Yazı masasına resmen kuruldu. Not
defterini çantasından çıkarttı ve yanı başına koydu. Düzenli
yaşantısını yansıtan düzenli bir masa... belki de sahte bir düzendi
bu. Çoğu zaman yazarken düşüncelerini toparlayabilmek için gözlerini
yazıdan ayırır çevresini süzerdi, görmediği halde bakardı
eşyalara...ya da pencereden dışarı ufak birkaç bakış atar sonra
kalemi dişleri arasından tekrar sağ eline alıp yazmaya devam ederdi
fakat bu sefer başlangıcı yaparken masanın üzerindekileri veya
çevresindekileri, algılamaktan öte bakışlarla süzmesine gerek
yoktu... Yazı masası...bu “eşya” gibi görülen şey ona kesinlikle güç
veriyordu.
Öykü yazma isteği o sabah iş yerine giderken yolda
gelmişti ve hemen not defterini çıkartıp bir iki ufak not da
almıştı..sanki beyni arada her şeyi silecekmiş ve onu ortada
çırılçıplak bırakacakmış gibi ani ve keskin hareketlerle karalamıştı
not defterini.
Öykünün içinde yazan bir karakter olmalıydı. Yazı yazan
bir karakter var etmeli ve onu yaşatmalıydı satırlar arasında -
kendi yazısıyla – yazı yazsın diye. Karakter oluşturma çabaları uzun
sürmedi, bir parça kendisinden, bir parça en samimi arkadaşlarından,
bir parça sürekli alışveriş ettiği mağazadaki kızdan, bir parça
ondan ve bundan ekleyerek ortaya çıkana baktı. Gelişecekti bu da
diğerleri gibi, gelişimi yavaş da olsa bu karakterle işi bittiğinde
“keşke gerçekten yaşasaydın” diyecekti...bunu istiyordu.
En keyiflisi de çevresindeki hemen her şeyi
yansıtacağına inandığı karakterinin farklılıklarını birer birer
keşfetmesi olacaktı. Karakteri hem oyuncu hem de bir yazardı. İyi
bir yazar ama o denli iyi bir oyuncu değil. Ya da tam tersi miydi?
Onunla sanki karşılıklı sohbet ediyormuşçasına yazmayı
denedi bir süre ve sordu:
”İnsanları anlamak ya da benzeri konular hakkında yazı yazdın
mı hiç?”
”Çok insan tanıdım, dostlarım haricinde pek azını
anlayabildim diyebilirim. İnsanları anlayamazsın zaten genç bayan,
buna çabalarsın o kadar, sadece çabalarsın ve anladığını sanırsın,
bir gün çok güvendiğin kişinin iki yüzlülüğüne şaştığında ya da ona
benzer şaşırtıcı durumlarda ..”çabaladım en azından” demek için
çabalarsın” ... şimdi yazan onun elleri değilmiş gibi, karakter
canlanmışçasına hiç nefes almadan direkt bir soru yöneltti :
“Beni sayfanda var kıldıktan sonra bana yönelttiğin ilk
ciddi soru bu. Neden insanları anlamak senin için bu kadar önemli?”
Yoksa konumlar değişmiş miydi? Var ettiği karakter mi
yazmaya başlamıştı onu? O sorgulamalıydı ama sorgulanan kendisiydi.
Hem neydi şu “insanları anlayamazsın” lafı?
“O lafa takılmanı bekliyordum bende. Soruma hala cevap
da vermedin hem. Kendine sorman gereken sorulardan mı bu sence?”
“Çevrendeki her şey aslında senin için birer hammadde”
dedi yarattığı karakteri. Eğer gözleri olsaydı kesinlikle onlara
dikmiş olurdu kendininkileri ve sessizce bakardı ona. Al işte,
geveze ve sorgulayan bir karakter...çevresindekiler miydi bu?
Kendisine sormaya çekindiği soruları bir şekilde sorabilmek için
yaratmamıştı onu. Onu yazmasının farklı amacı vardı – ya da o öyle
sanıyordu.
Rahatsızlıkla çevresine bakınırken yanı başındaki not
defterine kaydı gözleri. Eski sayfalardan birinde “Uzun vadedeki
kazancın kısa vadedeki bedeli” diye, ufak - eğri büğrü yazısıyla not
almıştı. Bunu yazdığı anı hatırladı. Bir kitabın arka kapağında
“kısa vadedeki kazancın uzun vadedeki bedeli” yazısına inat yazmıştı
bunu.
“Sen inatçısın işte görüyorsun, bir takım şeylerin
tersini yapmak ya da düşünmek haz veriyor sana”.
Neler oluyordu? Bunun inatçılıkla ne alakası vardı
şimdi...Sürekli konuşmasını istemiyordu onun, üstelik şimdi de
düşüncelerine karışmaya başlamıştı.
“Çevrendeki insanlardan farklı olduğunu hissetmek
istiyorsun, ve bundan da gururlanmak kendi adına. Farklısın belki
ama bunu senden çok diğerleri görsün istiyorsun ve bazen, sırf bu
nedenle sahteleştiriyorsun kendini. Olabilecek en kısa sürede
yapılabilecekler ve acele edilmemesi gerekenler arasında bir tenis
maçındaymışçasına kafan bir o tarafta bir bu tarafta...”
“Susar mısın biraz olsun? Kafamı karıştırman için
yazmadım seni...ama sen birden üzerime gelmeye başladın, kendine
gelsene.”. Kime yazıyordu bunu? Ona mı? Kendi kendini
heyecanlandırmıştı. Dudakları kuruyordu. Kalktı, kendine buzlu bir
bardak su aldıktan sonra sabırsızlıkla yazı masasının başına döndü.
“Sen ben misin? Beni eğitiyormuş ya da eleştiriyormuş
havasından çıkmaya ne dersin?”
“Bu seni rahatsız etmemeli aslında, yaptıklarının büyük
bir kısmını sorgulamadan yapıyorsun ve buna alışmışsın. Beni var
etmeden önce çevrenden çok kendinden parçalar kattın bana.”
“Evet ama ben yazı yazan bir karakter istedim
sorgulayan değil, yani sanırım öyle istedim...” kendisi de
saçmaladığının farkına vardı ama bunu belli etmemek için kalemi daha
bir sıkı kavradı. - Hiç görmediğiniz birinin gülümsemesini nasıl
hayal edersiniz... - ”Keser misin şu gülümsemeyi”
“Pekala...ben yazı yazan bir karakterim. Ne yazacağımı
düşünmüştün söyler misin? Benden ne istiyordun?”
“Çevrendekileri, insanları, ya da
hayallerini...düşüncelerini yazmanı...ama beni değil!” gülümseme bu
sefer kahkahaya dönüşmüştü adeta.
“Kendini her şeyin odak noktası yapmayı bu denli iyi
başarırken benden hayalleri, insanları yazmamı beklediğini söyleme
lütfen. Hepsi sende var. Kendine dönüp baktın mı? Yarattığın BEN in
aslında hep var olduğum esasını gözden kaçırma lütfen. Hayaller
istiyorsan kendi hayallerini yazmalısın. Benimkiler seninkilerden
farklı değil dostum”
Sabırsızca elleri arasında oynattığı kalemini masaya
vurmaya başladı. Kendi kendine karşı mücadele ediyordu ve kazanan
kendisiydi...kaybeden de öyle.
“Belki de ilk defa, hiçbir şeyi bilmeden ya da
planlamadan, ortaya çıkarttıklarıma bu denli şaşırıyorum”
“Bu günün biride olacaktı, hiç kendini
şaşırtamayacağını düşünsene, ne denli monoton ve basitlikle yıkanmış
bir insan olurdun. Oysa ben insanlara “basitlik” kelimesini hiç
yakıştıramam. Anlıyorsun değil mi?” duraksadı....”Yazı stilim nasıl
sence?”
“Oldukça benden, oldukça....” kafasının karıştığı
kesindi ama aynı zamanda kendini çok net ve duru da hissediyordu.
Saatine göz attı, işlerine dönme vakti gelmişti ama yazmayı da hiç
bırakmak istemiyordu.
“Son bir soru soracağım sana. Yarattığım dediğim şeyin
varlığını bana hissettirmekten ötesini yaptın, bunu ben kendi
kendime planlamış mıydım? Kendi planımı mı uyguladım sence?”
“Sen değer verdiğin her şeyin bir parçasısın, dünyadaki
her şeyden bir parça bulabilirsin kendinde eğer bunu istersen. Hiç
erişilemez görülen şeyler aslında sana en yakın olanlardır,
odaklanırsan onlara. Yazmamı beklediğin her şeyi aslında biliyorsun
ve bana yönelttiğin sorunun cevabı da yine sana ait. Yaptıklarının
çok büyük bir kısmı istediklerindir. Güç dediğin kelime 3 harften
oluşmuş basit bir söz değil...bugün kelimelerin gücünü gördün en
azından, kendi kelimelerinin. Bazen yazmak düşünmekten iyidir değil
mi?” düşündürücü..keşke zaman kavramı olmasa da kendiyle
ilgilenebildiği şu ender zamanları genişletebilseydi. Bu düşüncesine
yanıt veren yine karakteriydi...“Hadi şimdi kalkalım da
yaşantılarımızdaki rollerimize kaldığımız yerden devam edelim, araya
bir son vermek gerek yoksa izleyiciler sıkılır...”
Ayşe ‘Ehlana’ Gül AYDIN
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle