![]() |
||||
|
|
Hikaye Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ Seçilmiş Olan
11 Kutsal İntikam Kılıcı
"Bu hikayeyi babam hep anlatırdı." diye mırıldandı Jilbera, "Bende onun gibi çocuklarıma anlatacağımı sanardım ama işte, iki elf elinde atalarımın kılıcıyla gelecekmiş ve hikayeyi onlara anlatacakmışım." "Umarım çocuklarına da anlatırsın." dedi Quendelin tebessümle. "Ama önce bize." Jilbera yanmış elini ovuşturan diğer elini kılıca uzattı. İçindeki çelişki elinin tereddüt etmesine neden oluyordu. İnanılmayacak bir şey olmasa bu elflere çoktan inanmıştı ancak yaşadıklarının gerçek olduğuna bile inanamıyordu. "Bu gerçekten o mu?" diye sordu elflerden çok kendi kendine. Quendelin içini çekerek kılıcı kıza verdi. "Sözümüze güvenmemek senin kararın ama biz yalan söylemiyoruz. Hem bunun bir şeyi değiştireceğini sanmıyorum. Sadece kılıcın hikayesini dinlemeye gelmiş iki kaçık elf olduğumuzu da varsayabilirsin." Jilbera'nın her türlü kılıca alışkın elleri -yanmış olan hariç, kılıcın kabzasını kavrayarak rahatça tuttu. Kılıç yorgun kollarını ağrıtsa da aldırmıyordu, aslında kılıca bakan gözlerinin gördükleriyle de ilgilenmiyordu. Az önce kılıcı iyice incelemişti ancak göze batan hiçbir özelliği yoktu, ama babasının anlattıklarına göre de kılıç bundan pek farklı değildi. Kılıç inanıp inanmamanın Jilbera'nın gönlüne kalmış olduğunu ima edercesine çeliğinde kızın yüzünü gösteriyordu. "Kutsal İntikam Kılıcı." dedi Jilbera, gözleri parlıyordu. "İşte adı bu..." Quendelin vücudunun baharın serin rüzgarları gibi ani bir dalgayla ürperdiğini hissetti. Nielda da tıpkı Quendelin gibi, annesinden masal dinleyen bir çocuk gibi kendini kaptırmış bir halde can kulağıyla dinliyordu. Jilbera babasını taklit ederek Kutsal İntikam Kılıcı'nın hikayesini zevkle anlatmaya başladı. "Halkımızı perişan eden Sonsuz Kış'ın zamanıydı, topraklar uçsuz bucaksız bembeyaz örtüyle kaplıydı. Tarlalar karın altında kaybolmuştu, insanlar soğuktan hastalıklarla boğuşuyor, ölüyorlardı." Jilbera sanki bütün bunları görmüş, yaşamış gibi anlatıyordu. "Bunların üstüne, kara elflerin yarattığı, tek amaçları öldürmek olan yaratıklar her yerdeydi. Sonsuz Kış'ın zayıf düşürdüğü insanlarımız yıllar boyunca bu yaratıklarla savaştılar, ancak sayıları sonsuz gibiydi. Halkımıza böcekler gibi musallat olmuşlardı, yurdumuzu yavaş yavaş yiyip bitiriyorlardı. "Atalarımız da Toebran kasabasını istila eden yaratıklara can vermişlerdi. Hayatta kalan oğulları Brogar ve Haleg, ailelerinin intikamını almaya yemin etmişlerdi. Brogar demirci babasının ölümünde yarım bıraktığı işi tamamlayarak," - elinde tuttuğu kılıcı gururla salladı - "işte bu kılıcı döverek ona İntikam Kılıcı adını verdi!" Quendelin ve Nielda, dükkanın girişinde yığılmış uyuyan insanlar kadar sessiz, hareketsizdiler. Perrin uyandığında büyük bir ihtimalle onu aniden uyutan şeyin ne olduğunu anlamayacaktı, ama kaçırdıklarını bir öğrense kesinlikle tepesi atardı. "Brogar İntikam Kılıcı'yla beraber Thargor'dan ayrılırken, kardeşi Haleg de onunla gelmek için yalvarmıştı. Sonunda ikisi birlikte ailelerinin intikamını almak için, ölene kadar yaratık öldürmek için bir daha geri dönmemek üzere yola çıktılar." Jilbera bir an duraksayarak hatırlamaya çalıştı, Quendelin sabırla bekliyordu. "Bütün bunları nereden bildiğimi merak ediyorsunuzdur." dedi sonunda Jilbera, bir yandan düşünerek. "Bunlar Haleg'in ölmeden önce yazdığı mektupta anlatılıyordu. Halkımız genelde okuma yazma bilmediğinden ilk başlarda mektubu Haleg'in yazdığına inanmamışlardı. Neredeyse mektubu yırtıp atacaklarmış ki Haleg olacakları tahmin ettiğinden, okuma yazmayı Eusthar'da geçirdiği yıllarda öğrendiğini not düşmüş... Her neyse, sanırım hatırladım. "Brogar ve kardeşi Haleg'e saldıran bir dirg..." - Jilbera bilgece bir edayla elflerin gözlerinin içine baktı - "Sanırım sizin atalarınız yaratıkların istilasından bile bihaberdi. Dirg'ler kara elflerin yeni ırklar yaratmak amacıyla yaptıkları deneylerin başarısız olanlarıdır. İnsan şeklinde, vücutlarında karıştırıldıkları hayvan veya böceğin özelliklerini gösteren zavallı, garip yaratıklardır. Halkımıza çok çektirdikleri dışında onlar hakkında daha fazla bilgim yok, söylentilere göre nesillerinin tükenmesine karşı binlerce yıl dayanmışlar ve hala kabileler halinde yaşıyorlarmış." "Nerede?" diye sordu Quendelin, gözlerini kırpmadan Jilbera'ya bakıyordu. "Tabii ki yaşamalarına izin verilecek tek yerde, Ghoria'da." diye cevapladı Jilbera ciddiyetle. "Şunu verir misin?" dedi masanın üzerindeki bir parça bezi işaret ederek. Quendelin hemencecik masaya uzandı, birkaç boş bardak, tabak ve içinde çok az su kalmış bir sürahi dışında boş olan masadan bezi alarak kıza getirdi. "Yardım edeyim canım." dedi Nielda ince, şefkat dolu bir sesle. Jilbera gülümseyerek elindeki kılıcı Quendelin'e geri verdi, Quendelin kılıcı büyük bir hürmetle alarak Nielda'nın kızın elini sarmasını bekledi. "Ellerin ne kadar hafif, ve şefkatli..." diye mırıldandı Jilbera, elf kızının hünerli ellerinin yanmış elini neredeyse hiç hissettirmeden sarmasını hayran hayran izliyordu. "Ah, teşekkürler." dedi Nielda mutlu olarak, bez sanki kendi kendine kızın eline dolanıyordu. "Nerede kalmıştım..." diye mırıldandı Jilbera, düşüncelerin üstüste yığılarak bir dağ oluşturduğu aklından en son söylediği şeyi bile çıkartamıyordu. Sonra vazgeçti. "Gelin sizi bir yere götüreyim." dedi ayağa kalkmak için kendini zorlarken. "Nereye?" diye şaşırdı Quendelin kaşlarını çatarak. Nielda da şaşırsa da bir şey söylemeden kızın koluna girerek ayağa kalkmasına yardımcı oldu. "Ben iyiyim, yürüyebilirim." diye itiraz etti Jilbera, gönülsüzce. Güçlükle ayağa kalkarak, sargılı elini karnına çekerek sızlana sızlana başına buyruk bir şekilde kapıya doğru yürüdü. Quendelin bir anlam veremeyerek kızın yürüyüşünü seyretti, aynı yüz ifadesiyle Nielda'yla bakıştı. Sonra omuz silkerek Jilbera'nın peşine düştü. Nielda'nın gözleri yerde bebek gibi uyuyan Perrin'e takıldı. "Onu ne yapacağız?" diye sordu bezginlikle. "Bırakalım uyusun, öyle güzel uyuyor ki uyandırmaya kıyamadığımızı söyleriz." diye güldü Quendelin, derin uykuya dalmış barbarların arasından dikkatlice geçerken. "Umarım zamanında geri döneriz..." diye mırıldandı Nielda, uyurken bile yüzlerindeki öfkeli ifadeyi koruyan barbarlara dehşetle bakarak. Elfler dışarı çıkarak kavurucu güneşin altında yeşil ovalara boş boş baktılar. "Pekala, nereye gidiyoruz?" diye sordu Quendelin cevabını deliler gibi merak ederek. Jilbera'nın rüzgarla dalgalanan kızıl saçları güneş ışığıyla kırmızı kırmızı parlıyordu. Birkaç adım ilerleyerek durdu, gözleri uzaklara bakıyordu. Sağlam elini kaldırarak, şaşkın şaşkın onu izleyen elflere baktığı yeri işaret etti. "Sizi Brogar ve Haleg'in kabrine götüreceğim." dedi vakur bir edayla. Elfler hemen kızın yanına giderek merakla gösterdiği yere baktılar. Göz alabildiğince uzanan yeşil düzlüklerde bomboş bir yol, ileride bir tepeye tırmanıyordu. Quendelin ve Nielda keskin elf gözleriyle tepeye serpilmiş, güneş ışığıyla bembeyaz parlayan mezartaşlarını görebiliyorlardı. Jilbera duygularının yoğunlaştığını, gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti. Aklına kazınan babasıyla ve kardeşleriyle o yolda yürüyüşü, yanan elinin acısından daha şiddetli, daha derin bir acıyla kalbini parçalıyordu. "Varoluş Tepesi..." sesi içinde yanan ateş gibi titreyerek çıkıyordu.
Quendelin yolun göründüğünden çok daha uzun olduğunu en yorucu şekilde öğrenmişti. Jilbera'ya bakınca kızın helak olmuş halinden tepeye boşu boşuna çıkmadıkları sonucunu çıkartabiliyordu. Yoksa kızın ayakta durmaya bile hali yokken, haftalardır dünya kadar yol yürüyen elfler -en azından onlara öyle geliyordu- bile gönülsüzken onları boşu boşuna bu eziyete sokmazdı. Elflerin ne kadar sabırsız olduklarını anlaması için yüzlerine bakması gerekmiyordu. "Üzgünüm, henüz tanışamadık değil mi?" dedi Nielda, barbar kızına destek olarak hemen yanında yürüyordu. "Benim adım Nielda," diye tanıttı kendini, sonra biraz arkalarından takip eden yolarkadaşını gösterdi. "ve arkadaşım Quendelin." "Ben de Jilbera." dedi kız memnuniyetle. "Beni herkes kısaca Jil diye çağırır, artık alıştım. Siz de öyle diyebilirsiniz." "Memnun olduk Jil." dedi Nielda, sıcak bir tebessümle. Tepeye az bir yolları kalmıştı. Mezar taşları çok yakındı, neredeyse üzerine kazınmış yazıları bile okuyabiliyorlardı. "Hayatımda hiç bu kadar çok mezar görmemiştim." diye mırıldandı Nielda hayretle. "Aslında hayatında daha önce hiç mezar görmemiştin." dedi Quendelin alaycı bir dille. "Ölümsüzlüğümüzü kaybettiğimizden beri ölülerimizi hep Gözyaşı Nehri'ne bırakırız. Elflere göre gömmek ölüyü kokan bir hayvan leşinden farksız kılar." Quendelin tepenin ürpertici sessizliğinde mezartaşlarına kınayan gözlerle bakarken sessizliğin Jilbera'nın hıçkırıklarıyla bozulduğunu şaşkınlıkla fark etti. Kız ağlamamak için kendini zorluyordu, ama neden? Quendelin yanlış bir şey söyleyip söylemediğini deliler gibi düşündü. Kabahatli bir bakışla Nielda'ya baktı, ama o da şaşkın şaşkın Jilbera'yı teselli etmeye çalışıyordu. Her halde yanmış eline yeniden bir ağrı saplanmıştı, veya ölen bir yakınının mezarını görmüştü... "Babamın ve kardeşlerimin cenazeleri bu tepeye taşınırken ben de aynı bu şekilde ağlıyor olacağım! O savaş delisi hükümdarımızın benim ailemi mahvetmeye hakkı yok!" diye feryat etti Jilbera isyan ederek. "Gitmesinler diye yalvarmıştım, günlerce ağlamıştım... Ama şimdi belki de çoktan öldüler..." Nielda gözyaşlarına boğulan kızın başını omuzuna yaslayarak sarıldı. Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, teselli amaçlı ama faydasız sıradan şeyler mi gevelemesi gerekiyordu? İçinden savaşı kötü bir kader olarak değil de, hayatın olmazsa olmaz bir parçası olarak benimsemiş insanların hiç çekinmeden, umursamadan öldürmesine lanet etmek geçiyordu. Nielda söyleyeceklerini yutkunarak içine attı, susmayı tercih ederek barbar kızının ağlayışını dinledi. Quendelin Jilbera'nın haline üzülse de, aslında hiç umursamadığını kendi kendine kızarak itiraf ediyordu. Jilbera, sahip olduğu güzelliklere bir kere baktıktan sonra hep daha fazlasını isteyen açgözlü insan zihniyetinden payına düşen çileyi çekiyordu sadece. Elfler için en büyük armağan yaşamdı ve hiçbir elf bir başka canlının canına kast edemezdi. Ama insanlar için yaşam, savaş meydanında ne şekilde harcanacağının belirlendiği bir savaş planındaki kadar değerliydi. Yolun kenarlarına serpilmiş mezartaşlarını yavaş yavaş geçmeye başlamışlar, Varoluş Tepesi'nin yamaçlarına ulaşmışlardı. Quendelin her elf gibi ailesinden aldığı soylu terbiyeyle başını eğerek, mezarlığın sessizliğini bozmayarak hiç konuşmadı. Bu mezarlarda sonsuz uykuya çekilmiş insanların hepsinden daha fazla yaşamıştı, başına bir şey gelmezse birkaç yüzyıl daha da yaşayacağı muhtemeldi. Ölümsüzlüklerini kaybeden elfler böyle uzun bir ömürün nihayetinde gelen ölüme bile kahrolurken, insanlar kısacık ömürlerinde ne yaşamış olabilirlerdi ki ölsünlerdi? İnsanların birkaç yıl süren gençlikleri elflerde yüzyıllara eşitti, insanlar bu kısacık sürede gençliklerini neye harcamış olabilirlerdi ki yaşlansınlardı? Quendelin sessiz sessiz ağlayan Jilbera'ya hüzünle baktı. O hayatı boyunca bu küçük barbar kasabasında eğer yaşarsa babasının işlerine yardım edecekti, belki evlenip barbar düzenine göre bir erkeğin resmen emri altına girecekti, sonra yaşlanarak ölüp gidecekti. Quendelin bütün bunlar olurken kendisine ne olacağını merak etti; yaklaşık yarım asır sonra bile görünümü hemen hemen aynı olacaktı, başına gelen bu garip olayların sırrını belki çözmüş, belki de hepsini unutuverip Sylvanor'daki hayatına geri dönmüş olacaktı. Tepenin kasvetli havası içini karartmıştı. Yolu gözleriyle takip etti, yol alçak, geniş tepenin etrafında döne döne en üstteki kabre kadar çıkıyordu. Jilbera yorgunluktan ve aklını kötü düşüncelerle dolduran tepeden bir an önce ayrılma isteğiyle tepeye dik, kestirmeden çıkıyordu. Zaten yol sadece geleneksel törenlerde kullanılırdı, şu an nasıl olursa olsun tepenin en üstüne ulaşsın yeterdi. Jilbera'nın üzüntüsü yavaş yavaş hırsa dönüşmüştü, elfleri peşine takmış mezarların üzerinden aldırış etmeden hızla ilerliyordu. Quendelin ve Nielda bir an önce bu tepeden ayrılma isteğini Jilbera'yla paylaşarak tırmanışlarının sonuna geldiler. Yol da zaten tam çıktıkları yerde bitiyordu, Brogar ve Haleg'in kabri olduğunu hemen anladıkları mermer binanın girişinde son buluyordu. Tepedeki tek kabir buydu ve Quendelin heybetli görünümünden etkilenmişti, en azından bu kadar yoldan sonra ister istemez içinden etkilenmek gelmişti. Dış görünümü ona yurdunun beyaz mermer binalarını hatırlatmıştı, bu kabrin de cüce ustalarının işi olduğunu hemen anladı. Mermer zarif desenlerle süslenmişti, ancak burada elflerin beğeneceği türden çiçek, ağaç, kuş motifleri yerine barbarların timsalleri olan vahşi hayvan şekilleri vardı. Kabir diğer mezarlarla kıyaslanınca dev gibiydi ancak fazla abartılmamıştı. Açık kapısından tek görülebilen şey, gündüzleyin bile simsiyah bir perde gibi örtülmüş karanlıktı. "İşte atalarım burada yatıyor." dedi Jilbera, vakur adımlarla kabirin girişine doğru ilerlerken. Quendelin içeri girmeden önce son bir kez Nielda'yla bakıştı, elf kızı gayet sakin görünse de heyecandan konuşamadığı belli oluyordu. Quendelin derin bir nefes alarak karanlığın içinde kaybolan Jilbera'nın peşinden kabre girdi. Elf gözleri önce karanlıkta Jilbera'nın duvardaki sönmüş meşaleyi aradığını gördü. Quendelin uzanarak meşaleyi duvarda monte edildiği yerden alarak elinde tuttu. Jilbera'nın gözleri yavaş yavaş karanlığa alışmaya başlarken Quendelin'in sesi fısıltı halinde kulağına geldi. "Ne?" dedi duyduklarından hiçbir şey anlamayarak, korkmaya başlıyordu. Quendelin'in avucunda alev aniden parlayarak meşaleyi hemen tutuşturdu. Quendelin ve Nielda aniden aydınlanan mezar odasında telaşla etraflarına bakınarak dönüp durdular. Jilbera daha önce birkaç kez girmiş olduğu odanın heybetli görüntüsünden her seferki gibi etkilenerek seyretmeye daldı. Atalarının neredeyse odayı kaplayacak büyüklükte mermer mezarları yan yana duruyordu. İki mezarın arasındaki boşluğun sonundaki mumlarla çevrelenmiş kürsüde, binlerce yıllık olduğu ilk bakışta anlaşılabilen, parça parça olmuş birkaç parşömen vardı. Hemen üzerindeki duvarda, üzerinde ortak dilde yazılar olan metal bir levha asılıydı. "Haleg'in mektubu," dedi Jilbera kürsüdeki parşömenlere bakarak. "ama maalesef okunamayacak halde." Quendelin parşömen kalıntılarına bakarak içini çekti ve odayı araştırmaya devam etti. Soldaki mezarın üzerinde bir şey dikkatini çekti. "Bu da ne?" diye sordu meşaleyi mezarın kapağı üzerine tutarak. "Burada Brogar yatıyor." dedi Jilbera saygıyla, elini mezarın tozlu mermerinde gezdirerek. "Hayır şunu kastetmiştim." diye gösterdi Quendelin, gözleri hayretle kocaman açılmıştı. Mezarın üzerinde yepyeni bir çekiç duruyordu! Jilbera çekice özlemle bakarak iç geçirdi. "Bu çekiç Brogar'dan geriye kalan yegane hatıra..." sonra bakışlarını Quendelin'in sırtındaki kılıca çevirerek devam etti. "Kutsal İntikam Kılıcı da işte bu çekiçle