Hikaye

Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ

Seçilmiş Olan

8

Rüya

Astra'nın yardımı

 

 

   "Ne kadar yiyeceğimiz kaldı?" diye sordu Quendelin, matarasını ters çevirip sallarken. Bir damla bile su düşmemişti.

   "Bende biraz kurabiye kalmış, bayatlamış ama idare eder." dedi Perrin bezgin bir gülümsemeyle. "Haydi, bu kadar karamsar olmayın. Yiyeceğimiz bitti ama hala yaşıyoruz öyle değil mi?"

   "Bu fazla uzun sürmeyecek." diye hırladı Quendelin. "Bir haftadır durmadan, doğru dürüst uyumadan at sürüyoruz, ne avlayacak bir hayvan gördük ne de bir meyva ağacı. Daha en az bir aylık yolumuz var, bu gidişle açlıktan öleceğiz."

   "Ben halimden memnunum." dedi Perrin terslikle, elinde kurabiye torbasıyla Quendelin'in karşısına otururken. "En azından sisten kurtulduk, hava gayet güzel, biraz nemli o kadar..."

   Quendelin buçukluğa öfkeyle alev alev parlayan gözlerle baktı, Perrin tam bir kurabiyeyi ağzına atacakken bakışları görerek dehşetle donakaldı. "Nasıl böyle konuşabiliyorsun!" diye kızdı Nielda, buçukluğa kınayan gözlerle bakıyordu. "Meliot hayatını senin için feda ettiğine pişman olmalı!"

   Bir haftalık korku ve keder dolu kaçıştan sonra nihayet adamakıllı bir mola verebilmişlerdi. Aslında yaşadıkları dehşetin etkisinden hala kurtulamamışlardı fakat atlarının bacakları artık yorgunluktan iflas etme safhasına geldiğinden böyle bir mola vermek zorunda kalmışlardı. Sisle kaplı diyarları birkaç gün önce geride bırakmışlardı, buna sevinecek halleri olmasa da en azından gözleri rahatlamıştı. Griden başka bir renk görebiliyorlardı artık, ama görmemek daha iyiydi belki de. Ghoria'nın harap olmuş toprağını, kan ağlayan ağaçlarını görmüşler, mahvolmuş doğasına tanık olmuşlardı.

   "Meliot için bu kadar üzüleceğimi bilsem orada yalnız ölmesine izin vermezdim." dedi Quendelin yüzünü ovuşturarak. "İnsanların nadiren sahip olduğu özelliklere sahipti... Onurluydu, şerefli... Bir insan için fazla iyiydi..."

   "Ama az kalsın onu-"

   Nielda buçukluğun sözünü ağzına tıkayan bir bakış attı. "Onun için ne kadar üzülsek de, o tam bir şövalye gibi öldü, tam istediği gibi..."

   "O öldü Nielda..." diye mırıldandı Quendelin ağlamaklı bir sesle. "O öldü... Benim yüzümden öldü..."

   "Hayır Quendelin. O seninle aynı yoldaydı, o yolu kendi seçti, senin hiçbir suçun yok."

   Quendelin kıza mazlum bir ifadeyle baktı. Haklı, diye düşündü. Ama yine de haklı olduğunu kabul etmek istemiyorum. "O genç adam fedakarlıkların en büyüğünü yaptı, bizim için canını verdi..." dedi hüzünle. "Buna layık mıydık ki..."

   Artık tehlikeden uzaklaşmışlardı -en azından öyle olduğunu ümit ediyorlardı. Behir onlara saldırdıktan, bir anlamda onları -üçünü- kurtardıktan sonra bir kere bile arkalarındaki dehşete dönüp bakmaya cesaret edemeden deliler gibi sürmüşlerdi atlarını. Gerçi bir bakıma en az onlar kadar korkmuş olan atları dörtnala kaçarken binicilerini de sırtlarında götürmüşlerdi. İlk bir iki gün -hiçbiri o günkü kadar dehşet verici olmasa da- ufak tefek tehlikelerle karşılaşmışlardı. Behirin gazabından kaçan yaratıklar yollarına fırlayıp durmuştu ancak neredeyse onları fark etmemişlerdi bile. Pervasız gibberlingler bile öyle korkmuşlardı ki adeta gözleri dönmüştü. Grup yaratıkların içerisinden gayet güvenli bir şekilde geçip gitmişti gitmesine fakat nereye gittikleri hakkında hiçbir fikirleri yoktu, tek dilekleri bir an önce uzaklaşmak, uzaklaşmak, uzaklaşmaktı...

   Atları iki gün boyunca bir an bile durmadan, gittikçe azalan bir tempoyla koşmuşlar ve sonunda nefessiz kalarak durmuşlardı. O geceyi sisin içinde, yıkılmış, viran olmuş ağaçların arasında geçirmişler, iki gündür bir dakika bile uyuyamadıklarından bastıran uykularına teslim olarak kaderlerine razı bir şekilde -sabaha kadar kabuslar görerek- uyumuşlardı.

   Ertesi gün bilinmezliğe doğru olan yolculuklarına devam etmişlerdi. Öğlene doğru içlerine bir damla umut düşmesine neden olan, sisin -sanki gün doğar gibi- olağan dışı bir şekilde bittiği yere ulaşmışlardı. O zamandan beri bir daha Ghoria'nın mekruh yaratıklarına rastlamamışlardı. O zamandan beri Quendelin hep şunu söyleyip durmuştu: "Geri dönmeliyiz."

   "Bunu yeterince konuştuk." dedi Nielda, gerinerek kaslarını gevşetirken.

   "Sana belki bin defa söyledim; hiçbir güç beni o cehenneme geri dön-dü-re-mez!" dedi Perrin kesin bir dille.

   Quendelin ortalarında çıtırdayarak yanan cansız ateşi seyretti elemli gözlerle. Nielda'nın narin, şefkatli dokunuşunu omuzunda hissetti. "Yine saçmaladığımı söyleyeceksiniz ama hala yaşıyor olabilir." dedi Quendelin yerden çürük bir dal parçası alıp ateşe atarken. Ghoria öyle havasız bir yerdi ki neredeyse ateş bile yanmıyordu, Quendelin büyülerinin sadece şu ateşi canlandırmaya yaradığını kendi kendine itiraf ediyordu hayal kırıklığıyla.

   "O yaratıkların nasıl kaçıştığını gördün. Behirle tek başına nasıl savaşabilir ki, kimse o yaratığın elinden sağ kurtulamaz. Ayaklarım adına ne kadar da büyüktü..." dedi Perrin titreyerek.

   "Günlerdir bir anım bile Meliot'u düşünmeden geçmiyor." diye mırıldandı Quendelin dalmış gitmiş bir ifadeyle. "Bu kadar etkileneceğimi asla tahmin edemezdim..."

   Nielda Quendelin'in omuzundaki elini şefkatle sıktı. "Hepimiz çok üzgünüz..." dedi yüreği parçalanarak. "Ama yolumuza devam etmeliyiz. Tehlikeli kısmı atlattık...sanırım..."

   Quendelin elini kızın narin elinin üzerine koydu, hep aynı şeyleri tekrarlayıp durmaktan bıkmıştı ve susmaya karar verdi. Etraflarında tüm Ghoria'yı kaplayan Terkolmuş Dağlar'ın silueti bir karaltı gibi yükseliyordu, gece karanlığında ateşin çıtırtısından başka hiç ses yoktu. Atlar ayakta uyuyamayacak kadar yorgun olduklarından dizlerini kırmış oturur vaziyette uyukluyorlardı. Üç yolarkadaşı bastıran uykularının tatlılığıyla esneyip duruyor, oturdukları yerlerde gitgide çöküyorlardı.

   Quendelin ve Nielda başbaşa vermiş otururlarken Perrin'in kendi kendine şarkı mırıldanışını dinlediler. Perrin'in sesindeki endişeyi seziyor olsalar da içlerine biraz olsun huzur dolmuştu.

 

   Yol düşündükçe uzar gider,

   Karamsarlıkla zorlaşır gider,

   Sadece adım adımı izler,

   İşte böyle sürüp gider.

 

   Yol hayatın ta kendisi.

 

   Yol seyretmektir renkleri,

   Sereserpe ovaların yeşilini,

   Işıltılı nehirlerin mavisini,

   Rengarenk çiçeklerin resmini.

 

   Yol hayatın ta kendisi.

 

   Keyifli ya da tehlikeli,

   Sunsa da bütün zenginlikleri,

   Yolun kuşkusuz en güzeli,

   Başlayan ve biteni.

 

   Yol hayatın ta kendisi.

 

   Perrin sesli söylediğini sonunda fark edince neredeyse dilini yutacaktı, yüzü kızararak küçüldükçe küçüldü.

   "Lütfen devam et." dedi Nielda yalvarır gibi, yüzü aydınlanmıştı. Perrin yutkunmakla yetinince ısrar etti, "Ay neden utanıyorsun? Bu harika bir şarkı, hadi devam et lütfen."

   Perrin kızın neredeyse neşeli olduğunu hayretle fark etti, Quendelin'e bakınca şaşkınlıktan donakalmıştı. En son ne zaman gülümsediğini kendi bile hatırlamayan Quendelin'in yüzünde titrek bir tebessüm vardı. "Ş-şey..." diye kekeledi Perrin, terleyerek. "Benim eserim. Tranquil'de meşhurdur..." diye açıkladı sıkılarak. "Devam edemeyeceğim çünkü şarkı bu kadar..."

   Nielda dudağını kıvırarak inanmamış bir ifadeyle gülümsedi. Quendelin tekrar eski karamsar, yılgın ifadesini takınmıştı, üstelik daha da üzgün görünüyordu. Böyle berbat bir ruh halinde gülmeye cüret edebildiği için kendi kendine kızıyor gibiydi. "Şarkı söylemenin zamanı değil..." diye mırıldandı boğuk bir sesle.

   "Nedenmiş?" diye karşı çıktı Nielda. "Bence asıl şimdi tam zamanı. Biraz morale ihtiyacımız var, şahsen benim var."

   "Bir arkadaşımız öldü!" diye çıkıştı Quendelin terslikle, oturduğu yerde kendini Nielda'dan uzaklaştırarak. "Daha saygılı, daha ciddi olmalısınız!"

   "Yeter artık Quendelin!" diye bağırdı Nielda dayanamayarak. Quendelin donakalmış bir vaziyette kızın hüzünle karışık aniden hiddetlenen yüzüne baktı. "Bu olaydan gereğinden fazla etkilendin!" diye azarladı kız, sonra Quendelin'in yüzündeki üzgün ifadeyi görüp yutkunarak pişmanlıkla yumuşadı. "Hepimiz üzüldük, hepimiz kahrolduk. Ama artık olanlar oldu, haftalarca yas tutmak neyi değiştirir ki? Meliot artık öldü, şerefli bir şekilde öldü..." -Nielda duraksadıktan sonra sakinleşerek devam etti- "Kıskanılacak bir ölümdü... Günün birinde biz de öleceğiz Quendelin. Belki birkaç gün sonra, belki birkaç yüzyıl sonra. Kesin olan sonunda bizim de öleceğimiz, elfler çok eskiden olduğu gibi ölümsüz değil artık... Kesin olmayan da... Ölümümüzün Meliot'unki kadar şerefli ve anlamlı olup olmayacağı..."

   "Haklısın." dedi Quendelin bitkin bir halde içini çekerek. "Meliot'unki kıskanılacak bir ölümdü... Ama sonuçta bir ölüm Nielda... Üzgünüm ama bu konuda sizin kadar soğukkanlı olamayacağım..."

   "Neden?" diye bilmek istedi Nielda.

   Quendelin dalıp gitmiş gibi sessizliğe gömülmüştü, Nielda bir cevap alamayacağına karar verene kadar bekledi. O anda Quendelin'in mırıldandığını duydu, cevabı onlardan çok kendi kendineydi. "Sanki beni izlediğini hissediyorum... Sanki gözleri hep üzerimde..." diyordu gece kadar karanlık, soğuk bir sesle.

   Nielda artık bu hazin mevzudan sıkılmaya başlıyordu. Kollarını karnında birleştirerek sallanmaya başladı, güzel mavi gözleri yıldızsız, ay ışığından yoksun karanlık gece göğünü seyrediyordu. "Kılıcı ona verirken nasıl o kadar emin olabildin?" diye sordu kibar bir sesle. "Bütün bunları yaşamamızın sebebi o kılıçtı ve sen onu..."

   "Kaybettim." diye tamamladı Quendelin yorgun argın. "Hata mı yaptım? Belki... Pişman mıyım? Hayır..."

   "Quendelin o kılıca ihtiyacımız vardı." diye çıkıştı Nielda. "O sana geldi. Astra'nın gözyaşlarıyla birlikte... O çok önemliydi..."

   "Önemli olduğuna şüphe yok. Ama artık gitti işte, kayboldu gitti. Tıpkı eskiden kaybolmuş olduğu gibi." dedi Quendelin umursamazca omuz silkerek. "Kim beni suçlayacak? Kime hesap vermem gerekiyor? O kılıcı bana kim gönderdiyse şimdi gitsin kendi bulsun. Ben doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım."

   Gerçekten de doğru olduğuna inanıyor muyum?, diye düşündü Quendelin ciddi ciddi. Kılıcı aylarca nerelere kadar taşıdım. Vazgeçmemeye kesin kararlıydım, ne oldu da o karardan o kadar emin olabildim?

   "Ben yatacağım." dedi Perrin esneyerek. Yolluğunu almak için ayağa kalktı, derin derin uyuyan ata doğru sessizce yürüdü.

   "En son ne zaman sıcak bir yatakta uyuduğumu hatırlamıyorum." diye şikayet etti Nielda elf dilinde, özlemle iç geçirerek. "Sylvanor'u çok özledim..."

   Quendelin duymuyordu bile, duymak da istemiyordu. İyi veya kötü duyduğu her kelime ona sıkıntı veriyordu, düşünecek o kadar çok şeyi vardı ki yenilerine tahammülü yoktu. "Kafam çok karışık." dedi çıldıracakmış gibi bir ifadeyle. "Kılıcı kaybettim, arkadaşımı kaybettim, belki de herşey bitti. Yolculuğun başından beri sırların içinde sürüne sürüne ilerliyorum. Her adımımda bir kördüğümü açarken, bir yenisi çıkıyor karşıma. Deliler gibi düşünerek sırların içinde boğulmamak için çırpınıyorum." -her kelimede daha da hiddetleniyordu- "Dirg denen o iğrenç yaratığın dedikleri de bir yandan aklımı kurcalıyor, Kara Efendi'si geri dönmüşmüş. Kim bu Kara Efendi? Nereden geri dönmüş? Neden?"

   "Bunlar cevabını veremeyeceğimiz sorular, en iyisi Eusthar'a ulaşabilmeyi düşün sadece. Obelin bize anlatır-"

   "Hey! Bakın ne buldum!" diye seslenişi duyuldu Perrin'in. Elinde bir parşömenle yanlarına geliyordu. "Bunu tamamen unutmuştuk değil mi?" diye güldü parşömeni göstererek. "Neyse ki Meliot'un çantası atın sırtındaydı. Lord Wilfrey'in mektubunu içinde buldum, Kalindor'un umudunu yani."

   "Al işte." diye sitem etti Nielda, Quendelin'in adına. "Dertlerine bir yenisi daha. Hatırlatmasaydın daha iyiydi, en azından şimdilik..."

   Perrin bir mektuba bir Nielda'ya baktı, sonra omuzlarını silkerek Quendelin'e döndü. "Okuyacak mısın?"

   "İlk nöbet senin." diye cevapladı Quendelin terslikle. "Ben uyuyacağım..."

 

   Merdivenler önünde yükseliyordu, gökyüzüne kadar uzanan geniş merdivenler. Quendelin niye yaptığını bilmese de merdivenleri tırmanıyordu yavaş yavaş. Hafif bir esinti beyaz cüppesinin eteklerini dalgalandırıyordu. Herşey bir rüyanın yavaşlığıyla oluyordu, ve bir rüyanın acayipliğiyle...

   Ama rüyanın sınır tanımazlığı yoktu, Quendelin aklını tam olarak kontrol edemiyordu. Rüyada gerçek hayatta yapılamayanı veya cesaret edilemeyeni tamamen risksiz bir şekilde yapma olanağı varken sanki gerçek hayattaymış gibi temkinli davranmaya, uyandığında pişman olunan türden bir rüyaydı bu.

   Quendelin yüksek, dik bir tepenin zirvesine doğru, sanki sonsuzluğa uzanıyormuş gibi yükselen merdivenleri çıkıyordu kararlılıkla, aklından başka bir şey yapmak hiç geçmiyordu. Belki uyandığında, dağın en dik uçurumundan aşağı atlayıp uçmanın, havada bir kuş gibi süzülmenin keyfini çıkarmadığı için kendi kendine hayıflanacaktı.

   Geceden ziyade loş bir karanlık vardı etrafında. Dağın eteklerinde Ghoria'dakini andıran bir sis vardı. Bulutlar, diye düşündü dehşetle. Bulutların üzerindeyim. Ama hayır, bulutlar tepemde. Basamaklar ileride bulutlara girip kayboluyor. Astra aşkına, neredeyim ben?

   Soluk altın rengi basamaklar çok eskiydi, yer yer çatlaklar vardı, kırılıp dökülmüş kısımları olsa da genelde iyi durumdaydı. Quendelin basamakların pek aşınmamış olduğunu fark etti, çok eski olmasına rağmen merdivenlerin nadiren kullanıldığı belliydi.

   Bir rüyada olduğunu çok erken anlamıştı Quendelin, ama herşey o kadar gerçek gibiydi ki...

   Sanki bir güç tarafından çekiliyormuş gibi bulutların içine doğru basamakları çıkmaya devam etti. Artık ne arkasına ne de sağına soluna bakmıyordu, gözleri dosdoğru merdivenlerin sonuna, bulutlara odaklanmıştı. Zaten etrafta dikkate değer hiçbir şey göze çarpmıyordu, her taraf karanlıktı ama sanki güneş gizlendiği yerden merdivenlere ışık tutuyordu.

   Bulutlara yaklaştıkça adımlarını hızlandırdı ve sanki bembeyaz, hayali bir duvardan geçermiş gibi bulutların içine daldı. Bir rüya olduğunun farkındaydı ama yine de ürpermişti, kalbinin göğsünün içinde deliler gibi çırpındığını hissedebiliyordu. Artık beyazdan başka görebildiği tek şey hala devam etmekte olan basamaklardı. Ghoria'daki büyülü sisin kaynağına gidiyor olduğunu düşündü, heyecanlıydı ama korkmuyordu. Nasıl olsa bu bir rüyaydı, zaten o kabus gibi sisin kaynağına ancak rüyasında gitmeye cesaret edebilirdi...

   Hayır buranın o büyülü sisle bir alakası yoktu, gökyüzünün üzerindeydi ve daha önce bir bulutun içinde yürümemiş olsa da etrafını saran beyazlığın bulut olduğunu biliyordu. Quendelin sıkılmaya başlamıştı, hayal kırıklığına uğramıştı. Bu sadece sıradan, saçmasapan bir rüyaydı işte...

   Aniden bulutların içiden fırlayarak çıktı, sanki bir kapıdan dışarı çıkarmış gibi. Merakla etrafına bakındı, bulutların üzerinde bir yerlerdeydi. Merdivenin sonuna ulaşmak üzereydi, çok az basamak kalmıştı. Basamakların sonunda karanlık da bitiyordu, sanki yolun sonunda bir yıldız parlıyormuş gibi ışık yayılıyordu.

   Quendelin bir an için rüyada olduğunu unutarak kararsız kaldı. Her bir basamağı düşünerek, tereddüt ederek temkinle çıktı. Durmayı düşündü ama yapamadı, yolun sonuna doğru çekilmeye devam ediyordu. Adımları kendi kendine gidiyordu ve nihayet dağa boylu boyunca uzanmış merdivenin sonuna ulaştı.

