Hikaye

Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ

Seçilmiş Olan

5

Büyülü sis

Terkolmuş Geçit

    Ertesi sabah yola iki kişi eksik çıkmışlardı, bu durum yolarkadaşlarının moralini bozsa da yollarından vazgeçirmeye yetmemişti. Perrin bu tehlikeli yerlerde kalabalık olmanın yararını -ve gerekliliğini- anlatıp duruyordu, Quendelin'i o süvarileri durdurmamakla suçluyordu. Nielda süvarilere hak veriyor, bu lanetli topraklara girmek yerine onlar gibi kaçıp kurtulmayı öneriyordu. Meliot ise hiç konuşmuyordu.

   Sabahki şaşkınlıktan sonra kısa bir toplantı yapmışlardı, orada Quendelin herkesi olayı unutmalarına ve bir an önce yola koyulmalarına kesin bir dille ikna etmişti. Sıcak olayların yaşandığı dondurucu gece geride kalmıştı ama güneşi özleyen yolarkadaşları hala ısıdan mahrumdu. Üşüyorlardı, soğuktan elleri, ayakları donmuştu. Güneş gri bulutların ardından sadece ışık sağlıyordu, ama o da bir işe yaramıyordu çünkü kimse birşey göremiyordu, sanki bulutlar gökten düşmüş gibi her taraf sisle kaplıydı.

   Perrin dünkü olaydan rahatsızlık duyduğu belli olan Meliot'a arkadaşlık etmek için onun atına binmeyi önermişti, genç adam bezgin bir halde başını sallayarak kabul etmişti. Yola çıktıktan kısa bir süre sonra da Perrin önerisinden pişmanlık duymaya başlamıştı, Meliot tek kelime etmeden önüne bakıyordu sadece. Bir tehlike sezmek şöyle dursun, atın başını bile zor görebiliyordu ama belli ki Meliot ettiği yemine sadık kalmaya kararlıydı.

   Quendelin Meliot'a güvenmek istiyordu ama ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bu siste yön bulmak imkansızdı. Sis doğal olmayacak kadar yoğundu, yoğunluğu gittikçe de artıyordu. Mecburen sisin dağılmasını bekleyeceklerdi ama bundan hiç de umutlu değillerdi. Bir süre daha bulutların içinde gezer gibi yola devam etmeye karar verdiler.

   Quendelin atını Nielda'yla yan yana sürerken sık sık önde giden rehberlerini kaybediyor, telaşlanarak hızlanmak zorunda kalıyordu. Kasvetli hava Nielda'nın ruhunu sıkmıştı, etrafa bakmaktansa başını öne eğmiş, elini atının boynunda gezdiriyordu. Gri sisin içinde bir hayalet gibi kaybolan bembeyaz, kendi gibi zarif ve alımlı atını çok sevmişti. Yola çıkarken Lord Wilfrey onlara tahsis ettiği atların Kalindor'da yetiştirilenlerin en iyileri olduğunu söylemişti, atlar da yürüyüşlerindeki asaletle bunu kanıtlıyorlardı zaten.

   "Ona bir isim düşündüm." dedi Nielda elfçe, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle. "Norfel."

   Quendelin tebessüm ederek yanından başı dik yürüyen atı inceledi. "Norfel..." diye düşündü gözlerini kısarak, elf dilinde rüzgar demekti Norfel. Sonra Quendelin bakışlarını önündeki gri perdeye çevirdi. "Umarım adını hak edecek kadar hızlıdır... Ama dileyelim ki bunu ispatlamasına gerek kalmasın..."

   Nielda neşeyle atına adını birkaç kez tekrarladı, Norfel ilgiden sıkılmışçasına kişneyerek karşılık verdi. Başını salladıkça uzun, beyaz yeleleri püskül püskül sallanıyordu.

   "Bu daha ne kadar sürecek?" diye bir ciyaklama duyuldu önden. Fiziği nedeniyle atlarla arası pek iyi olmayan Perrin'e kalsa atları özgür bırakıp yola yürüyerek devam etseler daha iyi olurdu, ama canını sıkan şu garip sisti. Yolculuklarında etrafı seyrederek, gerek olmasa da bastonunu yere vura vura yürümeye alışıktı, ama maalesef şimdi ikisini de yapamıyordu.

   "Bu sis normal değil." dedi Meliot, sonunda isteksizce de olsa konuşmuştu. "Bunu hissedebiliyorum..."

   "Dün hava berraktı." dedi Perrin katılarak. "Hava bir günde bu kadar çok ve çabuk değişemez."

   Her taraf sessizdi, sanki atlar ayaklarını boşluğa basıyorlarmış gibi hiç ses çıkmıyordu, veya binicileri o sese alıştıklarından duysalar da algılamaya gerek görmüyorlardı. Quendelin başlarına bir şey gelmeden bu sisten çıkamayacaklarını tahmin edebilecek kadar tecrübelenmişti.

   "Sisin içinde büyüyü sezebiliyorum..." diye fısıldadı, sesi sis içinde kaybolup gitmişti.

   "Kara elfler..." dedi Meliot yutkunarak, Ghoria'ya daha çok uzun bir yolları vardı ancak kara elflerin varlıklarını büyünün meşum sessizliğinde hissedebiliyordu. Quendelin haklıydı, bu sisi büyünün yarattığı kesindi. Ama neden?

   "Ayaklarım adına! Gördüklerimi siz de görüyor musunuz!"

   Perrin'in tiz çığlığı, uykusuzluktan başı dönen Quendelin'in yüzüne soğuk su çarpar gibi kendine getirmişti. Gözlerini kırpıştırarak Perrin'i sisin içinde seçmeye çalıştı, buçukluk donakalmış bir vaziyette ileriyi işaret ediyordu. Ama zaten Quendelin'in keskin elf görüşü ilk bakışta sisin üzerinden yükselen karaltıları görmüştü.

   "Terkolmuş Dağlar..." Meliot'un sesi yankılanırmışçasına etraflarında dönüp duran sise karıştı. Dağlar öyle yüksekti ki toprağa inmiş bulutların üzerinden neredeyse gökyüzüne kadar yükseliyordu.

   Karanlığın sınırını görmüşlerdi. Korku ve dehşet, dondurucu, soğuk bir rüzgar gibi eserek ürpermelerine neden oldu.

   "Neyse ki dağları gördük, yoksa gerçekten de gökyüzünde, bulutların arasında olduğumuzu sanacaktım." dedi Perrin dağların tüyler ürpertici görüntüsünü seyrederken.

   "Sanki gökyüzüne uzanan kara bir duvar..." diye mırıldandı Nielda hayretler içerisinde. "Morgar Dağları bu dağların yanında alçak tepeler gibi kalır..."

   Herkes bunun bir rüya -daha doğrusu bir kabus olup olmadığını düşünüyordu çünkü dünya üzerinde böyle bir görüntü olamazdı. Nereye baksalar sisin bulanık grisini görüyorlardı. Doğanın canlı renklerine ne olmuştu? Bu korkunç yerde ne başka bir canlıya rastlanmıyor, ne de en ufak bir ses duyulmuyordu. Dört arkadaş saatlerdir gördükleri tek şey olmakla beraber uzun bir süre daha göreceklerine emin oldukları dağlara dehşetle kocaman açılmış gözlerle bakıyorlardı.

   "Bu dağlardan kimsenin geçememesine şaşmamalı," dedi Perrin boğuk bir sesle. "çünkü bu dağları geçmek imkansız! Şunların yüksekliğine baksanıza, yukarı bakmaktan boynum tutuldu!"

   "Dağları aşmanın imkanı var mı bilemiyorum, zaten biz bunu denemeyeceğiz." dedi Meliot, omuzunun üzerinden arkasına, ona sarılmış titreyen buçukluğa baktı. "Terkolmuş Geçit'ten geçeceğiz..."

   Perrin ona umutsuzca baktı. "Tabii bulabilirsek..."

   "Dağları daha önce de görmüştüm, ama daha doğudaki uzantısını. Dağların yamacından doğuya doğru gideceğiz, ve dağların en alçaldığı, geçişe izin verdiği yere geleceğiz. Terkolmuş Geçit'e..." dedi Meliot, atında öyle dik, öyle kendinden emin duruyordu ki neredeyse dağlara yukarıdan bakacaktı.

   "Ne zaman orada oluruz?" diye ofladı Nielda.

   "Üzgünüm ki kesin bir şey söyleyemeyeceğim."

   "Neden?" diye bir hırıltı duydu Meliot, atını peşinden süren Quendelin'den. Meliot cevap vermedi, iç geçirerek başını sallamakla yetindi. "Neden!" diye tekrarladı Quendelin, bu sefer daha yüksek sesle.

   "Şu lanet olası sis yüzünden nerede olduğumuzu bilemiyorum da ondan!" diye gürledi Meliot hışımla arkasına dönerek, neredeyse attan düşecekti. Onu dikkatli gözlerle süzmeye devam eden elfe gücenerek baktı. "Merak etme! Ölene kadar aramak zorunda kalsam da Terkolmuş Geçit'i bulacağım!" diye devam etti kendini kaybederek.

   Bu kısa süren bağırışmalarla dağların önüne serilmiş garip, puslu arazideki ölüm sessizliği bozulmuştu, Meliot sakinleşip tekrar önüne dönene kadar da uzun bir zaman geçmişti. Meliot'un başı öne düştü, gözlerini kapattı, sessizliği dinledi. Güvenilmemeye alışıktı, bu duruma katlanabilirdi. Kimseye söylemediği, bu yolculuğu kabul etmesinin tek nedeni vardı, aynı zamanda yaşamak için de tek nedeniydi bu...

   "Onu mâzur gör, çok garip olaylar yaşadı." diye fısıldadı Perrin arkasından. "Neler yaşadığını bende tam olarak bilemiyorum. Nielda bana bir şeyler anlattı ama pek anlamadım. Şu taşıdığı kılıçla ilgili bir şeyler, Kutsal İntikam Kılıcı'yla..." Perrin hatırlamaya çalışarak sustu.

   "O kılıç... gerçekten Kutsal İntikam Kılıcı mı?" diye sordu Meliot sakin bir edayla, merakını belli etmemeye çalışarak.

   Perrin arkasına dönüp Quendelin'e baktı, neyse ki bezgin bir halde Nielda'yla konuşuyordu. Rahatlayarak önüne döndü, "Nereden bileyim." dedi terslikle. "Kılıcı Sylvanor'da bir nehirde bulmuş, daha doğrusu kılıç ona gelmişmiş."

   "Pöh! Sylvanor'da mı?" Meliot Quendelin'e dönerek kınayan bir bakış attı. "Yiğit barbar kahramanı Haleg, o efsanevi kılıcı Kalindras nehrine atmıştı, ve kılıç hala o nehrin dibine batmış duruyor!"

   Perrin ilgisizce omuz silkti. "Belki öyledir... belki de Quendelin doğru söylüyordur... bilemiyorum, bilmek de istemiyorum. Ben Eusthar'ı görmek istiyorum."

   "Ne yani bu ölüm kokan yerlere sırf Eusthar'ı görebilmek için mi gelmeyi kabul ettin?"

   Perrin güldü, "E-evet." dedi kendini aptal gibi hissederek. Sonra ciddileşti, "Aslında pek emin değilim..." diye mırıldandı düşüncelere dalarak. "Bilemiyorum, bu elflerle uzun bir zamandır beraberim, onlar benim arkadaşım..."

   "Onlardan ayrılmak istemedin." diye tahmin etti Meliot, Perrin başını sallayarak onayladı ama buna gerek yoktu, öyle olduğu belliydi zaten. "Bana Obelin'le görüşeceğini söyledi -tabii Eusthar'a ulaşabilirse." diye değiştirdi konuyu Meliot, "Üzgünüm ama Eusthar'a ulaşsa bile Obelin'le görüşmek... imkansız gibidir."

   "Ya, neden?" diye sordu Perrin şaşkınlıkla, aklını kemiren düşünceler uçup gitmişti.

   Meliot tekrar arkasını dönüp buçukluğa gülümseyerek baktı, sesindeki heyecanı fark etmişti. "Ne o? Bunu duyduğuna sevinmişe benziyorsun." diye güldü arkadaşça.

   Perrin sabırsızca tebessüm ederek geçiştirdi, bir an önce konuya geri dönmek istediğini belli etmeye çalıştı. "Yüce bilge Obelin," diye devam etti Meliot anlayışla. "binlerce yıldır sürdürdüğü işleriyle o kadar meşguldür ki bitmeyen ömrünün büyük bir kısmını ihtişamlı kulesinde geçirir. Eusthar kralının danışmanıdır ama çoğu zaman kral fikir danışmak için, sarayından yola çıkıp Obelin'in ayağına gitmek zorunda kalır. Zaman zaman Obelin'in kralı bile kapısından çevirdiği söylenir." -Meliot alaycı bir edayla güldü- "Bu durumda Obelin'le görüşmeyi unutsanız fena olmaz." bunu bilinçli olarak yüksek sesle söylemişti, Quendelin'in kulaklarına inanamayarak doğru duyup duymadığını düşündürecek kadar.

   "Bunu Quendelin'e söylemeliyiz." dedi Perrin neşeyle. Arkasını dönüp Quendelin'e baktığında yüzünün tam tahmin ettiği gibi şaşkın ve hiddetli olduğunu gördü. Aslında Perrin ona bu kötü haberi vermek istediğinden emin değildi, zaten başında yeteri kadar sorun, yeteri kadar sıkıntısı vardı. Ama emin olduğu bir şey vardı ki, bu kötü haber Quendelin'in sadece canını sıkacaktı, onu yolundan döndürmeye yetmeyecekti.

   Keşke verecek daha kötü bir haberi olsaydı da Quendelin inat etmekten vazgeçip evine dönmeyi kabul etseydi...

   "Atı yavaşlat." diye emretti Perrin Meliot'a, şansını deneyecekti. Meliot iç geçirerek dizginleri çekti, ama zaten seğirte seğirte yürüyen at biraz daha yavaşlarsa duracaktı, öyle de oldu. Quendelin ve Nielda'nın atları da aynı hızla ilerlediğinden biraz beklemeleri gerekmişti. Quendelin Meliot'un atının yanına geldiğinde dizginleri çekerek atını durdurdu.

   "Bir sorun mu var?" dedi kaşlarını çatarak.

   Perrin derin bir nefes alarak söze başladı. "Evet Quendelin, üzgünüm ama bir sorunumuz var." Perrin yola devam etmesi için atın karnına birkaç kez vurdu, ama at hissetmemişti bile. Sonunda Meliot durumu fark ederek atı harekete geçirdi. "Obelin'le görüşemezsin, üzgünüm." diye devam etti, asık bir suratla memnuniyetini belli etmemeyi başarmıştı.

   "Lütfen, izin ver de görüşeyim." diye alay etti Quendelin kızgınlıkla. Nielda şaşkınlıkla gülümsedi ama Quendelin hiç de eğleniyor gibi görünmüyordu. Perrin'e öyle sert bakıyordu ki buçukluğun nefesi kesilmişti.

   "Perrin doğru söylüyor," diye söze karıştı Meliot, gri sisin içine bakıyordu. "Obelin özel bir durum olmadıkça pek kimseyle görüşmez."

   "Özel durum mu?" Quendelin'in sesi tüyler ürperticiydi. "Özel durumu sırtımda taşıyorum işte!"

   Perrin'in yüzü soldu, planı suya düşmüştü. Bakışlarını Quendelin'den kaçırarak umutsuzca içini çekti.

   "Eğer sırtında taşıdığın gerçekten Kutsal İntikam Kılıcı'ysa iş değişir tabii." diye geveledi Meliot, yüzü kızararak. "Obelin kılıcı tanıyabilecek olan tek kişi, böylece doğru söyleyip söylemediğin ispatlanmış olur."

   "Kes sesini seni aptal!" Nielda'nın yumuşak sesi hiddetle kükredi. "Quendelin'in sana hiçbir şey ispatlaması gerekmiyor! Üstelik kılıcı tanıyabilecek tek kişi Obelin değil! Canlıların en yücesi Bilgeağaç'ı duymamış olmana şaşmamak gerek!"

   Quendelin yan gözle Nielda'ya dehşetle baktı. Nielda utansa da onu çok iyi tanıyan Quendelin'den başkasına belli etmemeyi başardı.

   Soğuk havada Meliot'un yüzünden terler boşaldı, sıcaktan bunalır gibi yakasını açtı. Yapacağı en akıllıca şeyin susmak olduğunu bilse de hırsı buna engel oluyordu, kelimeler ağzından serbestçe kaçıyordu. "Bilgeağaç'ı biliyorum..." dedi yutkunarak. "Obelin kitaplarında ondan büyük saygıyla bahsederdi..."

   "Bilgeağaç bu kılıcın Kutsal İntikam Kılıcı olduğunu söyledi, gözlerimle gördüm!" Nielda söylediklerinin tam olarak doğru olmadığını hatırladı, Bilgeağaç kılıç hakkında bir şeyler anlatmıştı ama ismini ilk Thargor'da öğrenmişlerdi. "Her neyse, bu seni ilgilendirmez! İster inan, ister inanma umurum-uzda değil!" diye devam etti kısa bir duraksamadan sonra.

   İçlerinden karşılıklı atışmaya devam ettikleri uzun bir sessizlik oldu. Kimse sakin değildi, içlerinde öfkeyle yanan ateşi söndüremeseler de bir daha parlamasına izin vermemişlerdi. Dikkatlerini yollarına vermeye karar verdiler. Öncülüğü Quendelin devralmıştı, atını daha hızlı, artık yamaçlarına varmış oldukları dağlara paralel bir şekilde doğuya doğru sürüyordu.

   Meliot rahatlamaya çalışarak derin derin nefes alıp verdi, öfkesini bastırmayı başardığında sesi sakinleştirici bir melodi gibi gelmişti elflerin kulağına. "Lütfen artık dayanamıyorum. Sizinle iyi geçinmek istiyorum, neden benden nefret ediyorsunuz?" dedi dokunaklı bir sesle. "Daha düne kadar herşey iyiydi, ne olduysa dün söylediğim birkaç sözden sonra oldu. Sizi böyle rahatsız edecek ne söylediğimi hatırlamıyorum, gerçekten. Çok mu kötü bir şeydi?" -Meliot ona çevirilmiş yüzlere bir göz gezdirdi, hepsi düşünceliydi. Sonra hatırlayarak devam etti, "Bana güveniyor musun diye sormuştum. İçinizi ne kadar rahatlatacak bilemiyorum ama hiçbir kötü niyetim olmadığına yemin ederim. Üstelik sizi korumaya da yemin ettim... üzgünüm ki şerefim üzerine yemin etmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Sizi bir hain olmadığıma inandırmak için ne yapmam gerekiyor?"

