Hikaye

Barkhan "Wolf" BIÇAKÇIOĞLU

Beyaz Kurt - Büyük Bir Amacın Küçük Adımı

     Güneş daha yemyeşil ovanın üstüne yeni doğuyor ve tüm dünyayı selamlıyordu.Yeşil otlar güneşin ışığı ile hafif sarı bir renk alıyor ve yeşilin her tonu ile parıldıyordu.Bu günaydına kelebekler rengarenk kanatlarını çırparak, kuşlar değişik tonlarda öterek karşılık veriyordu.Ovanın hemen yanında ki ormandan ise kuşlar bir anda gökyüzüne doğru aceleyle uçmaya başlamıştı.Ovanın ortasında koyunlarını otlatan 12 yaşlarında ki minik çoban kuşların uçuşunu ve güneşte kanatlarının parlayışını büyük bir hayranlıkla izliyordu.Fakat bir anda ormanın içinden tuhaf sesler gelmeye başladı.

Garip homurtular, bir ritm tutturmuş onlarca ayak sesi ve metal şıngırtıları...Küçük çobanın alnında korkudan biriken ter bir anda çilli yüzüne inemeye başladığı sırada ve ormanın içinde gümüşi renkte zırhların içinde süvariler çıkmaya başladı.En öndekinin gözlerinde o kadar mesafeden bile nefreti okunabiliyordu.Vizörü açık, siyah saçlı, koyu kahverengi gözleri ile aç bir kurt gibi ordunun başında ilerliyor, hemen arkasında ki süvari ise mavi üstüne kırmızı bir Anka kuşu amblemli sancak taşıyordu.(onlar)Bu ülkede, başta o bölgede olanların çok iyi bildiği Kırmızı Anka Kuşu Tugayı idi...

4 sene öncesinde dağıldığına dair bir dedikodu çıkmış ve 1 sene kadar ortalık gözükmemiş, (hatta) neredeyse unutulmuş bir tugaydı.Ama 4 sene önce düşman sınırında ki önemli bir kaleyi ele geçirip ülke sınırlarına katınca adı bir anda tekrar duyulmaya başlandı ve o tarihten sonra duymayan kalmadı Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nı.Çünkü her zaman bir yerlere savaşa gidiyor ve gittikleri yeri ele geçirip geri dönüyorlardı.Haklarında özelliklede komutanları hakkında efsaneler yayılmıştı ve/(ancak) hiç biri iç açıcı değildi.Hatta küçük çobanın köyüne konaklamak için gelen bir kervan sahibi, tanrılar adına defalarca yemin ederek tugay komutanının tek başına düşman süvari alayına saldırdığını ve tek çizik almadan onlarca askeri kılıcı ile parçaladığını anlatmıştı.
Zaten tugayla ilgili anlatılanlar bundan farklı değildi.O yüzden handa kervan sahibinin anlattığına herkes neredeyse onay vermiş kimse saçma olduğunu söylememişti. İşte şimdi hakkında onca korkunç hikaye anlatılan tugay ve komutanı küçük çobanın önünden geçiyorlardı. Koyunlar bile sanki efsaneleri duymuş gibi otlamayı bırakmış ve tugayın geçişini izliyordu.

23, daha 23 yaşında ve koskoca bir tugayın komutanı... Dört sene önce düşman kalesine ani bir saldırı yapılırken ordudaki daha ilk ayını yaşıyordu ve ilk savaşını görmüştü. Hızlı etkili ve başarılı bir savaştı.Tugay'daki komutanına hayrandı. Sert, disiplinli ama her zaman gözlerinin içi gülen, babacan bir komutanı vardı.Onu kendisine örnek almıştı, ama maalesef sefer sonrası eve dönüş yolunda ani bir baskınla tüm tugay yerle bir olmuş ve komutanı ölürken ona sancağı teslim etmişti.Ormanda günelerce koşmuş ama en sonunda düşmana yakalanmıştı.Bir paralı asker birliği olan Şahinler ve başında "Ölüm Tanrısı" diye bilinen Beyaz Şahin vardı.Ama tanrı onu o gün affetmiş öldürmemişti; her ne kadar genç komutan ölmeyi istemiş olsa da... Sonrasında sancak ve komutanın cesedi ile kaleye geri dönmüş ve 8 ay sonra kurallar gereği tugayda kalan son kişi olarak tugay komutanlığına getirilmişti.O tarihten sonra durdurak bilmemiş ve sayısız başarıya imza atmıştı.Ele geçirilemez denen iki kaleyi ele geçirmiş, sayısız akını durdurmuş, sayısız kere komşu birliklere yardıma koşmuştu.Askerleri kendisinden büyük olanlar bile ona saygı duyuyordu.Kimse onun emirlerine karşı gelmiyordu. Başkentte ki generaller ve konsey lordları bile ona hayrandılar.Hatta ona görev emri vermeye gerek duymuyorlardı çünkü kendisi genelde istek de bulunuyor ve kabul ediliyordu.Zaten konsey onayı verdikten sonra daha izin kağıdı başkentten çıkmadan zafer haberi geliyordu.

Akıllıydı...Bürokrasinin ne kadar yavaş işlediğini biliyor ve onları beklemektense kendi işini hallediyordu.Kimse bir şey diyemiyordu, çünkü savaşma isteği dışında bir talebi yoktu.Ne cephane, ne yemek, ne adam...Hepsini ele geçirdiği yerlerden karşılıyordu.Öyle ki, Tugaya ayrılan ödenek 4 senede yeni bir kale yapacak kadar birikmişti.

"Sadece bir yenilgi..." diye düşündü genç komutan içinden, gözleri ile doğan güneşe bakarken (güneşi takip ederken)."Sadece bir yenilgi ile ipimi çekerler.Hepsi fırsat kolluyor".

Dalmıştı, arkasındaki bin küsur kişinin uygun adım ayak seslerini duymuyordu.Sadece düşünüyordu.Hayran olduğu tugay komutanı gibi olmaya çalışmıştı yıllarca ama nedense bir eksik vardı.Başarıları ile onu neredeyse geçmişti, cesareti şüphe götürmezdi, kılıçtaki ustalığı tartışılmazdı (ve), ününün önünde ise durulmuyordu bile.Ama eksikti, bir şey eksikti.O esnada bir koyun sesi ile gözleri sol tarafa kaydı.Bir anda düşüncelerinden kurtulmuştu onca askerin ve atın ayak seslerinden, metallerin şıngırtısından nasıl olurda ufak, korku dolu, kısık bir koyun sesini duymuştu kendine hayret etti.

Koyunların ortasında küçük bir çocuk vardı.Sarı saçları terden ıslanmış ve bu ıslaklıkla güneşte bir meşale gibi parlıyordu.Elinde sopasını sanki babasının eliymiş gibi sıkca tutmuştu.Mavi gözleri korkudan kocaman olmuş, çilli suratı ter içinde kalmıştı.Yırtık pırtık elbisesi ile oldukça çaresiz duruyordu. Dudakları susuzluktan çatlamıştı.Genç komutanın gözü hemen koyunların arasında devrilmiş ve dökülmüş mataraya ilişti.Atını durdurdu.O durur durmaz tüm tugay durmuştu.

Tüm askerler neden durduklarını düşünüyordu.Daha bir gün olmuştu kamp yapalı ve iki günde bir kamp yaparlardı ve sadece su yataklrında kısa bir mola verilirdi.Ama asıl bunun nedenini merak eden küçük çobandı.Tüm bedeni kitlenmişti.Korkudan neredeyse altına kaçıracaktı.Tugay komutanı ona bakıyordu, (ve) hatta ona doğru atını çevirmiş ve ilerlemeye başlamıştı bile.Ölüm üzerine ağır ve acımasızca geliyordu.Koyunlar yavaşça çekilmeye başladılar.

Komutan atıyla çobanın önünde durdu.Artık çoban için güneş yoktu.Savaşçı güneşi kapatmış gölgesi ve tüm ihtişamı ile üzerine çökmüştü.Bacakları titremeye başladı çobanın.Savaşçı sol elini arkasına götürdü.

"Hançeri ile beni öldürecek" diye aklından geçirdi çocuk."Hançeri ile boğazımı kesecek". Artık dudaklarını ısırıyordu, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.Ama titriyordu.

Sonra komutan elini öne getirdi ve çocuğun gözleri yerinden çıkacak gibi oldu.Çünkü komutanınn elinde bir matara vardı.Ve kendisinden beklenmiyecek yumuşak ve sakin bir ses tonu ile;
-"Al bakalım ufaklık.Matarını düşürmüşsün ve tüm suyunda dökülmüş.Bu bir daha su için nehire kadar gitme.Gün uzun..."ve ardından oldukça dostane şekilde göz kırptı ve atını çevirerek birliğin başında ki yerini aldı.Tüm tugay komutanın hareketlenmesi ile gürültüyle hareket etmeye başladı...

Küçük çoban bir anda dona kalmıştı. (ve) tugay gözden kayboluncaya kadar onları izledi. Sevinse mi,ağlasa mı, tanrılara şükretse mi karar verememişti.Her şey bir anda karışmıştı içinde.Ama şunu biliyordu ki bir efsane ile karşılaşmış ve ondan ona ait olan bir şeyi almıştı.Bu matarayı ömrünün sonuna kadar saklıyacaktı.


Natres atının adımlarını hızlandırarak tugay komutanın yanına doğru ilerledi...
-"Şu ana kadar hiç bir emrinizi sorgulamadım ve sorgulamak da bana düşmez, ama merakımı mazur görünüz efendim.Neden bu kadar uzakta ki bir kaleye saldırmaya gidiyoruz?"

Genç komutanın dudaklarında hafif alaycı bir gülümseme belirdi;
-"Çünkü Natres, orada beni bekleyen bir şey olduğunu hissediyorum.Hayatımın bundan sonrasında ne olacağı orada belli olacak..."

Nartes kalın siyah kaşlarını çattı.Komutana her ne kadar kendisinden 20 yaş genç olsada saygı duyardı ama onun bu kendinden emin ve ukala tavrı bazen onu canından bezdiriyordu.

Genç komutan Nartes'e bakmadan yoluna devam etti ve ona;
-"Söyle Natres.Aklından geçeni söyle.Şu anda aramızda resmiyet yok.Bir baba yada abi gibi söyle söyliyeceğini."

-"Eğer sana karşı öyle davranmamı istiyorsan; seni bir güzel pataklarım ancak hiç bir şey söylemem."

-"Neden?"

-"Sadece kendi yazgın için mi bu kadar askeri tehlikeye atıyorsun?"

-"Tıpkı daha önce olduğu gibi Nartes.Diğer savaşlar beni buraya yönlendirdi ve ben kimseyi zorlamadım.Dikkat edersen her sefere çıkmadan önce sadece gönüllüleri alıyorum.Tıpkı şimdi olduğu gibi..."

-"Ama onlar vatanları için gönüllü oluyorlar".Nartes'in sesinde hırıltı vardı.Öfkelenmeye başlamıştı iyiden iyiye...

-"Ha vatanı için ha başka bir şey için Nartes.Savaşmak isteyen birini nasıl durdurabilirsin ki? Onların istedikleri sadece savaş ve zafer.Tıpkı koltuklarında oturup ülkeyi ağızları ile yönetenler gibi.Ben de onlara istediklerini veriyorum.Onların ne için savaştıkları umurlarında değil.Sadece kendilerini tatmin etmek ve zafer kazanmak istiyorlar o kadar."

Nartes, iki parmak boyunda, kırlaşmış sakallarını karıştırmaya başladı düşünceler içinde.Haklıydı.İstedikleri sadece zaferdi.Komutan da onlara istediklerini veriyor ve aynı zamanda da kendi amacı için yoluna devam ediyordu.
"Akıllı piç..." diye geçirdi içinden..."Herkesin zafere olan açgözlülüğünü kullanıp kendi amacını gerçekleştiriyor..."

-"Her zaman ki gibi gene haklısın..." dedi Nartes.Sesinde pes etmiş ama bundan da hiç hoşnut olmayan birinin tonu vardı.

-"İstediğin zaman gidebilirsin Nartes.Kimseyi zorlamıyorum..." komutanın sesi oldukça samimi idi.

-"hımph...Hayır; geriye dönüp herşeyi lafla halleden lord bozuntularının emirlerini dinlemektense senin yanında gebermeyi tercih ederim..." neşelenmeye başlamıştı.

Komutan yüzünü dönmüş ve ilk defa bu kadar içten gülüyordu...
-"Bende senin yanımda olmandan onur duyarım.Herzaman için senin gibi tecrübeli birine ihtiyacım var..." ve tekrar yüzünü ileri dönerek yüzünde ki gülümsemeyi sildi ve içinden; "Sende savaş istiyorsun Nartes.Çünkü senin de bir idealin yok.İşte bu yüzden ben komutanım sen ise astımsın"...

Gecenin karanlığı ormanın üstüne çökmeye başlamış ve ormanın gececi sakinleri yavaş yavaş uykularından uyanmaya başlamıştı.Ama onları bekleyen bir sürpriz vardı.Davetsiz bin kadar misafir.Üstlerinde zırhlar, bellerinde silahları ve normalden daha iri atları olan davetsiz misafirler.Ormanın ortasında kamp kurmuş ve ormanı neredeyse bir gündüz kadar aydınlatan kamp ateşleri ile kendi aralarında konuşuyor ve yemek yiyorlardı.

Nartes izci subayından aldığı kağıdı tugay komutanına götürüyordu.Fakat bir asker arkasından ona seslendi;
-"Komutanım!?..."

Nartes acelesinin olduğunu belli eden bir ses tonu ve ekşimiş surat ifadesi ile arkasını dönerek;
-"Ne oldu asker?"
-"Komutanım birlikte ki herkes merak ediyor, acaba saldırı yarın mı olacak?"

"Süvari birliği" diye iç geçirdi Nartes."Her zaman heyecanlı ve istekli."
-"Savaşmayı bu kadar çok mu istiyorsunuz?"

-"Evet komutanım.Sonuçta 3 haftadır yoldayız ve ilk defa bu kadar uzun bir sefere çıktık ve her geçen gün heyecanımız daha da bir artıyor.Sonuçta Krallığımız tarihinde ilk defa düşman sınırlarının içine bu kadar girdik ve bunu başaran da Kırmızı Anka Kuşu Tugayı yani bizleriz.Heyecanlanmak bizim en doğal hakkımız diye düşünüyorum efendim."

"Açlar...tıpkı dediği gibi istedikleri tek şey zafer O da onlara bunu veriyor.Bu piçin haklı olduğunu görmekten bazen nefret ediyorum..."diye düşündü karşısında hazırolda duran süvari birliği askerini tepeden tırnağa süzerek...

-"Siz sadece emirlere uyun ve işinizi yapın.Öyle sanıyorum ki yakında zaferi bir kez daha tadacaksınız" diyerek arkasını döndü ve komuta çadırına doğru ilerlemeye devam etti.

-"Emredersiniz komutanım" genç askerin yüzünde bir çocuk gibi gülümseme belirerek bu haberi arkadaşlarınıa vermek üzere koşarak birliğine doğru ilerlemeye başladı.

Nartes kafasını çadırın bez girişinden içeri uzatarak içeriye gözattı.Komutan düşman kalesinin haritasının bulunduğu masanın üstüne ayaklarını uzatmış sandalyesinde yayılmış vaziyette sağ elinde şarap şişesi ile haritaya bakıyordu.

-"Öhömm!..." diye gırtlağını temizledi Nartes, amacı geldiğini belli etmekti.Fakat komutan gözlerini bile ayırmadan,
-"İçeri gel Nartes.Bir şey mi oldu?" (dedi)

Sol eli ile bezi açarak içeri giren Nartes;
-"İzcilerin raporları geldi efendim..." (dedi) Raporları komutana uzattı...
Raporları okumaya başlayan komutanın bir süre sonra tek kaşı kalktı.

"Beklemediği bir durum galiba" diye düşündü Nartes ve merakını yenemeyip;
-"Kötü haber mi efendim?" diye sordu.

Kafasını kaldırıp suratına alaycı gülümsemeyi tekrar yerleştiren komutan;
-"Hayır.Sadece ilginç geldi."

-"Ne gibi?" Nartes iyice meraklanmaya başlamıştı.

-"Kaleyi bir paralı asker tugayı koruyormuş".

-"Kimlermiş peki?"

-"Şahinler..." Komutanın sesinde bir tuhaflık vardı.Sanki mutluluk, ama bu mutluluk bir delinin ya da bir caninin mutluluğu gibi geliyordu kulağa.

Nartes suratını ekşiterek;
-"Yani bu iyi mi kötü mü?"

-"Şahinleri duymadın galiba?" Yüzündeki alaycı ifade değişmemişti komutanın...

-"Duydum tabii.Bayağı ünlü bir ordu.Hatta liderlerine "Ölüm Tanrısı" deniliyor.Sizden önce de oldukça ünlüydüler.Neredeyse 10 seneyi geçmiştir ünleri.Ama bir kaç yıldır adları hiç duyulmamıştı.O yüzden şaşırdım biraz."

Komutanın yüzünde ki alaycı gülümseme yerini hafif bir tebessüme bıraktı ve başını tekrar raporları incelemek için eğdi ve konuşmaya başladı;
-"Evet 3 senedir ortalıkta yoktular.Açıkcası ben de onlarla karşılaşmayı beklemiyordum ama şu an ki durumdan da şikayetçi değilim...Neyse başka bir şey varmı Nartes?"

-"Eeeee...Bir de askerler saldırının ne zaman yapılacağını merak ediyorlar.Dediğin gibi hepsi zafer istiyorlar ve buna hala açlar."

Komutan kafasını kaldırmadan;
-"O zaman onların şevkini kırmayalım.Onlara yarın öğleden sonra savaşın olacağını söyle. Hazırlansınlar."

Nartes'in suratında da alaycı bir ifade belirerek;
-"Peki efendim.Nasıl emrederseniz.Size iyi geceler."

-"Saol Nartes.Sana da..." Raporlardan okuduklarını haritada kontrol etmeye başlamıştı genç komutan ve Nartes son bir kez komutana baktıktan sonra topuklarının üstünde dönerek çadırdan çıktı.

Yaklaşık on dakika sonra askerlerin heyecanlı sesleri tüm ormana yayılmaya başladı.Genç Komutan başını kaldırıp sandalyesine yaslandı ve yerde ki şarap şişesini alıp bir yudum içtikten sonra çadırın bez girişine bakarak kendi kendine aşağılayıcı ve alaycı bir şekilde güldü.Sandalyeden kalktı, mumu söndürdü ve yerdeki yatağına uzandı.
Kendi kendine elindeki şarap şişesine bakarak;

"Küçük şeyler küçük ruhları esir alır.Siz sadece düşman kanı istiyorsunuz ama ben daha fazlasını.İstediğinizi vereceğim ama sizler de benim idealime giden yoldaki piyonlarım olmaya devam edeceksiniz küçük askerlerim..."


Ertesi sabah Polatun kalesinde, surlarda dolaşan nöbetçilerden biri uzakta tepenin ardından yavaş yavaş beliren bir kalabalık gördü.Önde parlak bir zırh giymiş, kahverengi bir atın üstünde duran heybetli bir savaşçı.Hemen arkasında ise onun kadar heybetli ve iri yarı vizörü açık kara sakallı, gri bir atın üstünde (oturan)ve elinde mavi üstüne kırmızı renkde bir Ankakuşu olan sancak taşıyan bir başka savaşçı.Ve onların hemen ardından tepeye dizilmeye başlayan onlarca hayır yüzlerce savaşçı.Nöbetçinin dili tutulmuştu herhangi bir düşman varlığından kimsenin haberi yoktu.Hele ki böyle büyük bir ordunun. Kırmızı Anka Kuşu Tugayı gibi bir birliğin varlığı, sınırların bu kadar içinde.Korkudan ne yapacağını şaşırdı ve iç güdüsel olarak hemen yanında ki acil durum çanını var gücüyle çalmaya başladı.

-"Bizi farkettiler en sonunda" dedi Nartes.
-"Dün gece ki bu kadar gürültüden sonra ancak fark etmelerine şaşırdım açıkcası."
-"Her nekadar çoğu sizinle defalarca kez savaşmış olsada ne de olsa gençler heyecanlarına yenik düşünüyorlar."
-"Evet ama açgözlülüklerinin heyecanına" diye ekledi genç komutan.

Büyük komuta odasında kalenin durumu ile ilgili raporları inceleyen Beyaz Şahin bir anda dışardan gelen bağrışlar ve hepsini bastıracak kadar büyük bir gürültü ile çalan çanın sesi ile irkildi.Burada bulunduğu 3 aydan beri hiç bir olay olmamış hatta bu bölge en güvenli yerleden biriydi.Acil durum çanı ise artık kullanılmamaktan neredeyse pas tutmuştu.Ama şimdi o çan canlı canlı yanan bir hayvan gibi böğrüyordu.Bir anda kapısı açıldı.
İçeriye giren nöbetçi asker nefes nefese;
-"Komutanım...Komutanı dışarıya baksanız iyi olur."

Beyaz Şahin şaşkın bir ifade ile;
-"Ne oldu?"
-"Tepedeler efendim...Bütün tepeye yayılmışlar..."

Beyaz Şahin hemen yerinden kalkarak hızlı adımlarla odasından çıktı.Dışarıda ikinci subayı ona;
-"Efendim ne yapıcaz?"
-"Herkes sakin olsun ve hazırlanmaya başlasınlar..." diyerek hızlıca surların merdivenlerine tırmandı.
Elini doğan güneşe karşı siper ederek karşısında ki tepede duran bin kadar askere ve sancaklarına göz gezidirdi.Mavi üstüne iki kanadını açmış kırmızı Ankakuşu desenli sancağı görünce suratında bir gülümseme belirdi.

Tugay komutanı ve Nartes surlarda hemen fark edilen beyaz uzun saçlı adama baktılar.Genç komutan;
-"Senin sıran Nartes.Ne diyeceğini biliyorsun."

Nartes başını "evet" anlamında bir kere salladı ve atını kaleye doğru sürmeye başladı.
Beyaz Şahin tepeden elinde sancakla gelen sakallı adama baktı.Surlarda ki askerler hemen yaylarını çektiler ama Beyaz Şahin elini "durun" anlamında kaldırınca hepsi yaylarını gevşetti.Sancaklı adam kalenin on metre önünde durdu.Kafasını Beyaz Şahin'e doğru kaldırıp;

-"Ben Thulan krallığı Kırmızı Anka Kuşu Tugayından Albay Nartes.Thulan Krallığı adına teslim olmanızı talep ediyorum."

Beyaz Şahin hafif ve alaycı bir gülümsemeyle;
-"Peki şartlarınız nedir Albay? Ya da, karşılığında ne alacağız?"

"Gevezeliği de ne kadar seviyorsunuz" diye homurandandı Nartes ve bıkkın bir tavırla;
-"Kaledeki herkes silahlarını bırakacak ve teslim olacak.Kimseye bir zarar verilmeyecek ve tarafsız bölgede serbest kalacaksınız.Yeter mi?" diye ekledi ukala bir tavırla.

Beyaz Şahin arkasına kalenin içinde ki hazırlanmakta olan askerlere baktıktan sonra tekrar kafasını Nartes'e çevirdi.
-"Üzgünüm talebinizi red ediyorum.Biz bu kaleyi savunmak için kiralandık ve işimizi yapmak zorundayız."

"O halde niye zevzeklik yapıyorsun ki?" diye tekrar homurdandı Nartes.
-"Madem öyle o zaman öğlene kadar size zaman.Güneş tam tepedeyken saldırı başlayacak."

-"Seve seve.Savaş meydanında görüşürüz Albay." diye bitirdi Beyaz Şahin.
Nartes atını çevirerek hızlıca komutanının yanına döndü.Yanına varınca;
-"Her zaman ki gibi..." dedi.

Genç komutan hiç şaşırmamıştı;
-"O halde askerler hazırlanmaya başlasın ve bölük komutanları son taktikler için yanıma gelsin." diye emretti.


-"Beyaz Şahin!!!" diye seslendi Diora."Savunma mı yapıcaz yoksa meydan savaşı mı?"
Sesinde emir bekleyen ve verilen emir ne olursa olsun uygulamaya hazır bir askerin kararlılığı vardı.

12 yaşındayken ailesi barbarlar tarafından katledilmiş ve Beyaz Şahin tarafından barbarların tecavüzünden kurtulmuştu.Geçen yıllarda savaşmayı öğrenmiş ve Şahinler ordusunda 2.komutan olmuştu.Şimdi 25 yaşında genç ve güzel bir kadındı.Orduda ki askerler onun vahşi güzelliğinden etkilenir fakat sertliğini bildiklerinden ötürü ona saygı duyarlardı.Kısa siyah saçları,yeşil gözleri,buğday teni, üzerine giydiği kırmızı çizgili gümüşi zırhı ile bir çok erkeği peşinden sürüklüyordu.Öyle ki, katıldığı hiç bir savaşta daha bir yara bile almamış hatta karşılaştığı rakipleri genelde hep şaşkınlıkla ona bakakalmış ve Diora bu sayede düşmanlarını teker teker yenmişti.Çünkü savaşta bir kadın, hele ki kadın bir komutan görmek tamamı ile sıradışı ve hiç duyulmamış bir olaydı.Orduda herkes Diora'ya Şeytan diye hitab eder aralarında bu yüzden/( Bu yüzden orduda herkes Diora'dan Şeytan diye bahsederlerdi aralarında.)...Herkese karşı oldukça sertti sadece Beyaz Şahin hariç.Dışardan bakıldığında ona karşı saygısından dolayı yumuşak davrandığını düşünülebilirdi, (bu) yalan da değildi ama dikkatli bir gözlemci saygının altında ki gizli sevgiyi görebilirdi. Diora, Beyaz Şahin ne derse her zaman yapmaya hazırdı, onun için ölmeye bile...Bu sadakat komutan olmasından değil, ona karşı hissettikleriyle ilgilydi.

-"Kale savunması yaparak bu savaşı sıkıcı hale getirmek istemem." Beyaz Şahin'nin sesinde bir çocuğun neşesi vardı sanki.

Diora şaşırmıştı.Beyaz Şahin'i hiç bu kadar savaşmaya istekli görmemişti.Ama sorgulamak da istemiyordu olayı.Aklından geçen tek düşünce savaş meydanında mümkün olduğu kadar onun yanında durmak ve onu korumaktı.
-"Pe...Peki nasıl isterseniz.Ben adamları meydan savaşı için uyarayım o halde."
-"İyi olur.İşin bitince birlik komutanları ile yanıma gel.Son taktikleri belirleyelim"
-"Peki efendim" deyip hemen koşar adımlarla uzaklaştı Diora.

Beyaz Şahin Diora'nın ona olan ilgisini biliyor o da ona karşı bir şeyler hissediyordu.Ama bir komutan olarak ona bu ilgiyi gösteremezdi.Herşeyin bir sırası vardı.Zamanı gelince emekli olup Diora ile uzaklarda bir köye yerleşmeyi hayal ediyordu.
"Sadece biraz daha zaman" diye geçirdi içinden."Biraz daha sabret Diora"...

Güneş tam tepedeyken kalenin kapıları açıldı ve en önde beyaz şahin amblemli zırhı ile Beyaz Şahin arkasından Kırmızı şeritli gümüşi zırhı ile Diora ve diğer askerler çıkmaya başladı.

Nartes sağına ve soluna bakıp askerleri kontrol ettikten sonra;
-"Bizler hazırız ve gördüğüm kadarı ile sayılar eşit ama bizi fazla zorlamıyacaklardır, sanmıyorum.Sence?"

Genç komutan gözlerini ilerde safları oluşturmaya başlamış Şahinler ordusuna dikmiş ve hiç bir tepki vermiyordu.

Nartes bir süre bir cevap bekledi ama beklediği cevap gelmeyince homurdanarak gözlerini saflarını oluşturmakta olan düşmana çevirdi.Sonra birden genç komutanın atı ilerlemeye başladı.
Nartes bir anlık panik ve şaşkınlıkla;
-"Nereye gidiyorsun?"

Komutan sadece sağ elini dirseğinden kaldırarak bekle diye bir işaret yaptı ve düşmana doğru sakince atını sürmeye devam etti.Bir anda Kırmızı Anka Kuşu askerleri arasında şaşkınlık dolu homurtular yükselmeye başladı.

Nartes arkasını askerler dönerek;
-"Kesin sesinizi ve savaşa konsantre olun.Komutanımız ne yaptığını biliyor" diye sertçe askerleri azarladı.Bir anda homurtular kesildi.(homurtular anında kesildi)

Diora askerleri kontrol ettikten sonra kafasını çevirdiğinde karşı taraftan gelmekte olan bir atlı gördü.Üzerindeki zırha ve apoletlerine bakılacak olursa bu Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nın komutanıydı. Tek başına geliyordu ve oldukça sakindi.Vizörü açık, bakışları ise sabitti.

Diora, kafasını Beyaz Şahin'e çevirmişti ki onun da aynı şekilde düşman komutanına ilerlemekte olduğunu gördü.Diora dahil herkes ağzı açık bir şekilde bu karşılaşmayı izlemeye başladı.Çünkü savaş alanında iki komutanın buluşması ender rastlanan bir görüntü ve unutulmuş bir gelenekti.

Bu gelenekte iki komutan birbirlerine şans diler ve el sıkışarak ordularının başına dönerdi.Onurlu ve soylu bir gelenekti ama artık bu geleneği sürdüren kimse yoktu.


Ve iki komutan savaş meydanın ortasında karşılaştı.Güneş tam tepedeydi ve sanki bir hakem gibi ikisinin ortasında duruyordu.O kadar garipti ki ikisininde gölgesi öğlen güneşinden dolayı gözükmüyordu.Biraz cahil olan biri bu ikisini görse kesin doğa üstü varlıklar olduklarını rahatlıkla idda edebilirdi.Biri beyaz bir zırh içinde soylu ve asil, diğeri ise gümüş bir zırh içinde heybetli ve ihtişamlı bir şekilde atlarının üzerinde duruyordu.

-"Demek meşhur Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nın o meşhur komutanı sensin" diye bu sessizliği bozdu Beyaz Şahin.Gözlerini kısarak biraz daha dikkatli baktı.Bu genç komutanın yüzü ona tanıdık geliyordu ama nereden?

-"Bakışlarından anladığım kadarı ile beni tanıyamadın ama sana bir çağrışım yapıyorum değil mi Beyaz Şahin?" diye karşılık verdi genç komutan.

-"Bir kaç sene önce bu tugayı yok etmiştim ama...Dur bir dakika...Biri kurtulmuştu ve sancağı ile ormana kaçmıştı ve günlerce onu takip etmiştik.Sonra onu yakalamıştık ama kontratın süresi dolduğu için onu öldürmemiştim..."

Gözleri fal taşı gibi açılmış ve o anı hatırlamıştı Beyaz Şahin.Genç bir asker yorgun bitkin bir halde önünde diz çökmüş ve küstahça ondan kendisini öldürmesini istiyordu.İlk defa ölümden korkmayan birini görmüştü karşısında; ona yalvarmayan birini.Sebebini bilmiyordu ama hala vakti varken onu öldürmemişti.Ve şimdi o genç asker karşısında bir tugayın hemde ünü her iki karllıkta duyulmuş ve kısa sürede bir efsane haline gelmiş Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nın komutanı olmuştu.

Beyaz Şahin şaşkınlık dolu bir ifadeyle ve mavi gözlerini faltaşı gibi açarak;
-"Sen o askersin.Tanrılar adına bir gün karşıma çıkacağın hiç aklıma gelmemişti"

-"Evet.Ben o askerim.ve yıllarca ölüme yaklaştığım ve ölümü bu kadar istediğim o anı düşündüm.Şimdi seninle karşılaştım.Yazgımın beni buraya getirdiği zaman burada kaderimin dönüm noktasının olacağını biliyordum."

-"Nasıl bir dönüm noktası?"

-"Orası bana kalsın.Bundan tam 4 yıl önce beni nasıl öldürmeyerek kaderimi belirlediysen şimdide öyle olacak."

-"Senin kaderini ben mi belirledim?"

Belkide ilk defa Beyaz Şahin soğukkanlılığını kaybetmişti.Savaşı tamamen unutmuştu.Şu anda bir çocuk kadar savunmasızdı ve ne diyeceğini ne yapacağını bilmiyordu.

-"Evet.Sen belirledin" diye karşılık verdi genç komutan.Sesi oldukça sakin, soğuk ve durgundu. "Yıllarca kılıcını başkalarına sattın ama hayattaki idealine ne kadar yaklaştın? Senin sahip olduğun tecrübe hangi komutanda var? benim sahip olduğum hırs ve inanç hangi orduda var?"

-"Ne demeye çalışıyorsun?" Beyaz Şahin'in aklı iyice karışmıştı.Sorular ve düşünceler beynini yemeye başlıyordu.

-"Sen kontratını yırt bende apoletlerimi.Birlik olalım ve amaçlarımıza ulaşalım.Yoksa bu meydanda birimiz ölmeden bu savaş bitmeyecek ve ikimizden birinin ölümü gerçekten yazık olacak.Kaldı ki sen şu halde ölüme benden daha yakınsın.Başkalarına altın karşılığı uşaklık yapmaktansa kendi krallığını kurmak istemez misin?"

-"Kendi krallığım..." Beyaz Şahin iyice kendini bir kuyuya bırakmıştı.Dipsiz ve çıkılmaz bir kuyuya.Hep hayal ettiği ama ulaşamıyacağı bir hayaldi bu ve şimdi biri ona bu hayalini gerçekleştirmek için teklif sunuyordu.Ama çok fazla eksikleri vardı.İki tugay..İkibin adamla nasıl bir krallık kurulabilirdi ki? İmkansızdı...Kafasını kaldırıp;
-"İkibin adamla nasıl bir krallık kuracağız peki?"

-"Bir krallık kuracağımızı kim söyledi? Var olanı ele geçiricez" genç komutanın dudaklarında hafif alaycı bir gülüş belirdi.

-"Var olan mı? Peki hangisini?" Beyaz Şahin artık şaşkınlığını gizlemiyor, kısmen deli olduğunu düşündüğü fakat kısmen de inanmak istediği bu genç adamın aklından geçenleri duymak istiyordu.

-"Doğuda ki Lisambro Krallığı" alaycı gülümseme artık iyice belirmişti.

-"Delirdin mi sen? O en güçlü krallıktır.Ordusunun büyüklüğü neredeyse bu iki krallık kadardır." Artık şüphesi kalmamıştı, bu genç komutan ya delirmişti ya da başka bir planı uygulamaya çalışıyordu.Bu konuşma ile onu oyalarken belkide arkadan yada yandan askerleri ani bir baskın yapacaktı.Aniden her iki yeri kontrol etti. Ufuğa kadar baktı ama görünürde hiç bir şey yoktu.

-"Merak etme.Ben kendi tugayım haricinde başka hiç bir birlikle savaşa girmem ve/(ayrıca) tuzak falan da yok."

Beyaz Şahin iyice şaşırmış ve kızgınlıktan deliye dönmüştü nasıl olurda bu kadar genç ve tecrübesiz biri onun aklından geçenleri okuyabiliyordu.Kaşlarını çatarak öfke ile mavi gözlerini genç komutana yöneltti.

-"Bana kızma.Bir gün elbette senden üstün biri çıkacaktı ama bunun ben olduğumu söylemiyorum sana.Sadece iç güdülerim ve hareketlerinle bu yargıya vardım" diye devam etti Genç Komutan.

İlk defa yenilmişti.Kılıçların konuştuğu bir savaşta değil birebir adil bir düelloda hemde sadece sözlerle yenilmişti Beyaz Şahin ve içinden kılıcını çekip sonucu ne olursa olsun karşısında ki bu ukala gence saldırmak geliyordu.Ama nedense eli bir türlü kılıcına gitmiyordu.Bir güç ya onu engelliyordu ya da korkuyordu.Sonunda pes etti ve derin bir nefes aldıktan sonra Genç Komutana dönüp;

-"Peki planın nedir genç?"

-"Basit... Lisambro krallığını, bu iki krallığın kendilerine savaş açtığına ikna edicez."

-"Peki bu nasıl olacak?"

Genç komutan önce kendi askerlerin sonra Beyaz Şahinin askerlerine baktı ve;

-"İkimiz de bağlı olduğumuz krallığın ünüformalarını, bayraklarını ve sancaklarını taşıyoruz.Sence bu yetmez mi?"

Beyaz Şahin bir an düşündü.Haklıydı,iki krallık adına saldırcaklardı ve Lisambro'nun öfkesini ve kuvvetlerini bu iki krallığın üstüne yönelteceklerdi ve bu sırada ikiside başkente kadar kılık değiştirip ilerleyebilirlerdi.Gözlerini Genç Komutana yöneltti ve sanki komutan aklından geçenleri görmüş gibi ona;

-"Evet Beyaz Şahin aynen düşündüğün gibi" dedi.

Beyaz Şahin'nin dudaklarında bir gülümseme belirdi ve elini uzatarak;

-"O halde anlaştık.Kendi krallığımızı kuracağız."

Genç komutan da elini uzattığında her iki taraftaki askerler de bu olayı hayretle izliyor, fakat tarihi değiştirecek bir olayın başlangıcına tanık olduklarını bilmiyorlardı.Ancak hayatta kalıp emekli olanlar çocuklarına ve torunlarına bu olayı anlatabileceklerdi.Ama o ana kadar, bu anın "büyük bir amacın küçük bir adımı" olduğunu bilemeyeceklerdi.




     Barkhan "Wolf" BIÇAKÇIOĞLU   /  23 Ekim 2004

 

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim