvanı bulunmayan arkadaşlarını aşağılarmış gibi kendisi şatoda onların handa kalmasını kabul edemezdi. Albert anca onların elf olduğunu duyunca şatosunda ağırlamaya razı olmuştu. Ne olursa olsun Perrin'den mutlusu yoktu, artık en lüks hanlarda dahi kalmıyorlar, şatolarda kalıyorlardı! Zaman zaman tavırlarında mesafeyi kaçırıp soylu ev sahipleriyle gerektiği saygıyı göstermeden konuşuyor, fena halde azar işitiyordu. Bir buçukluk olduğunu bile unutmuştu, belki de bu giymeye zorlandığı ayakkabılar yüzündendi. Ama o ne kıllı ayaklarını görmeyi, ne de köyünü özlememişti, bu lüks yaşamın ne kadar süreceğini bilemediğinden keyfini çıkarmaya bakıyordu. O korkunç günlerden sonra tatmin edici bir ödüldü bu yaşam, sonuna kadar hak etmişti. Lüks, konforlu yataklarda deliksiz bir uyku çeken yolarkadaşları ertesi sabaha gayet zinde ve heyecanlı başlamışlardı. Leorance'ın talimatıyla hazırlanmış bir gemi limanda onları bekliyordu. Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra Obelin'e adanmış Palamos şehrine nihayet varacaklardı. Leorance'ın dediğine göre çok keyifli bir deniz yolculuğu olacaktı. Hiç acele etmeden öğleye doğru şatodan ayrılıp limana seğirttiler. Geniş bir koyu tamamen dolduran iskelelerde sayısız gemi, sandal bağlanmış bekliyordu. Yelken direkleri bütün görüşü kaplıyor, taze balık kokusu havayı dolduruyordu. Kafile iskeleler boyunca yürüyüp ufak, hızlı bir geminin iri yarı kaptanı tarafından hürmetle davet edildiler. Quendelin atıyla vedalaşıp şatonun ahırında bir daha görmemek üzere bırakmıştı, ama Nielda Norfel'den ayrılmaya razı olmuyordu. Sonunda Norfel'le birlikte gemiye bindiler, mürettebat yelkenleri indirdi, halatlar çözüldü ve kaptan gür sesiyle yola çıkıyor olduklarını ilan etti. Yaz güneşiyle pırıl pırıl parlayan masmavi sularda, serin rüzgarın uğultusuna karışan martı sesleriyle uzun bir süre yol aldılar. Leorance silahtarıyla oturmuş, güvertenin parmaklıklarına yaslanmış denizi seyreden üç kafadarı izliyordu. Aslında dalga dalga savrulan altın sarısı upuzun saçlarını rüzgara vermiş, denizin huzuruna kapılıp giderek gözlerini kapatmış elf kızını seyrediyordu, sadece onu... "Daha önce hiç gemiye binmemiştim." dedi Nielda coşkuyla. "Harika bir duygu, sanki denizin üzerinde süzülüyormuş gibiyim!" Quendelin ellerini parmaklıklara dayamış ışıl ışıl parlayan denizi seyrediyordu, gülümsedi. "Denizi seviyorum, dünya değişiyor ama deniz hep aynı." "A, bak bana bir şarkı hatırlattın." dedi Nielda neşeyle koluna girerken. Öyle şendi ki şarkıyı söylerken her an denize atlayacakmış gibi kıpır kıpırdı. Quendelin kızın koluna sıkı sıkı sarıldı ve güzel, ruhunu aydınlatan sesiyle şarkısını dinledi.
Deniz bambaşka bir dünya. Yaz veya kış, gök açıksa hep mavi, Rüzgar da esse, yağmur da yağsa, Herşey değişse de hep aynı deniz.
Deniz bambaşka bir dünya. Dertsiz, tasasız, huzur dolu, Üstünde martıların, azılı fırtınaların, Altında balıkların, dalgalarındır deniz.
Deniz bambaşka bir dünya. İnsan elinin değmediği, yetişemeyeceği, İşte bu yüzden hep aynı ya. Deniz bambaşka bir dünya.
"Çok güzel, sesin de öyle." dedi biri arkalarından, şarkı biter bitmez. Bu Leorance idi, kısa sarı saçları şiddetlenen rüzgarla dans ede ede geliyordu. Gümüşî zırhı göz kamaştırıyordu, ince mavi gözleri en az zırhı kadar ışıl ışıl parlıyordu. "Oh, teşekkürler!" dedi Nielda neşeyle gülümseyerek, rüzgarın yüzüne sardığı altın sarısı saçlarını geriye atarken. "Bu şarkı elflere ait, insanlara serzenişte bulunuşundan anlaşıldığı üzere. Dinlediğinizi bilmiyordum..." "Yok yok önemli değil," dedi Leorance çabucak. "Size hak veriyorum zaten... Neyse, bu derin bir konu. Görmenizi istediğim bir manzara var, kaçırmamanızı tavsiye ederim." arkasında kalan, güvertenin -denizcilerin tabiriyle- iskele tarafını gösterdi. Elflerin baktığı taraftaki manzara hep aynıydı, güneşin üstünden aştığı mavi ufuk çizgisine bakıyorlardı. Leorance'ın gösterdiği tarafa ilerlerken gemi sakin sayılabilecek denizde uçarcasına yüzüyor, manzara yavaş yavaş akıp gidiyordu. Parmaklıklara dizildiler ve muhteşem görüntüyü hayranlıkla seyrettiler. Uzun bir süre kimse konuşmadı, Leorance da sessizleşerek elflerin doya doya seyretmesini izledi. "Bunu Perrin de görmeli..." diye mırıldandı sonunda Nielda, gözleri hala manzaradaydı. "Perrin! Perrin!" diye seslendi buçukluk apar topar ortaya çıkıncaya kadar. Perrin öğleden önce öğünündeydi, aşçının -lordun yolarkadaşlarına özel- özene bezene hazırladığı yemeklerin tadına bakarken kamarasından telaşla fırlamıştı. "Ne var? Ne oldu?" diye sordu nefes nefese. "Şuraya bak." diye işaret etti Nielda, ona bakmıyordu bile. Perrin elflerin ve lordun arasından kafasını uzatarak aralarından çıkıverdi. Önemli bir öğünde rahatsız edilmeye değip değmeyeceğini merak ederek, homurdanarak baktı. Hayret mırıltısı rüzgara karışıp kaybolmuştu, "Ayaklarım adına..." Ulu Dağlar'ın doğu uzantısına bakıyorlardı. Miller boyunca uzanıp giden dağlar ne topraktan, ne de kayadan değildi. Kili andırıyordu, soluk altın rengiydi. Denize kadar inen dik uçurumlar sanki bir duvar gibi dümdüzdü, doğal olmadığı aşikardı. Uçurumların yüzeyi dev pencereleri andıran mağara girişleriyle doluydu. Uzaktan seçilebildiği kadarıyla dağın kendisine motifler işlenmiş, her yeri kusursuz, gerçek gibi duran heykellerle süslenmişti. Motifler gün ışığında belli belirsiz görülebiliyordu... "E-e-ejderhalar!" diye çığlık attı Perrin gözlerine inanamayarak. "B-bu inanılmaz!" "Sanki gerçek gibiler..." diye mırıldandı Quendelin hayretle, gözlerini dev motiflerden alamıyordu. Denizin bittiği yerden yükselen dev duvar bir tablo gibi kullanılmıştı sanki, ejderha motifleri uçuyor, birbirleriyle savaşıyor, ellerini mağara girişlerine uzatıyordu. "Ne cüceler ne de başka bir şey, hiçbir yetenek böyle bir tablo çıkaramaz ortaya..." "Doğru, bildiğimiz, keşfetmiş olduğumuz hiçbir yetenek..." diye onayladı Leorance, bilge bir edayla. "Bunun tek bir açıklaması olabilir, Obelin'in getirmiş olduğu bir açıklama: Ejderhalar." Sesi herkesi serin rüzgardan daha çok ürpertmişti. "Ejderhaların büyüsü." diye devam etti. "Size Eusthar'ın hikayesini anlatayım; Çok eskiden, Sonsuz Kış'ın laneti insanlığın üzerindeyken Kalindor halkı bu felaketten büyüyü ve büyüyü bulan Obelin'i sorumlu tutuyordu. Kalindor kralı baskılara dayanamayarak Obelin'i ve onu izleyenleri sürgüne yollamıştı. Bunların arasında kendi öz oğlu Eustace da vardı. Obelin'in kitaplarında anlatıldığı üzere Eustace'ın bir karar vermesi gerekmişti; ya Obelin'e inanmaktan vazgeçerek prens olarak kalacak, ya da doğru olduğuna inandığı şeyleri inkar etmeyi reddederek sürgüne yollanacaktı. Eustace bu kararı düşünmekle geçirdiği bir gecede uyuyakalmış ve çok ilginç bir rüya görmüştü. Rüyasında bir gemiyle güneşin doğuşuna karşı, doğuya gidiyordu. Obelin de yanındaydı. Uyanmadan önce son gördüğü, yüzyıllardır insanlığın hasret kaldığı baharı yaşayan topraklardı. Gemisi tam bir kanaldan geçiyordu ki uyanmıştı, kanalın iki kıyısında birer dev ejderha abidesi karşılıklı duruyordu. Ve o sabah kararını vermişti. Babası ne kadar yalvarsa da onu kararından döndürememişti, oğlunun ondan son isteğini yerine getirmekle teselli aramıştı. Eustace babasından sürgüne yolladığı insanlara yetecek miktarda gemi istemişti. Umuda Yolculuk adını verdikleri deniz yolculuğu birkaç ay sürmüştü. Obelin binlerce insan ile birlikte Eustace'ın rüyasına güvenerek doğuya, denizin uçsuz bucaksız ufkuna doğru yol almıştı. Sonunda Eustace'ın rüyası gerçek olmuş, kara görünmüştü. Gemiler iki kıyısında da ejderha heykelleri olan bir kanala yönelmişti. Bunun gelecekte Kral Körfezi adını verecekleri küçük denize açılan geçit olduğunu sonra anlayacaklardı. Geldikleri yer Eustace'ın rüyasındaki gibi baharı yaşıyordu, Sonsuz Kış'ın kör edici beyaz örtüsü yoktu. Daha fazlası, keşfettikleri yerler bekledikleri gibi bomboş araziler değildi. Merivia'nın ilk çağlarında hüküm sürmüş ejderhaların büyük, görkemli uygarlıklarını bulmuşlardı." Leorance anlatırken Ulu Dağlar'ın manzarası tarih sayfaları gibi geçip gidiyordu. "Milyonlarca yıllık olduğu tahmin edilen ejderha şehrine insanlar yerleşmişlerdi. Eusthar ismi de aynı zamanda bu ülkenin ilk kralı olan Eustace'a atfedilmişti. Eustace zamanla bundan daha fazlası olmuştu, onun soyundan gelen krallar gibi halkın çoğu binlerce yıl onu tanrı olarak kabul etti." "Ya sen?" diye sordu Quendelin. "Sen onun tanrı olduğuna inanıyor musun?" Leorance cevap vermedi. Bilmiyordu. Quendelin sorduğuna pişman olana kadar bekledi, sonra tekrar ilk konuya döndü. "Yani bütün bu eserler ejderhalara mı ait?" diye sordu alelâcele. "Öyle," dedi Leorance iç geçirerek. "Tıpkı Altın Şehir gibi hepsi ejderhalar tarafından, bilgelere göre büyü ile yaratılmışlar. O şehri görmelisiniz, kelimelerle anlatılacak gibi değil. Binalar göklere kadar uzanıyor sanki, öyle büyük ve geniş ki, insanlar içinde yaşayabilmek için binlerce yıl boyunca kendilerine göre restore etmekle uğraşmak zorunda kalmışlar." "Ayaklarım adına..." diye nefesi kesildi Perrin'in. "Gideceğiz değil mi Quendelin? Ejderha şehrini göreceğiz değil mi?" diye yalvardı. Quendelin başını evet anlamında salladı. "Ben de en az senin kadar merak ediyorum."
2 Obelin
Öğleden sonra karşı kıyı görüş alanına girmişti, yarım saat kadar sonra Palamos limanına vardılar. Denizden şehrin görüntüsü muazzamdı, büyük, yüksek binalar tepeler boyunca ulu ağaçlar gibi göğe yükseliyordu. Sanki evlerden, tuhaf binalardan, kulelerden oluşan bir ormana bakıyorlardı. Şehir bir tatil beldesi gibi sessiz sakin, bir metropol gibi karmaşık, gürültülüydü. Palamos'a adım attıklarında bunu görmüşlerdi, Eusthar'da daha önce geçmiş oldukları şehirlerden çok daha farklıydı. Leorance bu binaların insan hüneriyle inşa edildiğini söylese de inanmak zordu. Birkaç mil giden sahil şeridi boyunca balıkçı dükkanları, hanlar, deniz ürünlerinin keskin kokusunun yayıldığı restoranlar, hünerli hanımların marifeti hediyelik eşyalarla dolu tezgahlar dizilmişti. Harika bir yaz öğleden sonrasıydı, dolayısıyla şehrin en kalabalık yeri sahil kesimiydi. Sandallar, tekneler pırıl pırıl denize açılıp geliyordu, daha tenha kısımlarda gençler denize girip ılık suyun keyfini çıkarıyordu. Neşeli konuşmalar, kahkahalar martı seslerine karışıyor, iskeleye vuran hafif dalgaların sesine eşlik ediyordu. "Palamos'u beğeneceğinize eminim." demişti Leorance gemi limana yanaşırken. Quendelin de hiçbir yerin yurdunun yemyeşil şehirleri kadar güzel olamayacağını savunmuştu ancak şimdi biraz şüphe ediyordu. Bunun nedeni belki de bir asırdır yaşadığı Sylvanor'u unutmuş olmasıydı, yurdundan o kadar uzaklaşmıştı ki sanki oraya hiç ait olmamış gibi hissediyordu. Birkaç ay içinde neredeyse bütün Athus kıtasını gezmişlerdi ve bir daha Sylvanor'a ne zaman -ve nasıl- geri döneceklerini merak ediyordu. Lord Leorance ve garip kafilesi şehrin caddelerinde atlarıyla uzunca bir yol aldıktan sonra bir tepeye çıkan dik yola saptılar. Binaların nispeten daha seyrek yerleştiği, şehir merkezine bakan bir tepeydi. Leorance sabırsızlıkla sorup duran Quendelin'e, Obelin'in bu tepenin zirvesindeki kulesinde yaşadığını söylemesi onu daha da heyecanlandırmıştı. Maurice'ı atları bir ahıra bırakması için yollayan Leorance elfleri ve etrafa bakmaktan başı dönen buçukluğu bir meydana götürdü. Meydanın tam merkezindeki büyük, bronzdan heykelin etrafında dolanan yollarda ilginç, cüppeli tipler geziniyordu. Leorance arkadaşlarına cüppeli, uzun sakallı yaşlı bir adama ait olan heykeli gösterdi. "İşte Obelin." "Ne yani Obelin bu muydu? Bir heykel mi?" diye ciddi ciddi şüphe etti Perrin, Margos lordu öyle ciddiyetle söylemişti ki Perrin emin olmak istemişti. Öyle heyecanlıydı ki o kadar eziyeti bir heykeli görmek için çektiklerinin düşüncesi içini karartmıştı. Leorance gülüyordu ama elfler konuşmadan tamamen muaftı, kendi dünyalarındaydılar. "Öyle olmasına pek sevinmezdiniz herhalde." dedi Leorance, yürümeye devam ederken işaret etti, "Gerçeği işte şu yukarı tırmanan merdivenlerin sonundaki kulede. Bu gördüğünüz cüppeliler de Obelin'in öğrencileri, hepsi bilge kişilerdir ve danışman olarak eğitiliyorlar. O danışmanlar da benim gibi toprak sahibi lordlara hizmet ediyor ve böylece Obelin fikirlerinin, ideallerinin tüm ülkede hüküm sürmesini sağlamış oluyor." Quendelin merdivenlerin sonunda yükselen bronzdan dev kuleye bakarken güneş ardından parlıyor, gözlerini alıyordu. "İşte burada bitiyor." diye mırıldandı kuleye zaferle bakarken. "Bizi bitirip tüketen yolculuğumuz burada son buluyor. Buraya ulaşmak için arkadaşımızı kaybettik, kabuslar yaşadık, açlık ve eziyet çektik. Umarım bütün bunlara değer..." Quendelin merdivenleri tırmanırken Ghoria'da gördüğü rüyayı hatırlamıştı. Bu merdivenler çok farklıydı, sonundaki kule de rüyasında yoktu ama aklı başka yerlere gitmişti yine de. Öyle heyecanlıydı ki kalbinin deliler gibi attığını bile hissetmiyordu. Önünde yükselen basamaklar sanki bütün yolculuğundan daha uzunmuş gibi geliyordu. Leorance Quendelin'in heyecanını pek anlayamıyordu. Genç adam ara sıra basamakları ikişer ikişer atlıyor, hedefine varmak için sabırsızlanıyordu. Bu kadar önemli ne olabilirdi? Leorance onu tanıyarak saygıyla reverans yapan cüppelilere selam vererek basamakları hızlı hızlı çıkarken bu konuyu ilk defa ciddiyetle düşündü. Obelin'le ne görüşeceklerdi? Sonra düşünmekten vazgeçti, pek umursamıyordu. Ama Obelin'i gereksiz şeyler için rahatsız etmek de istemezdi. Artık merdivenlerin sonuna yaklaşmışlar, kulenin ne kadar yüksek ve heybetli olduğu gözler önüne serilmişti ki Leorance dayanamayıp onları durdurdu. "Şimdi ben içeri gireceğim ve Obelin'le görüşmeniz için kendisinden izin isteyeceğim. Siz kulenin avlusunda bekleyin." "Tamam. Tekrar teşekkürler." dedi Quendelin kibarca, gözleri parlıyor, heyecandan yerinde duramıyordu. "Ee, bir şey daha..." diye ekledi Leorance gitmeden önce. Aceleyle aklında bir plan kurarak şöyle demeye karar verdi: "Obelin babamla yakın dosttu ve beni de sever. Ama yine de çok meşgul, benim ricam bile olsa kolay kolay işlerini bırakmaya razı olmaz..." Quendelin anlayışla başını sallayarak sözünü kesti. "Anlıyorum. Ona şunu söylerseniz reddedeceğini sanmıyorum; Kutsal İntikam Kılıcı'nı bulduğumuzu."
İşte bu harika, diye sövüyordu Leorance kulenin döne döne yükselen merdivenlerini hışımla tırmanırken. Şimdi herkes delirdiğimi düşünecek. Aman, kimin ne düşündüğü çok mu umurumda sanki? Ama bu çok fazla, yoksa bu elflerin çok başka gayeleri mi var? Her neyse, Obelin bunu benden daha iyi bilir. Quendelin Kutsal İntikam Kılıcı'nı bulduklarını söylediğinde tabii ki Leorance inanmamıştı, hatta saçmasapan bir şaka olduğunu düşünmüştü. Elflerin gayet ciddi olduklarını anladığında o soruyu sorduğuna pişman olmuştu. Kafası iyice karışana kadar -uydurma olmayacak kadar derin ve karmaşık- hikayelerini dinlemiş, sonunda rezil olacağını bile bile bunu Obelin'e söylemeye razı olmuştu. Leorance kendi kendine konuşup dururken en üst kata varmış olduğunu fark etti. Yaşlı bir cüppeli onu tanıdı ve yanına geldi. "Lord Leorance." dedi eğilerek. "Hoşgeldiniz. Eğer haddimi aşmıyorsam bizi şereflendirmenizin nedenini sorabilir miyim?" "Lord Obelin nerede?" diye karşılık verdi Leorance, kısa boylu ihtiyarın üzerinden uzun, geniş koridoru gözleriyle araştırarak. "Onunla görüşmeliyim." dedi isteksizce. Dev kuleyi tırmanana kadar canı çıkmış, nefes nefese kalmıştı. Yoğun kitap ve mürekkep kokusunun hakim olduğu, cüppeli insanlardan başka kimseye rastlanılmayan koridorların duvarlarına garip rünler, parlak renkli motifler işlenmişti. Göründüğü üzere koridorda pencere yoktu ancak güneş ışığının girmediği tek bir nokta dahi yoktu. Bu kuleyi oldum olası ilginç bulan Leorance kendini yaşlı adamı koridorlarda takip ederken buldu. Yürürken zırhının çıkardığı takırtılar, hep hafif cüppeler giyen kulenin sakinleri için alışılmadık seslerdi. Gürültüyle geçtiği koridorlarda kapılar açılıyor, çoğu yaşlı insanlar merakla kafalarını dışarı uzatıp bakıyorlardı. Leorance herkesin tanıdığı bildik simalardandı, üstelik Obelin'in Kulesi'ndeki bilgelerin arasında büyümüştü. Diğer soylular çocuklarını eğitmesi için bu bilgeleri tutarlardı ancak Leorance'ın babası onun direk kulede eğitilmesini uygun görmüştü. Obelin'le ilk tanışması da böyle olmuş, araları zamanla baba-oğul ilişkisine varacak kadar gelişmişti. Leorance'ın gitmekte tereddüt edişinin nedeni buydu, söyleyeceklerini duyduktan sonra Obelin'in oğlu gibi sevdiği kişinin delirmiş oluşuna üzülmesinden korkuyordu. Kendini Obelin'in yerine koyduğunda vereceği tepkiyi tahmin bile edemiyordu. Obelin'le konuşmak dikkat isterdi, aniden hiddetlenip hemen sakinleşmeleri meşhurdu. Ama yine de Obelin'in gerçekten sinirlendiğini gören olmamıştı, belki de kimsenin onu sinirlendirmeye cüret edemeyişindendir. Sonuçta çok şaşıracağı kesindi. Sağa doğru döndüler ve birkaç geniş, kısa basamaktan oluşan merdiveni iki üç adımda çıktıktan sonra Obelin'in çalışma odasına açılan kapının önünde durdular. "Yüce bilge müsaitler mi?" diye seslendi yaşlı adam, kapıyı kibarca vurarak. "Değilim." diye bir hırlayış duyuldu içeriden. "Obelin, benim." dedi Leorance ihtiyar ağzını açamadan. "Leorance." ve beklemeye başladılar. Bir müddet sonra kapının kilidinin tıkırdayarak açıldığı duyuldu ancak sadece o kadardı. Kapı açılmadı, Leorance tereddütle kapıyı ittirinceye kadar. "Obelin?" Leorance önce başını, sonra vücudunun geri kalanını kapıdan geçirerek içeri girdi. Yavaş yavaş batmaya başlayan güneşin kızıla boyadığı odada sayfalar uçuşuyordu. Dev çalışma odasının duvarları kitaplıktı, çoğu Obelin'in yazmış olduğu yüzlerce kitap raflara sığmamış, yerlere saçılmıştı. Oda sanki küçük, haşarı bir çocuğun odasıydı, o kadar dağınıktı. Sayısız kitap masaların üzerine, yerlere dizilmiş, adım atacak yer bırakmamıştı. Burası her gün temizlenip düzene sokulurdu ancak kitap dağlarının içinde zar zor belli olan yaşlı adam akşama kalmadan her tarafı berbat ederdi. "Burası yıllar geçtikçe daha da dağınıklaşıyor bilge kişi." dedi Leorance azarlayan bir ifadeyle. "Ve gitgide daha da sevimli bir ihtiyar oluyorsun Obelin." kollarını açarak sandalyesinden fırlayan yaşlı adama uzun uzun sarıldı. İhtiyar yaşından beklenmeyecek derecede dinç ve kuvvetliydi, duruşu dimdik ve sağlamdı. En az Leorance kadar genç ve sağlıklı görünüyordu. Göğsünü kaplayan uzun, kar beyazı sakallarına karışmış ak saçları gür ve canlıydı. Leorance dediklerinin aksine aslında yüce bilge Obelin'in hiç değişmemiş olduğunu gördüğüne mutlu olmuştu. "Eğer niyetin gebermek üzere olan bir ihtiyara hasta ziyareti yapmaksaydı, burada öyle biri yok!" diye kızdı Obelin aniden, kendinden gurur duyar gibi kasılıyordu. "İşte, sapasağlamım!" diye övündü kendinden, sonra aniden orman gibi ak kaşları çatıldı. "Bir dakika, senin burada ne işin var? O Divan toplantısı dediğiniz bol dedikodulu eş dost ziyaretine gitmen gerekmiyor muydu? Sen kaçırmazdın?" "Yoksa beni gördüğüne sevinmedin mi?" diye karşılık verdi Leorance neşeyle gülümseyerek. "Sevinmez olur muyum, şu kulemde dolanıp duran baş belalarından bıkmıştım, başka surat görmeyeli haftalar olmuştu." Leorance kahkaha attı, "Obelin, binlerce yıl yaşadın, binlerce yıl daha yaşasan da eminim sen hiç değişmeyeceksin." "Lanet olsun, tabii ki değişmeyeceğim." diye hiddetlendi Obelin. "Binlerce yıldır hep aynıyım, hem niye değişecekmişim? Tamam, kabul ediyorum, biraz çıldırdım ama olur o kadar. Daha delirmedim, henüz. Şimdi, beni delirtme de burada ne işin var onu söyle!" Obelin çalışma masasına dönüp kitapların arasına dalarak bir şeyler arandı. Sonunda bir sürahi buldu ve yerden bir iki bardak topladı. Bardakları cüppesine silerek temizledi ve Lorenborn şarabı olduğu muhtemel içkiden doldurdu. Leorance ile beraber şaraplarını yudumlayarak, kitapların halı gibi serilmiş olduğu odada güçlükle dolaşmaya başladılar. "Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum." diye başladı Leorance içini çekerek. "Bir iki hafta önce... ee... şatoma iki elf ve bir buçukluk çıkageldi." Obelin'in huylarından biri de başkasını dinlerken sürekli, "Hmm... Ya?... Öyle mi?" diye kendi kendine mırıldanmasıydı. Leorance onun bu huyuna alışkın olsa da daha önce hiç bu kadar kafasını karıştırmamıştı. Zaten ne diyeceğini bilmiyordu, bir de sürekli sözü kesilince az önce ne dediğini bile unutuyordu. "İki elf ve bir buçukluk mu?" diye hayret etti Obelin, ak kaşlarını olağanüstü bir yüksekliğe kaldırarak. "Şatonda ne işleri varmış? Daha doğrusu Eusthar'da ne işleri varmış?" Leorance uzun bir süre hatırlamaya çalışarak geveleyip durdu. "Ee, barbarlar Kalindor'u fethetmişler de... Onu haber vermeye gelmişler, Lord Wilfrey'den mektup getirmişler." diyebildi sonunda. "Barbarlar gemileri ele geçirmiş, o yüzden... inanması zor ama Ghoria'dan geçip gelmişler." Obelin'in ak cüppesi peşinden yerdeki kitapları devire devire sürüklenirken aniden durdu. Artık kendi kendine mırıldanarak sözünü kesmiyordu, bu Obelin'in can kulağıyla dinlediği zamanlarda, yani çok nadiren olurdu. "Şu geçimsiz, dik kafalı, sevimsiz barbarlar." diye sövdü Obelin, ak kaşları tam anlamıyla V şeklini almıştı. "Bir tane bile gemi bırakmamışlar mı?" Leorance afallamıştı, beklediği soru bu değildi. "Hayır," diye kestirip attı içini çekerek. "Her neyse, aslında bu elflerin asıl amacı seninle görüşmekmiş Obelin. Lord Wilfrey'in mektubu bir vesile olmuş anlayacağın." Bilgenin yüzü yumuşadı. "Yok bir de benimle görüşmek vesile olacaktı! Tabii ki asıl amaçları benimle görüşmek olacak, nasıl tipler bunlar?" "Elfleri bilirsin, ikisi de çok iyiler, biraz garipler ama... sanırım onları sevmeye başladım. Buçukluk ise ırkının bildiğimiz tanımlamalarına pek uymuyor, senden çok daha ciddi biri olduğu kesin." -Leorance gülmeyi başardı. Obelin'in dinleyip dinlemediğinden emin değildi, ağzını kocaman açmış esniyordu. "Anlattıklarına göre bir gezginmiş, kıtanın batısında bayağı ünlüymüş, köyünü ve Andoria topraklarını barbarlardan kurtarmışmış. Gel de onları kendin gör." Obelin'i odasının balkonuna doğru götürmeye niyetlendi ama adam inatla omuz silkiyordu. "Mektubu ne yaptın?" diye sordu ciddileşerek, nihayet bilge bir tavır takınmıştı. "Divan'da görüşülmesi üzere Altın Şehir'e yolladım. Ben de bugün veya yarın toplantıya katılmak üzere yola çıkacağım." -Leorance ellerini zırhlı beline koydu- "Bu kadar önemli olmasaydı onları sana getirmek için yolumdan dönmezdim. Çocuk gibi davranmayı kes de şunlara bir bakıver." "Ne görmem gerekiyorsa." diye homurdandı Obelin ve sonunda balkona doğru seğirtti. İkisi beraber yüksek kuledeki en üst balkona çıktıklarında Obelin önce temiz havayı şöyle bir içine çekti, sonra ayaklarının altındaki şehri seyre daldı. Balkona neden çıktıklarını unutmuş gibiydi. "İşte, oradalar. Görebiliyor musun?" diye işaret etti Leorance, avluda nokta gibi duran arkadaşlarını bulduğunda. Obelin balkondan öyle bir sarktı ki neredeyse aşağı uçacaktı, hatırladığı en eski zamanlarda yüksekten korkardı ama çoktan bu korkusunu yenmişti. Hatta yenmekten öte, ona bir türlü yaklaşamayan ölümle dalga geçiyor gibiydi ihtiyar. "Gördüm gördüm. Vücudum zamanla eskise de gözlerim hala bir kartalınki kadar keskin merak etme." diye övündü Obelin. Avlu bir iki yaşlı öğrencisi dışında boş sayılırdı, sabırla dikilen üç yabancıyı ayırt etmek çok kolaydı. "Ah, ah..." diye iç geçirdi özlemle. "Elfçikler... Onlardan bir tane görmeyeli çok uzun zaman olmuştu, hep böyle ayakta dikilirler yorulmadan. Sanırım bir tanesi beni gördü." "Onun adı Quendelin." diye tanıttı Leorance memnuniyetle. "Seninle ısrarla görüşmek isteyen oydu." "Yazık, yukarı bakmaktan boynu tutulacak. Adı her neyse, gelsinler de bir sohbet edeyim onlarla. Bakalım sivrikulaklar ülkesinde neler olup bitiyor, gerçi herşeyin bıraktığım gibi kaldığına eminim ya neyse." Obelin'in bu kadar çabuk razı oluşuna hayret etmişti Leorance. Yaşlı bilge odasına doğru savrularak dönerken onu durdurdu. Obelin tek gözüyle ona bakarken Leorance gerek olmasa da söyleme ihtiyacı hissetti: "Quendelin seninle çok... çok ilginç bir konuyu konuşacak..." sonra sustu. "Bana ne haberler getirmişler?" diye merak etti Obelin. "Yoksa Bilgeağaç'ın selamı mı var?" "Kutsal İntikam Kılıcı'nı bulmuşlar!" diye patladı Leorance.
Ak Cüppeliler denirdi onlara, büyük ustaları Obelin'di. Obelin'in Kulesi'nde ölümsüz bilgenin bizzat kendisi tarafından öğrenim görme şerefi elbette ki herkese nasip olmazdı. İlimle uğraşmayı seçen varlıklı aile çocukları yüklü bir miktar karşılığı, bilgelerin açtığı okullarda temel öğrenimlerini görür, üstün başarı gösterip hocalarının gözüne girebilen öğrenciler arasında çok nadirleri -en iyilerinden de iyi olanlar- Obelin'in Kulesi'ne seçilme şansına erişirdi. Bunun için zengin aileler genellikle rüşvet önerseler de hocalar kesinlikle reddederlerdi. Obelin öğrencinin haksızlıkla gönderilmiş olduğunu ilk bakışta anlayabilmek gibi olağanüstü bir yeteneğe sahipti. Binlerce yıldır insan tanımaktan Obelin artık baktığı kişileri en ince ayrıntısına kadar tasvir edebiliyordu. Zaten güvenip bilge sıfatını verdiği kişilerden şimdiye kadar öyle bir hainlik yapan çıkmamıştı. Gerektiğinde idam cezası verme yetkisine sahip olsa da Obelin, o diğer öğrencilerin emeğine saygısı olmayan bilge kılıklıları Ak Cüppeliler tarikatından kovmakla yetinirdi. Kulede yüz kadar öğrencisi vardı Obelin'in. Kuleye ilk geldiklerinde çoğu otuzlu yaşlarındaydı, hepsi gençliklerini kitapların arasında geçirmiş, hayatlarını bilgileriyle kazanma gayesine şartlanmış, hırslı insanlardı. Yaşıtları şövalyelerin peşinde koşarken veya tarlalarda çalışırken günleri gecelere kadar ders görmekle, stres dolu sınavlarda ter dökmekle geçmişti. Bazen umutsuzluğa kapılmışlar, bazen sınıf arkadaşlarını kıskanmışlardı. Ama bu onları daha da hırslandırmıştı. Sonunda çok nadir kişilerin yürüdüğü yolda düzlüğe çıkmışlar, hedeflerine varmak üzerelerdi. Yıllar boyunca bilgeler akıllarını yetiştirmişti, şimdi Obelin insaniyeti, dürüstlüğü, doğruluğu öğretiyordu. Kitaplar dolusu bilgi akıllarındaki kütüphanenin karanlık köşelerindeydi, Obelin'in bilgeliği kitapları bulup bilgilerini kullanmaları için ışık tutuyordu. Kendi ışıklarını tutmayı öğrendiklerinde Obelin onlara bilge sıfatını verecekti, yaklaşık elli yıllık eğitimlerinin mükâfatıydı bu. Ve toprak sahibi lordların, en bilgeler de kralın danışmanları olarak Obelin'in görüşlerini, bakış açısını tüm ülkeye yansıtacaklardı. Hiç ölmeyen bir beyine, hep dinç kalan bir zihine sahipti Obelin. Onun fikirlerini yüzüne karşı tartışmaya kimse cesaret edemezdi. Öyle akla mantığa uygun konuşurdu ki, fikrini başarıyla savunmaktan öte karşısındakini de kendi görüşüne çekerdi. Bu kıskanılacak bir yetenekti, ona karşı zafer kazanarak kendini göstermek isteyen bazı hasetçiler bu yeteneğin büyü olduğunu savunuyordu. Evet, Obelin ilk büyücüydü. Ondan sonra da hiçbir insan büyü sanatıyla ilgilenmeye nail olamadan Kutsal Büyü Kitabı insanların elinden elflere uçup gitmişti. Obelin büyüyü bulan kişiydi, ama şimdi tek silahları aklı ve diliydi. Quendelin ve arkadaşları yarım saat kadar Obelin'in işlerini bitirip hazırlanmasını beklemişler, bu sürede Ak Cüppeliler'in büyük ustalarını yüceltmesini dinlemişlerdi. Gerçi Perrin dışında şikayetçi olan yoktu. Hele Quendelin can kulağıyla dinliyor, dinledikçe de heyecanı ve merakı katlanarak artıyordu. Sonunda bir Ak Cüppeli gelip büyük ustalarının hazır olduğunu söyleyerek onlara kulenin döne döne yükselen merdivenleri boyunca refakat etti. Tam merdivenler hiç bitmeyecek diye düşünüyorlardı ki en üst kata vardılar. Ak Cüppeli onları Obelin'in çalışma odasına götürdü, kapıyı kibarca vurup içeri girdikten hemen sonra çıktı. "İçeri buyrun." diye kibarca davet ettikten sonra ayrılmak için döndü. Quendelin'in hayatındaki en heyecanlı andı. Az sonra bilgeler bilgesi Obelin'le tanışma şerefine erişecekti. Aylar süren yolculuğu bu kapının ardında son bulacak, bütün o gariplikler, gizemler, sırlar bu kapının ardında ortaya çıkacaktı. İçini tatlı bir heyecan kaplamıştı, arkadaşlarına baktı, aynı duyguları paylaştıkları yüzlerinden okunabiliyordu. Nielda şu son haftalarda çok sevinçliydi, ama şimdi en mutlu anını yaşıyordu. Quendelin için seviniyordu, sadece onun için. Perrin ise buralarda oluşunun hiç gerekmediğinin bilincinde değildi, çok büyük bir iş başarmış gibi kasılıyordu. Bir an içeri giremeyeceklerini sandı, Quendelin delirmiş miydi ne, kapıyı açmak yerine Nielda'yla bakışıyordu. Oysa ne kadar da hevesliydi, biraz daha beklerlerse Obelin'e ayıp olacaktı. Perrin minik elini ahşap kapıya koydu ve kendisiyle beraber ittirerek açtı. Sylvanor'da kar da yağsa, Ghoria'da güneş de açsa bu kadar şaşıramazdı Quendelin. Kafasında Obelin'i heybetli, azametli görünümüyle itibar uyandıran uzun boylu biri olarak betimlemişti hep. Bakışları sert, tavırları vakurdu. Oysa ne düşündüyse tam tersi çıkmıştı! Obelin ufak tefek bir adamdı, boyu Perrin'den biraz uzundu o kadar. Quendelin karman çorman odanın ortasında, Leorance'ın yanında duran yaşlı adamın Obelin olduğundan ciddi ciddi kuşkulanıyor, onun sadece başka bir Ak Cüppeli olduğunu düşünmek istiyordu... Yaşlı adam bu düşünceleri yüzünden rahatça okuyabiliyordu. "Ne o? Pek şaşırmışa benziyorsun elfçik." dedi, sesi görünümüne göre genç sayılırdı. "Ben Obelin'im. Sen de Kutsal İntikam Kılıcı'nı bulduğunu iddia eden kişi. Eğer yalan söylüyorsan dua et ki Astra seni korusun, yoksa sana harcadığım her vakit için benden daha fazla pişmanlık duyacaksın." Quendelin hiçbir hayat belirtisi gösteremiyordu, ağzı bir karış açık öylece donup kalmıştı. Perrin sanki kahkaha atmamak için kendini tutmaya çalışır gibiydi. Nielda ise son derece kibar davranıyordu, Perrin'in ardından odaya girer girmez dizlerini hafifçe bükerek eğilip selam vermişti. Obelin elf kızının faziletinden etkilenerek yumuşadı, çatık kaşları yüzüne daha neşeli bir görünüm kazandırarak yukarı kalktı. "Hoşgeldiniz diyecektim ama arkadaşların pek hoş görünmüyorlardı şekerim," diye karşıladı Obelin, kıza takdirle gülümseyerek bakıyordu. "Hoşgeldin." dedi ve yerdeki kitapların üzerinden yaşına göre muazzam bir çeviklikle hoplaya zıplaya yaklaştı. Leorance kollarını göğsünde kavuşturmuş, yaşlı adamı tebessümle izliyordu. Nielda sakin gibi görünmeye çalışsa da aslında ne diyeceğini bilemiyordu. İçinden gülmek gelse de zarif bir tebessümle dayanmaya çalışıyordu. "M-merhaba bilgeler bilgesi, yüce Obelin." diyebildi sonunda, onun bu tanımlara uyup uymadığını merak ederek. "Obelin demen yeterli canım." dedi yaşlı adam mütevazı bir edayla. Uzun boylu elf kızının neredeyse beline geliyordu, bu durumdan rahatsız olan Obelin üst üste dizilmiş dokuz on kitabın üzerine sıçrayarak boylarını biraz olsun eşitledi. "Hıh, böyle daha iyi." diye güldü bir yandan dengede durmaya çalışarak. Nielda dayanamayarak kıkırdamaya başladı, eliyle ağzını kapatıp bakışlarını başka tarafa çevirdi. Quendelin'le bakıştılar, ama o gülmüyordu. Quendelin bunun kötü bir şaka olup olmadığını deliler gibi merak ediyordu. Onca eziyet, dünyalar kadar yol, hepsi yaşlı bir deli için miydi? Kaşları çatıldı, heyecanı yerini yavaş yavaş öfkeye bırakıyordu. Sanki yüzüne sevimli, yaşlı bir surat maskesi takmış, kafasına püskül püskül bembeyaz saçlar geçirmiş haşarı bir çocuktu Obelin. Konuklarının yüzlerini teker teker süzerken sanki kitap okuyormuş gibi içlerinden geçen herşeyi rahatça görebiliyordu. Zaten sadece iri, masmavi, derin derin bakan gözleri bilgeliğini yansıtıyordu. "Hayal kırıklığına uğramış gibisin elfçik." dedi Quendelin'e, kitapların üzerinden düşmemek için ellerini kollarını sallayarak dengesini korumaya uğraşıyordu. "Ben bir deli miyim? Herkes ilk bakışta öyle olduğumu düşünür, o yüzden size hiç kızmıyorum. Ne düşündüğünüz de hiç umurumda değil zaten. Ben böyleyim, insana ait her özellik bende var. Genelde hep neşeli olurum, bazen duygulanırım, bazen de kızarım. Önemli olan ne zaman ne yapılacağını bilebilmektir, ama artık bunu pek beceremiyorum." Sonunda vazgeçerek kitapların üzerinden zemine indi. Yaşlı gibi görünse de hareketlerinde en ufak bir yaşlılık belirtisi yoktu. "Sizi ciddiyetle, ağırbaşlılıkla karşılama gereği hissetmedim. Ben kimseyi öyle karşılamam." dedi odanın içinde dolanmaya başlayarak. "Zamanla böyle oldum, sence binlerce yıl boyunca hep ciddi kalmak mümkün mü Leorance?" diye sordu sessiz sessiz onu izleyen genç adama. "Değil, gördüğüm kadarıyla." diye güldü Leorance, Obelin de sırtına arkadaşça vurarak kahkaha attı. "Binlerce soruna çare aradım, yüzlerce dostumun cenazesinde bulundum." diye devam etti Obelin kahkahalarını aniden kesip ciddileşerek. "Bir insan bütün bunlara dayanabilir mi Leorance?" "Sen bir insan değilsin Obelin." "Ne olduğumu ben de bilmiyorum! Lanet olsun!" diye patladı Obelin, öfkeden sıçrayarak zemini dövdü. "Bildiğim çok şey var ama daha ne olduğumu bile bilmiyorum! Dünyanın başka yerlerinde neler oluyor bilmiyorum! Bak Kutsal İntikam Kılıcı bulunmuş haberim yok!" bakışlarını hiç çevirmedi, sanki odada sadece Leorance varmış gibi öylece ona bakıyordu. "Benim ne bilgeliğine, ne de nasihatlerine ihtiyacım yok yaşlı kişi!" Bütün bakışlar Quendelin'e çevirildi. Odaya kısa süreli bir ölüm sessizliği hakim oldu. Leorance'ın yüzü hiddetle çarpıldı, Obelin'in orman gibi ak kaşları çatıldı. Nielda sakinleşmesi için elini Quendelin'in koluna koydu ancak Quendelin çıldırmış gibi yaşlı adamın üzerine üzerine yürüdü. "En korkunç kabusları yaşadım! Karanlıkların içinde eziyet çektim, acı çektim! Beni öldürmek için türlü tuzaklar hazırlayanların elini, ölümün elini ensemde hissederken sana ulaşmak için dayandım! Bütün bunlara senin saçmalıklarını dinlemek için katlanmadım!" diye ateş püskürüyordu Quendelin. Leorance onu sakinleştirmekten öte alaşağı etmek için hiddetle atıldı. İki adam boğuşmaya başladı, ikisi de birbirlerini öldürecek kadar öfkeliydi. Bir yaygara koptu. Nielda'nın çığlıkları, Leorance'ın küfürleri, Quendelin'in öfkeli hakaretleri. Hepsi birbirine karışmış, korkunç bir gürültü meydana getirmişti. Leorance onlara güvendiği için kendi kendine küfrediyor, hıncını Quendelin'i yumruklayarak çıkarıyordu. Quendelin ellerini kollarını deliler gibi savuruyor, kurtulmaya çalışıyordu. Nielda da çaresizce bağırıp çağırarak onları ayırmaya uğraşıyordu. Obelin ise bütün bu olanlara karışmak şöyle dursun, bakmıyordu bile. Büyük bir pencereden akşam göğünün alacakaranlığını seyrediyordu sanki arkasında kıyamet kopmuyormuş gibi. Birinin koluna asıldığını hissederek yavaşça döndü. Bu yüzü buz gibi soğuk bir edayla bakan buçukluktan başkası değildi. "O doğru söylüyor Lord Obelin." dedi Perrin içtenlikle. "Neler yaşadığımızı bilemezsiniz. Kutsal İntikam Kılıcı'nı gördüm, ona gerçekten inandığımın da şimdi farkına vardım. Quendelin onu size taşımak için bütün engellere azimle karşı koydu. Lütfen yüce bilge, size yalvarıyorum. Dostum adına yalvarıyorum; ona bildiklerinizi söyleyin." Yüce bilge Perrin'in gözünde büyüdükçe büyüyordu sanki, az önceki o komik adamdan eser yoktu. Yaştan öte bir canlılığa sahip gözleri içine, çok derinlere bakıyor, bütün samimiyetini görebiliyordu. Elini buçukluğun incecik omuzuna koydu, o sırada kapı savrularak açıldı, Ak cüppeliler içeri akın etti. "Neler oluyor! Büyük usta iyi misiniz!" diye çığırarak atıldı içeri onlarca yaşlı adam. Gürültü kulenin koridorlarında yankılanmış, büyük ustalarının başına bir şey geldiği endişesiyle dehşete düşmüşlerdi. Ak cüppeliler -mümkün olduğunca az güç kullanarak- kısa sürede olayı yatıştırmayı başardılar. Quendelin yerde yatıyordu, kalkmak istemiyordu. Nielda da başındaydı. Leorance sendeleyerek uzaklaştı, elini kütüphane duvara koyarak öylece kaldı. Gitgide kızarıyordu. "Özür dilerim Obelin..." diye mırıldandı. "Beni rezil ettiler... oysa onlara güvenmiştim... Sebep olduğum bütün rahatsızlık için özür dilerim..." "Bitirdiniz mi? Şimdi hepiniz dışarı çıkın." dedi Obelin sert bir dille. Sonra arkasını dönerek odadakilere şöyle bir göz gezdirdi. "Sadece sen kalıyorsun genç adam." diye işaret etti yerde yatan Quendelin'i göstererek. Yanında ona umutla bakmakta olan Perrin neşelenip Obelin'e teşekkür eden bir bakış attı ve hemen odadan çıkmak için koşturdu. Ak cüppeliler hayretle birbirlerine baktılar, ama hiçbiri bir şey söylemedi. Obelin'in kararlarını sorgulamak onlara düşmezdi, bunu zamanla çok iyi öğrenmişlerdi. Reverans yaparak Perrin'in ardından teker teker kapıdan çıkıp gittiler. "Hadi gitsene be! Ne bekliyorsun!" diye bağırdı Obelin Leorance'a, son derece kızgın bir kükreyişle. "Görgüsüz bir barbar gibi davrandın! Beni savunmak sana mı düştü budala! Beni utandırdın, seni böyle eğitmedim ben! Özrün kabul edilmedi, çünkü yanlış kişiden özür diledin! Şimdi şu elfçikten özür dile ve defol git!" Bu Obelin'in gerçekten sinirlendiği nadir anlardan biriydi. Leorance'ın nefesi kesilmişti, babasından azar işiten bir çocuk edasıyla başını eğdi. Öfkesi dinene kadar bekledi, yeniden kontrolünü eline almayı başardığında içini çekti ve eliyle yüzünü örterek kapıya doğru ilerledi. "Özür dile dedim sana!" diye bağırdığını duydu Obelin'in. "Hayır," dedi Quendelin, Nielda'dan güç alarak ayağa kalkarken. "Ben özür istemiyorum. İstediğimi verebilecek tek kişi sensin Obelin, en azından öyle olduğunu umarak sana geldim. Ben cevap istiyorum." Leorance yaptığı herşey için pişman da olsa yine de kabahatin öyle veya böyle kendi başına patlayacağını biliyordu. Ne olursa olsun pişmandı, Quendelin'den özür dileyecekti. Ona saldırdığında Quendelin karşılık vermemişti, yaptığı iyiliğe karşılık bir de onunla dövüşmeye hicabı yoktu. Quendelin Obelin'le konuşmak için ilerlerken Leorance arkasından kederle baktı, ardından kapıdan çıkıp gitti. Uzun süren bir sessizlik oldu. Quendelin'in yüzünde bir acı ifadesi saplanıp kalmıştı, bitkin bir halde yere bakıyordu. Durum umutsuzdu. Nielda koluna girmiş, başını omuzuna yaslamıştı. O yine yanındaydı, durum ne kadar umutsuz olursa olsun o hep yanındaydı. "Arkadaşınla yalnız konuşsak daha iyi olacak şekerim." dedi Obelin, sanki az önce olanları unutmuş gibi sakindi. "Ben onu asla yalnız bırakmam." diye karşılık verdi Nielda kesin bir dille ayrılmayı reddederek. "Nielda..." diye mırıldandı Quendelin elf dilinde. "Hayatım kılıcın bana gelişinden sonra başladı, ve sen bütün hayatım boyunca hep yanımdaydın. Artık sensiz de hislerimi kontrol altında tutabilmeyi öğrenmem gerek." "Quendelin..." "Bu öğrenmem için bir fırsat. Bana bu fırsatı tanı." dedi ve uzanıp kızın alnından öptü. Nielda hafifçe tebessüm etti, gözleri umutla parıldadı. Arabur'daki kötü olaydan sonra ilk defa ayrılmış olacaklardı, ama o seferki kadar acı bir ayrılış değildi bu. Yine de sanki sonsuza kadar ayrılacaklarmış gibi içlerini burkmuştu. Nielda elini önce kendinin, sonra Quendelin'in kalbinin üzerine koydu. Obelin bunun anlamını hatırlamıştı, elf kızları aşık oldukları erkekle vedalaşırken tüm sevgilerini verdiklerini böyle ifade ederlerdi. Anlamı, bir başkasının daha sevgisine sahip olamayacağına güvence vermekti. Erkek de -eğer o da aynı aşkla seviyorsa- sevgisini koruyacağını ifade ederek vedalaşma bitene kadar elini kalbinin üzerinde tutardı. Tıpkı Quendelin'in yaptığı gibi... Nielda tüm zarafetiyle kapıya doğru ilerlerken gözü arkada kalmıştı. Bu hareketin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını deliler gibi merak ediyordu. Hep gerçek olduğunu ümit etmiş, aksini düşünmek bile istememişti. Nielda'nın içi mutlulukla doluverdi, sevgisine aldığı ilk anlamlı karşılıktı bu. Daha uygun bir zamanda konuşmak üzere neşeyle, rüzgar gibi esercesine odadan çıktı ve gözden kayboldu. "Bu harika." Quendelin yüce bilgenin homurdandığını belli belirsiz duydu, "Önce odamda kavga ediliyor, sonra göz yaşartıcı aşk sahneleri yaşanıyor. Sırada ne var?" "Sıra bu macerayı sona erdirmekte." dedi Quendelin, Obelin'le yüzleşmek için yavaşça dönerek. "Hemen, şimdi." Odasının birkaç basamak yukarı kısmındaki çalışma masasına yürüyen Obelin sandalyesine kuruldu. Sonra herşeyden vazgeçmiş gibi, hava iyice kararmış olduğundan bir iki mum yakma işiyle uğraştı. "Otur." dedi sonra aniden, karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. "Ve hikayeni anlat."
3 Sırlar açığa çıkıyor
Son birkaç aya kadar sıradan bir hayatı olan Quendelin için Sylvanor'daki yılları çok geride kalmıştı. Hatırlayamayacağı kadar geride. Arkadaşları, tanıdıkları, akrabaları hepsi silinmiş, yurdunun güzellikleri aklından yavaş yavaş yok olup gitmişti. Geriye dönüp baktığında ne büyük işler başardığını fark ederek hayrete düşmüş, kendi kendini takdir etmişti. Ve tabii hatırladığı tek arkadaşları olan Nielda ve Perrin'in, çok kısa bir süre tanımış olsa da Meliot'un hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğini de itiraf ediyordu. Yalnızca elfler için yaygın bir uğraş olan büyüyle ilgilenen elf gençlerinden biriyken şimdi dört bir yanı kitaplıklarla çevrili, kubbe şeklinde büyükçe tavanı olan geniş bir odada yüce bilge Obelin'le aynı masada oturmuş, hiç bilmemesi, alakadar olmaması gereken konular hakkında konuşuyordu. Elfler onu hep hatırlayacaktı herhalde, belki bir deli olarak, belki bir gezgin, belki de bir kahraman olarak. Nedenini bilmese de kahraman olarak hatırlanacağını umuyordu, belki de Merivia'da şimdiye kadar hiç anlatılmamış derecede gizemli bir macerayı yaşadığındandır. Kolay değildi. Nereden başlayacağını bilmiyor, yaşadıklarını doğru tarif edemeyeceğinden korkuyordu. Sinir bozucu şekilde tam sona yaklaşmışken vazgeçip bir an önce yurduna, normal yaşantısına dönme isteği doğmuştu. Sandalyesine yaslandı, bacaklarını uzatarak rahatlamaya çalıştı. "Saygısızca davrandığım için özür dilerim." dedi isteksizce. Obelin'in yüzündeki kayıtsız ifade hiç değişmedi. "Gerçekten çok saygısızdın evlat." dedi uzun, ak sakalının ucuyla oynarken. "Binlerce yıldır benimle böyle konuşan hiç olmamıştı. Elfler böyle konuşmazlar, kendini beğenmişlerdir ama seviyelerini korumayı da bilirler. Bir daha öyle konuşursan ağzına kırmızı biber süreceğim ona göre." diye ekledi haşin haşin bakarak. Quendelin duymamıştı bile, aklı tamamen başka yerlerdeydi. "Hatırlayabildiğim en uzak zaman benim için." diye başladı. "Aylar önceydi. Nowan-Kai nehrinin kıyısında oturuyordum. Sylvanor'un masmavi göğü gri bulutlarla kaplanmıştı..." Quendelin sözünün sürekli kesilmesiyle duraksayarak yaşlı adama baktı. "Yo yo, sen devam et. Benim dinleme tarzım böyledir, sözünü kesmiyorum." diye açıkladı Obelin. "Gri bulutlar mı dedin? Sylvanor'da?" Quendelin içini çekti. "Dahası da var. Yağmur yağmaya başladı, bütün elfler merakla -ve korkuyla- gri gökyüzüne bakıyorlardı..." "Astra'nın gözyaşları..." diye mırıldandı Obelin hayretle, can kulağıyla dinliyordu. Quendelin derin bir dehşetle çarpıldı, yüzü kararmıştı. Hatırladıkça sahneler gözünün önüne geliyor, geçmişi yeniden yaşıyordu. "Astra ağlıyordu... benim için..." dedi boğuk bir sesle. "Bilgeağaç öyle söylemişti. Tanrıça benim için ağlamıştı. Gökyüzüne bakarken bir zerre güneş ışığının bulutların arasından süzüldüğünü gördüm. Doğru nehirdeki bir nesneye iniyor, göz alıcı şekilde parlamasını sağlıyordu." "Çok ilginç..." diye mırıldandı Obelin, inanıp inanmamakta hiçbir tereddüt yaşamıyordu. İnanıyordu. "Gözlerinden yaşadığın şaşkınlığı görebiliyorum evlat." dedi dikkatle bakarak. Quendelin bir süre Obelin'le bakışarak konuşamadı. Kelimeler öyle zor geliyordu ki tıkanmıştı. "Sonra güneş ışığı yok olmuştu..." dedi tekrar konuşabildiğinde. "Nehirde yüzen nesneyi görebiliyordum, bana doğru yaklaşışını takip edebiliyordum... Evet, bana doğru yaklaşıyordu... "Kutsal İntikam Kılıcı elime doğru yüzdü, bana ulaşmak istermiş gibi. Kılıcı sudan çıkarttığımda hiçbir anlam veremeden kılıca bakakalmıştım." -Quendelin hayali bir kılıç tuttuğu ellerine bakıyordu- "Yağmur bir süre daha devam ettikten sonra kesilmişti. Tabii o zaman kılıcın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu..." "Kılıcı ne yaptın?" diye sordu Obelin heyecanla. Sanki babasından maceralarını dinleyen bir çocuk gibi sandalyesinde hop oturup hop kalkıyordu. "Kılıcı Bilgeağaç'a göstermeyi akıl ettim. O gece elimde dev kılıçla Bilgeağaç'ın kutsal mekanına gidişimi hatırladıkça gülesim geliyor." -Quendelin bu anısını tebessümle hatırladı, Obelin de Bilgeağaç'ın adını duyunca eski bir dostunu hatırlar gibi hasretle geçmişe dalıp gitmişti- "Bilgeağaç herşeyi biliyordu, ama sırları benden gizledi. Ben kendim bulayım diye, bu benim görevimmiş. Kılıcın bana gelişi bir tesadüf değilmiş. Ben seçilmişim..." Obelin inanılmaz bir şekilde ciddileşerek konuya bütün dikkatini verdi. Düşüncelere dalar dalmaz kaşları saçlarına varacak kadar yukarı kalktı. "Kim seçti seni? Bilgeağaç bunu söyledi mi?" diye sordu merakla. "Bu soruları ona sorduğumda, görevimin bu soruların cevaplarını bulmak olduğunu söylemişti." Obelin'in keskin zekası şu ana kadar öğrenmiş olduklarını hizaya sokup bir anlam çıkartmaya çalıştı. O sırada Quendelin hikayesine devam ediyordu. "Kılıç benim kaderimdi ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bilgeağaç kılıcın Brogar ve Haleg'e ait olduğunu söylemişti, ve ben de bir sonuca varabilme umuduyla Thargor'a yola çıkmaya karar verdim." bu kararı vermek söylediği kadar kolay olmamıştı ancak detaylara giremeyecek kadar sabırsızlanıyordu. "Daha yola çıkışımın üzerinden birkaç gün geçmişti ki Karanlık Orman'da saldırıya uğradım. Bu bir tuzaktı. Kimin neden hazırladığını bilmediğim bir tuzak. Bir banşiyle karşılaşmıştık, az kalsın bizi öldürecekti ki-" "Siz mi? Siz kim?" diye kesti sözünü Obelin, ağzından çıkan her söze odaklanmıştı. "Ah, ben ve Nielda. Bilgeağaç'la konuşmamı gizlice dinlemiş ve beni takip etmeye karar vermişti." "Nielda, şu güzel kız arkadaşın mı?" Quendelin gülümsedi. "Evet o." diye kestirip attı. "Her neyse, banşiyi Kutsal İntikam Kılıcı sayesinde yenmiştik. Bu kılıcın gücüne ilk tanık oluşumuzdu." Quendelin bunun neşeli bir sohbete dönüşüyor olmasını yadırgayarak ciddileşti. Başına gelenler hiç de eğlenceli şeyler değildi, Obelin'in şen yüz ifadesinin ardındaki ciddiyeti görmese konuşma çoktan bitmişti ama tam tersine yaşlı adama saygısı giderek artıyordu, en azından ilk karşılaşmalarında düşündüğü gibi yaşlı bir bunak olmadığını anlamıştı. "Yolumuz buçukluk köyüne düşmüştü ve Perrin'le -şu yanımdaki buçuklukla- tanışmamız orada olmuştu. Thargor'a gidene kadar rehberlik etmek için bize katıldı. Sonra bir daha hiç ayrılmadı." -Quendelin kendi kendine başını sallayarak memnuniyetini ifade etti- "Thargor'da Brogar ve Haleg'in kabrine gittik ve Kutsal İntikam Kılıcı'nın hikayesini öğrendik. Ve sana sormak istediğim, beni bunca zamandır rahatsız eden bir şey var: Brogar'ın mezarının üzerinde Kutsal İntikam Kılıcı'nı döven çekiç vardı. Onu almam gerektiğini düşünmüştüm ancak Nielda buna karşı çıkmıştı. Çekiç hakkında ne biliyorsun?" "Ne?" Obelin dalıp gitmiş gibi dinlerken aniden irkilerek başını kaldırdı. "Çekiç... Bilmem. Ne çekiciymiş bu? Haleg bana bundan hiç bahsetmemişti." Quendelin içini çekerek sıkıntıyla elini yüzünde gezdirdi. Belki de buna sevinmesi gerekiyordu, belki de çekicin hiçbir önemi yoktu. Öyle olduğunu varsayarak -daha doğrusu umut ederek- hayal kırıklığını gizledi. "Barbarlar çekicin garip bir şekilde bulunduğundan ve Thargor'un kuruluşundan beri var olduğundan bahsetmişlerdi." "Pöh! Barbarların deli saçması inanışlarından biri işte." diye beyan etti Obelin, pek emin olmasa da. Sonra sandalyesinin en ucuna kayarak iyice yaklaştı. "Şimdi, şu ana kadar anlattıklarından anladığım kadarıyla Kutsal İntikam Kılıcı'nın sana gelişi ya bir mucize eseri, ya da bizim bilmediğimiz doğaüstü güçlerin işi. Haleg kılıcı Kalindras nehrine atmıştı -ah ben orada olsaydım buna izin verir miydim hiç... sanırım bu hikayeyi sen de biliyorsun?" -Quendelin başını evet anlamında salladı- "Güzel, çünkü kılıç hakkında bildiklerim bundan ibaret. Haleg yıllarca onu ağabeyinden yadigar kalan bir hatıra olarak saklamıştı, özel bir nedeni olmasa da kılıcı bir sandıkta gizli tutardık, hakkında da pek konuşmazdık. Haleg ölümünün yaklaştığını anladığında Thargor'a dönmeye karar vermişti ve kılıcı ancak o zaman sandıktan çıkarmıştık. Yurduna dönemeden Kalindras'ta ölmüş ve kılıcı da nehire atmış. Bu haberi duyduğumda Haleg'in doğru olanı yaptığını düşünmüştüm ve, evet hala düşüncem aynı. Belki bana bıraksaydı daha iyi olurdu, veya vasiyetinde kabrine koyulmasını yazsaydı. Ama sanırım o kılıcın bir efsane olarak anılmasını istedi, maceralarındaki gizemin hep daim olması için. Oysa şimdi... kılıcı binlerce yıl sonra bir elfe gönderiliyor ve böylece yeniden ortaya çıkıyor. Bu mantıklı değil, kılıcın sana gönderilişinin Haleg'le bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. O kılıcın sonsuza dek yok olmasını istemişti." "Bunu hiç düşünmemiştim. Bana hiçbir şey mantıklı gelmiyor zaten, kılıcın bende ne işi var? Neden ben? Günlerim bu soruları duvarlara sormakla geçti." diye sitem etti Quendelin başını elleri arasına alarak. "Gördüğüm kadarıyla kılıç şu an sende değil. Nerede peki?" diye sordu Obelin dikkatli dikkatli süzerek. Quendelin sakinliğini koruyarak hemen cevap vermedi. Obelin'in bu soruyu soracağını uzun zamandır tahmin ediyordu ve doğruyu söylemekten başka bir seçenek bulamamıştı. "Kılıcı Ghoria'da kaybettim." dedi derin bir sesle. Quendelin yüce bilgenin çıldıracağını veya hiddetle köpüreceğini umuyordu ama Obelin'in yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi bile yoktu. Yanan mumların ışığında adamın ak saçlarına karışmış sakalıyla yüzü ışık saçıyordu. Quendelin o an adamın yüzünün ne kadar tanıdık olduğunu fark etti. Sanki Bilgeağaç'ın kabuklu derisindeki yüz hatlarının insan tenindeki haline benziyordu, binlerce yılda oluşmuş tecrübe çizgileri aynı ifadeyi yansıtıyordu. Bilgeağaç'ın gözlerindeki ışık, o bilge bakışlar bu yaşlı adamda da aynen mevcuttu. Obelin yüzünü inceleyen Quendelin'e bir müddet tanıdıktan sonra gülümsedi. "Kılıcı kaybettiğini biliyordum. Meliot muydu ne, o şövalye adayına vermişsin, behirle dövüşebilmesi için. Yok yok, bunu bilmemi sağlayacak özel bir güce sahip değilim, sadece siz beklerken Leorance bana anlatmıştı. Gerçekten behiri öldürebildi mi acaba?" Ne konuştuklarını dahi unutan Quendelin hayretten donakalmıştı. "B-bilmiyorum..." diye mırıldandı belli belirsiz, kelimeler kendi kendine çıkıyordu sanki. Kendine geldiğinde kafası allak bullak olmuştu, tekrar düşünebildiğinde de içini sıkıntı kaplamıştı. "Madem anlatacaklarımı biliyorsun, neden değerli vaktini boş konuşmalarla harcıyorsun?" diye ofladı Quendelin. "Beni sınamaktan vazgeç, ben doğruyu söylüyorum." Obelin somurtmaya başladı, orman gibi ak kaşları bir inip bir kalkıyordu. Sonra içini çekerek bakışlarını kitap yığını altındaki masasında gezdirdi. "İlginç bir hikayen varmış." diye mırıldandı. "Sana inanıyor olsam da bu konu hakkında sana pek yardımcı olamayacağım. Üzgünüm ki o kadar yolu boşu boşuna gelmişsin." diye ekledi acımasızca, eline bir kitap alıp incelemeye koyulurken. "Yalan söylüyorsun!" Obelin açtığı kitabı öyle sertçe kapattı ki tozları havaya uçuştu, bağırıp çağıracaktı ama öksürüklerle boğuluyordu. "Bir daha-" -şiddetle öksürdü- "sözlerine dikkat etmen için seni uyarmayacağım genç adam!" diye bitirdi sonunda hiddetle. Dünya Quendelin'in başına yıkılmıştı adeta. Hepsi boşunaydı, diye sövdü içinden. | |