   Kimse daha fazla konuşmak istemiyordu. Quendelin başını ağrıtan konuşmalardan kaçmak için atını hızlandırdı, Nielda da Meliot'a ifadesiz bir bakış atıp omuz silkerek onu takip etti. Meliot elflerin, etraflarında dolanıp duran sise karışmalarını kederli gözlerle seyretti. Arkasından Perrin'in esneme sesini duyabiliyordu.

   "Güzel, gidin! Gidin! Benimle gelmeniz için size yalvarmıyorum zaten! İsterseniz şimdi defolun gidin!" diye haykırdı Meliot gri boşluğa. "Gidemezsiniz! Bensiz hiçbir yere gidemezsiniz! Bana güvenmek zorundasın Quendelin! Seni öldürmek falan istemiyorum lanet olsun istemiyorum! Bunu ispatlayabilirim, şimdi git, yurduna dön, nereye gideceksen oraya git! Sana karşı çıkmayacağım, öldürmek isteseydim bunu çoktan yapardım!"

   Atının karnını tekmeleyerek elflere yetişmesi için hızlandırdı. "Siz gitseniz dahi ben yolumdan dönmeyeceğim! Terkolmuş Geçit'ten geçeceğim, Eusthar'a varana kadar pes etmeyeceğim!" diye devam etti Quendelin'in koluna yapışarak. Quendelin Meliot'a sert sert baktıktan sonra kolunu silkeleyerek kurtardı.

   "Şuraya bakın!" diye işaret etti Nielda aniden, gözlerini kısmış sisin içerisinden uzakları görmeye çalışıyordu. Dağları işaret ediyordu...

   Dağların yamacından ilerleyişleri Meliot'un tahmin ettiğinden kısa sürecekti. Kör edici sisin üzerinden dağların fark edilir şekilde alçalmaya başladığını görmüşlerdi. Aslında bunun hiç de sevindirici bir gelişme olmadığını fark ettiler, yavaş yavaş ölümcül tehlikelerin ağına düşmeye yaklaşıyorlardı.

   "Az bir yolumuz kaldı, yani Terkolmuş Geçit'e." diye bildirdi Meliot, heyecanla dizginleri eline sarıyordu. "Asıl yolumuz oradan sonra başlıyor!" Meliot dizginleri savurarak atını kamçıladı, atı şaşkınlıkla kişneyerek koşmaya başladı.

   "Hey! Yavaş olsana ne bu acelen!" diye çığlık attı Perrin, saatlerdir sakin yolculuk etmeye alıştığından at aniden koşmaya başlayınca dengesini kaybetmişti, zaten şu koca yaratığın üzerinde zar zor durabiliyordu...

   "Ne yaptığını sanıyor bu?" diye homurdandı Quendelin, Meliot'un arkasından sinirli sinirli bakarak. Sonra Meliot sisin içinde gözden kayboldu. "Haydi gidelim." dedi Quendelin ve atını tekmeleyerek, önde alıp başını giden Meliot'un peşine düştü.

   "Koş Norfel, koş!" diye seslendi atına Nielda, telaşla. Kibar bir tekme attı ve saf beyaz, heybetli at hafifçe şahlanarak sisin içinde diğer atları takibe koyuldu. Sonunda biraz ısınabileceği için memnundu Norfel, tıpkı binicisi gibi saatlerdir soğuk havada yürümekten hem üşümüş, hem bıkmıştı...

 

   Gri sisin içine siyah bulaşmıştı. Sırf gri görmekten bıkan yolarkadaşlarına gecenin bildik karanlığı bile iç açıcı gelmişti. Karanlıkta görebilen elfler bile siyahtan başka bir şey görmüyorlardı, doğanın üzeri hala sisle örtülüydü, gökyüzünde ne aydan, ne yıldızlardan hiçbir iz yoktu.

   Ne kadar hızlanmış olsalar da yol tahmin ettiklerinden daha uzun çıkmıştı. Karanlık çökmeden önce son görebildikleri, gitgide alçalan dağların aniden yüksek bir uçurumla sona erdiğiydi. Dar bir vadi oluşturacak şekilde dağlar, elli metre kadar ileriden hemen hemen aynı boyda bir uçurumla yeniden başlıyordu.

   Vadinin kaderi zamanla ona bir isim kazandırmıştı: Terkolmuş Geçit...

   Vadi gerçekten de öyle ıssız, öyle terk edilmişti ki, Quendelin bile vadiyi görünce neredeyse arkadaşlarının yoğunlaşan geri dönme ısrarlarını kabul ederek herşeyden vazgeçecekti. Hiçbir insan veya elf, veya başka bir canlı buraya tek başına gelemezdi. Bu gaflete düşenler kesinlikle delirirlerdi. Eğer Quendelin bu mide bulandırıcı yerde, yanında Nielda'nın olduğunu bir an bile hissetmese çıldırırdı.

   Hiçbir ses yoktu, ve hiçbir şey görülmüyordu.

   Grup dehşete açılan kapı gibi duran vadiye gecenin karanlığında girmeyi göze alamamıştı. Sabahı, o sinir bozucu, büyülü sisi bekleyeceklerdi. Vadiyi gören -en azından öyle olduğunu tahmin ettikleri- bir yerde kamp kurmuşlardı, ama etraflarında, altlarında, üstlerinde ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Dünya kadar geniş, gök kadar yüksek bir salondaydılar sanki, ve salonda hiç ışık yoktu ne yazık ki...

   "Hala yanımda mısınız?"

   Bir saattir kamp yerlerinde, birbirlerine tutunmuş oturuyorlardı ve Perrin bu soruyu yüzlerce defa sormuştu. Ateş yakmayı akıllarından bile geçirmemişlerdi, korkunç karanlık onlara eziyet etmenin yanısıra belki de hayatlarını kurtarıyordu. Kimbilir ne tür yaratıklar dolanıyordu etrafta, ve anlaşılan o ki onlar da karanlıkta göremiyordu, en azından korkudan tir tir titreyen dört arkadaşın tek mantıklı dileğiydi bu.

   Hepsi şu an evlerinde, sıcak yataklarında olmayı diliyordu ama karanlık öyle dehşet vericiydi ki uyuyup bu dileklerini rüyalarında gerçekleştirmelerine bile izin vermiyordu.

   "Gece olduğuna sevinmiştim. Şu başımıza lanet gibi musallat olan sisten kurtulamasak da görmeyecektik en azından."

   "Konuş Perrin, lütfen. Hiç susma ne olur..." diye yalvardı Nielda, kendini Quendelin'in kolları arasına atmış, başını göğsüne çekmiş, gözlerini sımsıkı kapamıştı.

   Perrin bunu başka bir zaman duysa hayret ederdi ama şimdi kendi hallerine acıyordu. "Ah, Nielda... Güzel şeylerden bahsedebilmeyi çok isterdim ama galiba başaramayacağım..." diye itiraf etti karamsarca. "Şu halimize bakın; tamamen kör olduk, kalbimiz deli gibi atmaktan yorulup durmak üzere ve daha saatlerce bu işkenceye katlanmak zorundayız!"

   Sadece Quendelin -elf gözleri sayesinde- hemen yanında oturan Meliot'un ve koluna girmiş Perrin'in görüntüsünün kızıl hatlarını görebiliyordu. Nielda da görebilirdi ama bakmamayı tercih ediyordu. Quendelin'in korkudan ölmemesinin tek nedeni sırtını yasladığı, kabuğu parça parça olmuş yıkık dökük ağaçtı, karanlıkta görme yeteneğiyle onun bir ağaç olduğunu anlayabilmişti. Arkadaşları da aynı durumdaydı, denizde boğulmak üzere olan birine atılan ip gibi canlarını kurtarmak için ağaçtan medet ummuşlardı.

   Quendelin'in gözleri hiç kırpılmadan karanlığı tarıyordu. Her an bir şey fırlayacaktı, ve maalesef Quendelin o korkunç yaratığı görerek ölecek olan tek kişiydi. Oysa diğerleri ne olduğunu anlamadan ölüp gideceklerdi. Elfler ölümden bu kadar ciddiyetsizce bahsetmezlerdi, ancak Quendelin de biliyordu ki şu zamana kadar hiçbir elf güzelim yurdunu terk edip de kendini böyle bir dehşetin içine atmamıştı hiç.

   Titreyen elleri Nielda'nın yumuşacık saçlarında geziyordu, onu saran kollarını sımsıkı çekiyordu kendine doğru, boşlukta birbirlerine tutunurcasına. Yolunun bu kadar büyük bir dehşete varacağını tahmin edemezdi, korkudan hiçbir kurtuluş yolu yoktu. Aslında bunun böyle olacağı belliydi, işaretini daha yolun en başında almıştı... Astra'nın gözyaşları...

   Hayatı boyunca bundan daha çok korkmamıştı, Astra'ya dua etmekten başka bir şey yapamıyordu, onun için ağlamış olan tanrıya. Gözlerini kapatıp, karşılık alamasa da Astra'ya konuştukça onun gözyaşlarının böyle basit bir karanlık korkusu için akmayacağını anlıyordu, aksine inanmak istese de...

   "Meliot orada mısın?" diye fısıldadı Perrin yutkunarak.

   "Bu-buradayım..."

   "Bir şeyler söylesene öldün sanıp duruyorum!" diye kızdı Perrin, çıldırmak üzereydi. "Ben artık dayanamıyorum, ne olursa olsun uyumayı deneyeceğim!"

   "İyi fikir." diye onayladı Quendelin, boğulur gibi bir sesle. "Ama ben uyuyabileceğimi hiç sanmıyorum. Siz uyuyun, nöbeti ben tutarım."

   "Hayır ben tutarım, sen uyumaya çalış." diye itiraz etti Meliot, gönülsüzce.

   "Hayır nöbet benim." dedi Quendelin kesin bir dille. "Bu karanlıkta hiçbir şey göremezsin. Bilmiyorum haberin var mı ama elflerin karanlıkta görme yeteneği vardır. Bu yüzden nöbet benim."

   Meliot daha fazla itiraz etmeden içini çekerek yavaşça yolluğunun üzerine serildi.

   "Dün de pek uyumamışsın canım. Yarın çok yorgun olursun, uyumalısın." diye yalvardı Nielda, başını Quendelin'in göğsüne gömdüğünden sesi derinden geliyordu.

   "Artık alıştım, yarın at sırtında uyurum. Hadi siz bir an önce uyumaya bakın." dedi Quendelin bezgin bir edayla başını sallayarak.

   Meliot ve Perrin çoktan yatmıştı, Nielda da aynı konumda uyumaya çalışıyordu. Quendelin berbat haldeydi, kolunu kımıldatacak hali yokken Nielda'yı ve neredeyse uzattığı bacaklarının üzerinde yatan Perrin'i taşımak zorunda kalmıştı. Quendelin hepsinden önce uyuyacağından ciddi biçimde şüpheleniyordu...

   Ama dayandı, bir saat dayandı ve Meliot uyumuştu. Ardından Perrin'in horultuları gelmeye başladı, bu rahatsız edici bir durumdu. Gürültüye gelecek yaratıklardan çok, onun rahat rahat uyuyuşunu kıskandığı için sinirleniyordu Quendelin. İki saat geçtiğinde yaratıkların gelip Perrin'i kahvaltıya hazırlamasını dileyecekti neredeyse.

   Quendelin kucağında bebek gibi kıvrılmış uyuyan kızı seyrederek vakit geçirebiliyordu bu korkunç gecede. Nielda anlamsız sözler sayıklıyordu, her halde kabus görüyordu. Ama hiçbir kabus şu an yaşadıkları kadar korkunç olamazdı. Elfler için yıllar saatler gibiydi, Quendelin'in ömründen bir yüz yıl gitmişti...

   Bu kabus gecesinin tek eksiği korkunç seslerdi. Gece yarısını birkaç saat geçtiğinde nihayet bu da olmuştu işte!

   Quendelin'in ağacın çürümüş kabuklu yüzeyine yasladığı başı aniden sarsıldı, başından aşağı soğuk sular inmiş gibi uyuklamaktan aniden çıkarak, gözlerini kırpıştırarak etrafa bakındı. İyi halt ettin, diye kızdı bir yandan kendi kendine. Nöbet tutmaya ne gerek vardı ki, uykuda ölmek daha iyiydi...

   Sesler duymuştu, ince, titrek sesler... İşte bir daha oldu, bunlar... bunlar fare sesiydi!

   Lanet olası yaratık, diye sövdü derin bir oh çekerken. Saatlerdir duydukları tek ses bu olmuştu, hatta her taraf şu büyülü sisle kaplandığından beri. Hazır hepsi uyumuşken arkadaşlarını uyandırmanın bir gereği yoktu, bir daha gözlerine uyku girmezdi her halde. Tamam işte saatlerdir hiçbir şey olmadı, diye söylendi tedirginlikle. Bende uyuyacağım.

   Ama gözlerini bir türlü kapatamıyordu. Fare sesleri bir daha duyuldu...

   Korku içini dalga dalga kapladı. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı aniden. Elleri kolları kaskatı kesildi. Sadece gözlerini hareket ettirebiliyordu... ve sanki bir şey gördü...

   Karanlık sisin içinde kaybolan iri, tüylü bir vücut... İğrenç, korkunç bir surat... Çalıların arasında parlayan bir çift göz...

   Gözler ona bakıyordu!

   "Uyanın!" diye çığlık attı Quendelin, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

   Gördüklerinin kabus olup olmadığını merak ederken yaratık büyük bir hızla hareket etti. Perrin esneyerek uyanırken Meliot çoktan ayağa fırlayıp kılıcını çekmişti bile. Yaratık Quendelin'e doğru, fare gibi çabuk dört ayağı üzerinde koşuyordu. Quendelin'in eli ayağı tutmuyordu, donakalmış bir halde üzerine gelen dev fareyi izliyordu kocaman olmuş gözlerle. O sırada kucağında unuttuğu Nielda kıpırdanarak uyandı ve Quendelin'i son anda kendine getirdi.

   Hiçbir şey yapacak vakti kalmayan Quendelin sadece Nielda'yı kurtarabilmeyi düşündü. Elf gözleriyle üzerine gelen yaratığı gören kız dehşetle çığlık attı, ve Quendelin'in kollarının ona sarıldığını hissetti. Quendelin kızı saklayarak kendini siper etti, ve yaratığın sırtına atlayıp paramparça etmesini bekledi çaresizce...

   Bunun yerine arkasında yaratığın acı çığlığını duydu, şimdi Quendelin'in zamanı vardı. Hemen arkasını dönerek önce bir neler olduğuna baktı. Meliot elinde kanlanmış kılıcı, kör gibi görmeyen gözlerle etrafı araştırıyordu telaşla. Yaratık Perrin'in biraz uzağında, omuzundan boşalan kanı durduracakmış gibi çaresizce yarasını tutmuş sürünüyordu.

   "Neredesin lanet olası!" diye haykırdı Meliot, bir sağa bir sola dönüp duruyordu ama zifirî karanlıkta elinde tuttuğu kılıcı bile göremiyordu. Quendelin yanlışlıkla -veya kasten- bir kazaya kurban gideceğinden korkarak haber verdi. "Ben buradayım, iyiyim! Onu bana bırak!"

   "Quendelin! Nerede o koca lağım faresi, göster bana!" diye ısrar etti Meliot hiddetle.

   "Onu bana bırak dedim! Olduğun yerde kal!"

   Quendelin yaralanmış, yerde kıvranarak sürünen yaratığın üzerine doğru gitti. "Çekil oradan Perrin!" dedi buçukluğu ayağıyla yolundan iterek. Perrin can havliyle feryat ederek karanlığın içinde deliler gibi koşturdu. Yaratık çalılığa doğru sessizce kaçmaya çalışıyordu. Quendelin yaşadığı dehşetin hesabını almak için Kutsal İntikam Kılıcı'nı çıkardı hışımla.

   "Yapmaa! Acıı! Acııı!"

   Quendelin yaratığın önünde kılıcı saplamaya hazır bir şekilde havada tutarak öylece kaldı, dev fare konuşmuştu!

   Perrin Meliot'a kavuşarak bacağına sarılırken Nielda Quendelin'in yanına koştu. "Quendelin! Dur yapma!" diye seslendi, gördüğü manzara karşısında hayretler içerisinde olsa da yaratığın hali yüreğini parçalamıştı. Aslında görünüşü korkutmaktan çok acındırmıştı onu... Nielda, Quendelin'in ellerinde havayı keserek inmeye hazır bekleyen Kutsal İntikam Kılıcı'nı durdururken acaba biraz fazla mı iyi olduğunu düşündü son bir tereddütle...

   "Ne yapıyorsun sen!" diyerek güreşti Quendelin kılıcı yaratığa saplayabilmek için, ama sonunda kendi öfkesinden kıza bağırıp çağırmak için kılıcı indirdi. "Delirdin mi sen! Bu şey beni öldürmeye çalışıyordu!"

   Sonra Quendelin de farkına vararak duraksadı. Hiddetli bakışları aniden yumuşadı, alev saçan gözlerindeki ateş titreyerek söndü. Beni öldürmek için... beni...

   Bakışlarını yavaşça yerde korkuyla sinmiş yaratığa çevirdi, onun yalvaran, zavallı halini seyretti. "Sen bir dirgsin..." diye mırıldandı merakla inceleyerek. Yaratık başıyla onayladı. "Acıyın bana! Ben ölüyor!" diye ciyakladı boğulur gibi bir sesle.

   "Ne yapacaksın?" diye sordu Nielda hüzünle dirge bakarak. "Benim bir fikrim var. Onu yanımıza alalım, bizi Ghoria'dan geçirecek yolu biliyordur. Tıpkı Haleg'in Mektubu'ndaki gibi."

   Quendelin sessizleşerek düşünmeye daldı. Bu da nereden çıktı şimdi?, diye düşünebiliyordu sadece. Gerçekten de tıpkı mektupta anlatıldığı gibi, belki bu bir işarettir. Nielda haklı, hem onu öldürmekle elime ne geçer ki? Belki bu dirg bir şeyler biliyordur, beni öldürmekle görevlendiren efendisi hakkında... Tabii öyle biri varsa...

   "Bizi Ghoria'dan geçirecek yolu biliyor musun?" diye sordu sonunda, kılıcın sipsivri ucunu yaratığın tüylü derisine batırarak.

   "Bi-bi-biliyor!" diye bağırdı dirg çatlak bir sesle, acıyla çarpılmış çirkin yüzü birden bire değişmişti, acıyı unutmuştu sanki. "Ormanlardan, bataklıklardan! Yol var, ben biliyor!"

   "Bizi o yoldan götüreceksin. Eğer bir numara yapmaya kalkarsan seni hiçbir şeyin kurtarmasına izin vermem!" diye hırladı Quendelin, Nielda'ya ters ters bakarak. O hala yaratığa acıyarak bakıyordu, neredeyse ağlayacaktı. Yarasını inceleyen Nielda sandığı kadar ciddi olmadığını gördü, kılıç sağ omuzunu biraz derin kesmişti ama kanama neredeyse durmuştu bile.

   Madem yarası ciddi değildi kaçmaya fırsatı varken neden kaçmadı?, diye düşündü Nielda kuşkuyla. Neyse, eminim Quendelin de bunu düşünmüştür.

   Nielda biliyordu, eğer bu bir oyunsa dirgi Quendelin'in elinden ne o, ne de kendi iyi, yumuşak kalbi kurtaramazdı.

 

 

 

 

6

Ağaç Mezarlığı

Tuzak

 

 

   Karanlık yerini yavaş yavaş aydınlanan gri sise devrediyordu. Gruptaki hiç kimse dirgin saldırısından sonra uyumamıştı, hatta yaşadıkları kabus gibi geceden sonra hayatları boyunca bir daha gözlerine uyku girmeyeceğinden ciddi ciddi şüphe ediyorlardı.

   Perrin'den biraz uzun, insan-fare karışımı garip bir şekle sahip olan yaratık, acınacak olduğu kadar da sinir bozucuydu. Dirgler binlerce yıl önce kara elflerin 'yanlışlıkla' yaratmış olduğu iğrenç, nahoş yaratıklardı. İnsandan daha üstün savaş gücüne sahip insanımsılar yaratma ve bunlarla dünyayı yaşayan canlılarından temizleme planıyla kara elfler, kaçırdıkları insan kurbanlarına türlü hayvan, böcek özlerini aşılayıp büyülü bir güçle emellerine hizmet edecek hilkat garibeleri yaratmışlardı. Ama bazı deneyleri hatalı sonuç vermişti, kara elfler dehşet saçan, heybetli görünüme sahip canavarlar beklerken garip, şekilsiz ucubeler çıkmıştı ortaya.

   Ama kara elflerin büyük lideri Ghorion onları da Merivia'lıların başına bir bela olarak kullanmakta bir sakınca görmemişti. Onlara kara elflerin lisanında "zavallı" anlamına gelen dirg adını uygun görmüştü.

   Quendelin de yaratığı bir zavallı olarak görüyordu. Dirgin dehşetle bakan gözleri yaşamındaki tek anlamı açıkça yansıtıyordu, gözlerinde vahşetten başka bir şey görülmüyordu. İnsan-fare karışımı olduğu tahmin edilebilse de ne insana, ne fareye, ne de dünya üzerindeki hiçbir şeye benzemiyordu. İnsan yüzünde olduğu gibi yüzünün iki tarafı birbirinin aynı değildi, bir gözü daha aşağıdaydı, ağzı yamuk, burnu eğri büğrüydü. Dirgin görünümünün dışında, damarlarında akan kan dahi lanetliydi...

   Onu seyrederken içi burkulmayan tek kişi Meliot'du. Ona hiç güvenmiyordu. Bunun nedeni belki de çocukluğundan kalma bir saplantıydı. Dirgler çocuklara hikayelerde, eğer ebeveynlerinin sözünü dinlemezlerse kara elflerin bir gece ansızın gelip onları dönüştürecekleri şeyler olarak anlatılırdı. Hayır nedeni bu değildi, dirgin mahvolmuşluğunun üzerine yayılan, kurnazlığın fark etmesi zor kokusunu alabiliyordu.

   Meliot bir şövalye gibi davranmalıydı, dirgi kesip paramparça etmek istese de savunmasız, teslim olmuş bir düşmana saldırmak şövalyelere yasaklanmıştı. Ama o daha bir şövalye değildi...

   Yine de yapmadı, aksine son derece sakin bir tavır takındı. Yüzü ifadesizdi. Buna Quendelin dışında kimse dikkat etmemişti.

   Meliot biliyordu, Quendelin bu ifadesizliğinden başka anlamlar çıkarmaya çalışıyordu. Neden yaratığı katletmek için hevesli değildi? Oysa ki onu zor zaptetmeleri gerekiyordu, neden bu kadar sakindi? Bunun nedeni şu iğrenç yaratıkla amaçlarının aynı olması mıydı? Bu her ne kadar can sıkıcı olsa da mantıklı geliyordu, Meliot'un işi artık daha kolaydı.

   Quendelin düşündükçe çorap söküğü gibi gelen gerçekler -en azından daha fazla gerçek gibi duran şeyler- birbiri ardına peş peşe ortaya çıkıyordu. Meliot'un şu zamana kadar onu öldürmemesinin nedeni ondan çekinmesiydi, başaramamaktan korkuyordu. Kendine güvenememişti. Bu olayın -dirgin saldırışının- olacağını biliyordu, bunu bekliyordu. Şimdi en azından Quendelin'e ve arkadaşlarına karşı iki kişiydiler.

   Bunlara inanmak istemeyen Quendelin bu konuda hiçbir şey söylemedi. Nasıl olsa Meliot inkar edecekti, amacına bu kadar yaklaşmışken itiraf edecek hali yoktu. Ama işleri oluruna bırakmak da istemiyordu.

   Quendelin Meliot'a buz gibi soğuk ve katı bir bakış fırlatarak Nielda'yla bir şey konuşmak istediğini söyleyip kızla birlikte uzaklaştı. Perrin'i, arkadaşını, hain olduğundan ciddi şekilde şüphelendiği bir adamla yalnız bıraktı. Dirgin elleri kolları bağlı görüntüsü de sisin içinde kaybolunca Quendelin Nielda'yı durdurdu.

   "Dirgin canını bağışlamakla hayatımın en büyük, ve en son hatasını yapmış olabilirim." dedi elfçe, kıza yaklaşarak.

   "Ne demek istiyorsun?" diye sordu Nielda yüzü solarak.

   Quendelin içini çekerek aklında yığın olmuş kelimeleri toparlayıp hizaya sokmaya uğraştı. "Sanırım burada öleceğiz." dedi vazgeçerek. "Eğer o bir hain değilse, bu sis bizi nefessiz bırakıp öldürecek..."

   Nielda'nın yüzü sisin içinde bir tülle örtülmüş gibi duruyordu. Hayaletimsi bir suret gibi görünüyordu, ama yine de çok güzeldi. "Ne yazık ki sis konusunda haklısın..." diye mırıldandı zar zor duyulabilen bir sesle. Sanki gri bir denizin dibinde yürüyorlardı, su yerine iç daraltıcı bir hava vardı, sonuçta ikisi de boğuluyordu. "Buradan kurtulmanın iki yolu var, bunu sen de biliyorsun." diye devam etti Nielda, yorgun bir edayla. "Ya geri döneceğiz, ya da o dirge güvenip bizi doğru yere götürmesini dileyeceğiz."

   "Geri dönmeye-" Quendelin ciğerleri dışarı fırlayacakmış gibi öksürdü, sonra sözünü bitirmek için kendini toparladı. "Geri dönmeyeceğim. Ama siz dönebilirsiniz, hala şansınız varken."

   "Asla." dedi Nielda kesin bir dille. "Hep yanında olacağıma dair yemin ettim."

   "Hayır etmedin." dedi Quendelin yalvarır gibi.

   "O zaman şimdi ediyorum; ne olursa olsun her zaman yanında olacağıma yemin ediyorum."

   Quendelin'in başı öne düştü, omuzları çöktü. Bir an için gitmeyi kabul edecek diye öyle korkmuştu ki...

   "Yolun sonunda ölüm olduğunu bilsen bile benimle yürür müsün?"

   Quendelin bu soruyu sormak istemiyordu, ne dediğinin farkında olmadan söylemişti. Bakışlarını kaldırarak Nielda'ya suçlu suçlu baktı. Ama kızın güzel yüzü bulanık sisin ardında huzurla aydınlanmıştı, "Evet." diye cevap verdi kız memnuniyetle. "Seninle ölüme ve ardına düşünmeden giderim. Öldükten sonra seni sonsuza kadar sevebileceğim..." Nielda kollarını yavaşça Quendelin'e dolayarak sarıldı, bir tüy kadar hafifleşmiş bedenini onun kollarına bıraktı. "Sevgim karşılıksız olsa da..."

   "Yanılıyorsun." diye itiraz etti Quendelin, kıza sıkı sıkı sarılarak. Aslında Nielda doğru söylüyor de olabilirdi, bilmiyordu. "Bunu daha önce de konuştuk, birçok kez..." diye mırıldandı gözlerini kapatıp kızın huzurunun ona geçişini hissederken.

   Nielda ona derin derin baktı. "Benimle konuşmak istediğin konu bu değildi."

   Quendelin uykudan uyanır gibi gözlerini açtı, kolları gevşeyerek kızı bıraktı. Sisin içinde esen rüzgarlar, sanki birer yaprak gibi onları başka diyarlara uçuruyordu. Nielda'nın kahverengi, elf işi pelerini esintiye kapılarak dalgalandıkça zarafetine zarafet katıyordu.

   "Evet haklısın." dedi Quendelin ilgisizce omuz silkerek. "Şu dirgi o bizi öldürmeden biz onu öldürelim falan diyecektim ama... boşver, unut gitsin."

   Nielda'nın yüzündeki huzur saçan tebessüm hiç değişmeden kaldı. İkisi de korkmuyordu. Beraber olacaklarını bildikçe ölümü bir son olarak görmüyorlardı.

 

   Üç atlı suret, yarı insan-yarı fare bir yaratığın rehberliğinde Terkolmuş Geçit'e doğru yollandı. Quendelin önden koşa koşa giden dirgin boynuna bağlı ipi sıkı sıkı tutuyordu, ama zaten yaratık karşı koymadan aldığı emre itaat ediyordu. Hiç sorun çıkarmıyordu...

   Sanki miller boyunca uzanan, bir ülke kadar büyük, kasvetli bir kaleye giriyorlardı. Terkolmuş Dağlar kalenin gökyüzüne uzanan surlarını, Terkolmuş Geçit adı verilen vadi de kalenin dev kapısını oluşturuyordu. Kapı bulanık, saydam, gri bir perdeyle örtülmüştü. Kapı Ghoria'ya açılıyordu.

   Quendelin hatırlayamaya fırsatı olacak kadar yaşasa dahi, Terkolmuş Geçit'ten geçtikten sonraki iki haftayı, hayatının hiç yaşanmamış bir bölümü olarak kabul edip unutmak isteyecekti. Mümkün olmadığını bilse de deneyecekti. Yoksa o ıstırap dolu günlerin korkunç hatırası aklında bir bölümü hep işgal edecekti. Hiçbir gecesi, o hatıraları gördüğü kabuslarsız geçmeyecekti. Ölüm onları o kadar yavaş sarmıştı ki, Quendelin kurtulduğuna hiçbir zaman tam olarak inanamayacaktı.

   Bu herkes için geçerliydi, Perrin geçmişi unutabilmek için yaşadığı her günü Lorenborn şarabı veya daha sert ne bulursa içmekle geçirecekti. Hiçbir işkence bu yolculuktan daha gaddar, daha zalim olamazdı. Hiçbir şey bu yolculuğa çıkma kararından duyduğu pişmanlığı azaltmayacaktı.

   Quendelin artık Meliot'dan zerre kadar şüphe etmiyordu. Meliot'un amacı Quendelin'i öldürmekseydi eğer, bunu çoktan denemişti, hiçkimse -eğer deli değilse ki, Meliot bir deli değildi- boşu boşuna böyle bir yolculuğa bir dakika bile katlanamazdı. Artık genç adama minnetle ve saygıyla yaklaşıyordu, o yalan söylememişti. Bir şövalye gibi yeminine sadık kalarak metanetle ilerliyordu yanında.

   Bu Quendelin için, iki hafta süren kabusta yaşanan tek olumlu gelişmeydi. Özür dilemişti, Meliot da samimiyetle, ondan şüphe etmekte haklı nedenleri olduğuna inandığını söylemişti. Quendelin bu genç adamı ilk tanımaya başladığı zamandan gönlünde kalan, ama zamanla derin kaygı ve kuşkularının söndürmüş olduğu güveni tekrar alevlenmişti.

   Quendelin, onu seçenler tarafından yalnız bırakılmadığını, dehşetin karanlık kollarının arasına terk edilmediğini anlamıştı. Bu genç adam ona hala doğru yolda olduğunu ifade ediyordu.

   Sanki iki haftadır aynı yerde daireler çiziyormuş gibi geliyordu gruba. At sırtında geçen, birbirinin kopyası günler boyunca gördükleri hep aynıydı. Artık sayamadıkları günler boyunca, Ghoria'nın tasvir edilemez dehşetini yaşayarak, lanetlenmiş topraklarda büyülü sisin derinliklerine iniyorlardı sadece.

   Zaman ilerliyordu ama görüntü hiç değişmiyordu. Artık ciğerlerini parçalayan zehirli hava onları öldürmezse -veya nefessiz kalarak boğulmazlarsa, ya korkudan ya da çıldırarak kendi kendilerini öldüreceklerdi. Gri sis kör ediyordu, Perrin birkaç kez geçici de olsa ciddi ciddi kör olmuştu. Her seferinde arkadaşları feryatlarını, acı nidalarını çaresizce dinlemek zorunda kalmıştı, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Yeniden görmeye başladığında da duyabilecekleri tek sevinç coşkusu olduğundan Perrin'in şen çığlıklarına ortak olmuşlardı.

   Artık hiçbiri öksürmekten konuşamıyordu. Erzakları gitgide azalıyordu ve etrafta ne avlayabilecekleri herhangi bir hayvan, ne de en ufak bir su birikintisi bulunmuyordu. Belki vardı ama şu kahrolası sis yüzünden iyi veya kötü hiçbir şey göremiyorlardı. Quendelin bir insanın ömrü boyunca yaşabileceği bütün korkuyu, dehşeti iki haftanın her saniyesi yaşamıştı. Nielda'nın güzelliği soluyordu, yüzü bir ölüden farksızdı. Perrin sinir krizleri geçiriyordu, Meliot'un ona yardım edecek takati yoktu.

   Meliot çoktan bu yolculuğa neden çıktığını unutmuştu. Rulo yapıp çantasına koyduğu, Lord Wilfrey'in ve Kalindor'un bütün umudunu içinde barındıran mektubun varlığından haberi yoktu. Kim olduğunu bile unutmuşken bu doğaldı, zaten artık bir önemi yoktu. Nasıl olsa başaramayacaktı...

   Dirg onları bıkmadan usanmadan, hiç kaçma teşebbüsünde bulunmadan sisin içinde dolaştırıyordu günlerdir. Davranışlarındaki garipliğin herkes farkına varmıştı, onu ne kadar sorgulasalar da inatla hep aynı şeyi söylüyordu. O gece onlara sadece yiyecek bir şeyler bulabilmek için saldırmıştı.

   İnce, yağlı kuyruğunu titrete titrete, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle koşturarak götürüyordu onları, ama kimbilir nereye?

   Sisin içinden karşılarına aniden fırlayan çürümüş, kararmış ağaç suretleri, ilk başlarda korkuyla çığlık atıp silahlarına sarılmalarına neden olsa da artık alışmışlardı. Terkolmuş Geçit'ten geçmelerinin üzerinden geçen iki haftanın sonunda ağaçların giderek sıklaştığı bir yere vardılar.

   "Orman! Orman geldik!"

   Dirg heyecanla bağırıp çağırarak atlarının sırtında gözleri kapalı, kendinden geçmiş yolarkadaşlarını irkilerek uyandırdı. Perrin göz ucuyla etrafa göz gezdirdikten sonra dehşetle inlemeye, sessiz çığlıklar atmaya başladı. Bir zamanlar konuşkan biriydi ama artık dili işlevini yitirmişti. Yoksa avazı çıktığı kadar bağırırdı, Ghoria'daki bütün kara elfler başlarına toplanana kadar.

   "Orman...mış...bir zamanlar..." diye mırıldandı Meliot, başı tekrar öne düşerek.

   "Evet! Orman! Damun-duhr denir!" diye ilan etti dirg boğuk bir çığlıkla. Hoplaya zıplaya ağaçların arasında hızla ilerleyerek bağırıp çağırdı, "Orman evet! Damun-duhr!"

   "Damun-duhr..." diye tekrar etti Nielda dehşetle. "Bunu duymuştum, kara elflerin meşum dilinde şu anlama gelir: Ağaç Mezarlığı..."

   Karanlık yavaş yavaş sisin üzerine çöküyordu, yine kabus gibi bir geceye yaklaşıyorlardı ama içinden bir ses, bunu içlerinde en korkuncu olarak hatırlayacaklarını söylüyordu.

   Nielda ağaçların harap olmuş, vahşet saçan görüntüsüne hüzünle bakıyordu, ama içinde gitgide büyüyen korku hüznün üzerine çıkarak onu felç etmişti. Burası binlerce yıl önce sıradan bir ormandı, ağaçlar olması gerektiği gibiydi, yaprakları yeşil, kabukları canlıydı. Ama şimdi yaprakları kan dökülür gibi ağacı kurutmuş, paramparça dalları ağacı çıplak bırakmış, kabukları ateşten daha güçlü bir lanetle kararmıştı.

   Belki bir zamanlar bu orman kuş cıvıltılarıyla inliyordu ama şimdi karanlık, puslu ormanda uğursuz sesler yankılanıyordu...

   "Sessiz olun." diye ikaz etti Quendelin elini kaldırarak.

   "Ve dikkatli olun." diye ekledi Meliot, eli kılıcına giderken.

   Perrin nefesi kesilir gibi boğuk bir çığlık atarak Meliot'un arkasında büzüştü, ellerini ensesinde kavuşturarak minik başını sakladı. Göremeseler de hepsi, tehlikenin sisin içinde, gri perdenin ardında toplandığını ve onları yutmak için hazırlandığını hissedebiliyorlardı. Sesler daha önce duymuş oldukları hiçbir sese benzemiyordu, ve ne yazık ki bu onları korkutan nedenlerden yalnızca bir tanesiydi.

   Sesler her taraftan geliyordu!

   "Haydi devam! Haydi devam!" Dirg yola devam etmek için can atıyordu, Quendelin'in atına bağlı ipi neredeyse kopacak kadar gerilmişti. Quendelin sinirlerine hakim olamayarak kalan tüm gücüyle ipe asıldı, dirgin ayakları aniden yerden kesildi, nefesi kesilerek gözleri fal taşı gibi açıldı, boğuk bir çığlık atarak sırtüstü yere düştü. Ayaklarını toprağa sürte sürte kıvranarak nefes almaya çalıştı.

   Nielda içi burkularak Quendelin'e acılı gözlerle baktı. Ama Quendelin bunu fark etmedi bile, yüzündeki katı ifade bozulmadan dirgin can çekişir gibi kıvranışını seyrediyordu.

   "Bizi nereye getirdin! Bu sesler de ne!" diye bağırdı Meliot, kılıcını kınına sürterek çekerken çıkardığı ses kulakları çınlattı. Quendelin artık tamamen güvendiği adama kendinden emin bir şekilde baktı. Kılıcı havada yay çizerek dirge doğru tutarken genç adamın yüzündeki cesur, kayıtsız ifadeyi takdirle seyretti.

   Dirg öksürmekten cevap veremedi. Meliot bakışlarını Quendelin'e çevirdi, kararı ona bırakır gibi bekledi. Quendelin yorgun argın gözlerini kapatarak, dudaklarını sıkarak sessizliğe gömüldü, ta ki dirgin öksürüşleri biterek ormandaki o garip sesleri yeniden duyabilene kadar.

   Sonra hışımla gözlerini açtı, seslerin giderek fazlalaştığını fark etmişti. "Konuş!" diye emretti ipi şiddetle sarsarak. "Bu kara ağaçların arasında ne gibi bir tehlike hazır bekliyor! Bizi nasıl bir tuzağın içine çektin!" -ipe asılarak dirgi yerde yuvarladı- "Nasıl olsa kaçmana izin vermem, konuş ki bu son sözlerin olsun!"

   Ölü ormanın içinden hırıltılar duyuldu, korkunç böğürtüler yükseldi. Bu yaratığa güvenmenin cezası böyle bir tuzaktı, iki haftadır lanetli bir yaratık sürüsüne yemek olmak için yol almışlardı. Dirg'in bu kabus gibi yolculukta o kadar hevesli olmasının nedenini şimdi anlamışlardı, dirg, ailesine hayatları boyunca göremeyecekleri bir ziyafet çektirecekti.

   Dirg'in yüzündeki acı ifadesi aniden yok oldu, yerine kurnaz, uğursuz bir ifade geldi. Ön ayakları üzerine yüklenerek doğrulurken gözleri Quendelin'in nefesini kesen bir bakışla bakıyordu. Görüntüsü artık hiç de acındırmıyordu, kurnazlığı tüyler ürperticiydi.

   "Ağaç Mezarlığı," dedi dirg çatlak bir sesle. "Senin de mezarın!" ve bir lağım faresinin tüm çirkinliğiyle sırıttı.

   Quendelin'in kanı donmuştu, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Düştüğü tuzak sandığından çok daha kurnazca hazırlanmıştı ve ne yazık ki bu tuzağa düşmekten başka çaresi yoktu. Kendi rızasıyla bu felaketin ortasına gelmişti, Ghoria'nın kapısından girme gafletinde bulunduğu için kendine kızmıyordu. Çıkamayacağını biliyordu, ölüm onu çok sıkı kavramıştı. Tek tesellisi Nielda'nın yanında oluşuydu, aynı zamanda en çok üzüldüğü şeydi bu... kendi ölümünden bile fazla...

   Yer titremeye başladı, deprem oluyormuş gibi şiddetle sarsıldı. Atlar ürkerek şahlandı, binicileri çığlık çığlığa koşmalarını emrediyordu ama yer çatlıyordu, dengelerini sağlayamıyorlardı. Quendelin dizginlere sarılarak attan düşmemek için çabaladı, deliler gibi karnını tekmeledi ama kaçmaya fırsatı olmayacaktı.

   Çürümüş toprak aniden patlayarak havaya saçıldı, yerin içinden dev bir solucanı andıran kabuklu, iğrenç bir yaratık fırlayarak sıra sıra dizilmiş ince dişlerini tam Quendelin'in atının karnına geçirdi! Quendelin bunu son anda fark ederek çevik bir hareketle bacaklarını yukarı çekti, yoksa yüzlerce diş bir ısırışta bacaklarını gövdesinden ayırıverecekti.. Yaratık, acıyla kişneyerek feryat eden atını yukarı doğru sürüklüyordu, Quendelin dengesini kaybederek geriye doğru tepetaklak düştü. Ancak yerden birkaç metre yükselmiş olduğundan elf çevikliği sayesinde yere ayakları üzerinde sağlam bir şekilde inmeyi başardı.

   "N-n-neler o-oluyor!" diye çığlık attı Perrin, göz ucuyla atı havada paramparça eden yaratığı donakalmış bir şekilde seyrederken. Dev solucan yere inene kadar zavallı atı parçalara ayırmıştı. Solucan sağa sola dönerek düşmanlarını ararken, at parça parça başından aşağı yağıyor, iğrenç, yeşil kabuğunu kanla yıkıyordu.

   "Kaçın!" diye bağırdı Quendelin, yaratık onu karşılamak için dönerken.

   "Hayır! Quendelin buraya gel!" diye feryat etti Nielda, atını kontrol etmeye uğraşırken. Ama Quendelin onu duymuyordu bile, büyülü sözlere konsantre olmaya çalışıyordu...

   Dev solucanın antenleri başının üzerinde sallanıyor, kocaman, simsiyah gözleri parıldıyordu. Ghoria'nın bütün yaratıkları gibi bu solucan görünümlü ankhegler de kara elfler tarafından yaratılmıştı, dünyayı istila etme planlarında en yaygın kullandıkları yaratıklardandı. Sekiz metre kadarlardı, Quendelin'in yarısı kadar daha uzun olan dik duran kısmındaki sayısız bacak püskül püskül sallanıyordu. Yaratığın karşısında korkuyla titreyen Quendelin, hiçbir şansı olmadığını bilse de büyüsünü yapmak için aklını korkudan arındırmaya çalıştı.

   Ama yapamadı, büyüsünün hiçbir sözü korkudan yer bulup da aklına giremedi. Çaresizce vazgeçmek zorunda kaldı, şu iğrenç solucanı yenecek kadar bile güçlü bir büyücü olmayışına lanet etti. Oysa bu yaratığı yaratan da büyüydü, eğer büyü konusunda biraz daha kifayetli olsaydı onu birkaç sözle alt edebilirdi ama şimdi solucanın midesinde bir böcek gibi sindirilecekti işte.

   Ankheg avını bir lokmada yutmak için saldırmaya hazırlanırken Quendelin, sisin içinden bir şeyin hızla yaratığa doğru uçtuğunu görür gibi oldu. Bir ok ankhegin kaya gibi sert kabuklu başına isabet ederek sekti ve yere düştü. Nielda elinde elf işi yayıyla dev solucana bakarken gözleri korku yerine nefretle parlıyordu. Norfel artık yaşadığı şoktan çıkmış, binicisinin emirlerine hazır bekliyordu.

   Elleri kolları öyle atikti ki göz açıp kapayıncaya kadar yayında yeni bir ok fırlatılmaya hazır bekliyordu. Bir ok da yaratığın gözüne gönderirken elleri hiç titremiyor, kıstığı gözleri hiç seyirmiyordu. Elflerin okçuluktaki olağanüstü yeteneğine fazlasıyla sahip olan Nielda için o koca, parlak gözü vurmak çocuk oyuncağıydı. Oku, sisi delercesine dümdüz giderken içindeki hiddeti haykırırcasına vızıldıyordu. Hedefine vardığında ankhegin sağ gözü bir daha hiçbir şey göremeyecekti, öyle de oldu. Hantal yaratık başını bile oynatamadan, okun gözüne doğru saniyeden kısa süren uçuşunu seyretmişti son olarak.

   Çığlık çığlığa debelenen yaratığı donakalmış bir şekilde izleyen Quendelin, korkunun aklını yavaş yavaş terk ederek yerini, yüzüne de yansıyan öfke ve hırsa bırakıyor olduğunu fark etti. Yaşadığı şokun etkisinden çıkmaya başlıyordu, kulakları duyuyordu artık. Ve maalesef duydukları hiç de iç açıcı değildi.

   "Nielda arkanda!" diye uyarıyordu Meliot, sesi yaratıkların çığlıkları arasından zar zor anlaşılabiliyordu. Perrin'in tiz sesi de karışmıştı böğürtülerin içine, nefesi tükenene kadar bağırıyor, sonra derin bir nefes alıp kaldığı yerden devam ediyordu. Quendelin dehşetle titredi, sanki arkasında bir savaş oluyordu. Elleri hırsın verdiği bir güçle sırtındaki Kutsal İntikam Kılıcı'nın kabzasını kavradı. Kılıcı hızla çekip çıkardı ve havada bir yay çizerek önünde tuttu, acıyla çırpınan dev solucana doğru barbarlar gibi savaş naraları ata ata koştu.

   Yaratık, kabuğunu deşerek paramparça eden, yapış yapış pembe, pelte gibi derisini yaran çeliği hissettiğinde çok geçti. Quendelin Kutsal İntikam Kılıcı'nı deliler gibi savuruyor, yaratıktan iğrenç, asit gibi bir sıvı fışkırıyordu. Asit toprağa döküldükçe eritiyordu, ama Kutsal İntikam Kılıcı hala sapasağlamdı. Quendelin sonunda yaratığın öldüğünü fark ederek geri çekildi, dev solucan boylu boyunca yere serilerek hareketsiz kaldı. Kılıca hayranlıkla bir bakış atan Quendelin, arkasında tüm vahşetiyle süren savaşa katılmak için döndü.

   "Lanet olsun! Çok fazlalar!" diye haykırıyordu Meliot, sisin içinden fırlayan garip şekillerin ortasında kalmıştı. Son derece çirkin, iğrenç oldukları kadar da korkunç yaratıklar boşalıyordu dört bir taraftan. Şekil olarak insanı andırsalar da bunun dışında hiçbir şeye benzemeyen kambur, köpek kulaklı gibberlingler deliler gibi saldırıyordu durmadan. Meşum bir sırıtışla dehşet saçan yüzleri pis, kara bir yeleyle çevrelenmişti. Bazıları kılıç taşıyordu, ölene kadar savaşmaya koşuyorlardı boğazlarını yırta yırta çığlık atarak.

   Meliot yaratıkların azgın bir dalga gibi akışına göğüs geriyor, cesurca savaşıyordu. Quendelin genç adamı hayranlıkla izledi, kılıcı her savuruşunda uzun, kahverengi saçları sallanıyor, fışkıran kanlarla parlak zırhı kırmızıya boyanıyordu. Ettiği yemini unutmadan, kaçmayı aklından bile geçirmeden şerefli bir şövalye gibi atının üzerinde kendinden emin duruyor, kılıcını kendinden çok, korumaya yemin ettiği kişiler için sallıyordu. Perrin arkasına saklanmış çığlık atarak yaratıkları sağır etmeyi planlıyordu...

   "Quendelin!"

   Nielda'nın çığlığıyla Quendelin sıçrayarak döndü, "Nielda!" diye bağırdı ve telaşla kıza doğru koşmaya başladı. Norfel yaratık denizini yararak kaçmaya çalışıyor, Nielda oklarını durmadan oraya buraya rasgele yağdırıyordu. Ama sanki sis yaratık salgılıyormuş gibi akının ardı arkası kesilmiyordu. Quendelin önüne fırlayan garip bir surete ne olduğuna bile bakmadan Kutsal İntikam Kılıcı'nı savurdu, dev kılıç yaratığı ikiye ayırarak önünden çekti. Birini öldürmüştü ancak iki tane daha çıktı ortaya, Quendelin artık kullanmaya -en azından elinden uçurmadan savurmaya- alıştığı kılıcı neredeyse gözü kapalı salladı. Zaten bakmaya gerek yoktu, kılıcın bir yaratığa çarpacağı kesindi. Quendelin tekrar baktığında bir yaratığın kanlar içerisinde metrelerce uzağa uçmakta olduğunu gördü ama artık barbarcılık oynayamayacaktı.

   İğrenç sesleriyle böğürüp duran onlarca yaratık etrafını sarmış, adeta ölüm kusuyorlardı.

   Meliot'un kılıcının bir gibberling kellesini uçurduğunu gördü. "Quendelin beraberiz!" diye bağırdı Meliot, sanki halinden memnun gibi bir ifadeyle. Sanki gri sisin içinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir orduya karşı dört -doğrusu üç- kişi savaşmaktan zevk alacak bir şey bulmuş gibiydi. "Geberin kokuşmuş mahlûklar!" diye hiddetle haykırdı, kılıcını bir gibberlingin omuzundan aşağı indirirken.

   Kutsal İntikam Kılıcı'nın parlak, keskin çeliği şöyle bir tur atarak yaratıkları sırayla kesip biçti, bir gibberlingin kılıcına çarpıp engeli paramparça ederek turunu tamamladı. Quendelin kılıcın gücüne bir kez daha tanık olarak dehşete düştü. "İyi dövüşüyorsun Quendelin." dedi Meliot, sesinde en ufak bir korku emaresi yoktu. "Ama hemen gevşeme, daha çok işimiz var."

   "Buradan asla kurtulamayacağız!" diye karşılık verdi Quendelin hiddetle, sisin içinden bir iki gibberling daha fırlayıverdi ancak, Kutsal İntikam Kılıcı fırtına gibi savrularak yaratıkları gerisin geriye uçuruyor, ölümcül bir dalga gibi  çarparak yaratıkları çuval gibi yere seriyordu.

   Sonra Nielda'yı hatırladı, yüzü acıyla çarpılarak telaşla etrafına bakındı. Önce göremedi, bütün varlığıyla çöktüğünü, yıkıldığını hissetti. Sonra Norfel sisin içinde belirince derin bir oh çekti, bembeyaz, görkemli at hala etraflarında daireler çizerek hem onları kaybetmemiş, hem de yaratıkların üzerinlerine yoğunlaşmasını engellemiş oluyordu. Neyse ki Nielda hala sırtındaydı ve görünüşe göre sağlamdı.

   "Nielda! Buraya gel! Hep birlikte olmalıyız!" diye çağırdı Quendelin, kulakları sağır eden gürültünün içinde sesini duyurabilmeyi dileyerek. Norfel tam yeniden sisin içinde kaybolacakken yön değiştirdi ve yanlarına doğru koşmaya başladı. "Daha hızlı Norfel! Daha hızlı!" diye seslenişini duyabiliyordu Nielda'nın, sesi korkuyla titriyordu ama aynı zamanda sevinçle gür çıkıyordu.

   Meliot yanından ayrılmamaya dikkat ederek savaşmaya devam ediyordu, Quendelin de ona katılacakken durdu. Tanıdık bir sesin ona konuştuğunu duymuştu sanki, sanki dirgin sesiydi bu...

   Quendelin başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde dirgin ona çirkin yüzünde uğursuz bir sırıtışla baktığını gördü, yetişemeyeceği kadar uzaklıkta sisin içinde kaybolmaya hazır duruyordu.

   "Sen ölecek!" dedi dirg gülerek, eğleniyor gibiydi. "Kara Efendi geri döndü! Sen ölecek! Kara Efendi sevinecek!"

   Dirg arkasını dönerek, farenin seriliğine tamamen sahip dört ayağı üzerinde hızla koştu, karşı yönde koşuşturan yaratıklar sağından solundan fırlarken sis onu yuttu.

 

 

 

 

7

Behir

Ölüm ve başlangıç

 

 

   Griliğin içinden yaratık suretleri fışkırmaya devam ediyordu, çığlıklar, böğürtüler kulakları sağır eden bir gürültüyle ölü ormanı inletiyordu. Dört yolarkadaşı etraflarında gitgide daralan yaratık çemberinin merkezinde birbirlerine bitişik duruyorlardı, yavaş yavaş yaklaşan ölüme teslim olmuş haldeydiler. Artık yüzlerce gibberling, aralarında hiç boşluk olmayacak şekilde dizilmiş, çaresiz düşmanlarının işlerini bitirecek saldırıya hazırlanıyordu. Ankhegler toprağın içinden birer ikişer fırlıyor, iğrenç çığlıklarıyla dehşet saçıyorlardı.

   "Quendelin yanıma gel." diye yalvardı Nielda ağlamaklı bir sesle. Yerdeki tek kişi Quendelin'di, onu atına çekmek için titreyen ellerini uzattı. "Beni hiçbir zaman benim gibi aşkla sevmedin, bari son anımı seninle paylaşmama izin ver."

   Quendelin kızın elini kavradı, çevik bir hareketle atın sırtına atladı. Bir elinde Kutsal İntikam Kılıcı, bir elinde kayıp sevgisi, ifadeden yoksun bir suratla yaratık seline baktı. "Bedbaht ömrümün bir anını bile seni sevmekle geçiremediğim için pişmanım. Beni affet." diye mırıldandı bakışlarını indirirken.

   "Kaybettik." diye devam etti içini çekerek. "Onlar kazandı. Sizi de kendi sonuma sürüklediğim için üzgünüm."

   "B-b-böyle ö-ölecekmişim." diye kekeleyerek ağlayışı duyuldu Perrin'in. "H-herkes benden bir k-kahraman o-olarak bahsederken a-artık Ghoria'ya ölmeye giden b-bir ahmak olarak a-anılacağım..."