![]() |
||
|
|
Hikaye Ceyhun "The Elven Bard" BİRİNCİ Seçilmiş Olan
Giriş Toebran'lı barbarlar fertlerini savaşa uğurlamak için Varoluş Tepesi'nde toplanmışlardı. Kutsal kabul edilen Varoluş Tepesi barbar kavmi Thargor'un doğduğu yerdi, barbarlar var olduğu sürece de ellerinde olacaktı. Barbarlar ölülerini daima atalarının yanlarında olmaları için bu tepeye gömerlerdi. Esasen hüznün egemen olduğu tepenin sükûneti geleneksel tören için coşkulu bir havaya bürünmüştü. O gece Varoluş Tepesi'nde barbarların savaşta yanlarında olmaları için atalarına ulaştırdıkları dualar yankılanıyordu. Toebran'lı demirci Dunbar atını vakur bir edayla Varoluş Tepesi'nin yamaçlarına doğru sürerken ailesi de yanından yürüyerek ona eşlik ediyordu. Dunbar gece göğündeki yıldızlar kadar çok meşale ışıklarıyla aydınlanan tepeye baktı. Atalarının mezarı başında dualarını ederek içleri kutsal bir huzurla ve moralle dolmuş geri dönen ailelere baktı. Bakışlarını ağırbaşlılıkla yanından yürüyen, beraber savaşa gideceği oğullarına indirdi. "İçiniz gururla dolsun evlatlarım." dedi oğullarından iftihar ederek. "Atalarınızdan, damarlarınızdaki kandan övünün. Siz Brogar ve Haleg'in torunlarısınız." Dunbar'ın dört oğlu da başlarını kaldırarak duygularını sessizce dile getirdiler. Babalarının gurur duyacağı her şeyi düşünmeden yapmaya hazırdılar. Arkalarından arada mesafeyle ailenin kadın fertleri yürüyordu. Dunbar'ın genç kızı Jilbera da babasının atının arkasından kardeşlerini takip ediyordu. Kız adımlarını hızlandırarak yaklaştı, "Atalarımızı kendi halkımız öldürdü! Şimdi onlar için kanımızı akıtmamalıyız!" deyiverdi aniden. "Jilbera!" diye seslendi annesi hiddetle, kızının yanına koşarak omuzundan tuttuğu gibi geriye çekti. "Ne cüret..." Dunbar duymamazlıktan gelerek başını öne eğdi ve atını sürmeye devam etti. "Biz savaşarak ölmek için doğduk Jil." dedi ağabeyi omuzunun üzerinden bakarak. "Bu bir fırsat." "Ölmenizi istemi-" Jilbera'nın sözü annesinin tokadıyla kesildi. Yolda törenin ciddiyetiyle sessiz sessiz ilerleyen diğer aileler başlarını çevirerek kınayan bakışlar attılar. Dunbar da sinirle birbirlerine girmek üzere olan karısına ve kızına dönerek bağırdı. "Kesin şunu! Beni utandırmayın!" Dunbar kızının hıçkıra hıçkıra ağladığını duydukça morali bozuluyordu. Bir baba olarak kızına gösterdiği ilgi ve şefkatten pişmanlık duymaya başlamıştı. Bir barbar savaşçı olmak için doğardı, aile yaşamı onlara göre değildi. Sürekli savaşmak, ölümün bir riskten öte bir kader olduğuna inanmayı gerektiriyordu. Bir barbar öldüğünde geride gözü yaşlı kimseyi bırakmamalıydı, çocuğunun onu sevmesi yerine ondan nefret etmesini dilemeliydi. "Bu binlerce yıl önceydi." dedi Dunbar, başını kaldırarak atalarının mezar yerine, Varoluş Tepesi'ne baktı. "O hazin olay tıpkı Brogar'ın kılıcı gibi yok oldu, unutuldu gitti."
1. Kitap
1 Bilgeağaç Elflerin gözyaşları
Sabahın ilk ışıkları Sylvanor'un yemyeşil örtüsünü delerek altındaki büyüleyici güzellikleri aydınlatmaya başladığında küçük elf çocukları neşe içerisinde Sylvanor'un beyaz mermer yollarında koşuşturuyorlardı. Mermer yollar binlerce yıl önce aşağı ırkların elflere hizmet etmek için yaratıldığı zamanlarda cüceler tarafından yapılmıştı. Tıpkı yemyeşil ağaçların, rengarenk çiçeklerin içerisinde elmas gibi parlayan beyaz binalar gibi büyük Sylvanor topraklarındaki yapıların çoğu cüce ustalarının işiydi. Sylvanor'un ebedî halkı elfler, çok uzun zaman önce aşağı ırklara -insanlara, cücelere ve buçukluklara- dünyanın geri kalan bölümüne yayılarak kendi yurtlarını kurmaları için özgürlüklerini vermişlerdi. Elflerin hayat felsefelerine göre herkes özgürdü, buna öyle çok inanıyorlardı ki tanrıların armağanlarını bile geri çevirmişlerdi. Elfler ta o zamandan beri dış dünyayla ilişkilerini neredeyse tamamen koparmıştı. Hiçbir elf cennet gibi güzel Sylvanor'u terk etmeyi aklından geçirmiyordu bile, dünyadaki iyiliğin ve güzelliğin sembolleri olan elflere göre bile Sylvanor inanılmayacak kadar güzeldi. Güneş yükselerek sabah göğünün soluk mavisini canlandırdıkça elf çocuklarının çoğu Nowan-Kai nehrinin bittiği yerde öbek öbek toplanmışlardı. Nowan-Kai elfçede gözyaşı anlamına geliyordu ve bu ismi elflerin atalarının akıttığı göz yaşlarıyla almıştı. Elfler için zaman, hüzün ve gözyaşı zamanıydı. Ölümün kolları çok uzun süredir elflerin de üzerindeydi. Elflerin özgürlüklerini verdiği insanlar barış ve huzur içindeki Merivia'ya savaş ve yıkım getirmişler, iyilikle dolu elf kalplerine şer sokmuşlardı. Ölümsüzlüğün sembolü Gençlik Pınarı'nın gümüş suları akmaz olmuş, ağaçlar ve bitkiler yaşlanıp ölür olmuştu. Tıpkı özlerini doğanın can damarlarından, ağaçlardan alan elfler gibi... Elfler ölen sevdikleri, yakınları, akrabaları için binlerce yıl gözyaşı dökmüş, bütün bu kederlerine sebebiyet veren insanlara lanet etmişlerdi. Efsaneye göre Nowan-Kai nehri elflerin hüzün ve isyan dolu göz yaşlarından oluşmuştu, ama o koskoca nehir bile elflerin kalplerindeki acıyı ifade etmeye yetmezdi. Herşeye rağmen elfler inançlarını yitirmemişlerdi. Tabiat tanrıçası Astra'ya olan imanlarını, tıpkı ölümsüz oldukları zamanlardaki gibi her sabah erkenden uyanıp güneşin doğuşunu seyrederek gösteriyorlardı. Bu çok eski bir adetti, güneş doğarken bütün elfler Astra'ya dua eder, binlerce yıldır çektikleri acının son bulması için yakarırlardı. Küçüğüyle büyüğüyle yüz kadar elf çocuğu, her sabahki gibi güneşin doğuşunu izleyip hep bir ağızdan dualarını ettikten sonra içleri huzurla ve umutla dolmuştu. Çocuklar güneşin doğuşunu kutlarcasına hep bir ağızdan şarkı söyleyen kuşlar gibi şendiler. Kimi hoplaya zıplaya koşuşturuyor, kimi arkadaşıyla konuşuyor, kimi de bağıra bağıra şarkı söylüyordu. Ama hepsinin gittiği yer aynıydı. Bilgeağaç onları bekliyordu. Zamanın başlangıcından beri var olan yüce ağaç, binlerce yıldır her sabah olduğu gibi küçük, sevimli elf çocuklarıyla birlikte olacağı için mutluydu. Onların meraklı sorularını cevaplamaktan, onlara hikayeler anlatıp beraber şarkı söylemekten çok keyif alıyordu. Her sabah çocukların cıvıldayan seslerini duymak, en azından herşeyin yolunda gittiğini düşündürdüğünden Bilgeağaç için bir sevinç kaynağıydı. O sabah da güneş ışınlarının gökyüzüne doğru yükselen dallarındaki yapraklarını ısıttığını hissetmişti, o sabah da kuşların şarkılarıyla uyanmıştı ve elf çocuklarının neşeli kahkahaları kulaklarına geliyordu işte. Nowan-Kai nehrinin bittiği yerden yukarı doğru çıkan çocuklar, Bilgeağaç'ın ayrı bir ağaç büyüklüğündeki kollarının onları kucaklamak istercesine açıldığını gördüler. Yüce ağacın gövdesindeki ağaç kabuğundan yüz hatları yine sevecen, güler yüzlü birine aitti. Küçük bir mağara büyüklüğündeki ağzı esnemek için kocaman açılmıştı. "Gelin, gelin çocuklarım." dedi Bilgeağaç, çocukların bağırışları üzerine gürleyen bir sesle. Çocuklar neşeyle beşer onar Bilgeağaç'a sarılıyor, yaşlı kabuklarını okşuyor, öpüyordu. Gıdıklanan Bilgeağaç kahkahalarla gülüyor, çocuklar gibi eğleniyordu. Bilgeağaç yüce bir akla, kuşkusuz iyilikle dolu bir kalbe sahip, insanlar gibi konuşabilen, duygulanabilen, sevinebilen, kızabilen bir ağaçtı. Bilgeağaç çocukları, çocuklar da Bilgeağaç'ı çok sevseler de ona akıl danışmaya gelenler sadece çocuklar değildi. Sylvanor kralları bile zamanın başından beri, Bilgeağaç'a danışmadan önemli kararlar vermeye cesaret edemezdi. Bilgeağaç yaşayan bütün canlılardan daha bilge, daha yüceydi. Tanrılarla konuşabilen yegane bir varlıktı. Tabiat tanrıçası Astra'nın dünyadaki elçisi olan Bilgeağaç, elfleri çok seven Astra'yla elfler arasında bir bağ oluşturuyordu. Çocuklar çok sevdikleri, çok yakın arkadaş olarak gördükleri Bilgeağaç'la dakikalarca merhabalaştılar. Bilgeağaç asla unutmayan hafızasıyla ve alçakgönüllülüğüyle bütün çocuklara isimleriyle hitap ediyordu. Sonunda çocuklar yavaş yavaş annelerinin dizlerine otururmuş gibi, yüce ağacın topraktan çıkmış binlerce yıllık köklerine oturdular. Bazıları kendilerini yemyeşil çimenlere, masmavi gökyüzünün altına bıraktı. "Astra'ya dualarımızı ettik, Adorath!" diye elf dilinde ilan etti çocuklardan biri neşeyle. Diğer çocuklar da hep bir ağızdan gürültülü bir şekilde onaylayan sesler bağırdılar. Bilgeağaç mutlulukla gülümsedi, kocaman koyu kahverengi gözleri çocuklara bakarken yüzünde şefkat ve huzur dolu bir ifade vardı. "Bana ortak dildeki adımla hitap etmenizi daha kaç defa söyleyeceğim?" diye kızdı şakayla karışık, neşeli gülümsemesini hiç bozmayarak. Adorath; elf dilinde bilge anlamına gelen 'ador' ve ağaç anlamına gelen 'ath' kelimelerinin birleşimiyle Bilgeağaç'a verdikleri isimdi ancak yüce ağaç buna karşı çıkıyordu. Binlerce yıl önce elflerle yaşayan -daha doğrusu onlara hizmet eden aşağı ırkların, elflerin melodik ve zarif dillerini öğrenmekte zorlanmaları üzerine kendi geliştirdikleri ve 'ortak dil' adını verdikleri lisandaki adıyla anılmak istiyordu Bilgeağaç. Beğenmediğinden değil, daha genel bir isim olmasını istediğinden Adorath ismini kesinlikle reddediyordu. Her ne kadar Astra onu elf diyarına göndermiş olsa da, Bilgeağaç diğer dünya halklarından soyutlanmamalıydı. Astra öyle istiyordu. Genelde Astra rahiplerinin ayinlerine mekan olan Bilgeağaç'ın önündeki çimenlik yerlerinde duramayan elf çocuklarıyla doluydu. Bilgeağaç kutsal kabul edilen mekanının, kökleri arasında koşuşturan, birbirlerini kovalayan çocuklar tarafından adeta çocuk bahçesine çevirilmesine izin vermekten öte eğer mümkün olsaydı onların neşeli oyunlarına seve seve katılırdı. Elfler şaka yapmayı, eğlenmeyi çok seven bir ırktı, Bilgeağaç'ın buna engel olmaya hiç niyeti yoktu. "Eldaras benim sesimin çok cırtlak olduğunu, bu yüzden dua ederken Astra'nın benden başkasını duyamadığını söyledi!" diye bağırdı bir kız, cırtlak bir sesle. Diğer çocuklar hep bir ağızdan kahkahalar atınca kızın sevimli yüzü kızardı. Bilgeağaç ağaç kabuğundan kaşlarını çatarak diğer arkadaşları gibi kahkahalara boğulmuş olan Eldaras'a baktı. Bir süre sonra bunu farkeden çocuk bir anda sus pus oluverdi. Sessizlik yavaş yavaş bütün çocuklara yayıldı ve artık sabah güneşinin aydınlattığı ormanda kuşların şarkılarından başka bir şey duyulmuyordu. Bilgeağaç'ın yüzü yumuşadı. "Sesin çok güzel Arawyn," dedi gür sesiyle, "ve merak etmeyin, Astra hepinizi duyuyor." Arawyn Eldaras'a alaycı bir bakış attı ve omuzlarını silkerek uzun, altın sarısı saçlarını bir omuzundan öbür omuzuna attı. Bakışlar Eldaras'a çevrilince çocuk küçüldükçe küçüldü. Bilgeağaç güler yüzüyle çocukları seyrederken içi kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kıvançla doluydu. "Ne kadar güzel bir sabah." diye mırıldandı yüzünde dalıp gitmiş bir ifadeyle. "Bu güzel sabah için Astra'ya teşekkür edelim." Elf çocukları hemen ciddileştiler, oturuşlarını düzelttiler ve el ele tutuştular. Bilgeağaç'la beraber her sabah söyledikleri Astra'nın Şarkısı'nı hep bir ağızdan seslendirmeye başladılar.
Ağaçtır bizim özümüz, yaprakları kanımız, Döküldükçe yapraklar damla damla kaybederiz,
Ağaçtır bizim özümüz, dalları bilgeliğimiz, Yüce dallar gibi gökyüzüne yükselir bilgimiz,
Ağaçtır bizim özümüz, kökleri ruhumuz, Toprağa özgürce yayılan kökler gibi özgürüz,
Ağaçtır bizim özümüz, gövdesi canımız, Yaşlanmadıkça ağaçlar, ölümsüz olacağız,
Ve sen duyarsın sesimizi Astra, Güneş doğarken duyarsın dualarımızı, Kuşlar şarkı söylerken duyarsın şarkımızı, Sana kavuşanlar için duyarsın ağıtlarımızı,
Astra ağaçtır, çiçektir, yağmurdur, kardır, Bunların altında toplandık senin için, Ve yemin ettik, Sana kavuşana dek bunlarla yaşayacağız.
Şarkı bittiğinde ormanın üzerine bir sessizlik çöktü. Tıpkı başlarını öne eğmiş, inanmanın verdiği huzurla sessizliğe gömülmüş elf çocukları gibi coşkuyla şarkı söyleyen kuşlar da artık seslerini kesmişlerdi. Elfler, kuşlar, bitkiler, ağaçlar hepsi Astra'ya ulaşmıştı. İçleri Astra'nın güzelliğiyle ve ormanın huzuru gibi yüce bir huzurla kaplanmıştı. Bilgeağaç da onlara katılarak, bu kutsal anı yaşamalarına izin vererek sessizliğe gömüldü. Dakikalarca süren sükûnetten sonra uzaklardan, ormanın derinliklerinden yeniden kuşların cıvıltıları yükseldi. Kuşlar şarkılarına devam ederken elf çocukları da kutsanmış bir şekilde mutlulukla başlarını kaldırdılar. Bilgeağaç yumuşak bir ifadeyle çocuklara baktıktan sonra bakışları ormanın derinliklerine kaydı. Her yer, her köşe bucak huzurla kaplanmıştı. "Yüce Astra... Bizi kutsadığın için sana minnettarız." diye mutlu mutlu mırıldandı. Ardından gözlerini yeniden sevinçle ve merakla ona bakmakta olan çocuklara çevirdi. O sırada çocuklardan biri gözüne takıldı, arkadaşları içerisinde yüzünde huzur yerine hüzün olan bir çocuk. Bilgeağaç'ın onu farkettiğini anlayan çocuk titreyen bir sesle konuşmaya başladı. "Ben mutlu olamıyorum Bilgeağaç," dedi hüzünle. "Neden yaşlanıyoruz?..." çocuk başını eğdi ve göz yaşlarına boğularak herkesi şaşırttı. "Neden ölüyoruz?" Bilgeağaç'ın yüzü asılmıştı, derin bir iç çekerek kederli gözlerle zavallı çocuğa uzun uzun baktı. "Seni anlıyorum Lorelas." dedi anlayışla, "Annenin ölümü hepimizi çok üzdü." Lorelas'ın annesi geçen günlerde yaşlılığın getirdiği nadir bir hastalıktan ölmüştü. Lorelas bu acı olayın etkisinden kurtulamıyordu, diğer çocukları neşe içerisinde gördükçe acısı kat kat daha artıyordu. Başını kaldırarak ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle diğer çocuklara baktı. "Şimdi gülün! Eğlenin! Bir gün gelecek ve siz de öleceksiniz, hepimiz öleceğiz!" "Lorelas," diye başladı Bilgeağaç, diğer çocuklar elemle Lorelas'ın başına toplanıp ona moral vermeye çalışırken. "Ölüm çok uzun bir süredir elflerin de kaderi. Tıpkı insanlar, cüceler veya buçukluklar veya diğer tüm canlılar gibi elfler de ölüyor artık. Ölüm hayatın bir parçası ve bununla yaşamayı öğrenmelisiniz." "Ölümsüzlüğümüzü neden aldılar?" diye sordu başka bir çocuk sinirli bir edayla, hesap sorarcasına. Bilgeağaç derin bir iç çekerek başladı. "Binlerce yıl önceydi," çocuklar ilgiyle yerlerine geri dönmeye başladılar. "herşey büyünün bulunmasıyla başladı." Lorelas başı öne eğik bir şekilde hıçkırıklara boğulurken Bilgeağaç'ın gözleri ona boş boş bakıyordu. "Atalarınız insanlara özgürlüklerini verdikleri zamanlarda, insanlar Sylvanor'u terk ederek Athus kıtasına yayılmaya başladılar. Daha o zamanlardan beri insanlar ayrılmaya, bölünmeye başlamışlardı. İnsanlar iki gruba ayrıldılar, Kalindor'u izleyerek kuzeye gidenler ve Thargor'u izleyerek güneye gidenler. Kalindor'lular barışçıl insanlardı, ama Thargor'lu barbarlar onlardan nefret ediyordu. Thargor'lular Kalindor'u ele geçirip tüm insanlığı yönetimleri altına almak istiyorlardı. Daha o zamanlarda bile insanlar arasında savaş çıkmıştı. "Thargor'lular Kalindor'lulardan daha güçlü, daha kalabalık olsalar da, emellerine ulaşamamışlardı. Thargor'luların savaştan kaçarak topraklarına geri dönmelerine sebep olan Kalindor ordusu değildi... Büyüydü." "Büyü mü?" Çocukların hep bir ağızdan söylediği şaşkınlıklarını belirten sözlerle Bilgeağaç gülümsedi. En azından çocukların aklından ölümü ve acıyı biraz olsun uzaklaştırabilmişti. "Evet çocuklarım, büyü." dedi heyecanlı bir edayla. "Obelin adında genç bir adam, şu an Sylvanor Büyücülük Kulesi'ndeki Kutsal Büyü Kitabı'nı bulmuştu. Önceleri bunun ne olduğunu tam anlayamamıştı. Daha sonra büyünün gücünün farkına vardı. Büyüyü, halkını barbarların eline düşmekten kurtarmak için kullandı." Bilgeağaç çocukların gözlerinin içine baktı. Hepsi merakla dinliyordu ama pek bir şey anlamamışlardı. Akıllarındaki soruyu gayet iyi tahmin edebiliyordu, bütün bunların ölümsüzlüğü kaybetmeleriyle alakası neydi? "Neden büyü insanlara verildi? Neden Astra büyüyü bize vermedi?" diye çıkıştı bir çocuk yerinden fırlayarak. Bilgeağaç'ın beklediği soru bu değildi. Hayal kırıklığına uğramıştı, kızmıştı. Ağaç kabuğundan kaşları çatılarak gözlerinin üzerine kapandı, "Bu soru, atalarınız tarafından binlerce yıl önce soruldu." diye gürledi, sesi sanki köklerinden, toprağın derinliklerinden geliyordu. "Ve işte bu yüzden ölümsüzlüğü kaybettiniz. Atalarınızın ihtirası yüzünden..." Çocuklar sus pus oldular, yüzleri kararmıştı. Bilgeağaç'ın sesi gittikçe sertleşiyordu, "Elf lordu Ghorion, Astra'ya karşı gelerek büyüyü insanlardan almak istedi. Ghorion ve ona bağlı adamları, Kalindor'a giderek Kutsal Büyü Kitabı'nı insanlardan zorla almaya çalıştılar. İnsanlarla ve elfler, ilk ve son kez büyü için savaştılar... "Ghorion savaşı kazandı ve Obelin büyü kitabını Ghorion'a vermek zorunda kaldı. Ghorion, yaptığı kötülüklerle Astra'yı çok üzmüştü. Elfler büyüyü almışlar ama karşılığında çok ağır bir bedel ödemişlerdi. Gençlik Pınarı'nın gümüş suyu kesildi. Elfler ölümsüzlüklerini kaybetmişlerdi, ağaçlar yaşlanmaya ve çürümeye başlamıştı. "Ghorion ve ona bağlı olanlar, yaptıkları kötülükler yüzünden lanetlenerek kara elflere dönüştüler. Astra onları görmek istemiyordu, kara elfler güneşten kaçmak zorunda kaldılar ve yeraltına çekildiler. Kutsal Büyü Kitabı ve büyü, kara elflerle birlikte ortadan kayboldu." Çocukların neşesi gitmiş, yerini kedere bırakmıştı. Hepsi yeisle başlarını önlerine eğmişler, içlerini karartan duygularla başbaşa kalmışlardı. Bilgeağaç onları böyle görmeye ne kadar üzülse de çocukların bu gerçekleri bilmesi gerekiyordu. "Gençlik Pınarı durduğundan beri elfler yaşlanıyor ve ölüyor... Ağaçlar zamanla kuruyor ve çürüyor, çiçekler zamanla soluyor ve güzelliklerini kaybediyor... Ne vahimdir ki, Gençlik Pınarı yeniden kutsal gümüş suyuyla dolup o rahatlatıcı şarkısını söyleyene dek...bu böyle devam edecek." Dev ağacın dalları hüzünle eğildi, solan bir sonbahar çiçeği gibi bükülerek çocukların üzerine gölgeler düşürdü. Lorelas artık hıçkırıklarını engellemeye çalışmıyordu, gözyaşlarıyla yol yol olmuş yüzünü silmeye gerek duymuyordu. Diğer çocukların da hıçkırıklarını ve burun çekişlerini duyabiliyordu. Başını kaldırdı ve karamsar gözlerle Bilgeağaç'a baktı. "Gençlik Pınarı'nın yeniden akması için ne yapmamız gerekiyor?" diye sordu hıçkırıklarının arasından boğuk bir sesle. "Yeniden ölümsüz olmak için ne yapmamız gerekiyor?" Bilgeağaç bakışlarını merakla ve umutla ondan bir cevap bekleyen çocuklardan kaçırarak yere indirdi. "Bilmiyorum..." "Yalan söylüyorsun!" diye haykırdı Lorelas. "Sen herşeyi bilirsin!" ayağa fırladı ve Bilgeağaç'ın önünde dimdik durdu. "Söyle bize!" Bilgeağaç çocuğa acıyarak baktı, "Belki..." dedi. "Belki biri gelir...biri gelir ve ölümsüzlüğünüzü size geri getirir." "Kim? Kim gelecek?" diye bağırdı Lorelas, ayakları üzerinde zorlukla durabiliyordu. "Bunu Astra bilebilir Lorelas." dedi Bilgeağaç bakışlarını gökyüzüne kaldırarak. Çocuklar da umutla gökyüzüne baktılar, bir işaret görebilme umuduyla. Ama gökyüzü her zamanki gibi bulutlar ve güneş dışında bomboştu. Bilgeağaç bakışlarını çocuklar üzerinde gezdirdi. "Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmayın çocuklarım. Umutsuzluğa kapılırsanız, asla..." aniden rahatsızlıkla kıpırdandıp homurdanmaya başladı. Çocuklar dalıp gittikleri karamsarlıktan irkilerek kurtulup şaşkın şaşkın Bilgeağaç'a baktılar. Dev ağacın gövdesindeki heybetli yüz kıkırdayıp duruyordu. Görkemli ağacın yüksekteki dallarından hışırtılar duyuluyordu. Çocuklar bakışlarını yukarı kaldırdıklarında dalların ve yaprakların arasında küçük, kıpır kıpır bir parıltı gördüler. "Kes gıdıklamayı!" diye gürledi Bilgeağaç dallarını silkeleyerek. Parıltı dengesini kaybetti ve düşmeye başladı. Çocukların kararmış yüzlerine biraz olsun renk gelmişti, artık gülümsüyorlardı. Parıltı kanatlanıp oraya buraya uçuştu. Derinden gelen ince sesiyle neşeyle kıkırdadığı duyuluyordu. "İşte," dedi Bilgeağaç, rahatsız olarak. "arkadaşlarınız da geldi." Parıltı çocukların arasına dalıp hızla bir tur attı, sonunda gelip Lorelas'ın küçük omuzuna kondu. Lorelas'ın gözleri kamaştı, ama artık gözlerinden yaşlar gelmiyordu. Ardından ormanın içinden bir kaç tane daha parıltı çıkarak Bilgeağaç'ın etrafında uçuşmaya başladı. Onları bir kaç tane daha izledi, ve bir kaç tane daha... Çocuklardan sevinç nidaları yükseldi."Pixieler!" Pixieler küçük elf çocuklarının en yakın arkadaşlarıydılar. En fazla otuz santim boyunda, vücut şekilleri elflere benzeyen, sivri kulaklı, kanatlı perilerdi pixieler. Ağaçlardaki oyuklara kurdukları minik evlerinde yaşarlardı. Sadece gülmek, eğlenmek için yaşarlardı. Elf çocuklarıyla oyunlar oynar, şakalaşırlardı. Elfler onları çok sevseler de bazen çekilmez olurlardı. Şakaları bazen çıldırtacak boyutlara ulaşır, çocukların onlara küsmelerine neden olurdu. Pixieler birinin başka birine küsüp darılmasına, kızmasına çok üzülürdü. Lorelas'ın omzuna konan pixie, çocuğun boynuna kadar ulaşmış gözyaşlarını minicik elleriyle silmeye başladı. Kısa zamanda Bilgeağaç'ın önündeki çimenlik minik parlak yaratıklarla dolmuştu. Bilgeağaç pixielerin sıkıcı maskaralıklarından bıkmış olsa da, onların hiçbir şeyi dert etmeden hep mutlu yaşamalarına gıpta ediyordu. Pixieler büyülü yaratıklardı, daima içlerinde olan iyiliği ve mutluluğu, hüzün denizinde çırpınan çocukların üzerine saçmışlardı. Bilgeağaç kendine bile itiraf edemese de pixielere minnettardı. Lorelas sonunda gülümsedi. Pixienin parıltılı, rengarenk kanatlarının ışığıyla aydınlanan yüzünü Bilgeağaç'a çevirdi. "Üzgünüm Bilgeağaç," dedi suçlu bir ifadeyle, "çok saygısızca konuştum... Özür dilerim." "Özür dilemene gerek yok oğul," dedi Bilgeağaç sıcak bir tebessümle. "Siz mutlu olun yeter." Çocuklar etraflarında uçuşan arkadaşlarıyla konuşup oynaşırken birer birer Bilgeağaç'a veda ettiler ve pixielerle oyunlara dalmak için uzaklaştılar. Yüce ağaç herşeyden çok sevdiği çocukların neşeyle, Sylvanor'un kötülük barındırmayan, tehlikeden uzak yemyeşil ormanlarına dağılışını seyretti. Sonunda binlerce yıldır kıpırdamadan hep orada olduğu, Nowan-Kai nehrinin önünde uzandığı ağaçlıkta yalnız kaldı. Aklında çaresizce çocukların gözleri önünde ağlayışını seyrettiği, elinden hiçbir şey gelmediği için kahrolduğu anları yaşıyordu. Aklında karamsarlık varken, içinde umut vardı. Bilgeağaç Nowan-Kai nehrinin pırıl pırıl sularını seyrederek, sabırsızca umudu beklemeye başladı.
2 Quendelin Nehirdeki parıltı
O gün öğlen vakti genç ve güzel elf kızı Nielda, iç açıcı bahar havasını solumak için Sylvanor'un beyaz mermer yollarında yürüyüşe çıkmıştı. İnce mermer yollar yapılırken ağaçların, hatta yol üzerindeki kaya parçalarının bile yerlerinin bozulmamasına özen gösterilmişti. Ormanların içine, göl kenarlarına, elflerin beyaz mermerden evlerine kadar her yere kıvrıla kıvrıla gidiyordu yollar. Elflerin binlerce yıldır yürüdüğü bu cüce işi sağlam mermerden yollar ne aşınmış ne de eskimişti. Nielda yürürken yol kenarlarında ağaçların serin gölgeleri altında toplanmış elf gençlerini gördü. Gençlerin çoğu altılı, sekizli gruplar halindeydiler, lavta çalan arkadaşlarına elflerin kulağa hoş gelen melodik sesleriyle eşlik ediyorlardı. Bazıları kalabalık gruplar halinde, bazıları sadece eşleriyle dans ediyorlardı. Genç büyü kullanıcıları da çimenlere uzanmış, büyü kitaplarını önlerine açmış bir şekilde yalnız başlarına büyülerine çalışıyorlardı. Ama bütün bu gençlerin dikkati, yanlarından geçip giden Nielda'nın güzelliğini görünce bozuluyordu. Saçları adını ifade edercesine ışıl ışıldı; Nielda, elf dilinde yıldızışıltısı anlamına geliyordu. Elflerin güzelliğe alışkın gözlerinde bile Nielda, altın sarısı pırıl pırıl saçlarıyla, zarifliğiyle büyüleyici güzellikteydi. Sylvanor'daki hemen hemen bütün binalar beyaz mermerden, ince, yüksek binalardı. Kapıları kemer, çatıları kubbe şeklindeydi. Elflerin evleri dışındaki çoğu binanın duvarları yoktu, duvar yerine sadece yerden çatıya kadar yükselen zarif sütunlar yeterliydi. Elflerin dört bir yanı açık binaları doğanın büsbütün içeri girmesine izin veriyordu; ağaçların dalları hanelerin içinde özgürce yayılıyor, kuşlar istedikleri gibi odaların içinde serbestçe uçuşabiliyordu. Nielda koşarak yanından geçen, neşeyle bağırıp çağıran elf çocuklarına ve etraflarında uçuşan pixielere huzurla gülen yüzüyle bakıyordu. Büyüklerinin tam aksine elf gençleri ve çocukları herşeye rağmen mutluydular. Mermer yollarda, sonbahar rüzgarıyla dalından koparılıp özgürce ve amaçsızca uçuşan yapraklar gibi yürüyordu Nielda. Karşılaştığı arkadaşlarıyla selamlaşıyor, genç erkeklerin kibar ve cana yakın davranışlarıyla şımartılıyordu. Güneş tam tepeden batıya doğru kaydıkça, elflerin çoğunun dinlenmek için seçtiği mekan olan, Nowan-Kai nehrinin kenarlarındaki yemyeşil çimenliklere doğru yürüdü. Nowan-Kai nehrinin pırıl pırıl sularına bakmak elflere huzur veriyordu, nehrin şakırdayan şarkısını dinlemek ruhlarını rahatlatıyor, dinlendiriyordu. Nielda nehir kenarına geldi ve kıyı boyunca yürümeye başladı. Genç aşıklar çimenliklere serilmiş, dış dünyadan kopmuş bir halde birbirleriyle geçirdikleri anın keyfini çıkarıyorlardı. Bazıları nehrin güzel ve rahatlatıcı suyuna girmiş, yüzüyor, oyunlar oynuyordu. Nielda kıyı boyunca nehirde yüzen kuğular gibi zarif bir şekilde yürüyordu. Mutluydu, yüzü nehrin suyu gibi huzurluydu. Bu kutsal topraklarda özgürce yürümek, tertemiz havayı içine çekmek bile mutlu olmak için bir vesileydi. Nielda'nın gözüne nehir kıyısında oturanlardan biri takıldı ve durdu. Yüzü aydınlandı, gülümsedi. İçini ani bir heyecan kapladı, ama bu heyecan onun içini ısıtıyordu. Yavaş adımlarla bir ağacın gölgesi altına oturmuş, sırtını ağaca dayamış bir şekilde kucağına açtığı kitabıyla ilgilenen genç adama doğru yürüdü. Bir an tereddüt etti, onu rahatsız etmek istemiyordu. Ama yeteri kadar yalnız kalmıştı, artık diğer gençler gibi birileriyle beraber olmak istiyordu. Genç adam ona yaklaşmakta olan gölgeyi fark etmedi bile. Sarı dalgalı saçlarını önüne düşürmüş, kitabının üzerine kapanmış, dış dünyayla ilişkisini kesmişti. Gözleri yazılara konsantre olmuştu, elleri bilinçsiz bir şekilde sayfaları çeviriyordu. Nielda genç adamın başında bir süre durduktan ve kitabını inceledikten sonra dayanamayarak onu rahatsız etti. "Quendelin." dedi uyandırırcasına. Genç adam aniden irkilerek başını kaldırdı, ince elleri refleksle kitabı sertçe kapattı. Başını ağacın gövdesine dayayarak Nielda'ya baktı. "Merhaba." diye devam etti Nielda, yüzü solmuştu. "Merhaba Nielda." dedi genç adam bezgin bir sesle, sanki uykudan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırarak etrafına bakındı. Nowan-Kai nehrine ve orada burada koşuşturup duran çocuklara baktı, sonra sanki başka bir yerde olmayı umuyormuş gibi ilgisizce içini çekerek tekrar Nielda'ya döndü. "N-ne yapıyorsun? Uyuyor muydun?" dedi Nielda, tedirgin bir gülümsemeyle. "Hayır," diye mırıldandı Quendelin, "uyumuyordum." Nielda Quendelin'in gözlerine ve yüz ifadesine dikkatlice baktı, her halinden derin düşüncelere daldığı belliydi. İçinden kendi kendine konuştuğuna emindi, ne söylediğini de tahmin edebiliyordu. Nereden çıktı şimdi bu? Ama Quendelin'in düşünceleri çok farklıydı. Başka biri olsa onu çoktan başından defetmişti. Ama Nielda... Onun yanında olmasından rahatsızlık duymuyordu. Hatta onu istiyordu, nedenini bilmese de onu istiyordu. Gözlerini Nielda'nın güzel masmavi gözlerine çevirerek bir süre bakıştılar. Quendelin kızın güzelliğine hayran olsa da ona bir türlü ilgi duyamıyordu. Bu konuyu çok düşünmüştü, hiçbir cevaba ulaşamasa da ısrarla düşünmeye devam ediyordu. Nielda çoğu zaman aklından çıkmıyor, başka bir şey düşünmesine izin vermiyordu. Ama Quendelin için Nielda bir arkadaştan öte bir şey ifade etmiyordu, daha fazlasını istiyor olsa da... "Hadi gel, yanıma otur." dedi Quendelin birdenbire, yüzünde çok çekici bir gülümsemeyle. Nielda bu gülümsemeye ve Quendelin'in o kendine has kısa ve öz konuşma tarzına hayrandı. Quendelin söylemek istediği şeyi gereksiz yere uzatmazdı. Formalitelere hiç girmez, ne kendini ne de karşısındakini sıkmazdı. Nielda kendini Quendelin'in yanına oturmuş, sırtını geniş ağaç gövdesine yaslamış olarak buldu. İçini öyle sıcak duygular kaplamıştı ki kıpır kıpırdı, yerinde duramıyordu. Quendelin ise rahattı, bir bacağını nehire doğru uzatmış diğerini de bükmüş yatıyordu. Büyü kitabını tam aralarına, çimenlerin üzerine koydu. "Büyülerine mi çalışıyordun?" diye sordu Nielda. "Biraz kendimle başbaşa kalayım diye düşünmüştüm." "Seni rahatsız ediyor muyum?" Quendelin bunun üzerine yeniden düşüncelere daldı. Quendelin'i yıllardır tanıyan Nielda onun bu huyunu çok iyi biliyordu. Bu sıkıcı anlarda Quendelin kendi aklıyla başbaşa kalır, hiçbir şey görmez, hiçbir şey duymazdı. Sessiz bir şekilde kendi kendine konuşurdu. Nielda genç büyücünün konuşmasını bitirmesini bekledi. "Hayır, etmiyorsun." dedi Quendelin tatlı bir sesle. Birbirlerine gülümsediler, Nielda biraz olsun rahatlamış gibi görünüyordu. Quendelin büyü kitabını kaldırarak genç elf büyücülerin giydiği beyaz, altın rengi işlemeli cüppesindeki bölmeye koymaya başladı. "Büyü malzemesi olarak kullanılan bitkiler hakkındaki notlarımı inceliyordum." "Bu kadar çok çalışman şart mı?" diye sordu Nielda, başını göğsüne kadar çektiği dizlerine yasladı. "Sen yetenekli bir büyücüsün." "Çalışmalıyım." dedi Quendelin boş gözlerle nehirde yüzen kuğuları seyrederek. "Duyduğuma göre büyücülük okulundan çıkmışsın. Neden vazgeçtin?" "Büyü bana göre değil," diye mırıldandı Nielda. "Yetenekli değilim. Zaten..." Nielda bir an duraksayarak bakışlarını Quendelin'den kaçırdı. "Zaten ne?" Quendelin'in kaşları çatılmıştı. Nielda iç geçirerek etrafı seyretmeye devam etti. "Büyü bize lanet getirmekten başka bir işe yaramadı." Quendelin canı sıkılarak rahatsızça kıpırdandı. Sürekli bunları duymaktan bıkmış olsa da haklı olduklarını itiraf ediyordu. Yine de büyü sanatına olan merakı bunu umursamamasına neden oluyordu. "Bizden ölümsüzlüğümüzü alan büyü değildi," dedi sert bir dille. "Ghorion yüzündendi. Bir adamın ihtirası yüzünden binlerce yıldır acı çekiyoruz." Nielda altın saçlarını dalgalandırarak başını Quendelin'e doğru çevirdi. "Bir gün bu acılarımız son bulacak. Buna herkes inanıyor, ben de inanıyorum." dedi ciddileşerek. "Ya sen? Sen de inanıyor musun?" Quendelin yeniden sessizliğe gömülerek düşüncelere daldı. "Belki..." yüzü kararmıştı, "Ama kimin elinden bir şey gelebilir ki?" "Bunu Bilgeağaç bile bilmiyorken ben nasıl bilebilirim..." dedi Nielda bezginlikle iç çekerek. Quendelin yattığı yerde yuvarlanarak sırtını çimenlere verdi, gözlerini tepesindeki ağacın yaşlanmış dallarına dikti. Ellerini başının arkasında birleştirerek faydasız yere aklını yormaktan vazgeçti. Nielda Quendelin'e doğru yaklaştı, dizlerini kırıp yere yan yaslayarak oturdu. Gözlerini Quendelin'in gencecik ve pürüzsüz yüzünden ayıramıyordu. Zarif hatlı uzun, ince bir yüzü vardı, sarı dalgalı saç telleri yüzüne boydan boya düşmüştü. Nielda bilinçsiz bir şekilde Quendelin'in yüzünü örten saçlarını geriye atmakta olduğunu fark etti. Quendelin bakışlarını kıza indirerek anlamsız gözlerle bakınca Nielda kızararak ani bir hareketle elini çekerek sakladı. "Bilgeağaç biliyor değil mi?" dedi aceleyle. "Ama bize söylemiyor." Quendelin doğrularak dikleşti, Nielda'nın göz ucuyla onu gözlediğini seziyordu. "Bunu düşünme," dedi elini Nielda'nın incecik omuzuna koyarak, "bizim yapacak bir şeyimiz yok." "Peki kim yapacak? Kral Sagacion mı? O yaşlandı, ölümünün çok yakın olduğunu herkes biliyor." dedi Nielda, genç büyücünün karamsar gözlerine kederli bakışlarla karşılık vererek. "Birileri bir şeyler yapmalı." Quendelin elini kızın saçlarının arasında gezdirdi. "Haklısın..." diye mırıldandı. Nielda genç adamın elini kavrayarak kibarca tuttu ve kendi yüzüne doğru götürdü. Quendelin kızın dalıp gitmiş bir ifadeyle bakan solgun yüzüne dokundu. Quendelin'e sanki elini kızın pürüzsüz teninde değil de, nehrin sakin sularında hareket ettiriyormuş gibi geliyordu. Genç büyücü elini kızın kavrayışından kurtararak geri çekti. "Üzgünüm Nielda," dedi yumuşak bir sesle, "Çalışmam gerek." Nielda hüsranla içini çektikten sonra gülümsedi. "Anlıyorum..." dedi gönülsüzce. "Ben gitsem iyi olacak." Genç elf kızı ayrılırken Quendelin onu hayranlıkla seyretti. Öyle zarifti ki ağaçların arasında bir rüzgar gibi esiyordu, bir ceylan kadar alımlıydı. Nielda'nın mutlu olduğunu hissedebiliyordu, giderken bu mutluluğu Quendelin'in de paylaşması için içinde bir yerlerde bırakmıştı. Quendelin tekrar sırtını çimenlere vererek uzanırken, sanki o mutluluğu tutacakmış gibi elini göğsünün üzerine koydu. Gözleri ağacın dallarına bakıyor olsa da aslında onları görmüyordu. Aklı tamamen başka yerlerdeydi. Nielda'yı düşünmekten kendini alamıyordu. Quendelin'in ağacın dallarına boş boş bakan gözleri bir anda parıldadı. Ağacın sayısız dalları ve yaprakları arasında bir parıltı şimşek gibi çakmıştı. Tanıdık bir parıltı... "Hey!" diye seslendi dalların arasından incecik bir ses. "Gitti mi?" "Myla?" Quendelin doğrularak dikkatlice baktı. Bu bir pixieydi. Pixie coşkuyla kanatlanarak, havada halkalar çizerek Quendelin'e doğru inmeye başladı. Rengarenk kanatlarını çırparken arkasında ışıldayan yıldızlar bırakıyordu. Yıldızlar bir süre havada titreştikten sonra yok oluyorlardı. Quendelin pixienin uçarken neşeli kıkırdamalarını duydukça düşüncelerinden sıyrılarak keyifle gülümsüyordu. Pixieler geldiklerinde yanlarında hep neşe ve mutluluk getirirlerdi. "Merhaba." dedi Myla, pixielerin zor duyulan ipince sesiyle. Quendelin'in dizleri üzerine kondu, kanatlarının parıltısıyla genç büyücünün gözleri kamaşıyordu. "Merhaba Myla." dedi Quendelin, dostane gülücükler saçarak. Myla çok sevimli, küçük bir elf kızının yüzüne sahipti; elfler gibi kulakları sivri, vücut hatları zarifti. Kanatları kelebek kanadı şeklinde, parlak, alacalı renklerle süslenmişti. Quendelin arkadaşıyla sohbete dalmışken aniden gökyüzünün bulutlarla kaplanmış olduğunu gördü. Güneş bulutların arkasına gizlenmiş, yüce ışığını bir süreliğine Sylvanor topraklarından sakınmıştı. Ki bu Sylvanor'da çok nadir görülen bir şeydi. "Yağmur bulutları," diye mırıldandı Quendelin gökyüzüne doğru hayretle. "Astra'nın göz yaşları... Ama neden?" Myla gökyüzüne değil de üzgün gözlerle Quendelin'e bakıyordu. Quendelin bunun farkına vardığında şaşkın şaşkın pixieye döndü, "Belki gözüne bir şey kaçmıştır." diye fikir yürüttü Myla aniden neşelenerek. Ama Quendelin somurtuyordu. Garip bir şeyler olduğunu hissediyor, bunun iyi mi kötü mü olduğunu deliler gibi merak ediyordu. Yağmur geliyordu, elflerin inanışına göre yağmur Sylvanor'a yağdığında Astra ağlıyor demekti. Kısa sürede bütün elfler alelacele koşuşturarak açık alanlarda toplanmışlardı. Bütün gözler aynı şaşkın ve meraklı gözlerle gri gökyüzüne bakıyordu. Elfler için bu son derece önemli ve tarihi bir olaydı, Astra binlerce yıl sonra ilk defa ağlayacaktı! Elfler Astra'nın ağlamasına neden olan şeyi merak ederken Quendelin daha çok Myla'yı izliyordu. Minik peri gökyüzünü işaret ederek bağıran çağıran elflerin aksine, yağmur dökmeye hazırlanan bulutlar yerine Nowan-Kai nehrine bakıyordu nedense. Astra'nın göz yaşları yavaş yavaş Sylvanor'a düşmeye başladı. Yağmur damlaları ağaçların yapraklarına çarptıkça şakırdıyor, Nowan-Kai nehrinin durgun sularında minik halkalar oluşturuyordu. Elfler şaşkın şaşkın gökyüzüne bakmaktan başka bir şey yapamazken Astra'nın göz yaşları yüzlerini dövüyordu. "Sana bir şey soracağım miniğim." dedi Quendelin iğneleyici bir sesle. "Neden kendini herkesten gizliyorsun? Neden sadece bana görünüyor-" "Şuraya bak!" diye kesti sözünü Myla minik parmağıyla nehri işaret ederek. Quendelin kaşlarını çatarak umursamaz bir ifadeyle Myla'nın gösterdiği yere baktı. Bulutlar gökyüzünü uçsuz bucaksız bir griye boyadığından Nowan-Kai nehri artık parıldamıyordu. Geniş nehirde amaçsızca yüzen kuğular bile şaşkın gibiydi, hepsi ilk defa nehirde bu kadar çok halka oluştuğunu görüyorlardı. Myla'nın işaret ettiği yerdeki kuğular kanatlanarak, su sıçrata sıçrata kaçışmaya başlamışlardı. Quendelin heyecanla ayağa fırlayınca Myla dengesini kaybederek kanatlandı. Quendelin gözlerini kısarak dikkatle kuğuların kaçışmasına neden olan şeyi görmeye çalıştı. Gökyüzünü kaplamış gri yağmur bulutlarının arasında tek bir boşluk, farkedilemeyecek kadar küçük bir yarık vardı. Güneş ışınları bulutların engelini zorla aşarak, o küçük delikten yeryüzüne ulaşmayı başarmışlardı. Quendelin güneş ışınlarının gökyüzünden aşağıya doğru indirdiği çizgiyi takip etti. Çizgi tam Myla'nın işaret ettiği, kuğuların kaçıştığı noktaya iniyordu! Güneş ışınları nehirde yüzen bir nesneye ulaşmış, parlaklık bir şimşek gibi çakmıştı. "O da ne?" diye mırıldandı Quendelin, daha iyi görebilmek için nehir kenarına doğru yaklaşarak. Bulutların arasındaki küçük boşluk doldurulmuş, güneş ışınlarının nehire inen çizgisi yok olmuştu. Ama Quendelin artık nesneyi görebiliyor, takip edebiliyordu. Nesne her neyse, çok şiddetli yağmayan yağmurun seyrek damlaları altında, nehirde öylece yüzüyordu. Quendelin etrafına bakınarak Myla'yı arandı. Minik peri her nedense nehrin kıyısında çömelmiş oturuyor, boş gözlerle yüzen nesneye bakıyordu. Quendelin deliler gibi sorup duruyordu kendi kendine, neler oluyordu? Bakışlarını tekrar yüzen nesneye çevirdiğinde şaşkınlığından donup kaldı. Nesne gitgide Quendelin'e doğru yaklaşıyordu! Quendelin öyle şaşırmıştı ki daha dikkatle bakabilmek için kendini toparlaması gerekmişti. Bunun bir göz yanılması olduğunu düşündü ama hayır, nesne hala yaklaşmaktaydı. Quendelin kılıç kabzasına benzer bir şey gördüğünü zannetti. Dikkatini yoğunlaştırarak nesneyi inceledi, artık gayet açık ve net görebiliyordu. Doğru görmüştü, bir kılıç kabzası, eğer devamı suyun altındaysa bir kılıç, Quendelin'e doğru kuğular gibi yüzüyordu. Genç büyücünün ne bir şey söyleyecek, ne de bir şey yapacak hali yoktu. Öylece durmuş, sanki kılıcın ona kavuşmak istermiş gibi yüzüşünü izliyordu. Kılıç ona yaklaştıkça, yağmurun şiddeti de artıyordu sanki. Nehrin yağmur damlalarıyla hareketlenen sularının bittiği yerde duruyordu Quendelin. Beyaz cüppesi sırılsıklam olmuş, sarı saçları koyulaşarak yüzüne yapışmıştı. Ama kıpırdayamıyordu, artık kılıç gayesine ulaşmak üzereydi, aralarında metreler kalmıştı. Quendelin istem dışı bir hareketle eğildi. Kolunu nehire doğru uzatarak beklemeye başladı. Parlak çelikten işlemeleri olan, sapasağlam, büyükçe bir kılıç kabzası dosdoğru yüzerek Quendelin'in eline ulaştı. Genç büyücünün ince eli tereddütle kabzayı kavradı ve güçlükle çekmeye başladı. Quendelin hayatı boyunca böyle ağır bir şey kaldırdığını hatırlamıyordu. Kabza iki elin kavrayabileceği uzunluktaydı, Quendelin iki eliyle asılarak kılıcı ancak sudan çıkarmaya başlayabilmişti. Kılıç yavaş yavaş, sular damlata damlata ortaya çıkıyordu. Kılıcın çeliği öyle parlaktı ki, Quendelin kılıcın kısa bir süredir suda olduğu sonucuna vardı. Acaba kim düşürmüş olabilirdi? Kılıç meydana çıktıkça bu fikir yavaş yavaş aklından siliniyordu. Bu bir elf kılıcı değildi. Elf kılıçları bu kılıcın tam aksine, hafif, ince olurlardı. Oysa ki bu kılıç neredeyse boyu kadar uzun, bacağı kadar geniş, kendisi kadar ağırdı. Kılıç tamamen sudan çıktığında Quendelin iki eliyle asılarak kılıcı kaldırdı. Olanlara inanamıyordu, bir anda nehirde bir kılıç belirmiş ve dosdoğru eline kadar yüzmüştü. Şaşkın gözlerle kılıcı inceliyordu ama ne görmesi gerektiğini bilmiyordu. Kılıçlar hakkında fazla bir bilgisi yoktu, ona göre biraz büyük ve ağır olması dışında sıradan bir çift elli kılıçtı. Kılıcın gizemli olduğuna dair içinde bir his vardı fakat bu gizem kesinlikle kılıcın dış görünümünde değildi. Dakikalarca kılıca boş gözlerle bakarak düşünüp durduktan sonra genç büyücü, kollarının yorgunluktan kopmak üzere olduğunu fark etti. Titreyen kolları dayanamayarak kılıcı sertçe yere indirdi. "Kılıç sana geldi!" diye mırıldandığını duydu ince bir sesin. Quendelin ani bir refleksle başını sesin geldiği yöne çevirdi. Bir pixie başının etrafında uçuşuyordu. Bu Myla'ydı, onu tamamen unutmuştu. "Bu da ne demek oluyor?" diye sordu Quendelin, ellerinde sıkı sıkı tuttuğu kılıcı göstererek. Myla şaşırmış gibi gözlerini kamaştırarak kılıca baktı. "Ne kadar büyük bir kılıç!" dedi coşkuyla. "Büyük olduğunu görebiliyorum!" diye çıkıştı Quendelin, kılıca sinirli bir bakış atarak. "Çok da ağır! Ama anlamadığım şu, benim elimde ne işi var?"
* * * * *
"Astra'nın gözyaşları neden aktı Bilgeağaç?" diye sordu elf kralı Sagacion, zar zor duyulabilen bir sesle. "Vebalimiz neydi?" Sagacion, çok yakında tahta geçeceği kesin olan oğlu Ariathan'ın ve kızlarının desteğiyle anca ayakta durabiliyordu. Zamanın çürüttüğü yüzü çizgi çizgiydi, yüce elflerin o altın, gümüş saçlarının yerini cansız, gri saçlar almıştı. Gençliğinin o zarif ve çevik vücudunun yerinde çökmüş, kambur bir beden vardı. Yüzlerce yıl taşıdığı sorumluluk yorgun omuzlarına ağır bir yük gibi binmiş, gücünü yavaş yavaş tüketmişti. "Astra'nın sizden isteklerini biliyorsunuz." dedi Bilgeağaç önünde toplanmış yüce elflere. "Biz Astra'ya olan bağlılığımızı gösteriyoruz." dedi Ariathan, gür ve kendinden emin bir sesle. "Kralımız rahatsızlıklarına rağmen Astra'ya dualarını hiç eksik etmiyor." Bilgeağaç homurdanarak rahatsızça dallarını kıpırdattı. Önünde elflerin en asilleri olan yüce elflerden oluşan bir topluluk vardı. Sylvanor Yüce Divan'la yönetilse de, çok eskilerden kalma saltanat hala geçerliliğini koruyordu. Eskiden Eorion tek kraldı, ölümsüzdü ve binlerce yıl elflere liderlik etmişti. Elflerin ölümsüzlüğü kaybettiği zamandan beri bütün elfler gibi o da yaşlanıp ölmüştü. Onun ölümüyle oğlu başa geçmişti ve elflerin saltanatı böylece başlamıştı. Yüce elf büyükleri, efsanevi krallarının ölümüyle çıkabilecek kargaşayı önlemek için Nai-galath -Yüce Divan- adı altında toplanmışlardı. Bu divanın asıl kurulma amacı, Eorion'un oğullarından Ghorion'un açgözlülükle yaptığı hatanın ve ona benzer olayların tekerrür etmesini engellemekti. Şimdi de Sylvanor kraliyet ailesi ve Yüce Divan, aniden ortaya çıkan yağmur bulutlarının ve Astra'nın gözyaşlarının nedenini öğrenmek için nice yıllar sonra Bilgeağaç'ın önünde toplanmıştı. Ama Bilgeağaç bunu pek umursamıyor gibiydi, aklı tamamen başka yerlerdeydi. "Bize gerçeği söyle Bilgeağaç," dedi Ariathan sert bir dille. Yüce elf büyüklerinin kaşları çatıldı, Ariathan'ı töhmet altında bırakırcasına sert sert baktılar. "Biz Astra'nın istediği herşeyi yapıyoruz. Bizi yok yere suçlayamazsın. Astra'nın gözyaşlarının başka bir nedeni vardı." Bilgeağaç sanki birini bekliyormuşçasına ilgisizce etrafına bakınıyor, kocaman gözlerini Ariathan'ın suçlayan bakışlarından kaçırmaya çalışıyordu. Binlerce yıllık hayatında ilk defa utandığını hissediyordu. Yalan söylemek zorunda kalmıştı ve bunu yüce elf büyüklerinin önünde yapmak zorundaydı. Elf büyükleri birbirlerine boş boş bakmaya, aralarında fısıldaşmaya başladılar. Hepsi bu mühim toplantının hayal kırıklığı ve zaman kaybından başka bir şey olmadığının farkındaydı. Başta Ariathan olmak üzere birkaç yüce elf Bilgeağaç'a resmen kızmıştı. Ağaç onlarla ilgilenmiyordu bile, aslında buna kızmaktan çok şaşırmışlardı. Elflerin uzun ömürlerinde günler dakikalar gibi geçip gider, nadiren hatırlanacak olaylar olurdu. Ama bugün kesinlikle hatırlanacaktı, çok garip bir gün oluyordu ve tuhaflıkların ardı arkası kesilmiyordu. "Bu kadar mı?" diye çıkıştı Ariathan, alaycı bir edayla. "Yüce Bilgeağaç'ın bize söyleyecek başka bir şeyi yok mu?" Bilgeağaç muzipçe gülümsedi. Yüzünde öyle garip bir ifade vardı ki, yüce elfler Bilgeağaç'ın delirmeye başladığını düşünmekten kendilerini alamıyorlardı. Heybetli ağaç, bu rezil durumdan kurtulması için eline geçen fırsatı çok iyi değerlendirecekti. "Haydi yüce elf büyükleri," dedi coşkulu bir sesle. "Astra'ya dua edelim."
3 Seçilmiş Olan
Bilgeağaç binlerce yıllık ikametgahında, gecenin karanlığında yalnızdı. Kolay kolay sinirlenmezdi yüce ağaç, ama bugün sabahtan beri herkese yalan söylemek zorunda kaldığı için gergindi. Önce çocuklardan başlamış, yüce elf büyükleriyle bitirmişti. Tabii bitirdiyse eğer... Elf büyüklerinden kurtulmayı başarabilmişti. Diğer bütün elfler gibi elf büyükleri de Astra'ya dualarını asla esirgemezdi, kutsal Bilgeağaç'ın isteği de devreye girince olanları unutmaya çalışarak hep bir ağızdan dua etmişlerdi. Bilgeağaç hiçbir duada bu kadar candan, bu kadar imanlı olduğunu hatırlamıyordu. Neyse ki Astra ona yardım etmişti ki yüce elfler Bilgeağaç'ın tuhaflıklarını izlemektense vakitlerini daha değerli bir şeylere harcamak -mesela uyumak- için birer birer ayrılmışlardı. Yüce elfler binlerce yıl önce edilmiş dua gereği, Astra'dan gözyaşlarına neden oldukları için af dilerken Bilgeağaç, Astra'ya bu günün bir benzerini daha yaşatmaması için dua ediyordu. Gecenin karanlığı çökerken Bilgeağaç'ın heyecanı ve sabırsızlığı had safhaya ulaşmıştı. Gece ilerledikçe ve pixieler ağaç oyuklarındaki yuvalarına döndüklerinde Bilgeağaç'ın heyecanı yerini endişeye bırakmaya başlamıştı. Pixieler karanlık ormanları ışıl ışıl aydınlatıyor, geceye ayrı bir güzellik katıyordu. Pixielerin parlak kanatları, gece göğünde ilk bakışta kendini belli eden yıldızlar gibi göze çarpıyordu. Bilgeağaç onların dertsiz, tasasız bir şekilde neşeyle ağaç evlerine dönüşünü kıskanarak izlemek zorunda kalmıştı yine. Endişesi yerini telaşa bırakmak üzereydi ki bir anda içi sevinçle doldu, rahatlayarak derin bir oh çekti. Ağaçlıkların içinden, pixielerin ışığında uzun boylu bir gölge, Bilgeağaç'ın önündeki boş çimenliğe doğru yaklaşıyordu. Bilgeağaç Astra'ya teşekkürlerini sunarken, bir yandan da minik bir şüpheyle gölgeyi inceliyordu. Sonra o şüphesi de yok oldu, neredeyse sevincinden çığlık atacaktı. Gölgenin elinde kocaman, tanıdık bir kılıç vardı. Bilgeağaç gölgenin sessiz sessiz yaklaşmasını izlerken, önce üzerinde parıldayan altın rengi işlemeleri, daha da yaklaştıkça beyaz cübbesini ve dalgalanan uzun, sarı saçlarını gördü. Elinde tuttuğu koca kılıcı taşıyamıyor, yere sürüye sürüye peşinden getiriyordu. Gölgenin sivri kulakları ve ince, zarif yüz hatları meydana çıktı. Evet bu oydu, Bilgeağaç'ın sabırsızlıkla beklediği kişi buydu işte! "Quendelin." diye mırıldandı Bilgeağaç, gözlerinde sevinçle karışık derin bir matem vardı. Bilgeağaç, genç adamın herşeyden habersiz, yaşadıkları ve yaşayacakları hakkında hiçbir fikri olmadan kılıcı peşinde sürüyüşünden bu kadar etkileneceğini tahmin edemezdi. Quendelin'in masum yüz ifadesi Bilgeağaç'ın gözüne bir yaş getirmişti. Bilgeağaç merak ediyordu; bu gözyaşı duygularının yoğunlaşmasından mıydı, yoksa genç adama acıyor muydu? Oysa ki onu gördüğüne çok mutlu olacağını sanmıştı. Gözleri önünde halsiz bir şekilde durarak bir şeyler söyleyen Quendelin'e bakıyor, ama çok başka şeyler görüyordu. Onun başına gelecekleri hayal ederek kendini onun yerine koymaya çalışıyor ama olmuyordu, Bilgeağaç asla kimsenin yerinde olamazdı. Sonunda Quendelin'in hışımla bir açılıp bir kapanan ağzını farketti. Zavallı genç adam deminden beri bir şeyler söylüyordu ama dalıp gitmiş Bilgeağaç bunun farkına yeni varmıştı. "Bilgeağaç!" Quendelin sonunda sesini duyurabilmişti, ağaçtaki surat irkilerek gözlerini kırpıştırmıştı çünkü. "Ah, merhaba oğul." dedi Bilgeağaç, geniş ağaç gövdesine boydan boya yayılıveren bir gülümsemeyle. "Ben de seni bekliyordum..." Genç büyücü şaşkın bir ifadeyle ağacın iri iri gözlerine bakakalmıştı. "Beni mi bekli-" diyecekti ki Bilgeağaç gözlerini Quendelin'in elindeki kılıca kaydırarak gürleyen bir sesle sözünü kesti. "O elindeki de ne?" Quendelin kendini toparlamaya çalışarak Bilgeağaç'ı derin derin süzdü. Garipliklere alışmaya başlıyordu, bugün olan gariplikleri başka bir zaman hatırladığında çok şaşıracaktı ama şimdi mantıklı düşünmeye çalışıyordu. Bugün hava garipti, Myla her zamanki gibi garipti, hatta Bilgeağaç bile garipti. Kılıcın ona gelişi de en garibiydi. Quendelin sabrı taşmadan bu garipliklerin nedenini bir an önce bulmalıydı. "Ben de bunu sormak için gelmiştim." dedi elindeki kılıcı sallayarak. "Çok doğru bir şey yaptın." diye onayladı Bilgeağaç takdir ederek. Quendelin sakinleşmeye çalışarak bir süre sessiz kaldıktan sonra içini çekerek Bilgeağaç'ın önündeki çimenlikte dolaşmaya başladı. "Bunları önceden biliyordun değil mi?" diye mırıldandı, ardından Bilgeağaç'a cevap hakkı tanımadan devam etti. "Myla da biliyordu." Quendelin turunu tamamlayarak tam koca ağaç gövdesindeki heybetli suratın önünde durdu. "Şimdi," dedi sert bir dille, "bana bunları açıkla." Genç büyücü Bilgeağaç'ın duygu yüklü gözlerine buz gibi gözlerle karşılık veriyordu. "Bu bakışları bugün Myla'da gördüm." diye fısıldadı aklında canlandırarak. "Ama neden? Neden bana böyle acıyarak bakıyorsunuz?" Bilgeağaç iç geçirdi, "Ben duygusal bir ağacım Quendelin. Görevim benim için çok zor." dedi, Quendelin yüce ağacın her hareketine dikkat ederken gülümsemek için kendini zorladığını fark etmişti. "Ama senin görevin Quendelin, benim için imkansız." "Görevim mi? Neymiş benim görevim? Kim verdi bana bu görevi?" "Öğreneceksin oğul." dedi Bilgeağaç, gözleri dolmuştu. "Öğreneceksin..." Quendelin'in sabrı taşmak üzereydi, nefes alıp verişi düzensizleşmiş, elleri sinirle zangır zangır titremeye başlamıştı. Elinden geldiğince mantıklı düşünmeye çalışıyordu ama bu kadarı da fazlaydı artık. Başını öne eğip sessizliğe gömüldü, Bilgeağaç'tan ve herşeyden uzaklaşarak sadece aklıyla başbaşa kaldı. Düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordu. Ama tek çıkarabildiği sonuç olanları anlamak için çok küçük düşündüğüydü. Buzdağının su üstünde görünen kısmıyla uğraşıyor, ama altındaki asıl gerçeği görmüyordu. Düşünmekle de görebileceğini sanmıyordu. "Bana söylemeyeceksin, ama neden?" dedi Quendelin pes ederek düşünmekten vazgeçtiğinde. "Sana sadece şunları söyleyebilirim Quendelin," dedi Bilgeağaç, bir anda sesi öyle gür, öyle heybetli çıkmıştı ki Quendelin sanki seslerini duyurmak için gece karanlığını bekleyen kuşların, böceklerin bile sus pus olduğunu, ormanın ölüm sessizliğine büründüğünü fark ederek ürperdi. Sanki orman Bilgeağaç'ın sözlerine saygı gösterip susmuştu. "Ve bu söyleyeceklerimi senden başkasına söylemedim, söylemeyeceğim." Quendelin bunu duyduğuna sevinmiş gibiydi, kılıcı sivri ucu yere batacak şekilde önünde tuttu, ellerini kılıcın kabzasının dibinde birleştirerek dinlemeye başladı. "Kılıcın sana gelişi bir tesadüf değildi." dedi Bilgeağaç temkinli temkinli, sanki söyleyeceklerini iki kere düşündükten sonra söylüyor, yanlış bir şey yapmak istemiyor gibiydi. "Sen seçildin Quendelin. Kılıç sana gönderildi, şimdi anlayamayacağın nedenlerden dolayı." Quendelin kalp atışlarının hızlandığını, aklını yavaş yavaş yitirdiğini hissetti. Şok yaşıyordu ve düşünemiyordu. "Beni kim seçti? Ne için seçti?" diye mırıldandı bilinçsiz bir şekilde. "İşte öğrendin." dedi Bilgeağaç, "Görevini öğrendin Quendelin. Görevin işte bu soruların cevaplarını bulmak." Quendelin oflayarak başını eğip gözlerini kapattı, yeniden düşünebilmek için kendini zorladı. Öğrendiklerini mantıklı bir hizaya sokmaya çalıştı ama olmuyordu, korku içine yayılmaya başlamıştı. Aklına Myla'nın ve Bilgeağaç'ın ona acıyan gözlerle bakışlarından başka bir şey gelmiyordu. Ve gözyaşları... Quendelin yavaş yavaş bir sonuca varmaya başladığını fark etti. "Astra'nın gözyaşları benim için miydi?" diye sordu titreyen bir sesle, başı hala öne eğikti.
| |