   Zirveye çıkar çıkmaz ışık aniden güneş gibi parlayınca ani bir refleksle kolunu gözlerini sakınmak için kaldırdı. Sanki bir yıldız gökten dağın zirvesine düşmüştü, ışık kör ediyordu. Bir süre gözlerini sımsıkı kapayıp beyaz cüppesinin koluyla örterek öylece kaldı. Sonra rüyada olduğunu hatırladı...

   Kolunu ufak bir tereddütle de olsa indirdi, gözlerini açtı.

   Işık gözlerini kör etmek yerine büyülemişti. Görüntü öyle muhteşemdi ki gözlerini kırpmadan, donakalmış bir vaziyette coşkuyla yayılan ışığın kaynağına bakıyordu. Gördüğünün ne olduğu hakkında pek bir fikri olmasa da, neden gördüğüne bir anlam veremese de görüntünün güzelliğini seyretmeye dalmıştı. Dar ve yüksek bir binaydı bu, Quendelin'in ilk kanaati binanın çok büyük ve heybetli olduğundan öteye gidememişti. Ayrıca çok da ışıltılı ve güzeldi. İşçiliği kusursuzdu, seyretmeye doyum olmuyordu. Belki cüce işiydi. Ama hayır, bina ne cüce, ne insan, ne de elf elinden çıkmışa benzemiyordu...

   Bir tapınağa benziyor, diye fikir yürüttü Quendelin binayı hayranlıkla incelerken. Ama ne Sylvanor'da, ne de başka bir yerde böyle muazzam bir bina görmemişti. Bu sadece bir rüya, diye hatırlattı kendine. Bu bina tamamen hayal gücümün eseri.

   Yine de merakından hiçbir şey kaybetmeyerek incelemeye devam etti. Tapınak olduğunu farzettiği ışıltılı, altın renkli binanın kemerli, büyük kapısından yukarıya doğru kaldırdı bakışlarını. Gözüne bir şey takıldı, sanki daha önce gördüğü bir şey...

   Kapının metrelerce yukarısında kocaman, yuvarlak bir amblem işlenmişti. Üzerinde semboller vardı, tanıdık semboller...

   "Seni burada bekliyor olacağım dostum."

   Quendelin dehşetle irkilerek deliler gibi etrafına bakınırken kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Sesi tanımıştı.

   "Meliot?" diye çığlık attı ama etrafta kimse yoktu, görünürde tamamen yalnızdı.

   "Uyan dostum." diye duyuldu yeniden Meliot'un sesi çok derinlerden. "Size son söylediklerimi hatırla. Aydınlığa varana kadar durmayın demiştim. Uyanın ve rüzgar gibi sürün atlarınızı. Kara elfler peşinizde."

   "Meliot!" diye haykırdı Quendelin etrafında dönüp dururken.

   "Seni burada bekliyor olacağım." ve Meliot'un sesini son bir kez duydu. "Uyan dostum."

 

   "Meliot!"

   Quendelin'in çığlığı nöbette uyuklayan Perrin'i ve derin derin uyuyan Nielda'yı uykularından söküp çıkarmış, battaniyelerini etrafa saçarak ayağa fırlatmıştı. Hemen başına toplandılar.

   "Ne oldu canım?" diye sordu Nielda telaşla, elini Quendelin'in titreyen omuzuna koyarak. Quendelin doğrularak oturur vaziyette öylece kalakalmıştı, yüzü ölü gibi bembeyazdı. Gözleri fal taşı gibi açılmış dosdoğru ileri bakıyordu. Nielda Quendelin'in bakışlarını takip etti ama baktığı yerde çürümüş bir iki ağaçtan başka bir şey yoktu. Quendelin'in baktığı yerde çok başka şeyler gördüğü, veya hiçbir şey görmediği aşikardı.

   "Meliot mu dedin tam anlayamadım." dedi Perrin uykulu uykulu, uykusuna geri dönmek için sabırsızlanıyordu.

   Quendelin duymuyordu bile, sadece soğuktan donarmış gibi titriyordu, bunun dışında bir ölüden farksızdı. "Evet ben de öyle duydum. Herhalde kabus görüyordu." dedi Nielda endişeyle, elini Quendelin'in buz gibi soğuk yüzünde gezdirerek kibarca seslendi. "Quendelin." -cevap olarak hiçbir hayat belirtisi alamadı- "Quendelin beni duyuyor musun?"

   "Meliot..." diye mırıldandı Quendelin belli belirsiz. "Dostum..."

   Nielda'nın yüzü acıyla çarpılarak Perrin'le bakıştı, buçukluk anlayışla ve yeisle bakıyordu. Gözlerinden uyku akıyordu, battaniyelerinin arasına dönmek için izin ister gibiydi. "Sen yat Perrin, nöbeti ben devralıyorum." dedi Nielda yorgun argın.

   "Hayır." diye hırladı Quendelin, gözlerini hızlı hızlı kırpıştırarak. Kendine geliyordu. "Kimse yatmıyor." başını kaldırdı ve karanlık gökyüzüne baktı, daha şafak atmamıştı. Aslında emin olamadı, bu lanetli diyarlarda gündüzle gecenin pek bir farkı yoktu, hava sadece zifiri karanlıktan biraz daha aydınlık olduğuna göre sabah olmalıydı. "Hazırlanın hemen, yola devam ediyoruz." dedi kesin bir dille.

   "Ne? Neden?" diye çığlık attı Perrin kulaklarına inanamayarak.

   "Peşimizdeler."

   Perrin'in nefesi tıkandı, Nielda'yla bakıştıktan sonra titreyen bir sesle mırıldandı. "N-nereden biliyorsun?"

   "Hazırlanın çabuk." diye azarladı Quendelin telaşla yolluğunu toplarken.

   "Yapma Quendelin. Bir haftadır yaratık falan görmüyoruz, artık peşimizi bıraktılar." dedi Nielda sakinleşerek. "Sadece bir kabus gördün, biz de görüyoruz. Hem de Ghoria'ya girdiğimizden beri uyuduğumuz her gece..."

   "Kabus değildi!" diye karşılık verdi Quendelin Nielda'ya sert sert bakarak. "Gerçekti! Gökyüzüne, bulutların arasına çıkan bir merdivende yürüyordum. Zirveye ulaştığımda altından dev bir tapınak gördüm. Ve Meliot bana konuştu..."

   Nielda Quendelin'i hiç böyle görmemişti. Delirmiş gibiydi, ama artık Nielda da -tıpkı Quendelin gibi- garipliklere alışkın olduğundan, rüyasındaki gerçeklik payından da pek şüphe etmiyordu. "Sana ne söyledi?" diye sordu ciddiyetle.

   Quendelin kızın yüzündeki ifadeyi derin derin süzdü. "Beni o tapınağa benzeyen binada bekleyeceğini söyledi." dedi sesini yumuşatarak. "Ve ölmeden önce söylediklerini hatırlattı: aydınlığa varana kadar durmamamızı." -Quendelin dehşetle ürpererek duraksadı, sonra yutkunarak devam etti- "Peşimizde olanlar o sefil yaratıklar değil Nielda. Ghoria'nın kudretli, acımasız efendileri..."

   "Ayaklarım adına!" diye nefesi kesildi Perrin'in, önce korkudan donakaldı, sonra olağanüstü bir çabuklukla eşyalarını toplamaya koyuldu. "Ne zaman rahata ereceğiz biz! Ne zaman!" diye söyleniyordu acele edeyim derken düşürdüğü torbasından yere saçılan kurabiyeleri toplarken. İçinde o kurabiyelerin hayatlarını kurtaracağına dair güçlü bir sezgi vardı.

   "Kara elfler... Neden bizim peşimizdeler?" diye soruyordu Nielda anlam veremeyerek, bir yandan gözleri -bir kara elf görmemeyi dileyerek- uzakları araştırıyordu.

   "Bilmiyorum. Sanırım beni yolun başından beri öldürmeye çalışanlar kara elflerdi ve şu an onların ayaklarına kadar gelmiş durumdayız. Hala kaçabiliyorken kaçmalıyız. Haydi." dedi Quendelin ve atına doğru ilerledi. Nielda bir süre daha karanlığı araştırarak öylece kaldı, Quendelin -bu sefer daha şiddetle- seslenince irkilerek aceleyle Norfel'i yola hazırlamak için koştu.

 

   Sanki kara elflerin nefeslerini enselerinde hissediyormuş gibi hızla sürdüler atlarını. Erzaklarını -günde bir, hatta yarım öğün yiyerek- idare ettiler, ama susuzluk dayanılır gibi değildi. Bu lanetli topraklar çölden farksızdı, Ghoria'ya girdiklerinden beri en ufak bir su birikintisine rastlamamışlardı. Susuz kalmış bir çiçek misali gitgide kuruduklarını çaresizlikle düşünmemeye çalışıyorlardı. Sanki onlara inat yağmur bile yağmıyordu.

   Bir hafta daha dayandılar ancak mukavemetlerinin sınırına gelmişlerdi ve pes etmek üzereydiler. Atları da suya muhtaçtı ve devam edecek güçleri kalmamıştı. Quendelin de, Nielda da onlara daha fazla eziyet etmek istemiyordu. Kara elflere de hiç rastlamamışlardı, zaten onlara gerek kalmamıştı, susuzluktan ölmek üzerelerdi...

   "Tükürüklerimi yutmaktan midem bulandı..." diye söylendi Perrin belli belirsiz mırıldanarak. Başını Quendelin'in sırtına yaslamış, kolları bitkin bir halde iki yanından sarkıyordu. "Farkında mısınız bilmem, ama bana öyle geliyor ki kaybolduk." diye devam etti sitemle. "Nereye gittiğimiz hakkında bir fikri olan var mı?"

   Quendelin gayretle başını kaldırarak gökyüzüne baktı. "Gökyüzü hala bulutlarla kaplı, belki yıldızlar bize yön gösterebilirdi ancak haklısın, kaybolduk. Zaten ne fark eder ki, öyle de öleceğiz böyle de öleceğiz. Ghoria'ya girmek bir hataydı, ne olursa olsun -gerekirse aylarca mesafeyi yüzmek zorunda da kalsak- Eusthar'a deniz yoluyla gitmeliydik. Artık ne geri dönebiliriz ne de bu ölüm kokan topraklardan kurtulabiliriz."

   "Ben bile seyahat etmekten bıktım, bir daha yolculuğa çıkmak mı? Asla..." diye mırıldandı Perrin onlardan çok kendi kendine. "Köyümün ne kadar harika bir yer olduğunun daha yeni farkına varıyorum. Çok seyahate çıktım ama hiçbirinde köyümü özlediğimi hatırlamıyorum, oysa şimdi evimde olmak için herşeyimi verebilirim. Yaşlı Glamor Ormanı'nı, etrafından akan Sığ Nehir'i artık zar zor hatırlayabiliyorum. Oysa bütün çocukluğum oralarda geçmişti. Sinir bozucu komşularımı bile özledim, hatta o yaramaz veletlerini de. Acaba geri dönebilecek miyim?..."

   "Ben ailemi özledim." diye iç geçirdi Nielda. "Kardeşlerimi sanki yıllardır ayrıymışız gibi özledim... Bazen adlarını bile unutuyorum. Sen de aileni özlüyor musun Quendelin?"

   Quendelin başını hafifçe evet anlamında salladı, sonra başı pat diye öne düşerek öylece kaldı. Aslında ailesinden kimseyi hatırlamıyordu, Nielda bahsedince sanki birilerini anımsar gibi olmuştu. Aklına -alakasız bir şekilde- Nowan-Kai nehrinin serin, sığ sularında oynayan çocuklarını seyreden bir anne ve babanın nehir kenarından mutlu mutlu gülücükler saçışı gelmişti. Quendelin farkında olmadan gülümsedi, minik oğullarının yolunun günün birinde Ghoria'ya düşeceğini tahmin edebilirler miydi diye düşündü.

   "Acaba yokluğumuz fark edilince neler olmuştur?" diye merak etti Nielda solgun yüzünde umursamaz bir ifadeyle.

   "Bence daha fark etmemişlerdir bile." diye mırıldandı Quendelin. "Belki birkaç yüzyıl geçtikten sonra ailemden biri çıkar da benim hangi cehennemde olduğumu sorup durur, ama tabii ki benim gidip Ghoria'da ölmüş olduğum ihtimalini hiç düşünmez. Oysa ki çok olası bir ihtimal..."

   Yüreklerini ağızlarına getiren, ani bir şok gibi patlayan şiddetli bir gökgürültüsü gümbürdedi. Perrin nefesi kesilerek Quendelin'e öyle sıkı sarıldı ki adeta böbreklerini eziyordu. Başını kollarının arasına gömüp gözlerini sımsıkı kapattı, gökgürültüsü öyle aniydi ki ödü patlamıştı. Elfler bakışlarını gökyüzüne kaldırarak bulutların gri çizgileriyle kaplı karanlığa baktılar. Az sonra gök yine gürledi, ama bu sefer daha sakindi. Ve yağmur damlaları elflerin göğe bakan yüzlerinde patlamaya başladı.

   Su... Önce sanki teker teker düşüyordu damlalar, ama birkaç saniye sonra yüzleri sırılsıklam olmuş, saçları birbirine yapışmıştı. Nielda avuçları yukarı bakacak şekilde ellerini göğe kaldırdı, hayatında sayılı kez yağmur yağdığını görmüştü ama gördüğü veya göreceği hiçbir yağmurun bundan daha zamanlamalı, daha hoş olamayacağından emindi.

   "Mataraları çıkar Perrin! Nielda!" diye bağırdı Quendelin heyecanla. Yağmur sanki musluk gibi kesilecek diye öyle korkuyordu ki, ama tam aksine gitgide hızlanıyordu. Sırılsıklam cüppesi ağırlaşmıştı, sular içine girerek teninin her yerine ulaşıyordu. Sanki bir şelalenin altına geçmişler duş alıyorlardı. Ama Quendelin bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun bir damlasını bile boşa harcamak istemiyordu.

   Mataralar, tulumlar takırdayarak çabucak çıktı, kapakları açılarak gökyüzüne doğru tutuldu. Gerek olmasa da atları durdurdular, sanki onlar da suyun keyfini çıkarmak istermiş gibi memnun olmuşlardı. "Ben hayatımda böyle yağmur görmedim!" diye haykırdı Perrin, sesi gürültüyle şakırdayan yağmurun içinde kaybolmuştu. "Mataraları çeşmeye tutsan anca bu kadar hızlı dolar!" diye bildirdi neşeyle.

   Gök gürleyip duruyor, yağmur suları toprağı yeni oluşan göllerin altına gizliyordu. Ölüm sessizliği yerini gürül gürül akan bir çağlayanın daimi şarkısına bırakmıştı. "Bir matara daha doldu!" diye rapor ediyordu Perrin çığlık çığlığa.

   "Teşekkürler Astra, sana minnettarız!" diye yakarıyordu Nielda suyun altında bir eliyle matarayı tutup bir eliyle de sertleşmiş altın saçlarını eliyle geriye doğru tararken.

   Astra... Tabii ya, diyordu Quendelin kendi kendine, büyülenmiş bir halde. "Astra bize yardım ediyor! Ölmemize izin vermiyor! Hala doğru yoldayız!" diye coşuverdi neşeyle.

   Yağmurun altında sırılsıklam olana kadar oyun oynayan çocuklar gibi şendiler. Su tenlerini okşarken dertlerini, tasalarını, sıkıntılarını da alıp götürüyordu bir süreliğine. Mataraları ağzına kadar dolmuş, su sorunları hallolmuştu.

   Yağmur belki bir saat kadar durmaksızın yağmıştı ama bu hiçbirine yeterli gelmemişti, yağmur sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibiydi ve öyle olmasını da isterlerdi. Sonunda kana kana su içebilmişler, kurumuş boğazlarını serin yağmur suyuyla ıslatabilmişlerdi. Su gayet güzeldi, hatta normalden daha enfes bir tadı vardı, belki de suyun tadını unuttuklarından onlara öyle gelmişti. Zaten yağmurun sıradan olmadığı aşikardı, Quendelin -Perrin'in anlam veremeden bakmasına neden olacak şekilde- hep birinin ismini sayıklayıp duruyordu. "Yüce Astra... Yüce Astra... Yüce Astra..."

   Fakat yağmur dindiğinde gördükleri manzara pek de iç açıcı değildi. Suya hasret kalmış topraklar, ağaçlar, çürümüş bitkiler sırılsıklam olmuş çamurların içinde yüzüyorlardı. Sanki binlerce yıldır yağmayan yağmur birike birike sonunda taşarak gökyüzünden aşağı boşalmıştı. Önlerinde uzanan millerce uzunluktaki araziyi tamamen bataklığa çevirmişti.

   Atlarının toynakları balçık çamura saplana saplana, dizlerine kadar kahverengiye boyanarak ilerliyorlardı güçlükle. Norfel'in beyazlığının saflığı bozulmuştu, yol aldıkça çamur benekleriyle süsleniyordu. Ama aldırmıyorlardı, çamura batmak umurlarında değildi. Her taraf sularla kaplıydı ve nihayet doya doya su içebiliyorlardı ya bu yeterdi.

   Yolarkadaşları da atların iyimserliğini, hoşnutluğunu paylaşıyorlar, pis kokulu bataklıkların içinde bile hallerine şükrederek yılmadan yola devam ediyorlardı. Astra'nın yardımı morallerini gereğinden fazla düzeltmiş, neredeyse yaşadıkları bütün kabusları unutturmuştu, dostluklarının gitgide sağlamlaşan gücüne dayanarak hedeflerine varma gayesine hırsla sarılmışlardı.

 

 

 

 

9

Aydınlığa varış

 

 

   Yazın ilk günleri tüm sıcaklığıyla Merivia'da her zamanki tatlı heyecanını yaşatırken Ghoria hala lanetinin kara kanatları altında güneşten mahrumdu. Yolarkadaşları Perrin'in taşlaşmış kurabiyelerine muhtaç olarak yaklaşık iki hafta daha bataklıkların içinde bata çıka yol gitmişler, zamanla bataklıkların sandıkları gibi aniden yağan yağmurla oluşmadıklarını anlamışlardı. Bu oldukça sevindirici bir gelişmeydi; aylardır hangi yöne, nereye gittikleri hakkında hiçbir fikirleri olmadan körü körüne rasgele bir yol izliyorlardı ancak sonunda -olması gerektiği gibi- doğuya gittiklerini anlamışlardı.

   Aylar önce Arabur'dan yola çıkarken, yolculukları hakkında yaptıkları kısa celsede Lord Wilfrey onlara tek bir faydalı bilgi verebilmişti. Lord'un dediklerini güç belâ hatırlayan yolarkadaşları Ghoria'nın kuzeydoğu bölgesinin bataklıklarla kaplı olduğunu, bataklıkların Gölgesurları adı verilen bir sıra dağla son bulduğunu ve dağların aynı zamanda Eusthar'ın güneybatı sınırını oluşturduğunu hatırlayarak -ruh hallerinin izin verdiği kadarıyla- küçük bir kutlama yapmışlardı.

   Kimse Ghoria'ya girip de haritasını çıkarmaya cesaret edemediğinden Ghoria'nın coğrafyası hakkında pek bir bilgi yoktu. Quendelin aklından çizdiği haritadan izledikleri yolu tahmin ederek ne kadar şanslı olduklarına hayret etmişti. Dirgin rehberliğinde Terkolmuş Geçit'ten güneye inmişler, sonra doğuya yönelerek Ağaç Mezarlığı'na getirilmişlerdi. Oradan sonra nasıl başardılarsa -neredeyse kusursuz bir şekilde- dosdoğru bataklıklara, oradan da -şimdi karşılarında yükselen- Gölgesurları'na varmışlardı.

   Aylar süren, akıllarında dehşet ve kahırdan başka bir şey bırakmayan kabus gibi Ghoria yolculuğu nihayet sona ermişti. Solunan hava artık ciğerlerini yakmıyor, gökteki karanlık yavaş yavaş maviliğe karışıyordu. Artık unuttukları güneşin aylar sonra, Gölgesurları'nın üzerinden çizgi çizgi yayılan ışınlarını görebilmişlerdi.

   "Sonunda aydınlığa vardık." diye karşılamıştı Quendelin bu mutlu gelişmeyi. Uzun uzun seyretmişlerdi hasret kaldıkları güneş ışığını, derin derin çekmişlerdi ciğerlerindekine nispeten temiz havayı. Aylardır hep karamsar düşüncelerinden bahsedip durmuşlardı birbirlerine ancak şimdi hepsi hafızalarından uçup gitmişti. Gölgesurları'nı iki günlük -artık son derece basit gelen- bir tırmanışla aşarken hep mutlu, iç açıcı şeylerden bahsetmişlerdi neşeyle.

   Terkolmuş Dağlar'a kıyasla çok alçak olsa da Gölgesurları yüksek dağlardı, ancak artık dağ yolculuklarına alışkın olan grup için bir engel oluşturmaktan uzaktı. Atlar biraz zorluk çıkarsa da o kadar badireden sonra bunun bir sorun olmasına izin vermezlerdi. Dar bir geçit buldular ve oradan yolun büyük bir kısmını tırmandılar. Sadece atlardan inmek zorunda kalmışlardı, hiç olmadığı kadar hallerinden memnundular. İçleri coşkuyla kıpır kıpırdı, dar geçitte neşeli kahkahaları yankılanıyordu.

   Akşama doğru dağın zirvesindeydiler, artık kara bulutlar biraz yukarılarında, ama gerideydiler. Güneş kara bulutların ardına, batıya doğru kayarken yolarkadaşlarının ayaklarının altında uzanan Eusthar'ın rengarenk ovalarını kızıl bir ışıkla gözler önüne seriyordu.

   "Eusthar..." diye mırıldandı Perrin duygulu bir edayla, gözleri pırıl pırıldı. "Sonunda geldik..."

   Quendelin yaşadıklarını bir bir aklından geçirerek başını yavaşça salladı. "Buna inanamıyorum..."

   "Doğanın renklerini bir daha göremeyeceğimizden korkuyordum, bir daha güneşi göremeyeceğimizden..." diye mırıldandı Nielda, Quendelin'in koluna girerek. Quendelin kızın kızıl ışıkla aydınlanan güzel yüzüne baktı, teni yorgunluktan çizgilerle bezenmişti. Gözleri dolu doluydu, mutlulukla parlıyordu.

   "İşte geldik," dedi Quendelin, yüzünde yaşadığı dehşetten ve çektiği sıkıntılardan eser kalmamıştı. "Bakalım şimdi neler olacak..."

   "Hey! Şuraya bakın!" diye işaret etti Perrin neşeyle hoplayıp zıplayarak. "Bir yol! Doğru mu görüyorum? Bu bir yol değil mi? Öyle olduğunu söyleyin n'olur..."

   Quendelin Perrin'in deliler gibi işaret ettiği yere baktı. Uzaklarda -bulundukları yerden zar zor seçilebilen- bir köy yolu vardı. Yılan gibi kıvrılarak ağaçların arasından ilerliyor, sonra gözden kayboluyordu. "Evet doğru görüyorsun." dedi Quendelin gülümseyerek, rahatlamıştı, kaygıları yenilgiye uğrayarak yavaş yavaş içinden çekiliyordu. "Astra aşkına... Kurtulduk..." diye mırıldandı inanamayarak.

   "Haydi gidelim!" diye yalvardı Perrin heyecanla, hakkında övgü dolu sözler duyduğu Eusthar'ın görkemli, güzel şehirlerini görmek için sabırsızlanıyordu.

   Ve üçü çocuklar gibi hoplayıp zıplayarak zirveden bayır aşağı inmeye başladılar...

 

   "Of, bu ne sıcak böyle." diye söylendi yaşlı çiftçi Farrell, gömleğinin yakasından bir düğme daha açarken. Yetmişli yaşlarındaydı ve hatırlayabildiği en uzun zamandan beri çok yakın dostu olan kendi gibi ihtiyar, iskeleti meydanda kemikleri sayılan atı Horace yük arabasını gayretle çekiyordu, toprak yol üzerinde fazla sarsılmadan yavaş yavaş ilerliyorlardı. Farrell'ın koyu, güneş yanığı teni boncuk boncuk terle bezenmişti, bütün gün tarlada güneşin altında çalışıyor olsa da şapka takmayı hiç sevmezdi, yanakları al al olmuş kavruluyordu. Farrell güneşe alışkındı ama sıcağından fena halde bıkmıştı.

   "Sana akşama doğru yola çıkalım demiştim baba." diye karşılık verdi hemen yanında oturan küçük oğlu Ruben, dizginleri ustalıkla tutuyordu. "Artık yaz geldi, bilmem haberin var mı?"

   Farrell oğluna ters ters baktı, kupkuru dudakları çatlamıştı, alnından ter boşalıyordu. "Hava kararmadan evde olmalıyız, bütün gece tarlada olacağım dinlenmem gerek. Ben artık genç değilim." dedi yaşlı, peltek sesiyle. Arabanın kasasına uzanarak güneşten hazine gibi sakladıkları su şişesini aldı ve bir iki yudum içtikten sonra iğrenerek tükürdü. Su sımsıcaktı, içini serinletmek yerine midesini bulandırmıştı. "Lanet olsun bu sıcağa be!" diye sövdü eline döktüğü suyu yüzüne sert sert çarparak. Yüzünü ovuştururken eli beyaz, bir iki günlük sert sakalına sürttükçe çıtırdıyordu, yanmış yanaklarına değdikçe sıcak daha da acı verici oluyordu.

   "Şu fazladan para vermeme inadından vazgeçebilsen bu sıkıntıyı çekmene hiç gerek kalmayacak baba." dedi Ruben somurtarak. "Rupert sadece beş bakır paraya bu işi yapabilirdi, üstelik alışverişin dışında hiçbir şeye para harcamayacağı konusunda da garanti veriyor..."

   "Pöh! Daha size güvenecek kadar bunamadım!" diye çıkıştı ihtiyar, dökülmeye başlamış dişlerini sergilercesine sırıtıyordu kendinden gurur duyarak. "Paramı ne sana ne de o uyanık ağabeyine emanet edecek göz var mı bende!"

   Ruben ilgisizce dudak bükerek omuzlarını silkti. "Hem ne yapacakmış ki parayla?" diye devam etti Farrell, gömleğinin cebine tıkıştırdığı bezi çıkarıp alnındaki terleri silerken. "Kalkıp bir de haksızlık yapıyorum diye suçlarlar beni, size yeteri kadar harçlık vermiyor muyum? Bir de öyle haklıymış gibi davranıyor ki ağabeyin olacak o tilki beyinli, gören de parayı faydalı bir iş için istediğini sanar... O da ne?"

   Yolun yüz metre kadar ilerisinde yıldız gibi parlayan bir şey Farrell'ın gözünü almıştı. Daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı, bir değil iki şey olduğunu görebildi sadece. "Biliyorsun gözlerim iyi görmez, ne onlar öyle?" diye sordu oğluna merakla.

   "İki atlı." diye cevap verdi Ruben, gördüklerinin ne olduğunu anlamaya çalışarak dikkatle bakıyordu. "İnsanlar herhalde ama o kadar parlak ki pek bir şey anlaşılmıyor... Bize doğru yaklaşıyorlar..."

   Daha kesin şeyler söyleyebilecek kadar birbirlerine yaklaşana dek bir süre sustular. Ruben'in dediği gibi iki atlı onlara doğru yaklaşıyordu, sanki onları fark edince hızlanmışlardı. Sabah güneşinin altında ışık saçan garip suretler yaklaştıkça Farrell'ın gözleri kamaşıyordu. "Hah, gördüm saçmış!" diye bildirdi Ruben hayretler içerisinde.

   "Saç mı?" diye şaşırdı Farrell, "Ne saçı?"

   "O parlayan şeyler saçmış."

   Farrell daha iyi görebilmek için uzandı. "Ha, evet saçmış. Ben hayatımda bu kadar parlak sarı saç görmedim."

   "Çok uzun boylular bir de, saçları sarı olmasa Howard'lar diyeceğim ama..." dedi Ruben kafasını kaşıyarak.

   "Yok yok değil, Howard'lar değil de kim bunlar? Çok ilginç insanlar olduklarına dair içimde bir his var, buraların yabancısı gibiler." diye fikir yürüttü Farrell.

   "Hızlandılar, atları koşturmaya başladılar, baba ne yapacağız?" diye telaşlandı Ruben babasının koluna asılarak.

   "Çüş! Çüş!" diye durmasını emretti Farrell atına, ama ihtiyar Horace duymayarak seğirtmeye devam ediyordu. Dizginleri Ruben'in elinden kaparak çekti, yaşlı at sonunda sendeleyerek durdu.

   Farrell Horace'ı durdurmaya uğraşırken atlılar yanlarına gelmişlerdi bile. Yaşlı çiftçi bir anda onları karşısında görünce nefesi kesildi, Ruben donakalmış bir halde bu garip insanları inceliyordu. Tabii insan idiyseler...

   "Merhaba."

   Farrell bu sıcak karşılamaya ağzı bir karış bakarak cevap verebildi. Bunlar da neydi böyle? Sivri kulaklar, badem şekilli masmavi gözler, pırıl pırıl sarı saçlar... Yüzlerini dikkatle inceledi, yüz hatları ince, zarifti. Tenleri pürüzsüz de olsa ufak tefek yorgunluk izi çizgiler vardı. Kız olan çok güzeldi, ona selam veren erkek olanın yüzünü de kıskanmamak mümkün değildi. Bu sıcak havada beyazı kirin ve çamurun altında kalmış bir cüppe giyiyordu, kızın üzerinde de -yine çamur içinde- açık kahverengi bir pantolon üzerine aynı rengi almış bir bluz vardı.  İkisi de gençti ve çok gizemli oldukları dışında Farrell onlar hakkında başka bir kanıya varamamıştı.

   "Ben Quendelin, arkadaşlarım Nielda ve Perrin." diye tanıttı Quendelin, heyecanını gizleyemiyordu. Kendini çok garip hissediyordu, ne yapması gerektiğini düşündü deliler gibi. İnsanlar gibi tokalaşmak için elini uzatmayı düşündü ancak yaşlı adamın bakışları bunun pek de iyi bir fikir olmayacağını anlamasına yetmişti.

   Farrell bir ona, bir Nielda'ya, bir de yeni farkına varmış olduğu neşeli yüzlü minik adama bakıyordu sırayla.  "S-siz insan mısınız?" diye sordu kekeleyerek, allak bullak olmuş aklından çıkarabildiği en mantıklı soru buydu.

   Quendelin anlayışla gülümsedi. "Hayır, biz elfiz." dedi Nielda'yı gösterir şekilde bakarak. Sonra Perrin söze karıştı neşeyle. "Ben de bir buçukluğum!"

   Ama ne Farrell ne de oğlu onu duymamıştı bile, ağızları bir karış açık elflere bakıyorlardı donakalmış bir halde. "Elfler..." diye sayıklıyordu çocuk gözlerine inanamayarak. "Güneş başımıza vurdu ve hayal görüyoruz... değil mi baba?"

   Quendelin sıkılmaya başlıyordu, nefret ettiği bu duruma yine düşmek zorunda kalmıştı. Ne tarafa gideceklerini -öncelikle de nerede olduklarını- öğrenmek zorundalardı ve bu fırsatı kaçırmamak için de elinden geldiği kadar kibar olmaya gayret ediyordu. "Sylvanor'dan geliyoruz. Buraya Ghoria'dan geçerek geldik ve çok yorgunuz. Bize en yakın şehrin veya kasabanın ne tarafta olduğunu söylerseniz minnettar kalacağız..." dinlendiğini ama anlaşılmadığını fark ederek sustu, sabrının sınırlarında dudaklarını ısırarak sinirlerine hakim olmaya çalıştı.

   Nielda durumu fark ederek araya girdi. "Ee... Bayım..." Evet bu doğru kelime, diye düşündü gülümseyerek. "Şu an tam olarak nerede olduğumuzu bilmiyoruz... Ee..." Quendelin'den daha anlaşılır şekilde konuşmaya çalışıyordu, sanki yeterince garip değillermiş gibi...

   "Bu yol Sharvar'a gider hanımım, y-yani sizin gittiğiniz yön..." diye cevaplamaya çalıştı Farrell endişeyle karışık bir kibarlıkla, neyse ki Nielda'yı derin derin düşünmekten kurtarmıştı en azından.

   "Peki bu Sharvar... Eusthar'da değil mi?" diye sordu Quendelin, içini korkunç bir tedirginlik kaplamıştı. Ya çok başka bir yerden çıkmışlarsa...

   "E-evet, t-tabii ki efendim..." diye kekeledi Farrell şaşkınlıkla, bu soruyu hiç beklemiyordu.

   Quendelin rahatlamıştı, farkında olmadan gülümsedi. "Bizden korkmayın, durumumuzu garipsemenizi anlıyorum. Elfleri burada, yolunuzun üzerinde görmeyi hiç tahmin etmezdiniz. Sadece sizden yardım istiyoruz, buraların tamamen yabancısıyız."

   Farrell ihtiyar yüzünde aptal bir ifadeyle durumu anlamaya çalışıyordu, bir müddet sonra yavaşça başını salladı ama konuşamayacak kadar hayretler içerisindeydi. Hala neler olduğunu merak ediyordu, hayal görüp görmediğini anlamaya çalışıyordu deliler gibi. Elf duruma açıklık getirmeye çalışsa da bu inanılmayacak bir olaydı.

   "Demek gerçeklermiş..." diye mırıldandı çocuk, gözleri parlayarak.

   Quendelin'in öfkeden parlayacağını anlayan Nielda önce davrandı. "Evet canım, tamamen gerçeğiz." dedi çocuğa tatlı tatlı gülümseyerek. Çocuk elf kızının sıcak yaklaşımı karşısında korkusunu tamamen üzerinden atıvermiş gibiydi. Ruben bu karşılaşmayı tüm yaşamı boyunca hayretle hatırlayacaktı. "Sizin sadece uydurma masallarda var olduğunuzu sanırdık, o masallarda hep yardımseverdiniz, hep çok iyiydiniz!" diye seviniyordu Ruben oturduğu yerde hoplayıp zıplayarak.

   Belki bu da bir masaldır, diye düşündü Quendelin dalıp giderek. Ama ben bu masalı yaşamak istiyor muyum? Bu masalın hiç yaşanmaması benim elimdeydi, kılıcın bana geldiği gün onu nehre geri atıp kurtulabilirdim... Bunu yapmadığıma pişman olduğum çok zamanlar oldu, ama şimdi... Hayır, şimdi pişman değilim...

   "Umarım sormamda bir sakınca yoktur, sadece merak ettim de... efendim" dedi Farrell, dudakları titriyordu. "Sanırım çok uzaklardan geldiniz," -elfler nereden geldiklerini söylemişlerdi ama Farrell o ara şokta olduğundan hatırlamıyordu- "Eusthar'da ne işiniz var?"

   "Obelin'le görüşeceğiz. Eusthar'da yaşıyormuş, onu nerede bulabileceğimizi biliyor musunuz?" diye sordu Quendelin heyecanla.

   "Obelin..." Farrell kaşlarını çatarak derin derin düşündü. "Obelin... Ha, şu ölümsüz adam." diye hatırladı.

   "Evet o." diye onayladı Quendelin başını sallayarak, devamını duymak için sabırsızlanıyordu.

   "Üzgünüm, nerede olduğunu hiç bilmiyorum."

   Quendelin'in yüzü asılsa da umudunu yitirmemişti elbette, bütün ülkeyi karış karış gezmesi gerekse de Obelin'i bulacaktı.

   "Ben sadece basit bir çiftçiyim," dedi Farrell. "kendi çiftlik evimde yaşıyorum çocuklarımla beraber." -yük arabasının sürücü kısmında yanında heyecanla kıpır kıpır oturan oğluna baktı- "Bizim gibiler Obelin'i pek tanımaz, sadece ismini biliriz işte. Onu hiç görmedim, üzgünüm ki göreni de tanımıyorum."

   "Peki onu nerede bulabileceğimizi kim söyleyebilir bize?"

   "Hmm... Bilmem." dedi Farrell, yardımcı olabilme temennisiyle uzun uzun düşündükten sonra.

   "Nasıl bilmezsin baba!" diye kızdı Ruben hayretle. "Lord Leorance bilir!"

   "Lord Leorance mı? Tamam o bilir de, aklıma gelmişti zaten de...ee, şey... nasıl söylesem..." -Farrell'ın yüzünden terler boşalıyordu- "Lord Leorance çok soylu bir aileden gelir, Eusthar'ın güneybatısındaki toprakların -şu an bulunduğumuz topraklar da dahil- hatırı sayılır bir bölümü onundur..."

   "Yani bizimle görüşmeyi kabul etmez." diye tahmin etti Nielda başını yavaşça Quendelin'e çevirerek. "Eusthar'ın güneybatısı demek..." diye sayıklıyordu Quendelin kendi kendine, hiç de umutsuz gibi görünmüyordu, her zamanki gibi düşünceliydi.

   "Aslında Lord Leorance adaletli ve dürüst bir şövalye olarak meşhurdur, asil ve kibar biri olduğu bilinir. En azından sizi dinleyeceğini tahmin ediyorum." dedi Farrell.

   "Peki onu nerede bulabiliriz?"

   "Gittiğiniz yolun tam aksine, yani bizim gittiğimiz yönde giderseniz Margos'a varırsınız, yaklaşık bir günlük mesafede." dedi Farrell eliyle gittikleri yönü işaret ederek. "Lord Leorance'ın şatosu o şehirde. Kalabalık olduğu kadar da güzel bir şehirdir."

   Quendelin gülümsedi, adamın aklından geçenleri tahmin etmekten öte biliyordu. Farrell kendi kendine hayret ediyordu elbet, efsane olarak bildikleri elfleri karşısında bulan ihtiyar onlara ciddi ciddi yol tarif ediyordu!

   "Size rastladığımız çok iyi oldu, çok teşekkürler." dedi Quendelin kibarca, ardından Nielda'ya yola koyulmaları için bir işaret yaptı. "Şu lordla görüşmeyi deneyelim bakalım, size iyi günler..."

   "Durun!" diye çığlık attı Ruben ayağa fırlayarak, neredeyse dengesini kaybedip arabadan aşağı yuvarlanacaktı. "Yolumuz aynı, neden birlikte gitmiyoruz?" dedi yalvarırcasına.

   Quendelin -büyük bir başarıyla- yorgunluktan ölüyormuş gibi rol yaptı. "Sanırım yalnız gitsek daha iyi olacak, çok yorgunuz ve bir an önce şehre varıp dinlenmek istiyoruz. Hızlı gideceğiz."

   "Ghoria'yı boydan boya geçtik de." diye yardımcı olmak istedi Perrin, kendinden gurur duyar gibi kasılıyordu. Buna inanmak zordu, Farrell ve oğlu birbirleriyle bakıştılar. Gerçi elflerin üstü başı berbat haldeydi, giysilerinde sanki savaştan çıkmış gibi kan lekeleri vardı. Ghoria'dan geçmek imkansızdı, zaten elfler de küçük arkadaşlarına dudaklarını bükmüş hayretle, inanamayarak bakıyorlardı.

   "Lütfen." diye yalvardı Ruben, ısrarına katılması için babasının koluna asılıyordu. Farrell oğluna gülümsedi, aslında en az onun kadar istiyordu elflerle gevezelik etmeyi. "Size eşlik etmekten çok mutlu olacağız." dedi kibarca, sevimli, cana yakın bir ihtiyar gibi görünmeye çalışarak.

   İnat etmeyi bırak, dedi Quendelin kendi kendine. Yorgunluktan her yerim ağrıyor, başım çatlıyor ama ben de merak ediyorum, onlarla konuşmalıyım. "Pekala, tamam." dedi bezginlikle başını sallayarak. "Zaten aynı yolda ayrı ayrı gitmemiz saçma olur, hem bizim de merak ettiğimiz bazı şeyler var."

   "Harika!" diye kutladı Ruben neşeyle. "Size yardımcı olmak bizim için bir şeref." dedi Farrell memnuniyetle ve dizginleri sallayarak ihtiyar atı harekete geçirdi. Ne elfler, ne de onların -haftalardır koşup duruyor olmalarına rağmen- dinçliklerinden hiçbir şey kaybetmemiş, genç, heybetli atları Horace'ın umurunda değildi, güneşin altında kavruluyordu ve bir an önce ahırına dönmek istiyordu. Diğer atlar da Horace'ın bu dileğine katılıyordu, onun ömrü boyunca yaşadığı yorgunluğun, zorluğun kat kat fazlasını birkaç haftada yaşamışlardı ve artık soluklanmayı hak etmişlerdi.

   Güneş yavaş yavaş tam tepeye doğru yükselirken neyse ki gölgeli, serin bir ağaçlığa daldılar. Yorgunluktan helak olmuş elfler yaşlı çiftçinin ve geveze oğlunun meraklı sorularından yeteri kadar çektiklerinden, yolda rastladıkları bir iki kişiyi görünce neredeyse saklanacak yer aramışlardı. Boş soruları bile önce kibarlıkla yanıtlamışlar, sonra kısa cevaplar vermeye, sonra geçiştirmeye ve artık duymamazlıktan gelmeye başlamışlardı. Sıkıcı sorular yakıcı güneşten bile daha bunaltıcıydı. Ve nihayet soru sorma sırası elflere geldiğinde vakit öğleni bulmuştu.

   Quendelin Eusthar'ı merak ediyordu, saatlerdir soracağı soruları aklında hazırlıyordu. Sonunda merakını giderme fırsatı yakaladığında tam ağzını açmışken Farrell önlerindeki yol ayrımını işaret ederek şöyle demişti: "Hay aksi, yolumuz burada ayrılıyor. Haftalık alışverişimiz için -şu sağa dönen yolun sonundaki- Dorhem kasabasına gideriz hep, siz dümdüz devam edin. Akşama Margos'a varmış olursunuz."

   Quendelin'in bir karar vermesi gerekmişti. İhtiyar sohbette oğlunu susturduğundan çocuk sıkılmış gibiydi, ama Farrell'ın çenesi durmak bilmiyordu, konuşmaya devam etmek için hevesliydi. Quendelin sorularını kapı dışarı eder gibi aklından silip atarak hepsinden vazgeçti, sessizliğe ve sükûnete kavuşma hayali daha ağır basmıştı. Sonunda kısaca teşekkür edip vedalaşarak ayrıldılar.

   "Ayaklarım adına, adam beni bile susturdu." dedi Perrin hayretle, çiftçinin arabasının diğer yoldan uzaklaşışını seyrederken. "Ah, şimdi hatırladım! Lorenborn'un ne tarafta kaldığını soracaktım ama, adam öyle bir konuştu ki hatırlayacak fırsat bile bulamadım."

   Nielda yorgun argın gülümsedi. "Lorenborn'un yerini öğrenip de ne yapacaksın?"

   "Eusthar'a gelmem bir işe yarasın, gidip Lorenborn şarabının sırrını ortaya çıkaracağım!"

 

   Karanlık çöktüğünde sonunda biraz olsun serinleyebilmişlerdi, ama hiçbiri güneşin batışına sevinmiyordu. Yıldızlarla pırıl pırıl olsa da gökyüzünün siyaha bürünmesi akıllarına Ghoria'da yaşadıkları dehşeti getiriyordu. Getirmeye de devam edecekti, hayatlarının her gecesi hatırlayacaklardı.

   "Meliot'u görebiliyorum..." diye mırıldandı Quendelin yıldızlara bakarak. "Bana gülümsüyor..."

   "Quendelin bak!" diye işaret etti Perrin heyecanla, önünde oturan Quendelin'in omuzlarına asılarak. "Geldik!"

   "Fazla dikkat çekmeyin!" diye tembih etti Quendelin aceleyle, yüzünü pelerininin kukuletası içine iyice çekerek. Perrin'in ayağında Lord Wilfrey'in ona özel olarak tahsis ettiği kısa çizmeler vardı, hayatı boyunca ayakları çıplak gezmediği ilk yer Ghoria bataklıklarıydı ve Quendelin burada da giymesi için ısrar etmişti, o kıllı ayaklar şık bir ayakkabıdan çok daha fazla dikkat çekiyordu.

   Quendelin içini çekerek Perrin'in işaret ettiği yere baktı, yolun sonunu gösteriyordu. Şehre gelmiş sayılırlardı, nöbetçilerin meşaleleri şehrin yüksek surlarını loş bir ışıkla gözler önüne seriyordu. Yol doğru şehrin kapılarına varıyordu, yanlarından geçip giden insanlar orada küçük bir öbek oluşturuyordu. Quendelin kapıdaki nöbetçilerin muamelesine dikkat etti, pek bir sorun yaşamayacak gibiydiler. Yol tenha sayılırdı, bu akşam şehre pek yabancı gelmiyordu.

   Üçü de heyecanla sessizleşerek rahat bir tavır sergilemeye hazırlandılar. Yaklaştıkça derinden gelen kalabalık konuşma sesleri, atların kişnemeleri, ayak sesleri gitgide yükseliyordu. Şu ana kadar kimsenin dikkatini çekmemişlerdi, şehrin surlarının ardından özledikleri sükûnet ve huzur bir dalga gibi yayılarak rahatlamalarını sağlıyordu. Surların biraz ilerisinde akan sığ ırmağın şırıltısı ruhlarını dinlendiriyordu. Kısa köprüyü aşarken dalıp gitmiş gözlerle ırmağın yüzeyindeki ayın yansımasını seyrettiler.

   Kapılara varırken öyle sakindiler ki neredeyse nöbetçiler onları fark etmeyecekti bile, ancak tam geçip gidecekken bir nöbetçi onları şöyle bir süzdükten sonra durmalarını işaret etti. Quendelin arkasında Perrin'in ani bir şokla titrediğini hissetti ama neyse ki Nielda kendisi gibi sakinliğini korumayı başarıyordu. Quendelin bir an kukuletasının başında olup olmadığından emin olamayarak kontrolünü kaybetti ama pek belli etmeden kendini toparlayabildi.

   "Margos'a hoşgeldiniz." dedi nöbetçi kibarca, bir yandan hepsini teker teker inceliyordu. "Sizi durdurmamın nedeni..." -kan ve çamur lekeli pelerinlerini işaret etti- "Başınıza bir şey mi geldi?"

   Quendelin tıkandı, kalp atışlarının hızlandığını dehşetle fark etti. Düşünemiyordu. O lekelerin icabına bakmaları gerekiyordu ama nasıl? Yalan söylemeli miydi? Buna gerek var mıydı?

   "Çok önemli bir mektup taşıyoruz, Kalindor ordusu komutanı Lord Wilfrey'den. Çok önemli..." dedi Quendelin yutkunarak.

   "Ya, öyle mi?" diye şaşırdı nöbetçi, etrafına bakınarak bir iki nöbetçiyi daha yanına topladı. "Ne mektubu bu?" diye sordu kaşlarını çatarak.

   "Lord Leorance'ı görmemiz gerek." diye karşılık verdi Quendelin.

   Nöbetçiler şaşkın şaşkın bakıştılar, fısıldaşarak aralarında kısa bir görüşme yaptılar. Quendelin göz ucuyla Nielda'ya baktı, kızın yüzü solgundu, ama hala sakinliğini koruyordu. Doğru söylemekle en doğrusunu yaptığını o da kabul ediyordu, ya da şimdilik öyle görünmeye çalışıyordu...

   "Mektubu bana verin, lorduma ileteyim." dedi nöbetçi, sonunda kararlarını ileterek.

   "Onunla özel olarak görüşmeliyiz." diye ısrar etti Quendelin, yardım ister gibi Nielda'ya bakıp duruyordu çaresizlikle.

   "Lordum bu akşam çok meşgul, sizinle görüşemez üzgünüm." dedi nöbetçi kesin bir dille, başını hayır anlamında sallayarak. Garip bir şekilde bu yabancılara saygılı davranma gereği hissediyordu, yoksa çoktan tavrını ortaya koymuştu ancak...

   Quendelin harap olmuş sinirlerine daha fazla hakim olamadı;

   "Şimdi beni iyi dinle, Kalindor barbarların istilası altında ve Kalindor'un tek umudu olan mektubu taşıyan bizi geri çevirerek savaşın gidişatının sorumluluğunu üzerine mi alıyorsun? Ghoria'nın lanet olası sisinin içinde aylarca yolu bir nöbetçi tarafından geri çevirilmek için tepmedim ben! Arkadaşım o lanet olası yaratıkların elinde bunun için ölmedi! Lordunla görüşeceğim!"

   Bir ölüm sessizliği oldu, sanki şehirden yükselen sesler bile kesilmişti. Nöbetçiler tamamen gerçek ve çok derin bir nefret saçan adamın bakışlarına dehşetle bakakalmıştı. Töhmet altında kalan nöbetçi sonunda yutkunarak kararını verdi.

   "Beni izleyin..."

 

 

 

 

10

Lord Leorance Ironheart

 

 

   "Herşey hazır efendim." diye rapor etti hizmetçilerinden biri, yemek salonuna girer girmez saygıyla reverans yaptıktan sonra. Ne kadar kibar ve alçakgönüllü bir kişiliğe sahip olsa da, şatosunda hiçkimse Lord Leorance'a saygıda kusur etmezdi. O otoritesini bu şekilde sağlıyor, hatta diğer kibirli lordlara nazaran çok daha başarılı oluyordu. Leorance'ın topraklarında yaşayanlar Eusthar kralını bile imrendiren, sadakatten öte gönülden bir bağlılıkla lordlarını yüceltirlerdi.

   Dikdörtgen şekilli uzun yemek masasının baş köşesinde tek başına oturan lord, iştah açıcı şekilde önüne serilmiş tabaklar dolusu yemeklere düşünceli düşünceli bakıyordu. Çok az yemişti, heykellerle, tablolarla süslü dev yemek salonunda yalnız yemek, lokmaları boğazına tıkıyordu. Genelde danışmanları yemekte ona eşlik ederlerdi ama hepsi şu an yarınki uzun yolculuk öncesinde telaşla yarım kalan işlerini bitirmekle meşguldüler. Leorance yalnızlıktan bıkmıştı. İçini çekerek yavaşça başını kaldırdı, kapıda sabırla dikilen kadına bezginlikle baktı.

   "Teşekkürler Gwen." dedi kendini zorlayarak, sıkıntıdan öyle yorgun görünüyordu ki günlerdir gözüne uyku girmemiş gibiydi.

   "Lordum." hizmetçi karşılık olarak saygıyla eğildi. Uzun yıllardır Ironheart'lere hizmet ediyordu, Leorance'ın babasının zamanından beri, ama hala davranışlarında ilk günkü kadar dikkatliydi. "Toplantıda hangi tuniğinizi giyeceğinize karar verdiniz mi efendim?"

   Hizmetçi kapıyı araladı ve bir iki genç kız ellerinde itinayla taşıdıkları tunikleri salona getirdiler. Leorance hangisini giyeceğini düşünmemişti bile, umursamıyordu. Ama özenle hazırlanmış kıyafetleri sırf kabalık etmemek için inceledi. Hepsi yıkanmıştı, kaliteli kumaşları pırıl pırıl parlıyordu. Babasının kadim zırhı üzerine giyeceği tunikler -Ironheart ailesinin sancağı olan- sarı üzerine gümüş kılıç işlemeliydi. Sade olanlar da vardı ama Leorance'ın tercihi belliydi. "Her zamanki gibi sarı olanını." dedi başıyla işaret ederek. "Babam da hep onu giyerdi..." diye mırıldandı, tuniğe sanki içinde babasını görüyormuş gibi hasretle bakıyordu.

   Şatodaki hizmetçilerin en kıdemlisi olan Gwen bir anda dalıp giderek sanki annenin oğluna gülümsediği gibi derin bir sevgiyle gülümsedi. Leorance'ın o tuniği seçeceğini elbette biliyordu, "Emriniz var mı lordum?" diye sordu ayrılmak için hazırlanırken.

   "Hayır Gwen. Gidebilirsin." dedi Leorance dalgın bir gülümsemeyle. Kadın eğilerek selam verip kapıyı ardından yavaşça kapayıncaya kadar bekledi. Ferah olmasına rağmen iç daraltıcı bulduğu salonda yine yalnız kalmıştı, oflayarak çatalı eline alıp dibini masaya vurmaya başladı. Şatoda çalışma şerefine nail olmuş genç hizmetçiler Gwen'i "anne" diye çağırırlardı, Leorance'ın da öyle hitap etmemesinin tek nedeni sınıf farklılığıydı. Oysa o kadın gerçek annesinden çok daha şefkatli, çok daha yakındı onun için. Zaman zaman o genç hizmetçileri kıskandığı oluyordu, onlar hayatlarında sarfettikleri her kelimeye dikkat etmek zorunda değillerdi. Soyluların tabiriyle halktan biriydi onlar, yani Leorance'ın hayalindeki mevkideydiler. Leorance halktan biri olmak istiyordu, halkı yönetmek, onların sorumluluğunu üstlenmek değil. Bunu o seçmemişti.

   Leorance'ın halkı özgürdü, refah içinde yaşıyordu. Ama Leorance halka sağladığı bu mutluluktan hiçbir pay almıyordu. Fakirliği yenmişti. Çiftçilerin tarlaları verimli, dükkanların müşterisi boldu. Halk ona müteşekkirdi, ama Leorance diğer tarafta, müteşekkir olan tarafta olmak istiyordu. Bu barış ve saadet dolu topraklarda bir çiftçi, bir esnaf olmak istiyordu. Şehrin sokaklarında sıradan biri gibi dolaşmak, sıradan bir kadını sevebilmek istiyordu...

   Ona bu hayali yasaklayan soylu ünvanından çok, Ironheart soyunun rejimine, babası Leonard Ironheart'ün ideallerine zorlamayla değil, gönülden bağlı kalacağına dair ettiği yemindi. Bu yemin, Leonard Ironheart'ün atalarının sonsuz ikametgahına gitmeden önce duyduğu son sözlerdi. Leorance biliyordu, babası onu hep izliyor, ondan gurur duyuyordu.

   Salondaki tek ses çatalın masaya vurma sesiydi, sonra çatal cansız parmaklarının arasından düştü, elleriyle yüzünü kapatarak derin bir iç çekti. Salon bomboştu. Tıpkı kalbi gibi. Yemek masası ve sandalyeler vardı, ama sahipsizdiler. Tıpkı sevgisi gibi...

   "Lordum?" kapı çalındı, Leorance irkilerek refleksle ellerini masanın üzerine koydu. "Gir." dedi aceleyle kendine gelmeye çalışarak.

   Kapı açıldı, nöbetçilerin başı Gerald reverans yaparak -biraz tereddütle- içeri girdi. Baştan aşağı zincir zırhlara, silahlara bürünmüş adam elinden geldiğince az gürültü yapmaya çalışıyordu, yine de takırtıları Leorance'ın sessizliğe alışmış kulaklarında gümbürdüyordu.

   "Lordum, birileri ısrarla sizinle görüşmek istiyor." diye bildirdi Gerald, akşam akşam çıkan hadiseden doğan sinir bozukluğunu gizlemeye çalıştı. Bir an duraksayarak lordun tepkisine baktı, son derece halsiz görünüyordu. "Barbarların Kalindor'u istila ettiğini ve Lord Wilfrey'den bir mektup getirdiklerini söylüyorlar efendim."

   Leorance'ın gözleri canlanarak kocaman açıldı. "Ne? Lord Wilfrey'den mi? Doğru mu bu, kontrol ettiniz mi?"

   "Israrla sizinle görüşüp mektubu bizzat vermek istiyorlardı efendim, ama mektubu kontrol etmeden içeri alamayacağıma ikna ettim. Ve... evet efendim, mektupta Lord Wilfrey'in mührü var."

   Leorance elini sakalsız çenesine götürerek ovuşturmaya başladı. Hiç beklemediği bir durumdu, ama en azından ruhunu sıkan düşüncelerden kurtulmasını sağlamıştı. "Bu çok önemli bir haber. Bir oyun olmasın?" diye mırıldandı kendi kendine.

   "Üç kişiler efendim. Daha doğrusu iki buçuk..."

   "Ne demek istiyorsun?"

   Gerald gayet ciddiydi. "Bir buçukluk var efendim."

   "Buçukluk mu!" diye hayret etti Leorance, sonra kaşları çatılarak yüzündeki o bildik kibar ifadeden eser kalmadı. "Kalindor ordusu generali mektubunu bir buçukluğa mı emanet edecek! Bu bir tuzak!"

   Gerald tıkanarak konuşamadı, lordun yüzüne suçlu suçlu baktı. "Diğer ikisi insan lordum, biraz garipler ama..." diye geveledi tekrar konuşabildiğinde. "Giysileri çamur içinde, kan lekeleri de var. Yalan söyledikleri çok açık lordum, Ghoria'dan geçtiklerini söylüyorlar!"

   Leorance ayağa fırladı, pelerini peşinden yerleri süpürerek dengesiz adımlarla pencereye yürüdü. Öfkeyle kasılmış ellerini arkasında birleştirip dışarıyı seyrederek sakinleşmeye çalıştı.

   "Lordum? Ne yapmamızı emredersiniz?" diye soruyordu Gerald ama cevap alamıyordu, tevekküllü adımlarla yavaş yavaş yaklaşmaya devam etti. "Lordum..."

   Sonunda Leorance kararını verdi, derin bir nefes alarak Gerald'a döndü. "Bir görüşelim bakalım. Büyük hole getirin onları." dedi ve pelerinini savurarak kapıya doğru yöneldi. Gerald hızlı hızlı yürüyen lordunun önüne atılarak kapıları onun için aça aça büyük hole kadar koridorlardan uçarcasına geçtiler.

   Gerald -yuvarlanma tehlikesi atlatarak- merdivenlerden üçer üçer indi ve şatonun koca kapılarına doğru koştu. Leorance adımlarını yavaşlatarak büyük hole inen geniş, uzun merdivenlerden pelerinini birkaç basamak geriden sürükleyerek iniyordu. Şato pek kalabalık olmazdı, çok da büyük değildi zaten. Holde nöbetçiler ve meraklı hizmetkarlar doluşmuştu, Leorance holü en son ne zaman bu kadar kalabalık gördüğünü hatırlamıyordu. Gerald kapılara varmış lordundan işaret bekliyordu. Leorance başını salladı.

   Kapılar alelâcele açılır açılmaz nöbetçiler hücum etti. Mızraklar tehditkar bir biçimde saplamaya hazır tutuldu, kılıçlar çekildi. Leorance pek bir olay yaşanmadığından heyecanı özlemiş nöbetçilerin hevesli olduğunu, hatta bu hadisenin çıkmasına sevindiklerini fark etti. Leorance'ın hiddeti hızla dinmeye başladı. Böyle bir durumda nöbetçiler fazla kötümser olurdu, gelenleri ona yanlış şekilde tanıttıklarından emindi. Hiddeti yerini tedirginliğe bırakıyordu, doğru söylüyor olmaları, amaçlarının suikast olmasından daha ürkütücüydü. Gerçekten barbarlar Kalindor'u istila mı etmişti?