dövülmüştü." Quendelin merakla elini uzatarak çekici almak istedi ancak Jilbera onu durdurdu. "Hayır, buna izin veremem." dedi kesin bir dille. "Bakmak için bile olmaz." diye ekledi Quendelin'in yalvaran bakışlarına karşılık olarak. Çekiç bir barbarın sahip olamayacağı kadar değerli ve ancak bir barbarın eline yakışacak kadar da heybetli görünüyordu. Çeliği gümüş kadar parlaktı, en ufak bir çizik ya da ezilme yoktu. Tıpkı sırtında taşıdığı, çekicin binlerce yıl önce dövdüğü kılıç gibi yepyeni görünüyordu... "Demek Brogar kılıcı bu çekiçle dövdü..." diye mırıldandı Quendelin kendi kendine. Acaba aradığı cevap bu olabilir miydi? Bu çekicin en az Kutsal İntikam Kılıcı kadar gizemli olduğuna emindi, hatta içinden bir ses kılıcın tüm gizemini bu çekiçten aldığını söylüyordu. "Çekiç hakkında ne biliyorsun?" diye sordu sakin bir edayla, aslında çekice bir an önce sahip olmak için can atıyordu. "Fazla bir şey bilmiyorum." dedi Jilbera omuz silkerek. "Sadece çekicin Thargor'un kuruluşundan beri var olduğu ve garip bir şekilde bulunduğu, evet bulunduğu söylentileri var." "Bulunduğu..." diye tekrarladı Quendelin, düşünceli düşünceli çekice bakıyordu. Artık kesinlikle emindi ki, çekiç için buradaydı. Biraz hayal kırıklığına uğramış olsa da en azından bir şey bulabilmişti sonunda. Tek sorun ona nasıl sahip olabileceğiydi... Onu çalmalı mıydı? Nielda odayı biraz araştırdıktan sonra Quendelin'in yanına geldi ama büyücü onu fark etmedi bile, her nedense çekice odaklanıp öylece kalmıştı. "Bizi buraya getirmenin başka bir sebebi var mı?" diye sordu Nielda dikkatle çekici kollayan Jilbera'ya bakarak. "Şu duvardaki yazıları okursanız eminim öğrenebileceğiniz herşeyi öğrenmiş olacaksınız." dedi Jilbera, gözleri hala Quendelin'in üzerindeydi, özellikle de ellerinde. Başıma bir iş açacaklarını biliyordum zaten, diye söylendi kendi kendine. Hadi okuyun şu lanet olası yazıyı da gidin buradan! Quendelin kızın yüzündeki hiddete anlayışla yaklaştı, "Başına bela olmak gibi bir niyetimiz yok. Ama Kutsal İntikam Kılıcı'nın yeni sahibi olarak, senden bu çekici talep ediyorum." dedi ciddiyetle. Jilbera elfin buz gibi bakışlarına öfkeli ifadesini hiç değiştirmeden yanıt verdi. "Bunu yapamam. Hem elflerin böyle bir talepte bulunamayacak kadar ölülere saygılı olduğunu sanırdım." "Bu özel bir durum!" diye patladı Quendelin, sesi mezar odasını inletircesine yüksekti. Jilbera en ufak bir terreddüt yaşamadan hiddetlendikçe hiddetleniyordu. Sonra elinde kibar bir dokunuş hissetti, irkilerek başını çevirince Nielda'yla gözgöze geldi. "Lütfen sakin olun." dedi Nielda yumuşak bir sesle, Quendelin'e suçlayan bir bakış atınca genç büyücünün gözleri alevlenerek sinirlerinin kontrolünü kaybetti. "Sen karışma!" diye bağırdı Nielda'nın üzerine üzerine yürüyerek. "Senin bana karışmaya hakkın yok! Buraya gelmemizin tek nedeni bu çekiç, anlamıyor musun!" "Nereden biliyorsun!" diye çığlık attı Nielda Quendelin'in önünde dimdik durarak. "Jilbera haklı! Bu çekiç binlerce yıldır burada ve senin onu almaya hakkın yok!" İkisi bir süre aynı gaddarca bakışlarla birbirlerine baktılar, Jilbera bir eli çekiçte tetikte bekliyordu. Quendelin dudaklarını sımsıkı kapatarak kendini zorladı, Nielda'nın gözleri yaşlarla pırıl pırıl parlıyordu. Quendelin titremeye başladı, bacakları dayanamayarak bitkinlikle olduğu yere çöktü. Sırtını Brogar'ın mezarına yaslayarak başını kollarının arasına gömerek öylece kaldı. Nielda yavaşça eğilerek kolunu Quendelin'in omuzuna attı ancak Quendelin bunu reddetti. "Beni rahat bırak..." diye hırladı kızın kolunu ittirerek. Nielda ellerini göğsünde birleştirerek ağlayan gözlerle Quendelin'e baktı. "Bir çekiç için miydi? Bütün bunlar kahrolası bir çekiç için miydi?" Nielda çekice nefretle baktı. "Madem öyle seni engellemeyeceğim. İstediğini yap. Çekici al ve git. Sen nerede olursan bende orada olacağım demiştim, bu sözüm hala geçerli. Ama beni istemiyorsan gitmemi istediğin için giderim..." Nielda bir cevap alana kadar bekledi ancak, aklıyla konuşmaya dalmış Quendelin'de en ufak bir hayat belirtisi yoktu. Oda öyle bir sessizliğe büründü ki tek duyulabilen çatırdayarak yanan meşalenin sesiydi. Sonunda Quendelin başını geriye yaslayıp soğuk mermere dayadı, ölü gibi solgun yüzü Nielda'nın gözyaşlarıyla yol yol olmuş güzel yüzüne bakakalmıştı. "Yoruldum..." diye fısıldadı bezginlikle. "Çok yoruldum... Düşünmekten yoruldum... Karar vermekten yoruldum..." Quendelin gözlerini kapattı. "Karar senin..." Karanlık, ve sessizlik... Quendelin aklını tamamen boşaltarak bu iki şeye odaklandı. Bütün sorumluluğu Nielda'nın omuzlarına bırakarak herşeyi unuttu, nerede olduğunu, ne yapmakta olduğunu... Bunu neden yaptığını çok iyi biliyordu. Onu buralara kadar sürükleyen gizlere oyun oynuyordu, onu seçenlere serzenişte bulunuyordu. "Hayır Quendelin..." diye itiraz etti Nielda hıçkırıklarının arasından zor duyulan bir sesle. "Kararlar bana ait." dedi Quendelin kesin bir dille. "Ve kararım şudur; kararı sen vereceksin." Nielda doğal olarak bütün bu olanlara anlam veremeyen Jilbera'ya baktı. Jilbera canı pahasına savunacağı çekicin önünde duruyor, onlara güvenmekle hata ettiğini anladığı elflerden atalarının yadigarını kesinlikle uzak tutuyordu. "Pekala." dedi Nielda istemeye istemeye. "Ne pahasına olursa olsun çekici almayacağız. İşte kararım bu." Bu kolaydı, diye düşündü Nielda şaşkınlıkla. Bu kadar kolay olmamalıydı. Herşeyi mahvetmiş olsam da doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım. Aslında hayır, Quendelin haklıydı. Çekicin Quendelin'in yolunda bir anahtar olduğu açık, çekiç bu bilgisiz barbarlarda kalmamalı. Çekici almak istemiyorum çünkü bu barbar kızı düşündüm, onu Quendelin'den daha çok önemsedim... Nielda baygın gibi gözleri kapalı hareketsiz duran Quendelin'in bunu çekici almaktan vazgeçtiği için yaptığını varsaydı. Quendelin'in hiçbir şey yapmaya niyeti yoktu. "Artık gidin, lütfen." diye yalvardı Jilbera, bir an önce normal hayatına geri dönebilmeyi diliyordu. Nielda başını yavaşça evet anlamında salladı. Mezar odasına son bir kez bakmak için başını çevirdiğinde neredeyse bütün duvarı kaplayan büyük metal levhayı görerek hatırladı. "Gideceğiz." dedi kürsüye doğru yürürken. "Ama önce şurada ne yazıyormuş bir bakalım." Meşale Quendelin'in elinden düşmüş yerde sönmek üzereydi, Nielda meşaleyi alarak azalan aleviyle kürsünün etrafındaki mumları yaktı. Mumların titrek alevleri mezar odasının mermer duvarlarında dans eden gölgeler oluşturuyordu. Nielda elleriyle göz yaşlarını sildi, boğazını temizleyerek yazıları yüksek sesle okumaya başladı. Quendelin'in dinleyip dinlemediğini umursamadı, kendi merakını gidermek için okuyormuş gibiydi. Kulağa hoş gelen melodik sesi gür, akıcıydı. Quendelin dinliyordu...
Burası kardeşlikten daha yüce bir bağla kaderleri bağlanmış, cesaretten daha güçlü bir kudretle kılıçlarını yiğitlik adına sallamış, büyük barbar kahramanları Brogar ve Haleg'in sonsuz ikametgâhıdır... Bu kabir Thargor halkının, Sonsuz Kış'ı bitiren, Merivia halklarını kötü yaratıkların istilasından kurtaran Brogar ve Haleg'e habersizce yaptığı vefasızlığa duyduğu sonsuz utanç ve pişmanlığın bir sembolü olarak yaptırılmıştır.
Aslı hemen aşağıdaki kürsüde bulunan Haleg'in mektubu;
Thargor halkı, Ben Toebran'lı Haleg, kendi halkıma duyduğum nefret yüzünden olmamam gereken bir yerdeyim. Yaklaşık elli yıldır bana kendi halkımın tam tersine hürmetle yaklaşan dostum Obelin'in yanında Eusthar'da yaşıyorum. Ve artık ölüyorum... Bu hayattan kalan tek isteğim son nefesimi kendi topraklarımda vermek ve orada gömülerek sonsuza kadar Thargor'da kalabilmek. Bu amaçla Eusthar'dan yola çıktım ancak sanırım başaramayacağım. Cenazemle birlikte size gerçekleri ulaştırması için Kalindras'ta bir handa bu mektubu yazıyorum. Umarım yaşamımda anlatmaya fırsat vermediğiniz gerçekleri ben öldükten sonra dinlersiniz, belki böylece ruhum biraz olsun huzura kavuşur. Hikayemi belki de sadece çocuklara anlatılacak iyi bir masal olarak değerlendireceksiniz, ancak unutmayın ki masallar hep mutlu sonla biter... Gençtik, Brogar ve ben amcamızın tarlasında çalışıyorduk. Köylülerin koşa koşa yanımıza gelişi ve yüzlerindeki ifade kötü bir haber getirdiklerini anlamamıza yetmişti. Ailemiz Toebran'a saldıran yaratıklar tarafından katledilmişti. Ağabeyim Brogar tam anlamıyla çılgına dönmüştü. Elindeki tırpanı sallaya sallaya, savaş çığlıkları atarak Toebran'a doğru koşuşunu daha dün gibi hatırlıyorum. Bütün ailemizi tek bir günde kaybetmenin acısını üzerimizden hiçbir zaman atamasak da, Brogar kendini babamın demirci dükkanındaki yarım bıraktığı işine vererek, uykusuz günler boyunca hiç durmadan çalıştı. Sonunda büyükçe bir kılıç dövmüştü, zanaatkar babamın motifleriyle süsleyemese de yine de iyi bir iş çıkarmıştı. O gün beni karşısına aldı ve kılıcı hayali yaratıklarla dövüşerek sallamaya başladı. Nefreti aklına sahip olmuştu, bütün yaratıkları dünyadan temizleyene kadar savaşacağımızı, ailemizin intikamını alacağımızı bağıra çağıra ilan ediyordu. Hatta kılıca İntikam Kılıcı adını vermişti... İntikam hırsıyla, masum babamızın, annemizin, küçük kardeşimizin kanını yerde bırakmayacağımıza yemin etmiştik... Thargor'u terk edişimizden sonraki ilk bir iki ayda, artık görmek sıradanlaşmış birbirinden çirkin, iğrenç yaratıklardan onlarcasını öldürmüştük. Ama bu böyle olmayacaktı, birini öldürünce sanki iki tanesi başka bir yerden çıkıyormuş gibi hiç bitmiyorlardı. Bir dirg bize saldırdı, onu kolayca etkisiz hale getirdik ama öldürmedik. Brogar intikam hırsıyla yaratığı parçalamak için sabırsızlanırken onunla bir anlaşma yaptık. Dirg hayatına karşılık bizi efendisine götürmeyi kabul etti. Paramparça olmuş ağaçlarla dolu, ıstırap çeken topraklardan geçtik, yaratıklar gitgide sıklaşıyordu. Kılıçlarımızı bile çekmeden, dirgin yakaladığı esirler gibi davranarak yaratıkların içinden yürüyebiliyorduk, ama yine de yaratıkların bizi öldürmek için gönülsüz olduğunu hayretle fark etmiştik. Sanki dirg bizi bir an önce efendisine götürebilmek için sabırsızlanıyormuş gibi hevesliydi... Dirg bizi yaratıkların mahvettiği, helak olmuş ormanların içinden geçirerek kasvetli bir dağa götürdü. Dağ pek yüksek değildi, bunun yeraltı şehri Amar'ın kapısı olduğunu sonradan öğrenecektik... Benim son gördüğüm dağda aniden bir mağara açılarak, kara elflerin bir anda karşımızda belirdiğiydi... Sonra uyanmıştım, Brogar başımda kendime gelmeme yardım ediyordu. Doğrulup etrafıma bakındığımda hayretler içerisinde adeta donakalmıştım, rüya görüp görmediğimi deliler gibi merak etmiştim. Beş ya da altı, belki de daha fazla tam hatırlayamıyorum, kara elf cesedi görmüştüm, bizi getiren dirg de aralarında cansız yatıyordu. Brogar hepsini tek başına öldürdüğünü söylediğinde önce inanmamıştım, sonra bu gördüğüm manzaranın başka açıklaması olamayacağını hayretler içerisinde kabul etmiştim. Söylediğine göre büyüleri onu hiç etkilememişti, büyü silahlarını kaybeden kara elfler Brogar'ın kılıcına karşı koyamadan teker teker biçilmişlerdi. Brogar'ın dirgin mağaraya kaçarak diğer kara elflere haber vermesini engelleyecek vakti bile olmuştu. Mağaradan içeriye gizlice sızdık ve Amar'a girdik. Kara elflerle dolu tünellerden eninde sonunda yakalanacağımızın bilinciyle saklana saklana ilerledik. Amar sanki bütün dünyanın yeraltını kaplıyormuş gibi geniş, sonsuzluğa kadar inen toprak kadar derindi. Karanlıkta çok iyi görebilen kara elfler Brogar'ı yakaladı. Brogar bir yandan yerimde kalmam için işaret ederken bir yandan kılıcını tüm gücüyle savuruyordu. Kara elfler büyüleriyle karşılık verse de Brogar hiçbir zarar görmüyordu. Bir kayanın arkasında saklanmış ağabeyimi seyrederken kılıcımı çekip savaşa katılmamak için kendimi zor tutuyordum. Kısa sürede Brogar birkaç kara elfi yere sersede artık gürültüyü duyan kara elfler aşağımızdaki Amar'dan akın akın geliyordu. Sonunda kara elfler büyüden vazgeçerek hep birlikte Brogar'ın üzerine atladılar, ben bir korkak gibi kılıcıma sarılması gereken ellerimle gözlerimi kapatmıştım. Brogar'ın çığlıklarının arasında kılıcının yere düşüş sesini de duymuştum. Hayatımın en utanç dolu anıydı, kayanın ardında kendimden utanarak bir çocuk gibi ağlayışımı hatırladıkça pişman oluyorum... Kara elfler Brogar'ı götürdükten uzunca bir süre sonra nihayet cesaretimi toplayabildim. Kara elflerin telaşla tüneli boydan boya aradıklarını duyabiliyordum. Brogar'ın İntikam Kılıcı hala düştüğü yerde duruyordu. Koşarak kılıcı kaptığım gibi ağabeyimi götürdükleri tünel boyunca bir işe yaramayacağını bilsem de gölgelerden ilerledim. Bütün zıt duyguları bir arada yaşıyordum. Korku ve cesaret, pişmanlık ve takdir, utanç ve gurur... Amar'ın ihtişamlı olduğu kadar da ürpertici mağaralarında günlerce saklandım. Mağaralar öyle büyüktü ki insana mağara olduğunu hatırlatan tek şey yukarı bakıldığında görülebiliyordu. Gökyüzü yerine bomboş bir karanlık vardı. Çelişkilerle boğuştuğum bir iki günün sonunda ağabeyimin kılıcını sallayarak ölmeye karar verdim. Onun çoktan ölmüş olduğu biliyordum ve gittiği yerde beni izliyorsa belki biraz olsun affedebilirdi. Bunu herşeyden çok istediğimi hatırlıyorum... Kara elflerin arasına dalarak gözüm kapalı kesmeye, biçmeye başladım. Kara derilerini kanla boyadım, beyaz saçlarına kırmızı bulaştırdım. Bana büyü yaptılar, ama ağabeyim beni koruyordu. Büyüleri beni hiç etkilemiyordu, tek yapabildikleri kendilerini İntikam Kılıcı'nın gazabından korumaya çalışmaktı. Kara elflerin cesetlerinin üzerinde hırsla savaşırken birinin bana yardım ettiğini sonunda fark edebildim. Yarı insan, yarı kurt bir dirgti bu, iri, keskin pençeleriyle benim yerime düşmanlarımı öldürüyordu. Dirg bana adımla hitap ederek onu takip etmemi söyledi. Önce hayretten donakalarak hiçbir şey yapamadım, sonra dirg beni kolumdan tuttuğu gibi kara elflerin cesetleriyle dolu, savaş meydanına dönmüş mağaradan hızla uzaklaştırdı. O Brogar'dı... Nefes almaya fırsat bulduğumda hiçbir şey söylemeden, kurt gibi tüylü, kamburlaşmış bedenine sarıldım, beni affedip affetmediğini sordum. Doya doya sarıldık, göz yaşlarımız sel oldu aktı. Kara elfler ağabeyimi dirge çevirmiş olsa da aramızdaki güçlü bağı kopartamamışlardı... Fazla vaktimiz olmadığını biliyorduk. Brogar kalınlaşmış sesiyle böğürürcesine bana ettiğimiz yemini hatırlatıyordu. Onu hala eskisi gibi görüyordum, görünüşteki farklarını hiç umursamıyordum. Ona İntikam Kılıcı'nı geri verdim. Bir kurdun çevikliğiyle hareket eden Brogar beni aceleyle Amar'ın derinliklerine doğru götürdü. Koku alma yeteneği geliştiğinden kara elflerin kokusunu çok uzaklardan alabiliyordu. Sonunda yoğun şekilde korunan kara bir kapıya vardık. İçimi tarif edemeyeceğim bir korku kaplamıştı. Burası bir mağaradan çok dev, kasvetli bir şatonun taht odasına giden ihtişamlı koridoruna benziyordu. Kapının ardında kara elflerin yüce hükümdarı Ghorion vardı. Onu öldürecektik, intikamımızı alarak yeminimizi yerine getirecektik. Yine de Ghorion'u öldürmenin bir yeminden çok daha fazlasını gerektirdiğini biliyorduk... Kılıcım elimde, ağabeyimle beraber kapıyı koruyan kara elflere doğru koştuk. Hiçbir dış dünyalının buralara kadar giremeyeceğini sandıklarından kara elfler güvenliğe pek önem vermiyorlardı. Korumalarda silah vardı ancak onlar da önce büyülerine sarılarak büyük bir hata yapmışlardı. Brogar bu hatalarının bedelini hayatlarıyla ödetiyordu. Ama ben yaralandım, kara elfin zehirli kılıcıyla kesilmiş karnımdan kan boşalıyordu. Acı dayanılmazdı, gözlerim yavaş yavaş kapandı. Son gördüğüm Brogar'ın beni zehirleyen kara elfin üzerine bir kurdun vahşiliğiyle atlayışıydı... Uyanmıştım... Rüya gördüğümü sanmıştım... Yaşadıklarımın hepsinin kötü bir kabus olduğunu sanmıştım. Ama Brogar yanımdaydı, bir dirg olarak... Yaşıyordum... Damarlarımda gittikçe azalan kandaki zehiri hissedebiliyordum. Ama bir şey beni hayatta tutuyordu... Brogar ölmeme izin vermiyordu, vermeyecekti... Herşey sakindi, yarı bilinçli bir halde Thargor'a geri dönmekte olduğumuzu fark etmiştim. Brogar bana olanları anlatıyordu, ben de hayretle dinliyordum... Brogar, ben orada bayıldıktan sonra tek başına kara kapıdan girmişti. Ve Ghorion'la savaşmıştı... Bir yandan beni sırtında taşırken, bir yandan Ghorion'la savaşını anlatıyordu. Ghorion'un gücü yenilmezdi, büyüsü karşı konulamazdı. Çok iyi hatırlıyorum, Brogar ölmek üzereyken Ghorion'u nasıl yendiğini şöyle anlatmıştı; Ghorion beni bu yeni şeklimde hizmetindeki dirglerden biri sandığından saldırmak için tek bir fırsat yakalamıştım. Kılıcım elimde Ghorion'un üzerine doğru uçtum, ancak Ghorion'un gücü beni gerisin geriye fırlattı. Tamamen çaresizdim, beni oradan oraya savururken elimden hiçbir şey gelmiyordu. Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynadı. Ghorion'un dev taht odasında korkunç kahkahaları yankılanıyordu... Elime bir fırsat daha geçmişti. Tüm gücümle bağırarak İntikam Kılıcı'nı Ghorion'a doğru fırlattım. İşte o an inanılmaz bir şey oldu. Ghorion'a doğru fırlattığım kılıç havada yön değiştirerek, taht odasının ortasındaki kara sunakta duran kitaba çarparak yere düşürdü. Ben şaşkınlıkla söverken Ghorion çığlıklar atarak yerde kapanmış kitaba koşuyordu. O zaman anladım. Bu bir mucizeydi, ve tek şansımdı. Kara elfler böyle olacağını bilseler beni bir kurtla karıştırmazlardı, bana verdikleri kurdun çevikliğiyle kılıca, Ghorion kitaba yetişmeden önce ulaştım. Ve İntikam Kılıcı'nı bana doğru şuursuzca koşan Ghorion'un karnına sapladım. Ghorion acıyla son bir çığlık attı ve kılıcımdan sıyrıla sıyrıla yere yığıldı. Ghorion ölmüştü... İşte böyleydi Brogar'ın tüm dünya halklarının gizli baş düşmanı Ghorion'u öldürüşü. Hayranlıkla dinlemiştim, ağabeyimden gurur duymuştum. Beni sırtladığı gibi yeraltı hanedanlığı Amar'dan dışarı çıkarmıştı. Bu imkansız gibi görünse de çok kolay olmuştu. Garip bir şekilde kara elfler yarattıkları, sadece kendilerine hizmet eden, emirleri altındaki yaratıklar tarafından saldırıya uğramışlardı. Yaratıklar kara elflerden intikam almak istercesine delirmiş gibi saldırıyorlardı, böylece dirg halini almış ağabeyim beni rahatlıkla cehenneme dönmüş Amar'dan çıkardı. Thargor'a doğru yollanırken yaratıkların akın akın Amar'a doğru hücum ettiklerini görüyorduk. Hayatımızı, ve belki de bütün dünyadaki insanların hayatlarını kurtaran gizemli kitap Brogar'ın elindeydi. Kitap çok kalındı ve yepyeni gibi duruyordu, ama açmaya da yok etmeye de korkuyorduk. Sonsuz Kış'ın karlarla kapladığı yurdumuza geri dönmüştük. Toebran'a geldiğimizde içimiz mutlulukla doluydu. Ama siz, barbar halkı, bu masalın mutlu sonla bitmesine izin vermeyecektiniz... Toebran'lılar ağabeyimi onlara saldıran dirglerden biri sanarak kılıçlarla, baltalarla, taşlarla, sopalarla, ellerine ne geçerse onunla saldırarak karşıladılar. Deliler gibi bağırarak onlara engel olmaya çalıştığımı hatırlıyorum, kendimi ağabeyimin önünde siper ettiğimi hatırlıyorum. Ama gözü dönmüş halkım beni fark etmemişti bile. Brogar isyan dolu haykırışlarla, kendi halkı tarafından gözümün önünde katledilmişti... O sahne gözümün önünden hayatım boyunca hiç silinmedi. Geceler boyunca orada ağabeyimin parçalanmış cesedine sarılıp ağladığımı hatırlıyorum. O andan sonra hayatım ızdırap dolu geçecekti, nefes aldığım sürece kendi halkıma lanetler yağdıracaktım. Yardıma muhtaç olduğum zamanlarda onun bana yaptığı gibi ağabeyimin cesedini alarak Varoluş Tepesi'ne çıktım. Onu olması gerektiği yere, tepenin en yüksek yerine gömdüm. İntikam Kılıcı'nı ve kitabı alarak, bir daha dönmemek üzerine yemin ederek halkımı, Thargor'u terk ettim. Kendimi öyle yalnız hissediyordum ki... Yaşamak için hiçbir sebebim ve isteğim kalmamıştı. Sonsuza dek terk ettiğim yurdumdan uzaklarda, hala vücudumu eriten zehir beni öldürmeden, bir an önce ağabeyime kavuşma ümidiyle intiharı seçtim. İntikam Kılıcı'nı kendime saplamak için tuttum. Gözlerimi kapattığımda birinin bana seslendiğini hayretler içerisinde fark ettim. Orada karşılaşmıştık, yüce bilge Obelin'le. Kendi halkımdan bile görmediğim saygının kat kat fazlasını Obelin bana göstermişti. Beni intihardan vazgeçirdi, layık olduğum ölümün bu olmadığına ikna etti. Beni kitap sayesinde bulmuştu, ellerimde tuttuğum kitabın Kutsal Büyü Kitabı olduğunu söylemişti. Kitabı ilk bulan Obelin'di ve kitabın nerede olduğunu hep bilirdi. Beni elf diyarı Sylvanor'a götürdü. Obelin yanımızda getirdiğimiz kitap sayesinde elflerin bizi kabul edeceğini söylemişti. Elfler bizi Obelin'in bile tahmin ettiğinden büyük bir saygıyla, takdirle ve hayranlıkla karşılamışlardı. Elflerin hüneri sayesinde yaralarım iyileşti, zehir Amar'ın kötü hatıraları gibi vücudumu terk etti. Elf kralı bizi Bilgeağaç dedikleri, canlı, konuşan bir ağacın huzuruna çıkarttı. Obelin Bilgeağaç'a hikayemizi anlattı. Elfler, tek düşmanları kara elflerin lideri Ghorion'u öldürdüğümüze inanamıyordu. Ama elimizde ispatı duruyordu, Ghorion'un kanı İntikam Kılıcı'ndan temizlenmiş olsa da elfler de biliyordu ki, Ghorion ölmeden asla Kutsal Büyü Kitabı'nın başka ellere geçmesine izin vermezdi. Obelin dünyaya lanet ve kötülükten başka bir şey getirmeyen büyünün, iyilik timsali elflerde kalmasını istiyordu. İlk büyücü Obelin büyüden sonsuza dek vazgeçerek Kutsal Büyü Kitabı'nı elflere verdi. Elfler bu yüce davranıştan etkilenmekten öte hayranlık duymuşlardı. İnsanlığın bu kıymetli hediyesini kabul ederek Bilgeağaç'tan bir dilekte bulundular. Ölümsüzlüklerini kaybetmelerine neden olarak gördükleri insanları sonsuz azaplarından kurtararak, Sonsuz Kış'ın son bulması için tanrılarına dua ettiler. Elfler insanların bu davranışından ne kadar etkilenseler de güzel yurtlarında kalmamıza izin vermemişlerdi. Obelin beni Eusthar'a, bir zamanlar ejderhaların yaşadığı, insanlarla yeniden gelişmekte olan ülkesine götürdü. Ve artık insanlık için yapabileceklerimin çok fazlasını yapmış olmanın verdiği gururla, ağabeyimle buluşacağım günü beklemeye koyularak hayatımın geri kalanını orada yaşadım. İlimle ilgilendim, kılıç yerine kalem tutmayı öğrendim. En azından bu mektubu yazabildim, belki bu mektup ölümümden sonra dünyada kalan, cesedimden başka tek kalıntım olur... Ne kadar nefretle hatırlıyor olsam da yurdumun özlemi beni hiçbir zaman rahat bırakmadı. Ben bir barbarım, buralara ait değilim. Siz, kendi halkım yüzünden bunu hep utançla itiraf ettim. Barbar olmaktan gurur duyamadım, ama siz duyabilirsiniz. Siz hikayeme inanmasanız da Obelin inanıyor. Bu uzak topraklardaki insanlar da inanıyor. Ve barbar halkına saygı duyuyor, barbarların dünyaya sadece savaş ve yıkım değil, iyilik ve huzur da getirebileceğini kabul ediyor. İntikam Kılıcı... Bunca yıldır hep yanımdaydı ve hala sapasağlam, ama ben ölüyorum. Onu bırakacağım kimsem kalmadı. Kılıcın bizimle beraber yok olmasının en doğrusu olacağına karar verdim. Ve bugün kılıcı Kalindras Nehri'nin pırıl pırıl sularına bıraktım. Kılıcın sulara gömülerek, tıpkı kardeşim gibi, dünyayı hiç dönmemek üzere terk edişini izledim. Yeminimi bozarak size geri dönüyorum. Yaptıklarıma karşılık olarak değil, bir barbar olarak sizden tek, ve son bir şey istiyorum. Beni toprağın altında ağabeyimle buluşturun, eminim bu onun da istediği tek şeydir. Brogar öyle bir ölümü hak etmemişti... Hayatında göremediği saygıya, tadamadığı mutluluğa ve sahip olamadığı huzura, belki sayenizde hayatından sonra kavuşur...
Toebran'lı Haleg
Haleg'in cezanesiyle birlikte mektubunun Toebran'a ulaştırılmasından sonra bütün Thargor'a duyurulan ve büyük bir katılım gören defin töreninde, cenazenin getirilmesinden birkaç gün sonra gelerek mektupta yazanların gerçek olduğuna inanılmasında büyük payı olan Obelin de hazır bulunmuştu. Toebran'lı bir barbar tarikatının hazırlamış olduğu bu ağıt, sonraki yıllarda da düzenlenecek olan yas törenlerinde de hep okunmuştu.
Hangi kelime anlatabilir pişmanlığımızı, Her nefes alışımızı size borçlu olsak da, Buymuş Brogar ve Haleg'in kaderi. Affedilmeyi ummak tek tesellimiz. Ama biliyoruz ki kuşkusuz, Suçumuz büyük, cezamız sonsuz.
Yaşamak karşılığında, Demircinin dövdüğü kılıç gibi itina ister, Yanlış yapmak kolay, düzeltmesi zor, Doğanın kanunu makbuldur, Yaşam öğretir bunu sormadan, Yaratmak zor, bozmak kolay.
Thargor halkı arkanızdan ağladı, Lanet ettik çılgın merhametsizliğimize, Tüm dünya saygıyla eğilirken, Hakkımız yok sizden övünmeye, Ruhumuz karıştığında yıldızlara, Parlayamaz sizin kadar karanlıkta.
Bir kahramanlık öyküsünden öte bir nasihat, Dinleyecek torunlarımız nesillerce, Hayat bulan bitkilerin baharı kutladığı gibi, Brogar ve Haleg bir sebeptir kutlanacak, Hak etmesek de bir hediyeydi onlar, Yaramız sızlasa da gurur duymak hacet.
Bir dersti bizim için kardeşlikleri, kutsal bir güçtü, Güneş gibi karları eriten, şavk getiren, Dünyayı zarardan ziyandan arındıran, Bir azarlamaydı kıymet bildiren, babadan oğluna, kızına, Haleg'in isyan dolu sadakati, toprağına hasreti, Kutsal İntikam Kılıcı, hırsın ateşinde dövülen, Bağlılığın simgesi, gücünün yansıması. Sönmüş olsa da var olacaktı emsali.
Brogar ve Haleg... Anlamına anlam katarcasına var olacaklar daima, Burada, Varoluş Tepesi'nin zirvesinde.
Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ
|
|
||
|
Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır. Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim |
||||