Yemyeşil ve
büyük meşe ağaçları ile donatılmış bir orman.Kuşların, böceklerin ve
rüzgarla birlikte yapraklarının hışırtısıyla şarkı söyleyen bir
orman.Yakında bulunan nehir ile beslenen bu ormanın bir misafiri
var.
Bitkin bir halde ilerleyen koyu kırmızı çelikten zırh giymiş bir
savaşçı.Elinde ise koyu mavi üstüne işlenmiş Kırmızı bir Anka Kuşu
amblemi bulunan bir sancak.Fakat savaşçının zırhındaki kurumuş kan
ve sol kolunda ki zırhında ki eksik parçaya bakılırsa bir
müücadeleden çıkmış ya da kaçmış.Bacakları neredeyse çökecek
gibi.Yürürken sendeliyor.Nefes alıp veirişi ise oldukça
düzensiz.Nefes alış veriş sesi neredeyse tüm ormanda yankılanıyor.
Gözleri...Koyu kahverengi gözlerinde sıcak bir yemek ve uzun güzel
bir uykunun özlemi var.Dudakları neredeyse çatlamış.Yürüken çektiği
acı suratından okunuyor.Artık her adım işgence gibi.Bacak kasları
sanki en son limitine kadar çekilmiş bir yay gibi gergin ve adımda
kızgın bir demirle dağlanıyormuş gibi yanıyor.
3 gündür 2 saat uyumuş ve en son midesine giden ise 1 gün önce
ormanın ortasını ikiye ayıran nehirden içtiği su.Karnı açlıktan
gurulduyor ve metal zırhın içinde guruldamanın yankılanışı neredeyse
10 metre öteden duyuluyor.7 gün önce bulunduğu "Kırmızı AnkaKuşu"
birliğiyle beraber sefer çıkışlardı.Kırmızı AnkaKuşu birliği ülkenin
en belalı sınırında bulunan bir harekat birliğiydi.Birliğiydi çünkü
artık yok ya da bir daha asla var olmayacak.Eğer sancağı kaleye
götüremezse. 7 gün önce sınır ötesinde ki bir düşman kalesine sefere
çıkmışlardı.İstihbarat raporları kalede büyük bir hazırlık olduğunu
ve düşmanın saldırı yapacağını haber vermişlerdi.Durumu krala
bildirip gelecek cevabı bekleyecek zaman yoktu.Kale komutanı kendi
insiyatifini kullanmış ve Kırmızı AnkaKuşu birliğini ani bir saldırı
için görevlendirmişti. 3 günde kaleye varmış ve aynı gün daha
dinlenmeden gece yarısı ani bir baskınla kaleyi ele geçirmişlerdi.
Birliğin komutanı yılların savaş tecrübesi olan, serti disiplinli
fakat aynı zamanda herkese babacan yaklaşan biriydi.Suratına
bakıldığında onca kana, savaşa, acılara rağmen nasıl oluyordu da
hala gözlerinin içi gülüyordu? Kimse bunu çözememişti.
Birliğe katıldığı ilk günden beri genç savaşçı bunu merak
ediyordu.Komutanın hikayesini biliyordu.Karısı ve iki çocuğu yıllar
evvel bir düşman saldırısında önce tecavüze uğrayıp sonra gözü
önünde yakılmışlardı ve o çaresizce izlemişti tüm olan
biteni.Ama....ama nasıl hala gülüyordu? Bu savaşçının daha 1.ayı idi
ve diğer askerlerden bunca acıya rağmen yakaladığı esirlere bir gün
bile kötü davranmadığını hatta bir fıske bile vurmadığını vuranada
en ağır biçimde azarladığını duymuştu.Hatta bir keresinde esirlerin
arasında onlar yemek yiyip onların bir isteği olup olmadığını dahi
sorduklarını görmüşlerdi.İmkansız...Ben olsam nefretimi her fırsatta
kusarım diyordu savaşçı.Bunun nedenini en iyi birinci ağızdan
duyabilirdi.O da komutanın kendisiydi.Ve sefer çıktıkları 2. gün
bunun nedenin biraz utanarak komutana uygun bir zamanda sordu.Aldığı
cevap ilginçti;
"Yaşadığım sürece umuyorum evlat."
Ama neyi? Ailesinin yeniden dirileceğini mi? Belkide yaşadığı derin
acılar onun psikolojisini bozmuştu.Askerlikte hele ki böyle bir
bölgede yapılan askerlikte bu çok normaldi.O yüzden genç savaşçı
bunu üstelemedi.
Kuşatmayı başarı ile tamamladıktan sonra ertesi gün öğlen 60 kadar
esir ile eve dönüş yoluna koyulmuşlardı.Gerçektende komutan arada
bir esirlerin yanına gidiyor ve onları kontrol ediyordu.Yaralıların
durumuna bakıyordu.Hatta aralarında çocuk denecek yaşta olan bir
kaçını evleri bu bölgede olduğu için serbest bile
bırakmıştı.Birliğin eski asklerleri duruma alışktılar ama genç
savaşçı dahil yeni gelenler arasında durum tuhaf karşılanmıştı.
Aynı günün akşamı mola verilmiş ve kamp kurulmuştu.Geyikler avlanmış
kamp ateşinde pişiyor, şarap fıçıları açılmış zafer ve neşe dolu
şarkılar söyleniyordu.3 günlük yolculuk ardından dinlenmden gelen
bir savaş ve 1 günlük bir yolculuk sonrası herkes bu kutlamayı hak
etmişti.
Fakat gecenin huzurunu kaçıran şey çalılıkların ve ormanın
derinliklerinden gelen sivrisinek gibi vızıldayarak havayı yaran ve
geceyi sanki cehennemden çıkmış gibi aydınlatan alevli oklar
olmuştu.Ani bir baskına uğramıştı Kırmızı AnkaKuşu birliği.Daha
birliğin üçte biri ne olduğunu anlamadan alevli oklardan nasbini
almış ve zafer şarkıları yerini acı dolu çığlıklara bırakmıştı.Artık
gece sesiz değildi.Üç defa arda arda gelen ok yağmuru yüzünden
birliğin çoğu 2 metre ötede duran silahlarına ulaşamıyordu
bile.Birlik komutanı elinden geldiğince tecrübeli askerlerine emir
yağdırıp ulaşabildiği silahı en yakınında ki askerine
gönderiyordu.Ok yağmuru tam bitmişken ve askerler tam silahlarına
ulaşacakken bir anda yer yavaş ama derinden sarsılmaya başladı.Ve
git gide yükselen bir gürültü duyuldu.
Birlik komutanı sesin geldiği yönü kestirmeye çalıştı ama bunda
fazla zorlanmadı çünkü dört nala her bir yerden bir süvari akını
geliyordu.Hemen askerlerine bir çember kurmalarını emretti.MIzrağı
olanlar en öne arkasına kılıçlı piyadeler ve en ortaya ise okçuların
yerleşmesini sağlamaya çalışıyordu.Allahtan birlik hergün eğitim
yaptığından askerlerin bu şoku atlatması kısa ve düzen almaları ise
sadece bir an sürdü.Zaten fazla zamanları yoktu, formasyon aldıkları
anda ormanın dört bir yanından onlarca atlı çıka geldi ve
duraklamaksızın üstlerine saldırdılar.Artık silahlar
konuşuyordu.Birlik komutanı en ortada bir yandan askerlerine
dağılmamaları için cesaret verici sözler bir yandan da elideki ok ve
yayla gelen düşmana ok yağdırıyordu.
Genç savaşçı ikinci sıradaydı yani kılıçlı piaydelerin arasında.Düşamana
kılıç kullanmaktan arta kalan saniyede birlik komutanına bakıyor ve
elli küsür yaşında ki bu adamın nasıl olurda bir yıldırım gibi
okları peş peşe saydırdığına hayret ediyordu.Birlikte ki en iyi okçu
bile en fazla peş peşe yirmi ok atabilirdi.Ama onun bunu düşünecek
zamanı yoktu savaşmalıydı.
Bir kaç dakika sonra çok tuhaf bir şey oldu ve süvariler çemberden
uzaklaşmaya başladılar sadece yirmi küsür metre uzağında çemberin
etrafında dönüyorlar ama saldırmıyorlardı.Tam ne oluyor derken bir
anda ormanın karanlığında ıslık gibi onlarca ses duyuldu.Kimse
kalkanını kaldırmaya fırsat bulamamıştı.Oklardan biri genç
savaşçının sol kolundaki zırhın bağlantı kayışını koparmıştı.Bir
başka ok başının üstünden geçip arkada ki okçunun göğüsüne
saplanmıştı.Bir anda önünde, yanında ve arkasında ki arkadaşlarının
acılar içinde yere düşüşünü gördü.Daha şoku atlatamadan süvariler
hücuma geçti ve çemberi yardılar.Genç savaşçı süvarilerden birinin
kılıcından son anda kendini yere atarak kurtulmuştu.Çember
yarılmıştı...Birlik komutanı...Gözü o hengamede komutanı
aradı.Oradaydı olduğu yerde tam ortada ve elinde birliğin sancağı
diğer elinde kılıcı ile geln düşmana karşı koyuyordu.Ama kolları ok
atmaktan yorulmuştu.Kılıcı sallarken bile kolu titriyordu
yorgunluktan.Ayağa kalktı ve komutana yardım için koşmaya
başladı.Tam bir kaç metre kala bir anda bir kaplan gibi gürleyerek
gelen fırlatılmış bir balta komutanın sırtına saplandı....
Bir anda dona kaldı genç savaşçı.Korku, üzüntü, umutsuzluk ve
hayranlık.Korku; çünkü eğer bu kadar tecrübeli biri ölebiliyorsa
kendi de ölebilirdi.Üzüntü; çünkü birliğe ilk geldiği günden beri
ona hayrandı.Umutsuzluk; çünkü komutan olmadan bu saldırıyı
savauşturamazlardı.Hayranlık; çünkü komutan sırtına saplanan baltaya
rağmen dizlerinin üzerinde bile sancağı elinde deiğer elinde kılıcı
ile hala düşmana karşı koymaya çalışıyordu.Ve bir anda arkadan gelen
başka bir süvarinin kılıcı komutanın yere yığılmasına yetti....
Yavaşça kılıcını yere sapladı.Umutsuca kalkmaya çalıştı ama artık
kıpkırmızı olan zırhının ağırlığını taşıyacak gücü
kalmamıştı.Kafasını kaldırdı ve yemyeşil gözleri ile karşısında
durmakta olan genç savaşçıya baktı.Kaskatı kesilmiş ve karmaşık
duygularla kendisini izliyordu.Kendi geçmişini hatırladı.O da böyle
bir zamanda aynı şeyi yapmıştı gençken.Komutanın ölümünü izlemişti
karmaşık duygular içinde.Şimdi kendisini görüyordu o genç
savaşçıda.Hayatın tam bir paradoks olduğunu fark etti o an.Biri
bitiyor ve bir diğeri başlıyordu.Başlangıç ve son aynı ama aradaki
detaylar farklıydı.Tıpkı kendi komutanın yaptığı gibi sancağı ona
doğru uzattı.
Genç savaşçı sancağın kendisine doğru uzandığını görünce şoktan
uyandı ve komutanına doğru koştu.Sancağı iki eli ile
kavradı.Komutanın gözlerinden mesajı almıştı.Ne pahasına olursa
olsun sancak kaleye dönmeliydi.Zaten etrafına baktığında birliğin
hiç şansı yoktu.Kopan kollar kafalar, fışkıran kanlar.Düşman azgın
bir deniz gibi önüne geleni yutuyordu.Ve genç savaşçı sancağı alıp
var gücüyle düşmanın arasından sıyrılıp ormana daldı.O kadar hızlı
koşuyordu ki oramanda ki saklanan okçular fark etmesine rağmen onu
vuramıyorlardı.Neredeyse bir puma kadar hızlıydı.
2 gün boyunca hiç durmadan koşmuştu.En son ormanın ortasında ki
nehire geldiğinde soluklanmış ve suya kafasını sokmuş ve buz gibi
sudan kana kana içmişti.Buz gibi su bir yumruk gibi midesine
oturmuştu.Karnın şişkinliği ile ancak karşı kıyıya kadar geçebilmiş
ve kalın bir çalı örtüsünün içinde iki saat kadar uyumuştu....
Ganç savaşçı bunları hatırladı ve düşündü.Ya devam edecekti ya da
biraz dinlenecekti.Eğer devam ederse ertesi sabah kaleye varırdı.Ama
dinlenmesi gerkiyordu.Bacakları ne kendisini ne de altmış kiloluk
zırhını ve on beş kiloluk kılıcını taşıyacak güçte değildi.Ve birde
saf çelikten yapılmış on kiloluk bir sancak vardı elinde.Fakat hala
düşman sınırları içindeydi ve düşman onu epey takip etmişti ve
peşini bırakmayı düşünmüyordu.Ne de olsa sancak onun elindeydi ve
birlikten tek sağ kalan oydu.Kaleye dönüp haberi iletirse eğer
düşmanın planı suya düşerdi.Artık planları neyse?
"Basit aslında..." dedi kendi kendine..."Bizim yaptığımızı
yapacaklardı ve hala daha yapmak istiyorlar...hımph..." Dudaklarında
acı dolu bir sırıtma belirdi.
"Ama biz önce davrandık.Artık herşey bana bağlı ya haberi
ulaştıracam ya da düşmanın istediği olacak..."
Doğruldu.Ve önce sağ adımını attı sonra sol...Bu iki adım bile ona
kendi ağırlığının iki katı bir kayayı itmak kadar zor gelmişti.Ama
yılmamamlıydı.Birliğin onuru ve vatanın geleceği belki buna
bağlıydı.Devam etti...Ta ki artık yere düşene kadar.Bacakları teslim
olmuştu.
"Lanet olsun size..." diye bacaklarını azarladı."Kalkın be
aptallar...Buraya kadar gelmişken bırakmak olmaz.Bunca zaman bunun
içinmi sizi besledim ben.Beni yarı yolda bırakın diye mi??? Ha...?"
Öfkeyle kılıcını çekti.Bir an sanki iki düşmanmış gibi baktı
bacaklarına...Sonra kılıcı elinden düştü...Sancak büyük bir meşe
ağacı gibi devrildi. ve bir toz bulutunu havalandırdı...
"Tanrım ben ne yapıyorum? Burada oturmuş bacaklarımı
azarlıyorum...Lanet olsun...Lanet olsun hepinize...Lanet olsun baba
sana, lanet olsun düşmanlara lanet olsun bu birliğe....LANEEEEEEETT!!!!"
Genç savaşçının babası ordudan emekli bir binbaşı idi ve sicilinde
sayısız başarıları olan ve iki defa ülkede ki en büyük nişan olan
İmparator Cesaret nişanı ile ödüllendirilmiş bir subaydı.Babasına
hep hayran olmuştu.Küçükken onun savaş anıları ile büyümüş ve
yedinci doğum gününde babasının ona kendi eli yaptığı kılıcı hediye
olarak aldığı andan itibaren babsı gibi bir asker olmayı kafasına
koymuştu.Oniki yaşında babasının izni ile soyadını değiştirerek
akademiye yazılmıştı.Soyadını değiştirmişti çünkü herkes bilirdi bu
soyadı ve kendisine diğer askerlerden farklı ve özel davranılmasını
istemiyordu.Babasının soyadı ile bir yerlere gelerek babası gibi
olamazdı.Babasına bunu anlattığında onu kucaklamış ve gözleri
dolmuştu ve ilk defa babasından kendisiyle gurur duyduğunu
öğrenmişti.
Gözyaşları önünde ki toprağı neredeyse çamura dönüştürmüştü.Kafasını
iki elinin arasına almış ve ağlıyordu.Sonra uzaktan bir grup kuşun
kanat çırpışlarının sesini duydu...tahminen bir kaç kilometre öteden
birileri geliyordu ve sesin geldiği yöne bakılırsa bu gelenler ancak
düşman olabilirdi.
"Yaşadığım sürece umut ediyorum...."
Bir anda komutanın sesi kulaklarında yankılandı.Aceleyle kılcını ve
sancağı yerden kaldırdı.Şansı vardı eğer gelenler atlı ise orman
onları yavaşlatır eğer piyade ise var gücüyle koşarsa onlara izini
kaybettirebilirdi.
"Bu kadar kötü bir durumda olmama rağmen avantaj her türlü bende..."
diyerek sırıttı.
Ayağa kalktı ve var gücü ile koşmaya başladı.Bazen yere kapaklanıyor
bazen bir ağaca çarpıyordu ama her seferinde sanki bir şey olmamış
gibi yoluna devam ediyordu.Arada arkasına bakıyordu ayak seslerinden
ve kuşların uçuşundan düşmanın ne kadar yakında olduğunu kestirmeye
çalışıyordu...Ama nereye kadar...Artık üzerinde ki zırh sanki
tonlarca ağırlıktaydı.Ruhunda ki azime rağmen vücudu o kadar azimli
değildi.Sürekli "biraz daha gayret başaracaz biraz daha" diyerek
kendini telkin ediyor sanki savaş esnasında birlik komutanı ve
vücudunun her parçası birer askermiş gibi cesaret vermeye
çalışıyordu.Bazen kendine gülesi geliyordu.Yavaş yavaş neden hep
birlik komutanın bunca şeye rağmen gülebildiğini
anlamıştı.Kesinlikle psikoljisi bozuluyordu insanın.
"Bende delirmeye başladım...hadi geçmiş olsun..."diye kendi kendi
ile alay etti ve ardından bir ağacın dışarıda kalan köküne takılarak
yere kapaklandı.Aklına gelen onlarca küfürü peşi sıra sıraladı.Sonra
düzlerinin üzerine doğruldu ve kendi kendine gülmeye başladı.Öyle ki
midesine kramp girmişti.Kahkaha sesini tüm orman ahalisi sesizlik
içinde dinliyordu.Artık ormanda sadece genç savaşçının kahkahaları
duyuluyordu, o kadar ki kilometrelerce öteden bile duyulabilirdi bu
kahkahalar.
Sonra gülme yerini yavaşça ağlamaya bıraktı.Delirmişti...Aklını
kaybetmişti.Hiçbir zaman başaramıyacaktı.Biliyordu bunu.Acı içinde
ağlamaya başladı.Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.Küfrederek miğferini
başından çıkarıp belirsiz bir yöne küfrederk savurdu.O
kadar uzağa savurmuş olmalıydı ki miğferin yere düşme sesini bile
duymadı.
Bir anda çenesinde soğuk bir şey hissetti.Ellerini açtığında bir
demir parçası...hayır bu bir kılıçtı...kılıcı takip etti beyaz
renkte çelik bir eldiven gene beyaz renkte bir kol zırhı ve beyaz
tenli, beyaz saçlı, mavi gözlü biri duruyordu karşısında.Bembeyaz
vücudunun her yerini kapatan ve göğüsünde kırmızı direk
karşısındakine bakan bir Şahin amlemi gördü.Sonra etrafına
baktı.Atlı ve yaya belki iki yüz üç yüz kişi çevirmişti
etrafını.Bunları tanıyordu üç gün önce birliğini yok eden düşman
birliğiydi.
Şahinler...Düşman ordusunun kiraladığı bir paralı asker ordusu
idi.Lideri genç fakat yaşına rağmen ünü bir çok yerde duyulmuş Beyaz
Şahin'di.Gerçek adını kimse bilmezdi.Bazı yerlerde ona Ölüm tanrısı
diyorlardı.Anlatılanlara göre Beyaz Şahinler ilk kurulduğu günden
beri hiç yenilmemişlerdi.Ve şimdi onlarla karşı karşıyaydı.Hemde tek
başına.Ama nedense ilk saldırıda onlar olduğunu
anlamamıştı.Karanlıktandı galiba.Onları tanımıştı; çünkü Beyaz
Şahin'in hemen arkasında ki adamın atında kendi komutanın cesedi
vardı.
Öfkeyle bakışlarını Beyaz Şahin'e yöneltti tekrardan.Adamın
gözlerinde garip bir anlam vardı.Ona acıyormuydu? Dalgamı geçiyordu?
Yoksa bu bakış bir celladın infazdan önce mahkuma bakışımıydı anlam
veremedim.
Geriye ellerini koyup ellerinin üzerine yaslandı.
"Eeeee? Hadi bitir şu işi de kurtulayım artık.Nasıl olsa yapcan bari
uzatma.Bak sana karşı koymuyorum.Hadi...Uçur kellemi de bitsin bu
işgence.Yoruldum artık..." Genç savaşçının yüzünde ölümü
kabullenmiş, hiç birşeyi umursamayan ve herşeyi aşşalayan bir
tebessüm belirdi...
Etrafına bakındı, çevresinde ki bazı askerler topladıkları çalı
çırpıları bir yere yığarak ateş yakmaya başlamışlardı.Ağaçların
dalları arasından görebildiği kadarı ile güneş batıyordu.Gökyüzü
turuncuya bezenmişti ve yavaş yavaş kırmızıya doğru renk
değiştiriyordu.Bir kaç dakka sonra ügneş kararacak ve hava
batacaktı.Herhalde havanın kararmasını bekliyorlardı idam
için.Etrafını dinledi gözlerini kapatıp.Cırcır böcekleri yavaş yavaş
gece şarkılarına başlamış esen rüzgarla ağaçların yapraklarının
hafif hışırtısı bu şarkıya eşlik ediyordu.Ateş yakmak için bir
birine sürten odunları, ot yerken keyif gurultusu çıkarn atların ve
etrafta dolaşırken askerlerin metal zırhlarının çıkardığı ses bu
şarkıda kayboluyordu.İlk defa ormanı bu kadar dikkatli dinlemişti
galiba insan ölmeden evvel hep yanı başında olan ama asla dikkat
etmediği detayların farkına varıyordu.
Gözlerini açtı, askerler meşalelerini yakmaya başlamış hava artık
koyu mavi bir renk almaya başlamıştı.Gözlerini Beyaz Şahin'e doğru
kaldırdı.Sanki daha net görüyordu artık.Adama hiç dikkat etmemişti
bir kaç dakika evvel.Kılıcnın ucu hala çenesinin altında idi fakat
adamın yüz hatlarına ve zırhından seçebildiği kadar vücud yapısına
bakınca böyle bir adam nasıl olurda Ölüm Tanrısı diye adlandırılır
anlayamadı.Taş çatlasın yirmibeş yaşında idi.İnce ve yumuşak bir
yüz, sivri bir çene, mavi gözler,bir kadın gibi beyaz, temiz ve
bakımlı bir cilt,narin bir vücud yapısı.Tıpkı zengin bir ailenin
diplomat olmuş ve özenle büyütülmüş bir oğlu gibiydi.Suratında tam
bir aristokrat aseleti ve aşşalayıcılığı vardı sanki.Ama biraz
dikkatle baktığında dudaklarında ki hafif tebessümün anlamını
çözemedi.Kendisini aşşaliıyormuydu yoksa acıyormuydu.
Sonra birden garip bir şey oldu.Beyaz Şahin kılıcını savaşçının
çenesinin altından çekti ve kınına geri soktu.Genç savaşçı bir anda
şaşkınlı,heyecan,hayalkırıklığı,korku ve nefret duyguları arasında
gidip gelmeye başladı."Bana işgence yapıp zevk mi alcaklardı yoksa?"
diye düşündü.
Beyaz Şahin arkasını döndü, atına bindi ve birlik komutanının
cesedini taşıyan adam savaşçının yanına gelip cesedi usulca yere
bıraktı.Şavaşçı gözleri faltaşı gibi açılmış vaziyette olanları
izliyordu.Askerler atlarına binmeye başlamış yola koyulmak için
hazırlanıyorlardı.Önce komutanın cesedine baktı ve sonra genç
savaşçı bir anda ayağa fırlayarak öfke ile;
"Ne yani bu mu? Sadece beni aşşağılamak içinmi bunca zaman beni
takip ettiniz? Bumuydu yani tüm yapacağınız? Lanet olsun size
korkaklar sürüsünden başka bir şey değilmişsiniz?" diye bağırdı...
Yavaşça hareketlenen Beyaz Şahin bir anda atını durdurdu.Savaşçı bir
an yutkundu sonra kaşlarını çattı gözlerini kaçrımadan ona bakıyordu
ve Beyaz Şahin yavaşça kafasını ona çevirdi.Yüzünde ki ifade netti;
kendinden emin ve gururlu bir ifade.Savaşçı bir kez daha yutkundu
bir kaç dakikadan beri ilk defa Beyaz Şahin'in suratındaki ifadeyi
net olarak okuduğuna inanıyordu.Ve Beyaz Şahin'in dudakları aralandı
ve sakin, duru bir ses tonu ile;
"Eğer düşmanınızla yaptığım anlaşma süresi dolmuş olmaasydı seni
çoktan öldürürdüm.Fakat anlaşma bugün güneş batınca bitiyordu ve
gördüğün üzere güneş battı ve süre doldu.Şimdi düşmanınızın kalesine
gidip hakkın olan altınları alacam ve buradan gidecem.Sen ne
yaparsın bilmem ama en azından rahatça uyuyabilirsin.Al..." diye
ufak bir bohçayı fırlattı önüne eğerinin arkasından çıkarttığı.
Tok bir sesle savaşçının önüne düşün bohça darbenin etkisi ile
açıldı.İçinde ekmek, kururtulmuş et ve bir matara su vardı.Savaşçı
aptal bir şaşkınlıkla kafasını bohçadan Beyaz Şahin'e doğru kaldırdı
çoktan arkasını dönmüş ve gidiyordu askerleri ile birlikte.Onlar
gözden kaybolana kadar gidişlerini izledi şaşkınlıkla.
Sonra midesinin gurultusunun metal zırh içinde yankılanmasıyla
kendine geldi ve aç bir kurt gibi bohçada ki yiyeceklere saldırdı
daha ilk lokmada neredeyse boğluyordu matarada ki suyun bir dikişte
yarısını içti.Et ve ekmekten oluşan, boğazına takılan devasa lokma
suyla yumuyşayıp midesine doğru gitmesiyle derin bir nefes alarak
rahatladı.Sonra bir an durdu.Nefes dahi almadı.İçten gelen garip bir
dürtü ile hıçkırır gibi bir gülüş attı.Dudaklarında gittikçe büyüyen
bir tebessüm oluşmaya başladı ve tebessüm yerini yavaşça büyüyen ve
gecenin karanlığında ormanın gece müziğine karışan bir kahkaya
dönüştü.Kahkaha kesildi,yanında yatan ölümüş birlik komutanın
cesedine baktı önce ve sonra gözlerini devasa meşe ağaçlarının
yapraklarının arasından tek tük seçebildiği yıldızlara kaydırarak
tebessümle kendi kendine birlik komutanın ona söylediği sözü
tekrarladı;
"Yaşadığım sürece umuyorum..."
Barkhan "Wolf" BIÇAKÇIOĞLU /
23 Eylül 2004
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle