![]() |
||
|
|
Hikaye Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ Seçilmiş Olan
2. Kitap
1 Barbarların istilası
Kalindor'un güneyindeki Arabur Limanı'ndaki gemilerin hepsi çürümeye bırakılmışçasına haftalardır iskelede bekliyordu. Athus kıtasının batıdaki önemli ticaret merkezlerinden biriydi Arabur. Kalabalık bir şehirdi, pazarlarında her türden insan görmek mümkündü; dünyanın çeşitli yerlerinden gelen tüccarlar, açıkgöz satıcılar ve onların tuzaklarına düşmeyi bekleyen zengin avları. Şehirde susmak bilmeyen bir gürültü olurdu hep. Arabur'un meşhur pazarlarında tezgahlarına müşteri çekebilmek için yaratıcılıklarını konuşturan satıcıların bağırışları hiç eksik olmazdı. Hanlardan yükselen kahkahalarla karışık sarhoş naraları Arabur'un sıradan seslerindendi. Ama bu aralar Arabur'da hiçbir şey sıradan değildi. Birkaç hafta önce Thargor'lular uzun zamandır beklenen saldırılarını nihayet gerçekleştirmişlerdi. Binlerce barbar hiçbir direniş görmeden birkaç saatte şehri zaptetmişti. Şehri teslim alırken neredeyse silahlarına bile davranmaları gerekmemişti. En çok etkilenenler Eusthar'lı tüccarlar olmuştu, limanda bekleyen gemilerine bile varamadan bir anda şehir barbarlarla dolup taşmıştı. Sadece cüzdanlarını doldurmaya gelmişlerdi ancak görünüşe göre artık para yerine canlarını düşünme vakti gelmişti. Barbarların bu kadar geniş bir orduyla saldıracağını kimse tahmin edemezdi. Barbarlar hiçbir zaman sabredip planlı ve kesin bir saldırı düzenlemezdi, ancak bu sefer liderleri sözünün eri çıkmıştı. Barbarlar büyük saygı duydukları -ki artık Kalindor'lular da saygı duyuyordu- liderleri Angred'in önderliğinde, binlerce yıllık düşmanları Kalindor'dan bu sefer kesin bir zaferle döneceklerini ilan edip durmuşlardı. En azından Kalindor halkında böyle söylentiler dolaşıyordu, bu söylentilerin amacı ortalığı galeyana getirmek değildi, herkes bu saldırının öncekilere benzemeyeceğinin farkındaydı. Kalindor halkı Thargor'lular gibi savaşçı değildi. Kalindor'un barbarlarınki gibi çılgın idealleri yoktu. Sadece mecbur kalırlarsa savaşa girerlerdi ki bu sefer savaş ayaklarına kadar gelmişti. Kalindor kurulduğundan beri Thargor'la savaşıyor olduğundan ve barbarlar hala bir anlaşma kabul etmediğinden, Kalindor istemese de hep bir ordu bulundurmak zorunda kalmıştı. Barbarların göz diktiği, Kalindor'un onlarınkinden kat kat geniş toprakları düşmanlarınınkinden kalabalık bir ordu çıkartacak nüfusa fazlasıyla sahipti. Ancak barbarlar genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle savaşıyordu, Kalindor kralı Lucius böyle bir şeyi halkından talep etmek şöyle dursun aklının ucundan bile geçiremezdi. Buna gerek olduğunu da düşünmüyordu zaten. Barbarların saldırıya geçtiği haberini görkemli sarayında, elinde kadehi içkisini yudumlaya yudumlaya karşılamıştı. Thargor ordusu Arabur'u istila ederken soyluları davet ettiği, tıka basa yemeklerle dolu büyük yemek masasında espriler havada uçuşuyordu. Barbarlar yazın musallat olan sinir bozucu sivrisineklerdi, her zaman olduğu gibi onları tavuk kovalar gibi kovalayacaklardı güzel Kalindor'dan. Tüm kıtada uzun bir süredir egemen olan barış, savaşın uykusundan uyanmasıyla yerini bir süreliğine devretmişti. Kalindor ordusunun esneyerek uyanıp şöyle bir gerinmesi gerekiyordu, askerler aheste bir telaşla savaşa hazırlanmalıydı. Bütün sorumluluk Kalindor ordusunun hayatında hiç savaş görmemiş generali Lord Wilfrey'in sırtına yüklenmişti. Lord Wilfrey cesur ve yetenekli bir savaşçıydı, kırklı yaşlarının sonundaydı ama ne yazıktır ki hiç tecrübesi yoktu. Barbarların heybetli lideri Angred bunları çok iyi biliyordu... Arabur'un istila haberi gelir gelmez bir iki gün içinde Kalindor ordusu Kalindras'ta toplanmıştı. Lord Wilfrey üzerinde hiçbir darbe izi veya en ufak bir ezilme olmayan gösterişli zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış binlerce askerinin önünde atını azametli bir edayla dolaştırıyordu. Ordu apar topar toplanmış olduğundan bölüklerde hala belli etmeden zırhının bağlarını bağlamaya çalışan askerler göze çarpıyordu. Ordu Kalindor'un başkenti Kalindras'ın sokaklarında birikmiş kalabalık tarafından coşkuyla uğurlanacaktı, böylece hem askerlere moral olmuş olacak, hem de Kral Lucius gövde gösterisi yaparak itibarını sağlamlaştıracaktı. Kral Lucius kraliçeyle beraber Kalindras Sarayı'nın balkonundan avluda doluşmuş kalabalığa el sallayarak, gülücükler saçarak herşey yolundaymış izlenimi vermeye devam ediyordu. Bütün şehir sokaklardaydı, Kalindras tezahüratlarla inliyordu. Gürültünün arasından takırdayan zırh sesleri, Kalindor ordusunun ayak sesleri duyulmaya başlayınca nihayet heyecanlı bekleyiş sona ermişti. Herşey mükemmel olmalıydı. Fikir her zaman olduğu gibi bütün politik kararları veren kraliçeden çıkmıştı. Bu elbette gizli tutulsa da herkes Kalindor'u yönetenin Leydi Loretta olduğunu gayet iyi biliyordu. Gürültü doruğa çıktı, tezahüratlar arttı, çiçekler yola saçılmaya başlandı. Lord Wilfrey caddenin başında belirmişti, atını öyle bir soylulukla sürüyordu ki kendini kral zannediyor gibiydi. Ordunun rahatça yürüyebilmesi için caddeye barikatlar döşenmişti, halk bu barikatların arkasından çiçekler atıyor, ordularına moral verici tezahüratlar bağırırken, barbarlar hakkında pek de hoş olmayan sözler sarfediyorlardı. "Bu bizim ordumuz öyle değil mi?" diye sordu Kral Lucius balkonda ordunun büyüklüğünü dehşetle seyrederken, bunun bir espri olmadığı yüz ifadesinden belliydi. "Elbette kralım." dedi kraliçe gururla. Lord Wilfrey önden, süvarileri peşinden saray balkonuna doğru selam vererek yavaş yavaş ilerliyorlardı. Cadde çiçek bahçesine dönmüştü, zırhları rengarenkti. Kalindor'un kırmızı üzerine siyah desenli bayrağı süvarilerin elinde dalgalanıyordu. Yüzlerce süvari caddeyi başından sonuna kadar kaplamıştı, Lord Wilfrey çoktan sarayın görüş mesafesinden çıkmış gidiyordu. Süvarilerin peşinden okçu birliğinin bayraktarı belirdi, arkasında yaylarını ellerine almış bin kadar okçu takip ediyordu. "O kokuşmuş barbarlara öyle bir ders vereceğim ki..." Kral Lucius balkonunda heyecandan kıpır kıpırdı, kendini kaptırmış yerinde duramıyordu. "Kararımı verdim! Savaşı izlemeye gideceğim!" diye ilan etti aniden. "Kralım!" diye çığlık atarak kocasının koluna sarıldı Leydi Loretta. "Bunu konuşmuştuk. Burada, güvende kalmalısınız." "Savaş meydanında da en az sarayımdaki kadar güvende olacağım! Zaten ordum meydanda görününce bir savaş olacağından bile emin değilim!" "Burada kalmanız itibarınız açısından da çok önemli..." diye fısıldadı kraliçe kurnazca, kocasının yüzündeki anlamsız ifadeyi görerek devam etti. "Eski bir atasözümüzdür; ekmek kılıçla kesilmez..." Kral Lucius durgunlaşarak düşünmeye daldı, gözleri kalabalığa boş boş bakıyordu. "Sanırım haklısın... Her zamanki gibi..." dedi omuz silkerek ve geçit törenini izlemeye geri döndü. Kraliçe içini çekerek bildik kibirli görünümünü takındı, böbürlenmeye diğer kraliçelerden çok daha fazla hakkı olduğunu kendi gibi bütün Kalindor itiraf ediyordu. Piyade bölüğünün bayraktarı caddede, kalkan üzerinde çaprazlanmış iki kılıç resmi olan bayrağı coşkuyla taşıyordu. Piyadelerin beceriksizce birbirlerine uydurmaya çalıştığı adımları öyle düzensizdi ki kalabalıktan kahkahalar yükseliyordu, ama Kral Lucius aldırmıyordu bile. Ordusu caddeler boyunca dev bir yılan gibi uzanıyor, yavaş yavaş zafere doğru yürüyordu. Güneşin altında cadde boyunca pırıl pırıl parlayan zırhların takırtısına karışan binlerce ayak sesinin insanın tüylerini diken diken eden müziği Kalindras'ı inlettikçe Kral Lucius kendinden geçiyordu. "Gidin! Gidin ve Kalindor'un zaferiyle dönün!" diye çığlıklar atıyordu Kral Lucius. "Barbarların kökünü kazıyacağım!" Dev ordunun görkemli gövde gösterisi kraliçenin beklediğinden de fazla bir etki yaratmışa benziyordu. Kalabalık ellerindeki kırmızı üzerine siyah desenli bayraklarını sallaya sallaya, kulakları sağır eden tezahüratlarla dalga dalga saray duvarlarına çarpıyordu. Kalindras tarihinin en coşkulu günlerinden birini yaşıyordu ve bu daha sadece başlangıçtı. "Bir efsane olacaksınız kralım." dedi Leydi Loretta eldivenli elini kalabalığa sallarken. "Evet, bir efsane!" diye ilan etti Kral Lucius memnun olarak. "Tarih beni yazacak!"
* * * * *
Arabur sokakları ise fırtınadan önceki sessizliği yaşıyordu. Sanki bütün şehir halkı barbarlara dönüşmüş gibi Arabur'lulardan hiçbir iz yoktu, sokaklarda devriye gezen barbarlar sadece başka barbarlara rastlıyordu. Koca şehirdeki bütün dükkanlar kapalıydı, sadece hanlar işine devam ediyordu -daha doğrusu etmeye zorlanıyordu. Bu işgal halinin daha ne kadar süreceğini öfkeyle merak eden hancılar barbarlara istmeye istemeye hizmet ediyordu. Hanlarında haftalardır kalın sesli barbarların zafer nidaları yükseliyordu, kadehlerini büyük güven duydukları, inandıkları liderleri Angred için kaldırıyorlardı. Angred'in iri yarı yaveri Olag denetleme bahanesiyle bütün gün boyunca Arabur'u boydan boya turlamıştı. Angred'in emirleri malûmdu, bir kuşun dahi Arabur sınırlarından dışarı çıkmasına izin verilmeyecekti. Talimatları kesindi, bütün Arabur'lular evlerinde, şehir hapishanelerinde veya gerekirse gözleri önünde esir tutulacaktı. Kimsenin evinden dışarı çıkmasına izin verilmese de savaşçıları şehrin sınırlarında gece gündüz nöbet tutuyordu. Angred, savaşçılarının moralinin yerinde olmasına memnundu ancak işin ciddiyetinden uzaklaşanlara cezası tezdi. Thargor'un zaferi için Angred'in ihtiyacı olan tek şey gizlilikti. Olag gecenin karanlığında, yeni yeni alışmaya başladığı yabancı şehrin dar sokaklarında sallana sallana dolanıyordu. Sarhoş barbarlar ikili üçlü gruplar halinde yoluna çıkıyor, görevlerini boşladıklarının bilincinde olduklarından saygıyla selam vererek Olag'ın sert azarlarına maruz kalmamayı diliyorlardı. Ama Olag'ın faydasız yere kendini yormaya niyeti yoktu, yeni akıl ettiği kırbacının bir iki darbesi bu yağmacı barbar sürüsüne en kısa yoldan söyleyeceklerini iletiyordu. Barbarlar genelde silahlarını konuşturmayı dillerini konuşturmaya tercih ederlerdi. Başını kaldırıp binaların üst katlarına baktığında balkonlara, pencerelere doluşmuş Arabur halkının sessiz isyanını yüzlerinde görebiliyordu. Hiçkimse konuşmuyordu, kafese tıkılmış kuşlar gibi çaresizlerdi. Barbarlar fırtına gibi Arabur sokaklarına esmiş ve bütün şehir halkını temizlemişti. Tek yapabildikleri evlerinde oturup Kalindor ordusunun bir an önce Arabur'a ulaşmasını beklemekti. Düştükleri sıkıntılı durumda fazla umursamasalar da, herkes barbarların Kalindor orudusunu neden özellikle Arabur'da beklediğini merak ediyordu. Gelmişlerdi, yağmalamışlardı ve şimdi de barbar ordusunun bir sonraki şehire doğru kayması gerekiyordu. Barbarların savaşı bekleyecek sabrı olmazdı... Olag sonunda saatlerdir aradığı, barbarların yoğun bir şekilde toplanmış olduğu sokağı buldu. Adımlarını hızlandırarak köşedeki üç katlı binaya doğru yöneldi. Kapının üzerinde sakin sakin sallanan tabelada ismini aldığı kuşun resmi üzerinde "Yalıçapkını" yazıyordu. Şişman tüccar gemilerinden dökülen yol yorgunu tüccarların Arabur'da ilk uğradıkları yer hep Yalıçapkını Hanı olurdu. Yalıçapkını Hanı şehre gelen asilzadelerin konuk olmayı kabul edeceği yegane, Arabur'daki en meşhur ve en gözde handı. Ama hancı, bu aralar tek müşterisi olan kaba barbarların şaşaalı liderini ağırlamaktan hiç de şeref duymuyordu. Hanın etrafı kalabalık olsa da sessizlik hakimdi, yakındaki Arabur Limanı'nın iskelelerine vuran dalgaların gürültüsü duyulabiliyordu. Hanın girişinde nöbet tutan Angred'in muhafızları pek gerek olmasa da geleni geçeni kolaçan ediyordu. Bir iki haftadır bu şehirdelerdi ama Arabur'lular birkaç ufak girişim dışında ayaklanmayı göze alamamışlardı. Arabur'lular dev barbar ordusuna karşı kuşatma altında uslu uslu beklemekten başka bir şey yapmayacak kadar aklı başında insanlardı. Bir çılgınlık yapmadıkları sürece barbarlar gayet iyi davranıyorlardı. Her şeye rağmen Angred asla tedbiri elden bırakmıyordu, zafere bu kadar yaklaşmışken hiçbir riske girmemeye dikkat ediyordu. Zaten planları yeteri kadar riskliydi... Olag hanın kapısını yavaşça ittirerek açtı, kasıla kasıla içeri girdi. Katip bezgin bir şekilde uğraştığı işlerinden başını kaldırarak artık görmeye alıştığı simalardan Olag'a gönülsüzce bir saygıyla yaklaştı. "Efendi Angred'i mi göreceksiniz?" diye sordu cevabını bildiği halde, bu kahrolası kel kafalı iri yarı adam hemen her gece gelir hükümdarı burda mı diye sorardı. "Evet." dedi Olag, en az katip kadar bitkin bir haldeydi. "Odasında efendim." dedi katip işlerine geri dönerken. Olag iç geçirerek hanın üst kata çıkan merdivenlerine doğru yöneldi. Han bu gece biraz kalabalık sayılırdı, barbar ordusunun ileri gelenleri hanın lüks masalarına yığılmış uyukluyordu. Uyanık ve nispeten daha az sarhoş olanlar ayağa kalkıp başlarını eğerek Olag'a selam verdiler. Olag oralı bile olmadı, doğru merdivenlere yürüyüp yorgun argın çıkmaya başladı. Hanın en pahalı, en lüks odalarının bulunduğu üçüncü kattaki koridor boyunca ilerleyerek en sondaki odanın kapısına vardı. "Hükümdarım!" diye seslendi sesini kontrol ederek, Angred çok çabuk sinirlenmesiyle ünlüydü, rahatsız edilmeye de pek tahammülü olmazdı. "Gir." diye bir ses gürledi kapının ardından. Olag kapıyı yavaşça açarak içeri girdi, daha Angred'i görmeden eğilip selam vererek. Thargor hükümdarı büyük ve ihtişamlı odasında üzerinde kaliteli, lacivert renkli bir çarşaf örtülü, ancak saraylarda bulunabilecek türden yatağına uzanmış düşünceli düşünceli tavanı seyrediyordu. Yaveri Olag kapının girişinde ayakta uyumuş gibi dikilince rahatsız olarak başını çevirdi, kaşlarını çatarak bakması Olag'ın artık konuşması gerektiğini anlamasına yetmişti. "Emrettiğiniz gibi her yeri kontrol ettim hükümdarım." diye bildirdi Olag. "Şehir halkı evlerinde, yabancılar şehir hapishanesinde esir tutuluyor. Kimsenin dışarı çıkmasına izin verilmiyor, zaten şehrin sınırları da tamamen çevrili." "Ya planlar?" dedi Angred buz gibi bir sesle. "Tamamen gizli hükümdarım." Angred başını yeniden yumuşak yastığına gömerek eliyle gür, kahverengi sakalını okşadı. "Güzel..." diye mırıldandı. "Ahmaklar tuzağımıza düştü. Kalindor ordusu yola çıktı, birkaç gün içinde burada olur." -Angred gülmeye başladı- "Geldiklerinde çok şaşıracaklar." Olag da gülmek için kendini zorlayarak katıldı, "Dahice bir plan hükümdarım." dedi takdirle, "Gerçekten dahice..." "Şimdi git." diye emretti Angred. Olag hemen ciddileşip başını eğerek reverans yaptı. "Ah, bir şey daha." dedi gitmek için hazırlanırken aniden durarak. "Bugün üç garip yabancı Arabur'a geldi. Sınır nöbetçilerinin sorumsuzluğundan -ki şiddetle cezalandırıldıklarından emin olabilirsiniz hükümdarım, şehre kadar girebilmişler. Onları yakalayan devriyenin söylediğine göre gerçekten de kuşatmadan habersizmişler ki ben de gidip baktım, görünümleri dışında pek casus gibi görünmüyorlar." "Ne demek bu?" diye homurdandı Angred doğrularak, yüzü hiddetle somurtuyordu. Şu zamana kadar hiçbir sıradışı haber almamıştı, bu içinde ciddi bir sorun çıkacağı hissi uyandırmıştı ve haftalardır onu rahatsız eden de bu endişeydi. "İnanılır gibi değil ama kendi gözlerimle gördüm. İkisi elf, biri de şu küçük adamlardan...buçuk gibi bir şeydi... Hah, buçukluk evet, buçukluk." dedi Olag hayretler içerisinde. Angred ayağa fırlayarak korkunç bir suratla yaverine baktı. "Elfler mi?... Arabur'da?" "Evet hükümdarım." dedi Olag tedirginlikle. Angred'in öfkelenmemesini diliyordu. Genelde hep somurtkan bir ifadeyle görmeye alıştığı hükümdarının yüzünde çok nadiren takındığı bir ifade vardı; korku nedir bilmezdi ancak tedirgindi, şaşkın olduğu kadar da düşünceliydi. "Bütün ordu bunu konuşuyor, herkes çok şaşkın." diye bildirdi Olag yutkunarak. Angred gerginleşerek derin derin nefes almaya başladı. Bu da nereden çıktı şimdi, diye söylendi içinden. "Arabur'da ne işleri varmış?" "Haftalardır yol yürüyor olduklarını söylediler, gerçekten de çok yorgun görünüyorlardı. Eusthar'a gidecek bir gemi kiralamak için gelmişler." dedi Olag, yüzü ölü gibi bembeyazdı. "Hmm... Demek öyle..." diye mırıldandı Angred huzursuzca sakalını kaşıyarak. "Peki şimdi neredeler?" "Şehir hapishanesindeler hükümdarım, hiçbir sorun çıkarmadılar." dedi Olag, bu sözlerin gergin havayı yumuşatacağını umuyordu. Kendinden başka kimseye güvenmeyen Angred, çok iyi bir savaşçı olmasının dışında pek bir özelliği olmayan yaverinin kanaatlerine de güvenmiyordu. Herşey normalmiş gibi davranması Angred'i daha da şüphelendiriyordu. Ayakları üzerinde dönerek pencereye doğru yavaş yavaş yürüdü. "Elfler..." diye mırıldandı hayretle. Olag hükümdarının her an arkasını dönüp hiddetle yakasına yapışacağından çekine çekine peşinden geliyordu. "Gerçekten de anlatıldığı gibi...nasıl desem... Çok güzeller." dedi konuyu değiştirmeye çalışarak. "Güzeller demek..." dedi Angred ellerini arkasında birleştirip pencereden boş boş bakarak. Yaverinin yüzündeki aptal ifadenin camdaki yansımasını süzdü. Olag hülyalara dalmış gibiydi. "Biri genç bir kız, çok güzel..." Angred başını çevirerek yaverine hayretle baktı. Olag duruşunu düzelterek masum bir tavır takındı. Hükümdarının yüzündeki haşmeti görerek titredi, niyetinin ne olduğunu deliler gibi merak etti. "Niyetleri olsa bile artık bir sorun çıkarabileceklerini sanmıyorum. Limandaki çalışmalar bitti, gemiler yola çıkmaya hazır." dedi Olag hükümdarının gözlerindeki alevlerde yanarak. Angred tekrar pencereye dönerek ıssız sokağa baktı. Bir iki barbarın iri yarı gölgesi sokak boyunca uzanıyordu. Arabur'lular sabırla bu kâbus gibi günlerin geçmesini beklerken, adamları sabırsızlıkla savaşacakları günü bekliyordu ki bu Angred için hem iyi, hem kötüydü. Gerçeği bilmiyorlardı ve kendilerinden daha kalabalık bir orduyla çetin bir savaşa gireceklerini düşünüyorlardı doğal olarak. Buna rağmen moralleri gereğinden fazla yüksekti, sanki deri, paçavra zırhlara, tahta kalkanlara değil de, parlak, sağlam çelikten zırhlara kuşanmış olan taraf onlardı. Angred de tam olarak nasıl bir orduyla karşılaşacağını bilmiyordu, çünkü bunu umursamamıştı bile. Eğer planında başarılı olursa o orduyu hiç görmeyecekti zaten... "Gözcü çok yakında gelebilir..." diye mırıldandı derinden gelen bir sesle. "Çok yakında..." sonra uzun bir sessizlik oldu. Angred yavaşça dönerek odasının ortasına aldırdığı çalışma masasına doğru yürüdü. Yaverini karşısına alarak masadaki haritaları, kağıtları şöyle bir karıştırdıktan sonra kararını verdi. "Hemen çık ve tüm komutanlarıma haber ver; bütün adamlarım her an yola çıkacakmışız gibi hazır olsunlar. Gözcü gelir gelmez yola çıkacağız. Anlaşıldı mı?" Olag kısa bir şoktan sonra şiddetle başını sallayarak onayladı. "E-evet hükümdarım..." dedi kekeleyerek, sonra heyecanla devam etti. "Sonunda harekete geçiyoruz demek..." "Hadi git!" diye kükredi Angred, elini savurarak kapıyı işaret etti. "Kaptanlar gemileri her an yola çıkmaya hazır etsinler!" "Emredersiniz hükümdarım." dedi Olag, aceleyle kapıya doğru ilerlerken saygıyla başını eğip duruyordu. "Savaşçılarım bu gece bir gözleri açık uyuyacaklar! Borazanlar öter ötmez bütün ordumu limanda göreceğim!" "Emredersiniz hükümdarım." "Ve bir şey daha!" diye seslendi Angred yaveri tam kapıdan çıkarken. Olag hemen içeri girerek uzun boylu, heybetli hükümdarının karşısında dimdik durdu. "Emredin hükümdarım." "Şu elf kızı..." dedi Angred, yüzündeki çelik kadar sert ve keskin ifadeyi kaybetmişti. "Elf kızı ayağıma kadar gelmişken onu hapse tıkmam saygısızlık değil mi?" dedi Angred gaddarca sırıtarak. Olag kısa süren bir şaşkınlıktan sonra pis pis sırıtıp başını eğdi. Angred kendini kaybetmiş gibiydi, o ciddi, somurtkan yüzlü hükümdar çılgın bir ihtirasla yanıp tutuşuyordu. "Bu Arabur'daki son gecemiz olabilir, onu bana getir!" Olag reverans yaparak geri geri odadan çıktı. "Emredersiniz hükümdarım..." Yaveri dışarı çıktıktan sonra Thargor hükümdarı Angred bir süre olduğu yerde öylece kaldı. Bütün ordum savaşa hazırlanırken ben geceyi bir elf kızıyla geçireceğim, diye söylendi kendi kendine. Ne çıkar ki? Zaten hayatım bir risk, bir lider riske girmekten korkmamalı. Omuz silkerek pencereye doğru yürüdü farkında olmadan. Sokakta hareketlilik vardı, Olag kırbacını sağa sola savuruyor, muhafızlar şaşkın şaşkın birbirlerine bakıp duruyordu. Arabur'lular gürültüye uyanıp evlerin pencerelerine çıkmaya başlamışlardı, ama pek umursamadan yeniden içeri giriyorlardı. Nasıl olsa yine sarhoş barbarlar birbirlerine girmişlerdi her halde, veya komutanları görev başında uyuyakalmışları cezalandırıyordu falan. Kalindor'u fethetmek... Barbarlar bu amaçla uyandırıyorlardı birbirlerini, dolayısıyla Arabur ahalisini. Bunu kendileri bile bilmiyorken Arabur'lular nereden bilebilirdi ki? Angred kendi kendini takdir ederek gülümsedi ve coşkulu bir heyecanla hızla çalışma masasına doğru yöneldi. Sandalyesini kabaca çekerek oturdu ve masaya yayılmış kağıtları elleriyle dağıtmaya başladı. Sonunda boş bir kağıt buldu, diğer kağıtları elinin tersiyle iterek masadan aşağıya saçtı. Mürekkep şişesini önüne çekerek kuş tüyü kalemi içine batırdı ve yazmaya başladı.
"Kalindor ordusu savaş meydanına geldiğinde bomboş bir ovadan başka bir şey bulamayacak. Barbarların sadece öldüren akılsız bir kılıçtan farksız olduğunu düşünür Kalindor'lu, ama ben, Thargor Hükümdarı Angred, öyle olmadığını ispatlayacağım. Kalindor ordusu Arabur'a gelecek, ama düşmanlarından hiçbir iz bulamayacak. Ve meşhur Arabur Limanı'nın bomboş olduğunu fark edecek! Çünkü ben, ordularımla beraber bizim için bırakmış olduğunuz gemilerle Kalindras'a, zafere yelken açmış olacağım! Narin kralınızın görkemli sarayına elimi kolumu sallaya sallaya gireceğim, ve siz, Kalindor ordusu, bu notumu okuduktan sonra Kalindras'a helak olmuş bir halde geri dönmek zorunda kalacaksınız ve kralınızın hayatı için tüm Kalindor'u, kılıcımı kınından çıkartmaya gerek duymadan bana teslim edeceksiniz. Bu notu makûs tarihinizin en kara sayfasına kaydedeceksiniz. Çünkü artık Kalindor sadece bir tarihten ibaret olacak!
Angred Thargor Hükümdarı"
2 Esaret
"Beni uyutup o barbarların arasında bırakıp gittin!" diye haykırdı Perrin kollarını sallayarak. "Yine yap! Büyü yap! Yine ateşten top yarat da şunla-" Quendelin'in eli buçukluğun ağzına yapıştı. Perrin boğuk boğuk sesler çıkardıktan sonra öfkeyle parlayan iri gözlerini Quendelin'e dikerek yavaş yavaş sakinleşti. Büyücü tükürüklenmiş elini kaldırarak parmağını buçukluğun gözüne sokarcasına tuttu. "Beni dinle buçukluk, aptalca konuşmalarına devam edersen o ateşten topu kafana yersin!" Perrin kaşlarını çatarak huysuzca bakmaya devam etti, sırtını köhne hücrenin demir parmaklıklarına yaslayarak yavaşça kaydı ve tahta sıraya oturdu. Alçak sırada bile ayakları yere anca yetişiyordu, ama o ayaklarını havada tutmayı tercih ederek sinirli sinirli birbirine çarpıyordu. "Hala inanamıyorum... Bunu nasıl yapabildiniz... Beni nasıl o vahşi barbarların arasında tamamen savunmasız bırakabildiniz..." diye söylendi dinlenmediğini bildiği halde, onları Thargor'dan buraya getirmesi iki haftaya yakın bir zaman almıştı ve bütün bu zaman içerisinde her bulduğu fırsatta bunu dile getirmişti. Quendelin bir keresinde ciddi ciddi Perrin'i köyüne kadar kovalamaya yeltenmişti, gerginliği yatıştırma görevi yine bunu büyük bir beceriyle yapan Nielda'ya kalmıştı ama başaramamıştı, bir de üstüne araları gitgide bozulan Quendelin'den azar işitmişti. Nielda ciddi biçimde Quendelin'in aklını kaçırmaya başladığını düşünmeden edemiyordu, genç büyücü artık mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmuyordu. Kendilerinden başka bir iki yabancıyı daha tıktıkları hücrede Quendelin'le aynı sırada oturuyorlardı ama Perrin aralarına rahatlıkla uzanabilirdi. "Hapiste olduğumuza inanamıyorum..." diye mırıldandı Nielda, başını eğmiş elleriyle yüzünü kapatmıştı. "Barbarların buraya saldırdığını bilmediğine de inanamıyorum! Bizi bu savaşın ortasına getirdin!" diye parladı aniden hiddetle Perrin'e bakarak. "Ne? Beni mi suçluyorsun?" diye bağırarak ayağa fırladı Perrin, neredeyse dengesini sağlayamayıp samanla kaplı yerlere yuvarlanacaktı. "O kadar barbarla konuştunuz, neden onlara sormadınız? Herşeyi ben bilmek zorunda değilim! İyiliğimden sizi buraya getirdim, sizinle beraber kendimi de esir düşürmek için değil!" Daha önce defalarca bu yolculuğa çıktığına olan pişmanlığını itiraf etmişti, üstelik pişmanlığı artmaya devam ediyordu. Bu pis kokulu hücre bardağı taşıran son damlaydı, buradan bir kurtulursa köyüne koşacak ve bir daha hiç terk etmemek üzere orada kalacaktı. Bir gezgin olarak, bir kahraman olarak ünlenmişti ve artık bunun tadını çıkarmanın vaktiydi. Elflerle de yeteri kadar zaman geçirmişti ve hayatta daha yapmak isteyip de yapamadığı hiçbir şey kalmamıştı. Nielda'nın yüzü solgundu, hücredeki diğer yabancıların da geldiklerinden beri gözlerini kırpmadan ona bakmasından çok rahatsız oluyordu. Oflayarak başını yeniden ellerinin arasına gömdü. "Daha ne kadar burada kalacağız?" diye sordu, sıkıntıdan içi daralmıştı. "Kalindor ordusu yakında gelecektir ve her zaman olduğu gibi barbarları yenip bizi kurtaracaktır." diye cevapladı hücredeki adamlardan biri, kibar bir sesle. Nielda başını hafifçe çevirip adama bezgin bezgin baktı, artık alıştığı şekilde adamı güzelliğiyle büyülemişti. Eskiden utanır, kızarırdı ancak şimdi içinden adamla dalga geçiyordu. Öyle kötü durumdaydı ki aynı hayran gözlerle bakan Quendelin olsa bile umursamazdı. Quendelin yine işkence eden düşüncelerle, garip duygularla boğuluyordu. Tıkıldıkları hapishanede sıra sıra hücreler arasında sadece demir parmaklıklar vardı ve yüz kadar insan -ve birkaç tüccar cüce- saatlerdir onlara bakıp bakıp fısıldaşıyordu. Daha önce de bu duruma düşmüştü, buçukluk köyünde de aynı bakışlarla bakan yüzlerce buçukluğun önünde sıkıntılı dakikalar geçirmişti ancak orada demir parmaklıklar yoktu. Quendelin her elf gibi özgürce yaşamaya alışkındı ve sebepsiz yere bu kafese konmuş olmak sinirlerini alt üst ediyordu. Fazla dayanamayacağını biliyordu, çok yakında bir olay çıkartacağı kesindi. Büyülerini ezberlemişti bile... Büyücülük hayatı boyunca büyü kitabını açıp çalıştığı yerler hep yeşil çimenlerin üzeri, nehir kenarları veya büyücülük okulundaki çalışma odası olmuştu. Bu havasız, iç sıkıcı hücrede güneş ışığından bile mahrumdu, Sylvanor'daki kuşların gün boyunca hiç bitmeyen şarkısı yoktu. Yine de bunlara pek aldırmıyordu, aslında şevki hiç kırılmamıştı. Hala Eusthar'a gitmek için çok hevesliydi, Thargor'da öğrendiklerinden sonra Kutsal İntikam Kılıcı'na olan saygısından ve merakından artık şüphe etmiyordu. Arabur'da barbarlara yakalandıktan sonra gelen sıkıcı soruşturma safhalarının ardından bu hapishaneye getirilmişlerdi ve bütün silahlarına el konulmuştu. Neyse ki Nielda'nın barbarlardan, silahlarını -özellikle de Kutsal İntikam Kılıcı'nı- diğer silahlara yaptıkları gibi savaşta kullanmak için ordugahlarına götürmemelerini rica etmesi hemen işe yaramıştı. Hapishanede nöbet tutan barbar neredeyse silahlarını geri verecekti ancak liderlerinin kesin emirleri olduğunu üzerine basa basa söyleyip durmuştu. Kutsal İntikam Kılıcı hücrenin biraz ilerisinde, hapishanenin yeni gardiyanları olan barbarların hemen yanıbaşında duruyordu. Doğal olarak kılıcı tanımasalar da barbar işi olduğunu anlamışlardı, merakla inceliyorlardı. Quendelin'in tek endişesi Thargor'da bıraktığı gizemli çekiçti, onu alması gerektiğinden adı gibi emindi ama yine de yola devam etmek için hala istekliydi. Artık şüphe etmediği görevinde çoktan başarısız olduğunu düşünmeden edemiyordu, bu hücrede boşu boşuna çile çekiyordu belki de. Ama ne olursa olsun Eusthar'a gidecekti, bu kadar gelmişken geri dönemezdi. Şu kahrolası savaş Kalindor'un zaferiyle bitecekti ve bir an önce herşey normale dönecekti, Eusthar'a giden bir gemi bulacaklardı ve... Eusthar'da neler olacaktı? Quendelin pelerinlerine sarılmış oturuyorken hücrenin demir parmaklıklarından gelen tıkırtılarla irkildi. Hücrenin kapısı açıldı, iri yarı, kel kafalı bir barbar içeri girerek önce Quendelin'e şöyle bir baktı. Sonra hırlayarak bakışlarını hücredeki diğer elfe çevirdi. "Sen." dedi eliyle Nielda'yı işaret ederek. "Benimle gel." Quendelin aniden sarsılarak uykudan uyanır gibi oldu. Etrafına bakındığında diğer hücrelerdekilerin ayaklanarak parmaklıkların izin verdiği kadar yakınlaştığını fark etti. Fısıldaşmalar gürültülü seviyedeydi, ama Quendelin onları duymuyordu bile. Nielda köşeye sıkışmış bir tavşan gibi kocaman gözlerle iri yarı barbara bakıyordu. Korkuyordu... "Benimle gel dedim." diye yineledi Olag. "Bensiz hiçbir yere gitmiyor." Quendelin ayağa kalkarak barbarın arkasından yavaş yavaş yaklaştı. Fısıldaşmalar yerini hararetli bağırışmalara bırakmıştı, hapishane gürültüyle inliyordu. Quendelin ilk defa kendinden uzun bir insan görüyordu, adamın gerçekten ürkütücü bir görüntüsü vardı. Üzerindeki ayı postundan giysileriyle uyum içindeydi, kel kafasındaki ter damlacıkları başından aşağı süzülerek parlıyordu. Olag arkasını dönerek Quendelin'le yüzleşti. "Bana karşı mı geliyorsun!" Nielda şaşkın şaşkın olayı izlerken elleri gayri ihtiyari kamasını arıyordu. Ama tek silahları olarak Quendelin'in büyüsü kalmıştı. Nielda neler olduğunu bilmiyordu ama emin olduğu tek bir şey vardı ki, Quendelin'in büyülerine ihtiyacı olacaktı. "Onu nereye götüreceksin!" diye bağırdı Quendelin, sesi öyle hiddetli çıkıyordu ki konuşmalar ara ara kesilip hapishaneyi sessizliğe gömüyordu. "Kes sesini ve sorun çıkarma sivri kulak!" diye kükredi Olag ve tekrar Nielda'ya doğru dönüp elini kızın kolunu yakalamak için uzattı. Nielda hücrenin köşesine doğru kaçarak sırtını duvara verdi ve inatla yaklaşmakta olan adama dehşetle bakarak çığlık attı. Quendelin kendini kaybetmişti. Büyümü kullanmamalıyım... Büyümü kullanmamalıyım... Quendelin'in tek akıl edebildiği şey buydu, öyle öfkelenmişti ki bir barbarla bir barbar gibi dövüşmeye yeltenmişti. Beceriksizce adamın sırtına atlayarak kollarını kalın boynuna doladı. "Onu rahat bırak!" diye bağırdı barbarın sırtında çaresizce debelenirken. Olag'ın boynu bir boğa kadar güçlüydü, Quendelin ne kadar zor durumda olsa da can havliyle sarılırcasına tutunuyordu. Bağırış çağırışlar öyle gürültülüydü ki hapishane yıkılacak gibiydi. Olag dirseğini Quendelin'in karnına, göğsüne tüm gücüyle vurdu, Quendelin'in nefesi kesilerek kolları çözüldü, sırtüstü yere serilerek acıyla kıvranmaya başladı. Öksüre öksüre kendine gelmeye çalıştı, ama barbarın buna izin vermeye niyeti yoktu. Olag demir gibi yumruğunu Quendelin'in suratına güm diye indirdi. Nielda çığlık atarak barbarı deliler gibi yumrukluyordu. Quendelin'in kanlar içerisindeki tepkisiz yüzünü görünce feryat figan ederek kendini yerde hareketsiz yatan arkadaşının yanına attı. Gözyaşları Quendelin'in kaşından akan kan gibi boşalıyordu. Tamamen bilinçsiz Quendelin'i doğrultarak sarıldı, hücrelerdeki herkes elf kızının hıçkırıklarıyla öfkeden çılgına dönerek demir parmaklıkları dövüyor, barbarlara ağızlarına geleni söylüyordu. Olag sırtındaki hafif ağırlığı ve kulağına geçirilmiş dişleri hissetti. Kulağının bir parçası kopmak üzereydi! Barbarın yüzü acıyla çarpıldı, çığlık çığlığa silkelenerek sırtındaki şeyden kurtulmaya çalıştı. Perrin ağzına kan tadının geldiğini fark etti ama yine de adamın kulağında birbirine kenetlenmiş dişlerini biraz olsun ayırmadan sıkmaya devam etti. Olag sırtını hızla parmaklıklara çarptı, amacı sırtındaki yaratığı parmaklıklara yapıştırmaktı ancak Perrin dev barbarın omuzlarına çıkarak kendi kendine zarar verdirtmeyi başardı. Ama bu Olag'ı daha da kızdırmaktan başka pek bir işe yaramamıştı. Adamın güçlü eli buçukluğun koluna öyle bir yapıştı ki Perrin kolunun koptuğunu zannetti. Olag Perrin'i kaptığı gibi bir kağıt parçası atarmış kadar kolayca duvara doğru savurdu. Perrin ciyaklayarak duvara doğru uçtu ve bir sinek gibi yapışarak yere düştü. "Lanet olası pislik!" diye sövdü yan hücreden genç bir adam, kolunu parmaklıktan uzatmış barbarı yakalamaya çalışıyordu. Olag kulağının acısıyla yandığından kıvranmaktan başka bir şey yapamıyordu. Perrin barbarın kulağında nokta gibi küçük ve derin delikler açmıştı. Olag öfkeden deliye dönmüştü, tıpkı hücrelerdeki bütün esirler gibi. Olag kolunu baygın arkadaşına sarılmış ağlayan elf kızının karnına dolayarak havaya kaldırdı. Nielda çığlıklar atarak çırpındı, ama yardım isteyen feryatlarına gelebilecek kimse yoktu. "Bırak onu barbar köpeği!" diye bağırdı yan hücredeki adam, sinirinden kafeste çırpınan bir kuş gibi oraya buraya yumruk sallıyordu. "Bırak!" Olag elf kızını kolunun altına aldığı gibi hücreden dışarı taşıdı. "Bağlayın onu." diye emretti nöbetçilere. Nöbetçiler emri uygulayarak, tırnaklarıyla, dişleriyle kendini savunmaya çalışan zavallı elf kızını zor da olsa bağladılar. Hücreleri dolduran esirler isyan ederek deliler gibi bağırıp çağırıyorlardı ama ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Olag çığlıklar atarak ağlayan elf kızını sürükleye sürükleye dışarı çıkartırken, genç adamın kahrolan feryadı diğer seslerin üzerinde tüm hapishanede yankılanıyordu. "Hayır!"
Quendelin yanağına batan tahta kıymıklarını hissetti, ardından kaşındaki acı geldi. Yüzlerce insanın hep bir ağızdan, onlara bağırıp çağırarak susturmaya çalışan barbarlara küfürler savurduğunu duyar gibi oldu. Yüzünde yapraktan süzülen yağmur gibi kanının aktığını hissedebiliyordu. Göz kapakları titreyerek yavaş yavaş aralandı. Gözlerini kırpamıyordu bile, gözleri açık bir ceset gibi bulanıklığa bakıyordu sadece. Başı çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Hafızası yerine gelmeye başlıyordu, son gördüğünün suratına doğru gelen kocaman bir yumruk olduğunu belli belirsiz hatırladı... Gözlerinin önünde bulanıklık dans ediyordu, sonra görüntü netleşmeye başladı. Hala aynı hücredeydi, tahta sıraya boydan boya uzanmış yatıyordu. Esirler hücrelerinin parmaklıklarından kollarını çıkarmış barbarlara doğru öfkeyle sallıyor, çıldırmışçasına demirleri tekmeliyorlardı. Quendelin'in sadece acıyı ve başının gürültüden zonklayışını hissedebiliyordu. Gözleri görüyordu ama beyni gördüklerini algılamıyordu. "Hey! Kendine geldi!" Quendelin gürültünün içinden Perrin'in ince sesini duyduğunu zannetti. Aniden buçukluk tam gözlerinin önünde belirdi. Perrin Quendelin'in omuzunu tutarak yavaşça sarstı, ama Quendelin bir ceset gibi cansızdı, neredeyse tahta sıradan aşağı yuvarlanacaktı. Hücredeki diğer esirler uyukladıkları yerlerden fırlayarak hemen başına toplanıverdi, elfin kanlar içerisindeki yüzünü hüzünle inceliyorlar, sessizce fısıldaşıyorlardı. Perrin'in yardımıyla Quendelin gayret ederek doğruldu. Boynunu dik tutamayacak kadar güçsüzdü, başını elleriyle destek olarak kaldırmaya çalıştı ancak dayanamayarak öne düşürdü. Ellerine baktığında avuçlarının, parmaklarının kurumuş kanla boyanmış olduğunu gördü. Nefesi düzensizdi, boğulacak gibi boğazı kanla dolmuştu. Ağzında kan tadı vardı, ölümü yutmuştu... Ölmeyecekti, henüz değil... "Quendelin?" dedi Perrin titreyen bir sesle. "İyi misin?" Quendelin'in hafızası canlanıyor, kulağında Nielda'nın çığlıkları şiddetle yankılanıyordu. "Nielda..." diye fısıldadı boğuk bir sesle. Perrin'in yüzü acıyla çarpıldı. "Onu götürdüler..." diye mırıldandı istemeye istemeye. Quendelin'in nefesi sıklaşmaya başladı, boğazından garip sesler geliyordu. Kendine gelmek için gayret etti, dudakları titredi, nefesi daha da sıklaştı. Kalan tüm gücünü toplamayı başardı. "Nielda!" Sesi hapishanenin koridorlarında yankılandı, dalga dalga yayılan gürültüyü bir anda bıçak gibi kesti. Quendelin isyan etmek için kendini zorladı, demir parmaklıkları ezip geçerek Nielda'yı bulana kadar tüm şehirdeki barbarlarla savaşmaya hazırdı, ancak kıpırdamaya takati yoktu. Quendelin'in göz yaşları yanaklarındaki kurumuş kana karıştı. Hıçkırıklarıyla titreye titreye ağladı. "Lanet olsun hepinize! Her kimseniz size lanet olsun!" Kimse bu çığlığa bir anlam veremeyerek elfe bakakaldı, aslında Quendelin'de isyanının kime olduğunu hiç bilmiyordu. Onları bulmak için bu yola çıkmıştı ama bu kadarına da dayanamazdı artık. Kimse dayanamazdı. Nielda'yı kaybetmeyi kabullenemezdi, her ne olursa olsun. Görevi burada bitiyordu, Nielda'yı bulursa ölene kadar barbarlarla savaşacaktı, bulamazsa da intihar edecekti. İntihar elflere yasaklanmıştı, özgür elf iradesinin asla veremeyeceği nadir kararlardan biriydi. Tıpkı başka bir canlıyı öldürmek gibi kendi hayatına son vermek de affedilemeyecek bir günahtı. İnanışlarına göre Astra asla intihar eden bir elfi kabul etmezdi, ama Quendelin bunu umursamadı bile... "Yaklaşık bir saattir baygınsın." dedi Perrin. "Ben de baygındım. O kahrolası insan kılıklı gerçek bir ayıydı." "İyi misiniz?" Quendelin arkasındaki hücreden gelen bu genç sesi tanıyamadı. Dönüp bakmaya hali yoktu ama sesin genç, kahrolmuş bir adamdan çıktığını anlayabilmişti. Perrin adama hüzünle bakıyordu. "Bu Meliot. O ayı Nielda'yı götürdükten sonra şu ufak çaplı isyanı başlatan o." dedi başıyla genç adamı işaret ederek. Meliot Quendelin'in yanına eğilerek başını demir parmaklıklara dayadı. "Çok üzgünüm... Gerçekten çok üzgünüm..." diye mırıldandı sessizce. Meliot başını eğerek sessizliğe gömüldü. Çaresizlikten çıldıracak gibiydi, zavallı elf kızının feryatları kalbini paramparça edip gitmişti. Perrin'e göz yaşlarının ardında nefretle yanan alevli gözlerle baktı. "Arkadaşınız Perrin bana anlattı; Eusthar'a gidiyormuşsunuz." dedi çekinerek. "Merakım için bağışlayın, neden Eusthar'a gidiyorsunuz?" Quendelin duymuyordu bile. Meliot bir süre bekledikten sonra kendi hücresindeki yaşlı adama baktı. "Biz Eusthar'lıyız. Size yardım edebilmeyi çok isteriz." Hapishanedeki faydasız isyan sonunda yerini sessizliğe bırakmıştı. Gece yarısı çoktan geçmişti ama sinirler öyle gergindi ki kimsenin uyuyacak hali yoktu. Barbarlar memnun olarak rahat bir nefes almışlardı, bütün esirler hücrelerinde boş boş oturuyorlardı sadece, hücreler tıka basa dolu olduğundan oturacak yer bulamayanlar bir köşeye çekilmiş, karanlığa gömülmüştü. Meliot bir süre bekledi ancak elften yine ses çıkmadı. Tam vazgeçip yaşlı amcasının yanına gidecekken elfin fısıltı gibi çıkan sesini zar zor duyabildi. "Artık gitmiyoruz..."
* * * * *
Angred bu gece bir centilmen olmaya karar vermişti. Odasının penceresinden dışarıya bakıyordu, heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydi. Aslında gözcünün gelişini değil de elf kızını bekliyordu sabırsızlıkla. Dakikalar geçmek bilmiyordu, sinirlenmeye başlıyordu. Odanın içinde bir iki tur attı ki o sırada kapı nihayet çalındı. "Hükümdarım?" gelen Olag'tı. "İçeri gir!" diye seslendi Angred, normalden daha kibar bir sesle. Ellerini arkasında birleştirip duruşunu dikleştirerek kapının açılmasını bekledi. Kapı açıldığında Olag'ın dev cüssesi bütün kapıyı kaplayarak içeri girdi. Angred yaklaşık yarım saattir bekliyordu, Olag gecikmişti, bunun hesabını sonra soracaktı. Ama bütün bu süre içerisinde hiç bu kadar sabırsızlanmamıştı. Sonunda Olag peşinden sürüklediği, pelerinlere sarılmış uzun boylu birini içeri çekti. Angred daha da sabırsızlanmıştı, hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Kukuletasını çenesine kadar indirdiğinden pelerinlerin içindekinin elf kızı olup olmadığını bile görememişti. Bir kere bile başını kaldırıp Angred'e bakmamıştı, Thargor Hükümdarı fırtınaya yakalanmış bir geminin yelkenlerinin kopmasını engellemeye çalışır gibi sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. "Yüzünü göster!" diye emretti. Hiçbir yanıt ya da tepki alamayınca dayanamayarak Olag'a başıyla bir işaret yaptı, dev barbar kocaman elleriyle kukuletayı yırtarcasına geri çekti. Mum ışığıyla loş aydınlanan odada tertemiz, pırıl pırıl altın saçlar parlayarak Angred'in gözlerini kamaştırdı. Olag'ın kabaca kukuletasıyla beraber saçlarını da çekmesiyle elf kızının başı geriye doğru gitmişti, kız saçlarını savurarak yüzünü örtecek şekilde önüne düşürdü. Ama Thargor Hükümdarı çoktan büyülenmişti bile... Angred hayatında bu kadar güzel bir şey gördüğünü de hatırlamıyordu. Uzun bir sessizlik oldu. Nielda'nın başı öne eğikti, yüzünü saçlarının ardına gizlemişti. Bir kere bile Thargor Hükümdarı'na bakmamıştı, girdiği odayı bile görmemişti. Ellerinin bağı çözülmüştü, ama hiçbir silahı yoktu. Eninde sonunda bu adamla dövüşecekti, öldürmeden sahip olmasına asla izin vermeyecekti. Sadece uygun bir an kolluyordu... Angred nihayet kendine gelerek Olag'ı hala dışarı çıkmadığı için pişman eden bir bakış attı. İri yarı yaveri aceleyle dışarı çıktı, kapıyı arkasından sessizce kapatarak kilitledi ve hızla uzaklaştı. Angred dev barbarın hanın ahşap zeminini titreten ayak seslerini duyabiliyordu. Sonunda elf kızı karşısındaydı işte, ve yalnızlardı... Angred nasıl davranması gerektiğini düşünüp durmuştu. Hiç beceremeyeceğini bilse de bir centilmen gibi davranmayı bir kereliğine olsun deneyecekti. Az önce hancıya apar topar hazırlattığı yemek masasına doğru yürüyerek bir sandalye çekti. "Bana katılır mısın?" diye sordu kalın sesini kibarlaştırmaya çalışarak. Elinde sandalye öylece kalmıştı, elf kızı geldiğinden beri sanki donmuş gibi aynı yerde kıpırdamadan duruyordu. Angred bu duruma hiç alışık değildi, kendini aptal gibi hissediyordu, sinirleri gitgide kontrolünden çıkıyordu. O emretmeye alışıktı, bütün barbarlar gibi kadınlara hiç saygısı yoktu. Centilmenliğin canı cehenneme, diye kızdı kendi kendine. Ben bir barbarım, o elf de olsa bir kadın! "Bana yüzünü göster!" diye bağırdı korkunç bir sesle, rahatlamıştı. Nielda sakinliğini korumaya uğraşıyordu, ama fazla dayanamayacaktı. Quendelin'in kanlar içerisindeki yüzünün görüntüsü gözlerinin önünden bir türlü gitmiyordu. Biliyordu, Quendelin'in şu son birkaç haftadır takındığı tavır sadece yaşadığı akıl almaz olaylardan kaynaklanıyordu. Beni sevmese de değer veriyor, diye düşündü. Buna layık olmalıyım... Angred sakinleşmeye çalışarak masadaki Lorenborn şarabı dolu şişeye uzandı, sonra kadehe baktı ve kadehi kaptığı gibi elf kızının önüne doğru fırlattı. Cam kadeh Nielda'nın önünde tuzla buz olsa da elf kızı sanki hiç fark etmemişti bile, başka bir dünyaya gitmiş gibi kendinden geçmişti. Angred homurdandı, şişeyi ağzına götürüp su gibi içmeye başladı. Sonra sanki balta savurur gibi şişeyi duvara fırlattı, şişe gürültüyle parçalara ayrılarak duvarı Lorenborn şarabıyla kırmızıya boyadı. Nielda şişenin infilak etmesiyle irkilerek hakimiyetini kaybetti. "Benden ne istiyorsun!" diye çığlık attı, sonunda Thargor Hükümdarı'na bakarak. Umutsuzluğa kapılmıştı, adamın öyle heybetli bir görüntüsü vardı ki dövüşeceği düşmanının içine korku salmaya yetiyordu. Zaten başka türlü biri de barbar kavmi Thargor'a lider olamazdı. Yine de Nielda ölümüne dövüşmeye hazırdı. "Ne mi istiyorum?" dedi Angred, yüzünde dehşet saçan bir ifadeyle. "Seni istiyorum!" -eliyle Nielda'yı göstererek bağırdı, sonra kollarını açarak kendi etrafında döndü- "Bu şehri istiyorum! Bu ülkeyi istiyorum!" Nielda geri geri çekilerek sırtını kapıya yasladı, Angred üzerine doğru hışımla geliyordu. Eli kapının kulbunu yokladı ama kapı kilitliydi. Nielda üzerine doğru kapanan gölgeye karşı küçük bir kız gibi sinmekten başka bir şey yapamadı... "Ben, Thargor Hükümdarı Angred!" diye kükredi barbar hükümdarı, kızın üzerine bir dağ gibi yükselerek. "Ben her istediğimi alırım!" Nielda'nın gözlerinde Quendelin'in kanlı yüzü bir kıvılcım gibi aniden parladı. Derin bir nefes alarak cesaretini topladı. "Önce beni öldürmen gerek aşağılık barbar!" diye bağırdı ateş püskürür gibi. İncecik, narin elini sertçe sıkarak tüm gücüyle Angred'in burnuna demir gibi bir yumruk savurdu. Angred son anda çekilerek yumruğu yanağına yedi. Bir barbar yumruğu kadar sertti, eğer burnuna gelmiş olsaydı kırardı. Angred şükrediyordu, Thargor tarihine burnunu bir kadının yumruğuna kırdıran ilk hükümdar olarak geçmekten ve ordusunun gözündeki bütün itibarını tam en kritik dönemde kaybetmekten son anda kurtulmuştu. Nielda elf çevikliğiyle eline geçen fırsatı değerlendirerek Angred daha ne olduğunu anlamadan karnına bir tekme geçirdi. Ayağı sanki taşa çarpmıştı, adamın karnı öyle sertti ki neredeyse kendi kendini sakatlayacaktı. Barbar hükümdarı darbeyi hissetmemiş gibiydi, Angred kızın bacağını tuttuğu gibi yere doğru savurdu. Ama elf öyle çevikti ki havada dönerek dengesini sağladı ve düşmekten kurtuldu, tam karşında yere çömelerek bir panter gibi avına saldırmaya hazırlandı. Nielda'nın kalbi deliler gibi atıyordu, Angred ise keyif almaya başlamıştı. Hiçbir insan bu kadar çevik olamazdı, böyle güzel olduğu kadar da dişli bir rakibi bir daha bulamazdı. "Hiçbir kadın bana yumruk atamaz! Bunu pahalıya ödeyeceksin genç hanım!" dedi pelerinini çıkarıp atarak. Barbar hükümdarı kaslı, iri kollarının hatlarını loş mum ışığında belirginleştirircesine sıkarak korkunç bir savaş çığlığı attı. Ama bu Nielda'nın konsantrasyonunu bozmaya yetmedi. Büyüsü kalan tek şansıydı. Onu öldürebilecek kadar güçlü bir büyücü değildi ama artık başka çaresi yoktu. Büyü sözleri dudaklarından döküldükçe Angred kaşlarını çatarak şaşkın şaşkın dinliyordu. Tam o anda kapı şiddetle vurularak Nielda'nın tüm dikkatini dağıttı, bir anda irkilerek trans halinden çıktı. "Hükümdarım!" Angred çıldıracak gibi olsa da sadece öfkeyle yumruklarını sıkarak titremekle kaldı, yaverinin sesine aldırış etmemeye çalıştı. Ancak kapı yine çalındı... "Hükümda-" Olag deliler gibi yumrukladığı ahşap kapının bir anda yerinden fırlayarak, büyük bir hızla üzerine doğru uçtuğunu fark ettiğinde çok geçti. Angred'in tekmesi öyle güçlüydü ki dev barbarı gerisin geriye uçurarak arkasındaki duvarla kapı arasında sıkıştırmıştı. "Ne var lanet olası, ne var!" diye bağırdı Angred, hıncını yaverinin üzerine kapanmış kapıyı ezerek, tekmeleyerek çıkarıyordu. Olag kapının altında hırpalanarak zar zor konuşabildi. "Göz...ahh...Gözcü!" Angred durdu, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İçi bir anda kurnaz planlarını harekete geçirecek olmanın heyecanıyla dolmuştu. Sonunda zamanı gelmişti... "Gözcü geldi hükümdarım! Çağıra-" diye bildirecekti Olag. "Ayağa kalk!" diye emretti Angred, kapıyı tuttuğu gibi koridora doğru savurdu. Olag bugün yeteri kadar yaralanmış olduğundan sinirleri tepesinde olan hükümdarının emrettiği gibi cüssesinin elverdiği çabuklukla ayağa fırladı. "Hemen git ve gözcüyü odama gönder! Sonra borazancıları bul ve tüm şehri uyandırmalarını söyle! Limana gittiğimde bütün ordumu gemilere binmiş bulmazsam, eğer tek bir adam bile karada kalmışsa kelleni kendi ellerimle kopartır denize atarım anladın mı beni!" Nielda kapının önündeki bağırışları gayet net duymuştu. Kendini bir anda ordunun neden gemilere bindiğini merak ederken buldu. Kimin umurunda!, diye çıkıştı kendi kendine. Sanırım sonunda kurtulacağız! Angred yeniden odaya girerken gözleri parlıyor, kurnazca sırıtıyordu. Nielda az önce dövüştüğü adamın herşeyi unutmuş olduğunu hayretle fark etti. Neler oluyordu? Barbarlar savaştan mı kaçıyordu? Bu bir mucize olmalıydı, ama neden bu kadar bekledikten sonra kaçsınlardı ki? Üstelik gemilerle... Gemilerle! Thargor'dan haftalardır bir gemi bulmak için Arabur'a yürümüşlerdi ama şimdi bütün gemiler içinde barbarlarla onlardan kaçıyordu! Perrin'in söylediğine göre Eusthar'a giden tek yol denizden geçiyordu, Kalindor'la aralarında şimdi adını unuttuğu büyük bir deniz vardı. Nielda sonunda sevinmeye başladı, belki Quendelin herşeyden vazgeçip Sylvanor'a geri dönmeye ikna olabilirdi, zaten başka çaresi de yok gibiydi. Angred heyecanla gözcüyü beklemeye koyulurken odanın ortasında şaşkın şaşkın neler olup bittiğini anlamaya çalışan elf kızını fark ederek hatırladı. Onu tamamen unutmuştu, ve artık unutmak zorundaydı. Olag fırlamış giderken hükümdarının bağırışıyla tam merdivenleri inerken yuvarlanma tehlikesi atlatarak durdu. "Şu kızı al hücresine geri götür! Onunla işim bitti!"
Arabur şehrinde gecenin bir vakti borazan sesleri yankılanmaya başladı. Şehir halkı evlerinde, huzursuzca dönüp durarak uyumaya çalıştığı yataklarından aniden fırlayıp pencerelere akın etti. Çocuklar koşarak annelerine sarıldılar, genç oğlanlar ellerine geçirdikleri ne varsa, sopalarla, bıçaklarla babalarının yanında durdular. Kalindor ordusu nihayet gelmiş olmalıydı, bu gece Arabur sokakları sabaha kadar çeliğin çeliğe vurma sesleriyle, savaş çığlıklarıyla inleyecekti. Olag elf kızını hücresine götürmesi için şaşkın şaşkın devriye görevini yapmakta olan bir barbarı görevlendirdi, ardından koşarak Arabur sokaklarında kayboldu. Ama kırbacının şaklayış sesi, barbarların limanda toplanması için yağdırdığı emirler uzaklardan duyulabiliyordu. Bu kargaşa durumu kaçmak için iyi bir fırsattı ama Nielda sorun çıkarmadan hücreye geri dönmeye razıydı, Quendelin yanında olmadan bir yere gitmeyi aklından bile geçiremezdi. Ama onu hücreye geri götürecek olan barbar şaşkınlıktan olduğu yerde donakalmıştı, üstelik bir de neler olup bittiğini elf kızına sormaya kalkıştı. Nielda barbarların garip işler çevirdiğini tahmin etmişti ancak planlarının ne olduğundan kendilerinin bile bihaber olmasına hayret etmişti. Sonunda barbar omuz silkerek elf kızını kabaca itekleye itekleye şehir hapishanesine doğru götürdü. Arabur sokakları barbarlarla dolup taşmıştı, Nielda ne tarafa baksa bir yandan telaşla sağa sola koşarken, bir yandan da pantolonlarını, deri zırhlarını giymeye çalışan uykulu barbarlar görüyordu. Evlerinin pencerelerine, balkonlarına doluşmuş şehir halkına limanın ne tarafta olduğunu soruyorlardı. Gecenin sessizliği yerini bir keşmekeşe bırakmıştı. Nielda şehrin merkezinden çok uzaktaki hapishaneye götürüldükten sonra kendini hücreye kapatmaları için büyük bir hevesle içeri daldı. Hapishanede görevli barbarlar üstleri tarafından aceleyle dışarı çıkartılırken Nielda esirlerin tutulduğu hücrelere doğru koştu. "Quendelin!" diye seslendi hasretle. Barbarlar hapishanedeki son işlerini de yaparak hücrenin kapısını açtılar ve elf kızının ardından yeniden kilitlediler. Ve anahtarları bir köşeye atarak apar topar hapishaneyi terk edip gittiler. Quendelin yattığı tahta sıradan yaralarına rağmen büyük bir hızla doğruldu ve gözlerini kırpıştırarak hücrenin kapısında ona özlemle bakan Nielda'yı gördü. "Nielda!" diye çığlık attı ayağa kalkmak için gayret ederek. Perrin de uyanarak hemen yardımcı olmak için fırladı, Quendelin yere kapaklanmadan son anda yetişti. Quendelin sendeleyerek ona doğru koşmakta olan Nielda'yı karşılamak için döndü. Kollarını açarak Nielda'ya sarıldığı o an, Quendelin için zaman durmuştu. Herşeyi unutmuştu, geçmiş yok olup gitmişti. Başını kızın saçlarına gömüp kendini boşluğa bıraktı. O an dünyada sadece ikisi vardı, Quendelin birbirlerinden yoksun oldukları bir dünyada yaşayamayacağını o an fark etmişti... Quendelin en büyük korkusunun Nielda'yı kaybetmek olduğunu da çok iyi anlamıştı. "Sana bir şey yaptılar mı?" diye fısıldadı kızın başının arkasından, hiç ayrılmak istemiyormuşçasına sarılmışlardı. "Hayır..." diye mırıldandı Nielda, hıçkırıklarının arasında titreyen bir sesle. Quendelin rüyadan uyanıp acılarla dolu dünyaya dönmemek için kıza daha da sıkı sarıldı...
3 Barbarlar zafere yelken açıyor Kalindor'un umudu
Lord Wilfrey beraber at sürdüğü generallerle birlikte Arabur'un çevresindeki yeşil ovalarda Kalindor ordusuna öncülük ediyordu. Lord atında dimdik oturmuş vakur bir edayla ilerliyordu Arabur'a doğru, gözleri dümdüz batı ufkuna bakıyordu. Atının koşum takımları güneşin altında pırıl pırıl parladıkça askerlerine daha bir heybetli görünüyordu. Lord başını çevirip peşinden gelen binlerce askere gururlu gözlerle baktı. Bir haftadan fazla bir süredir yol yürüyorlardı ama artık savaş meydanına varmak üzere olduklarından yüzlerinde yorgunluk yerine heyecan vardı. Lord Wilfrey memnundu, adamlarının hiçbirinde en ufak bir korku veya endişe ifadesi yoktu. Etraflarında binlerce kişiyle yürüyor olmanın verdiği cesaret ve güvenle zafere doğru adım adım yaklaşıyorlardı. "Korkaklar!" diye alay etti Lord Wilfrey gözlerini yeniden ufukta yavaş yavaş belirmeye başlayan şehire çevirerek. "Tam tahmin ettiğim gibi, meydanda karşımıza çıkmaya cesaret edemediler!" Generaller başlarını sallayarak miğferlerinin altından birbirleriyle bakıştılar. Hepsi ilk defa savaş meydanına çıkacak olmanın heyecanı içerisindeydi, mızraklarını önlerinde tutup atlarını düşmana doğru sürüp ezip geçeceklerdi. Ancak görünüşe göre savaş tam bir hayal kırıklığı olacaktı, tabii bir savaş olursa... "Kral Lucius bundan memnun olmayacaktır." dedi generallerden biri somurtarak. "Sadece zaferle dönmemiz Kral için yeterli." diye cevapladı Lord Wilfrey kızarak. "İster meydanda olsun, ister şehirde, barbarları nasıl yenersek yenelim Kral'ın umursadığı tek şey zafer!" Generaller huzursuzca homurdanıp iç geçirdiler. Bir tepeye tırmanmışlardı ve artık şehrin etrafını saran surları gayet net görebiliyorlardı. Lord Wilfrey tepenin zirvesinde atını durdurarak bir süre şehri seyretti. Uzaktan herşey sakin gibi görünüyordu. Fazlasıyla sakin... "Durun!" diye bağırdı elini kaldırıp. Tepenin aşağısındaki yüzlerce bölük asker çavuşlarının talimatıyla Lord Wilfrey'in emrine uydu, generaller ve süvariler dizginleri çekerek atlarını durdurdular. Binlerce ayak sesi bir anda kesilip yerini fısıldaşmalara bıraktı. "Ulağı çağırın!" diye emretti Lord Wilfrey. Komuta zincirine göre emirler birinden diğerine bağırıldı, kısa bir süre sonra bir atlı tepeye çıkarak generallerin arasına karıştı. Ulak kendisine iş düşeceğini bildiğinden korktuğu başına gelmişti, şimdi barbarlarla dolu bir şehire tamamen savunmasız bir halde girmek zorunda kalacaktı. Barbarlar haberci olup olmadığını umursamazlardı, sonuçta o da bir düşmandı ve ölmeliydi... "Emriniz nedir efendim?" diye sordu ulak tedirginlikle. Genç bir adamdı ve körü körüne ölüme gitmekten korktuğunu gizleyemiyordu. Lord Wilfrey genç adamı şöyle bir süzdü. "Korkuyor musun asker?" dedi kaşlarını çatarak. "Ha-ha-ha" ulağın sesi tıkandı, yutkunduktan sonra konuşabildi, "Hayır efendim!" "Güzel." dedi Wilfrey başını ufuktaki şehire doğru çevirerek. "Git ve barbarların liderine aynen şunu söyle; eğer kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp bir an önce Kalindor topraklarını terk etmezlerse bunu güç kullanarak yaptıracağız!" Ulak birkaç kere hızlıca içinden tekrar ettikten sonra başını salladı. "Emredersiniz efendim!" ve atını mahmuzlayarak bayır aşağı inmeye başladı. Muhtemelen ölümüne doğru sürüyordu atını... Wilfrey kibirle sırıtarak ulağın şehire doğru uçarcasına gidişini seyretti. "Ulak geri dönene kadar burada dinleneceğiz, ama çadırları kurmayın! Cevapları olumsuz olursa -ki hiç sanmıyorum, karanlık çökünce şehire gireceğiz ve hiçbir barbarı sağ bırakmayacağız!" diye gürledi kendinden emin bir sesle, sesi ovaya yayılmış binlerce askerin arasında rüzgar gibi dolaşarak herkesin tüylerini diken diken etti. Eğer her kimsen o kokuşmuş adamlarını toplayıp defolup gideceksin, diye geçirdi içinden Lord Wilfrey. Ama içinden bir ses bu dediklerinin çoktan gerçekleşmiş olduğunu söylüyordu...
| |