Güneş daha
yemyeşil ovanın üstüne yeni doğuyor ve tüm dünyayı
selamlıyordu.Yeşil otlar güneşin ışığı ile hafif sarı bir renk
alıyor ve yeşilin her tonu ile parıldıyordu.Bu günaydına kelebekler
rengarenk kanatlarını çırparak, kuşlar değişik tonlarda öterek
karşılık veriyordu.Ovanın hemen yanında ki ormandan ise kuşlar bir
anda gökyüzüne doğru aceleyle uçmaya başlamıştı.Ovanın ortasında
koyunlarını otlatan 12 yaşlarında ki minik çoban kuşların uçuşunu ve
güneşte kanatlarının parlayışını büyük bir hayranlıkla
izliyordu.Fakat bir anda ormanın içinden tuhaf sesler gelmeye
başladı.
Garip homurtular, bir ritm tutturmuş onlarca ayak sesi ve metal
şıngırtıları...Küçük çobanın alnında korkudan biriken ter bir anda
çilli yüzüne inemeye başladığı sırada ve ormanın içinde gümüşi
renkte zırhların içinde süvariler çıkmaya başladı.En öndekinin
gözlerinde o kadar mesafeden bile nefreti okunabiliyordu.Vizörü
açık, siyah saçlı, koyu kahverengi gözleri ile aç bir kurt gibi
ordunun başında ilerliyor, hemen arkasında ki süvari ise mavi üstüne
kırmızı bir Anka kuşu amblemli sancak taşıyordu.(onlar)Bu ülkede,
başta o bölgede olanların çok iyi bildiği Kırmızı Anka Kuşu Tugayı
idi...
4 sene öncesinde dağıldığına dair bir dedikodu çıkmış ve 1 sene
kadar ortalık gözükmemiş, (hatta) neredeyse unutulmuş bir
tugaydı.Ama 4 sene önce düşman sınırında ki önemli bir kaleyi ele
geçirip ülke sınırlarına katınca adı bir anda tekrar duyulmaya
başlandı ve o tarihten sonra duymayan kalmadı Kırmızı Anka Kuşu
Tugayı'nı.Çünkü her zaman bir yerlere savaşa gidiyor ve gittikleri
yeri ele geçirip geri dönüyorlardı.Haklarında özelliklede
komutanları hakkında efsaneler yayılmıştı ve/(ancak) hiç biri iç
açıcı değildi.Hatta küçük çobanın köyüne konaklamak için gelen bir
kervan sahibi, tanrılar adına defalarca yemin ederek tugay
komutanının tek başına düşman süvari alayına saldırdığını ve tek
çizik almadan onlarca askeri kılıcı ile parçaladığını anlatmıştı.
Zaten tugayla ilgili anlatılanlar bundan farklı değildi.O yüzden
handa kervan sahibinin anlattığına herkes neredeyse onay vermiş
kimse saçma olduğunu söylememişti. İşte şimdi hakkında onca korkunç
hikaye anlatılan tugay ve komutanı küçük çobanın önünden
geçiyorlardı. Koyunlar bile sanki efsaneleri duymuş gibi otlamayı
bırakmış ve tugayın geçişini izliyordu.
23, daha 23 yaşında ve koskoca bir tugayın komutanı... Dört sene
önce düşman kalesine ani bir saldırı yapılırken ordudaki daha ilk
ayını yaşıyordu ve ilk savaşını görmüştü. Hızlı etkili ve başarılı
bir savaştı.Tugay'daki komutanına hayrandı. Sert, disiplinli ama her
zaman gözlerinin içi gülen, babacan bir komutanı vardı.Onu kendisine
örnek almıştı, ama maalesef sefer sonrası eve dönüş yolunda ani bir
baskınla tüm tugay yerle bir olmuş ve komutanı ölürken ona sancağı
teslim etmişti.Ormanda günelerce koşmuş ama en sonunda düşmana
yakalanmıştı.Bir paralı asker birliği olan Şahinler ve başında "Ölüm
Tanrısı" diye bilinen Beyaz Şahin vardı.Ama tanrı onu o gün affetmiş
öldürmemişti; her ne kadar genç komutan ölmeyi istemiş olsa da...
Sonrasında sancak ve komutanın cesedi ile kaleye geri dönmüş ve 8 ay
sonra kurallar gereği tugayda kalan son kişi olarak tugay
komutanlığına getirilmişti.O tarihten sonra durdurak bilmemiş ve
sayısız başarıya imza atmıştı.Ele geçirilemez denen iki kaleyi ele
geçirmiş, sayısız akını durdurmuş, sayısız kere komşu birliklere
yardıma koşmuştu.Askerleri kendisinden büyük olanlar bile ona saygı
duyuyordu.Kimse onun emirlerine karşı gelmiyordu. Başkentte ki
generaller ve konsey lordları bile ona hayrandılar.Hatta ona görev
emri vermeye gerek duymuyorlardı çünkü kendisi genelde istek de
bulunuyor ve kabul ediliyordu.Zaten konsey onayı verdikten sonra
daha izin kağıdı başkentten çıkmadan zafer haberi geliyordu.
Akıllıydı...Bürokrasinin ne kadar yavaş işlediğini biliyor ve onları
beklemektense kendi işini hallediyordu.Kimse bir şey diyemiyordu,
çünkü savaşma isteği dışında bir talebi yoktu.Ne cephane, ne yemek,
ne adam...Hepsini ele geçirdiği yerlerden karşılıyordu.Öyle ki,
Tugaya ayrılan ödenek 4 senede yeni bir kale yapacak kadar
birikmişti.
"Sadece bir yenilgi..." diye düşündü genç komutan içinden, gözleri
ile doğan güneşe bakarken (güneşi takip ederken)."Sadece bir yenilgi
ile ipimi çekerler.Hepsi fırsat kolluyor".
Dalmıştı, arkasındaki bin küsur kişinin uygun adım ayak seslerini
duymuyordu.Sadece düşünüyordu.Hayran olduğu tugay komutanı gibi
olmaya çalışmıştı yıllarca ama nedense bir eksik vardı.Başarıları
ile onu neredeyse geçmişti, cesareti şüphe götürmezdi, kılıçtaki
ustalığı tartışılmazdı (ve), ününün önünde ise durulmuyordu bile.Ama
eksikti, bir şey eksikti.O esnada bir koyun sesi ile gözleri sol
tarafa kaydı.Bir anda düşüncelerinden kurtulmuştu onca askerin ve
atın ayak seslerinden, metallerin şıngırtısından nasıl olurda ufak,
korku dolu, kısık bir koyun sesini duymuştu kendine hayret etti.
Koyunların ortasında küçük bir çocuk vardı.Sarı saçları terden
ıslanmış ve bu ıslaklıkla güneşte bir meşale gibi parlıyordu.Elinde
sopasını sanki babasının eliymiş gibi sıkca tutmuştu.Mavi gözleri
korkudan kocaman olmuş, çilli suratı ter içinde kalmıştı.Yırtık
pırtık elbisesi ile oldukça çaresiz duruyordu. Dudakları susuzluktan
çatlamıştı.Genç komutanın gözü hemen koyunların arasında devrilmiş
ve dökülmüş mataraya ilişti.Atını durdurdu.O durur durmaz tüm tugay
durmuştu.
Tüm askerler neden durduklarını düşünüyordu.Daha bir gün olmuştu
kamp yapalı ve iki günde bir kamp yaparlardı ve sadece su
yataklrında kısa bir mola verilirdi.Ama asıl bunun nedenini merak
eden küçük çobandı.Tüm bedeni kitlenmişti.Korkudan neredeyse altına
kaçıracaktı.Tugay komutanı ona bakıyordu, (ve) hatta ona doğru atını
çevirmiş ve ilerlemeye başlamıştı bile.Ölüm üzerine ağır ve
acımasızca geliyordu.Koyunlar yavaşça çekilmeye başladılar.
Komutan atıyla çobanın önünde durdu.Artık çoban için güneş
yoktu.Savaşçı güneşi kapatmış gölgesi ve tüm ihtişamı ile üzerine
çökmüştü.Bacakları titremeye başladı çobanın.Savaşçı sol elini
arkasına götürdü.
"Hançeri ile beni öldürecek" diye aklından geçirdi çocuk."Hançeri
ile boğazımı kesecek". Artık dudaklarını ısırıyordu, ağlamamak için
kendisini zor tutuyordu.Ama titriyordu.
Sonra komutan elini öne getirdi ve çocuğun gözleri yerinden çıkacak
gibi oldu.Çünkü komutanınn elinde bir matara vardı.Ve kendisinden
beklenmiyecek yumuşak ve sakin bir ses tonu ile;
-"Al bakalım ufaklık.Matarını düşürmüşsün ve tüm suyunda dökülmüş.Bu
bir daha su için nehire kadar gitme.Gün uzun..."ve ardından oldukça
dostane şekilde göz kırptı ve atını çevirerek birliğin başında ki
yerini aldı.Tüm tugay komutanın hareketlenmesi ile gürültüyle
hareket etmeye başladı...
Küçük çoban bir anda dona kalmıştı. (ve) tugay gözden kayboluncaya
kadar onları izledi. Sevinse mi,ağlasa mı, tanrılara şükretse mi
karar verememişti.Her şey bir anda karışmıştı içinde.Ama şunu
biliyordu ki bir efsane ile karşılaşmış ve ondan ona ait olan bir
şeyi almıştı.Bu matarayı ömrünün sonuna kadar saklıyacaktı.
Natres atının adımlarını hızlandırarak tugay komutanın yanına doğru
ilerledi...
-"Şu ana kadar hiç bir emrinizi sorgulamadım ve sorgulamak da bana
düşmez, ama merakımı mazur görünüz efendim.Neden bu kadar uzakta ki
bir kaleye saldırmaya gidiyoruz?"
Genç komutanın dudaklarında hafif alaycı bir gülümseme belirdi;
-"Çünkü Natres, orada beni bekleyen bir şey olduğunu
hissediyorum.Hayatımın bundan sonrasında ne olacağı orada belli
olacak..."
Nartes kalın siyah kaşlarını çattı.Komutana her ne kadar kendisinden
20 yaş genç olsada saygı duyardı ama onun bu kendinden emin ve ukala
tavrı bazen onu canından bezdiriyordu.
Genç komutan Nartes'e bakmadan yoluna devam etti ve ona;
-"Söyle Natres.Aklından geçeni söyle.Şu anda aramızda resmiyet
yok.Bir baba yada abi gibi söyle söyliyeceğini."
-"Eğer sana karşı öyle davranmamı istiyorsan; seni bir güzel
pataklarım ancak hiç bir şey söylemem."
-"Neden?"
-"Sadece kendi yazgın için mi bu kadar askeri tehlikeye atıyorsun?"
-"Tıpkı daha önce olduğu gibi Nartes.Diğer savaşlar beni buraya
yönlendirdi ve ben kimseyi zorlamadım.Dikkat edersen her sefere
çıkmadan önce sadece gönüllüleri alıyorum.Tıpkı şimdi olduğu
gibi..."
-"Ama onlar vatanları için gönüllü oluyorlar".Nartes'in sesinde
hırıltı vardı.Öfkelenmeye başlamıştı iyiden iyiye...
-"Ha vatanı için ha başka bir şey için Nartes.Savaşmak isteyen
birini nasıl durdurabilirsin ki? Onların istedikleri sadece savaş ve
zafer.Tıpkı koltuklarında oturup ülkeyi ağızları ile yönetenler
gibi.Ben de onlara istediklerini veriyorum.Onların ne için
savaştıkları umurlarında değil.Sadece kendilerini tatmin etmek ve
zafer kazanmak istiyorlar o kadar."
Nartes, iki parmak boyunda, kırlaşmış sakallarını karıştırmaya
başladı düşünceler içinde.Haklıydı.İstedikleri sadece
zaferdi.Komutan da onlara istediklerini veriyor ve aynı zamanda da
kendi amacı için yoluna devam ediyordu.
"Akıllı piç..." diye geçirdi içinden..."Herkesin zafere olan
açgözlülüğünü kullanıp kendi amacını gerçekleştiriyor..."
-"Her zaman ki gibi gene haklısın..." dedi Nartes.Sesinde pes etmiş
ama bundan da hiç hoşnut olmayan birinin tonu vardı.
-"İstediğin zaman gidebilirsin Nartes.Kimseyi zorlamıyorum..."
komutanın sesi oldukça samimi idi.
-"hımph...Hayır; geriye dönüp herşeyi lafla halleden lord
bozuntularının emirlerini dinlemektense senin yanında gebermeyi
tercih ederim..." neşelenmeye başlamıştı.
Komutan yüzünü dönmüş ve ilk defa bu kadar içten gülüyordu...
-"Bende senin yanımda olmandan onur duyarım.Herzaman için senin gibi
tecrübeli birine ihtiyacım var..." ve tekrar yüzünü ileri dönerek
yüzünde ki gülümsemeyi sildi ve içinden; "Sende savaş istiyorsun
Nartes.Çünkü senin de bir idealin yok.İşte bu yüzden ben komutanım
sen ise astımsın"...
Gecenin karanlığı ormanın üstüne çökmeye başlamış ve ormanın gececi
sakinleri yavaş yavaş uykularından uyanmaya başlamıştı.Ama onları
bekleyen bir sürpriz vardı.Davetsiz bin kadar misafir.Üstlerinde
zırhlar, bellerinde silahları ve normalden daha iri atları olan
davetsiz misafirler.Ormanın ortasında kamp kurmuş ve ormanı
neredeyse bir gündüz kadar aydınlatan kamp ateşleri ile kendi
aralarında konuşuyor ve yemek yiyorlardı.
Nartes izci subayından aldığı kağıdı tugay komutanına
götürüyordu.Fakat bir asker arkasından ona seslendi;
-"Komutanım!?..."
Nartes acelesinin olduğunu belli eden bir ses tonu ve ekşimiş surat
ifadesi ile arkasını dönerek;
-"Ne oldu asker?"
-"Komutanım birlikte ki herkes merak ediyor, acaba saldırı yarın mı
olacak?"
"Süvari birliği" diye iç geçirdi Nartes."Her zaman heyecanlı ve
istekli."
-"Savaşmayı bu kadar çok mu istiyorsunuz?"
-"Evet komutanım.Sonuçta 3 haftadır yoldayız ve ilk defa bu kadar
uzun bir sefere çıktık ve her geçen gün heyecanımız daha da bir
artıyor.Sonuçta Krallığımız tarihinde ilk defa düşman sınırlarının
içine bu kadar girdik ve bunu başaran da Kırmızı Anka Kuşu Tugayı
yani bizleriz.Heyecanlanmak bizim en doğal hakkımız diye düşünüyorum
efendim."
"Açlar...tıpkı dediği gibi istedikleri tek şey zafer O da onlara
bunu veriyor.Bu piçin haklı olduğunu görmekten bazen nefret
ediyorum..."diye düşündü karşısında hazırolda duran süvari birliği
askerini tepeden tırnağa süzerek...
-"Siz sadece emirlere uyun ve işinizi yapın.Öyle sanıyorum ki
yakında zaferi bir kez daha tadacaksınız" diyerek arkasını döndü ve
komuta çadırına doğru ilerlemeye devam etti.
-"Emredersiniz komutanım" genç askerin yüzünde bir çocuk gibi
gülümseme belirerek bu haberi arkadaşlarınıa vermek üzere koşarak
birliğine doğru ilerlemeye başladı.
Nartes kafasını çadırın bez girişinden içeri uzatarak içeriye
gözattı.Komutan düşman kalesinin haritasının bulunduğu masanın
üstüne ayaklarını uzatmış sandalyesinde yayılmış vaziyette sağ
elinde şarap şişesi ile haritaya bakıyordu.
-"Öhömm!..." diye gırtlağını temizledi Nartes, amacı geldiğini belli
etmekti.Fakat komutan gözlerini bile ayırmadan,
-"İçeri gel Nartes.Bir şey mi oldu?" (dedi)
Sol eli ile bezi açarak içeri giren Nartes;
-"İzcilerin raporları geldi efendim..." (dedi) Raporları komutana
uzattı...
Raporları okumaya başlayan komutanın bir süre sonra tek kaşı kalktı.
"Beklemediği bir durum galiba" diye düşündü Nartes ve merakını
yenemeyip;
-"Kötü haber mi efendim?" diye sordu.
Kafasını kaldırıp suratına alaycı gülümsemeyi tekrar yerleştiren
komutan;
-"Hayır.Sadece ilginç geldi."
-"Ne gibi?" Nartes iyice meraklanmaya başlamıştı.
-"Kaleyi bir paralı asker tugayı koruyormuş".
-"Kimlermiş peki?"
-"Şahinler..." Komutanın sesinde bir tuhaflık vardı.Sanki mutluluk,
ama bu mutluluk bir delinin ya da bir caninin mutluluğu gibi
geliyordu kulağa.
Nartes suratını ekşiterek;
-"Yani bu iyi mi kötü mü?"
-"Şahinleri duymadın galiba?" Yüzündeki alaycı ifade değişmemişti
komutanın...
-"Duydum tabii.Bayağı ünlü bir ordu.Hatta liderlerine "Ölüm Tanrısı"
deniliyor.Sizden önce de oldukça ünlüydüler.Neredeyse 10 seneyi
geçmiştir ünleri.Ama bir kaç yıldır adları hiç duyulmamıştı.O yüzden
şaşırdım biraz."
Komutanın yüzünde ki alaycı gülümseme yerini hafif bir tebessüme
bıraktı ve başını tekrar raporları incelemek için eğdi ve konuşmaya
başladı;
-"Evet 3 senedir ortalıkta yoktular.Açıkcası ben de onlarla
karşılaşmayı beklemiyordum ama şu an ki durumdan da şikayetçi
değilim...Neyse başka bir şey varmı Nartes?"
-"Eeeee...Bir de askerler saldırının ne zaman yapılacağını merak
ediyorlar.Dediğin gibi hepsi zafer istiyorlar ve buna hala açlar."
Komutan kafasını kaldırmadan;
-"O zaman onların şevkini kırmayalım.Onlara yarın öğleden sonra
savaşın olacağını söyle. Hazırlansınlar."
Nartes'in suratında da alaycı bir ifade belirerek;
-"Peki efendim.Nasıl emrederseniz.Size iyi geceler."
-"Saol Nartes.Sana da..." Raporlardan okuduklarını haritada kontrol
etmeye başlamıştı genç komutan ve Nartes son bir kez komutana
baktıktan sonra topuklarının üstünde dönerek çadırdan çıktı.
Yaklaşık on dakika sonra askerlerin heyecanlı sesleri tüm ormana
yayılmaya başladı.Genç Komutan başını kaldırıp sandalyesine yaslandı
ve yerde ki şarap şişesini alıp bir yudum içtikten sonra çadırın bez
girişine bakarak kendi kendine aşağılayıcı ve alaycı bir şekilde
güldü.Sandalyeden kalktı, mumu söndürdü ve yerdeki yatağına uzandı.
Kendi kendine elindeki şarap şişesine bakarak;
"Küçük şeyler küçük ruhları esir alır.Siz sadece düşman kanı
istiyorsunuz ama ben daha fazlasını.İstediğinizi vereceğim ama
sizler de benim idealime giden yoldaki piyonlarım olmaya devam
edeceksiniz küçük askerlerim..."
Ertesi sabah Polatun kalesinde, surlarda dolaşan nöbetçilerden biri
uzakta tepenin ardından yavaş yavaş beliren bir kalabalık gördü.Önde
parlak bir zırh giymiş, kahverengi bir atın üstünde duran heybetli
bir savaşçı.Hemen arkasında ise onun kadar heybetli ve iri yarı
vizörü açık kara sakallı, gri bir atın üstünde (oturan)ve elinde
mavi üstüne kırmızı renkde bir Ankakuşu olan sancak taşıyan bir
başka savaşçı.Ve onların hemen ardından tepeye dizilmeye başlayan
onlarca hayır yüzlerce savaşçı.Nöbetçinin dili tutulmuştu herhangi
bir düşman varlığından kimsenin haberi yoktu.Hele ki böyle büyük bir
ordunun. Kırmızı Anka Kuşu Tugayı gibi bir birliğin varlığı,
sınırların bu kadar içinde.Korkudan ne yapacağını şaşırdı ve iç
güdüsel olarak hemen yanında ki acil durum çanını var gücüyle
çalmaya başladı.
-"Bizi farkettiler en sonunda" dedi Nartes.
-"Dün gece ki bu kadar gürültüden sonra ancak fark etmelerine
şaşırdım açıkcası."
-"Her nekadar çoğu sizinle defalarca kez savaşmış olsada ne de olsa
gençler heyecanlarına yenik düşünüyorlar."
-"Evet ama açgözlülüklerinin heyecanına" diye ekledi genç komutan.
Büyük komuta odasında kalenin durumu ile ilgili raporları inceleyen
Beyaz Şahin bir anda dışardan gelen bağrışlar ve hepsini bastıracak
kadar büyük bir gürültü ile çalan çanın sesi ile irkildi.Burada
bulunduğu 3 aydan beri hiç bir olay olmamış hatta bu bölge en
güvenli yerleden biriydi.Acil durum çanı ise artık kullanılmamaktan
neredeyse pas tutmuştu.Ama şimdi o çan canlı canlı yanan bir hayvan
gibi böğrüyordu.Bir anda kapısı açıldı.
İçeriye giren nöbetçi asker nefes nefese;
-"Komutanım...Komutanı dışarıya baksanız iyi olur."
Beyaz Şahin şaşkın bir ifade ile;
-"Ne oldu?"
-"Tepedeler efendim...Bütün tepeye yayılmışlar..."
Beyaz Şahin hemen yerinden kalkarak hızlı adımlarla odasından
çıktı.Dışarıda ikinci subayı ona;
-"Efendim ne yapıcaz?"
-"Herkes sakin olsun ve hazırlanmaya başlasınlar..." diyerek hızlıca
surların merdivenlerine tırmandı.
Elini doğan güneşe karşı siper ederek karşısında ki tepede duran bin
kadar askere ve sancaklarına göz gezidirdi.Mavi üstüne iki kanadını
açmış kırmızı Ankakuşu desenli sancağı görünce suratında bir
gülümseme belirdi.
Tugay komutanı ve Nartes surlarda hemen fark edilen beyaz uzun saçlı
adama baktılar.Genç komutan;
-"Senin sıran Nartes.Ne diyeceğini biliyorsun."
Nartes başını "evet" anlamında bir kere salladı ve atını kaleye
doğru sürmeye başladı.
Beyaz Şahin tepeden elinde sancakla gelen sakallı adama
baktı.Surlarda ki askerler hemen yaylarını çektiler ama Beyaz Şahin
elini "durun" anlamında kaldırınca hepsi yaylarını gevşetti.Sancaklı
adam kalenin on metre önünde durdu.Kafasını Beyaz Şahin'e doğru
kaldırıp;
-"Ben Thulan krallığı Kırmızı Anka Kuşu Tugayından Albay Nartes.Thulan
Krallığı adına teslim olmanızı talep ediyorum."
Beyaz Şahin hafif ve alaycı bir gülümsemeyle;
-"Peki şartlarınız nedir Albay? Ya da, karşılığında ne alacağız?"
"Gevezeliği de ne kadar seviyorsunuz" diye homurandandı Nartes ve
bıkkın bir tavırla;
-"Kaledeki herkes silahlarını bırakacak ve teslim olacak.Kimseye bir
zarar verilmeyecek ve tarafsız bölgede serbest kalacaksınız.Yeter
mi?" diye ekledi ukala bir tavırla.
Beyaz Şahin arkasına kalenin içinde ki hazırlanmakta olan askerlere
baktıktan sonra tekrar kafasını Nartes'e çevirdi.
-"Üzgünüm talebinizi red ediyorum.Biz bu kaleyi savunmak için
kiralandık ve işimizi yapmak zorundayız."
"O halde niye zevzeklik yapıyorsun ki?" diye tekrar homurdandı
Nartes.
-"Madem öyle o zaman öğlene kadar size zaman.Güneş tam tepedeyken
saldırı başlayacak."
-"Seve seve.Savaş meydanında görüşürüz Albay." diye bitirdi Beyaz
Şahin.
Nartes atını çevirerek hızlıca komutanının yanına döndü.Yanına
varınca;
-"Her zaman ki gibi..." dedi.
Genç komutan hiç şaşırmamıştı;
-"O halde askerler hazırlanmaya başlasın ve bölük komutanları son
taktikler için yanıma gelsin." diye emretti.
-"Beyaz Şahin!!!" diye seslendi Diora."Savunma mı yapıcaz yoksa
meydan savaşı mı?"
Sesinde emir bekleyen ve verilen emir ne olursa olsun uygulamaya
hazır bir askerin kararlılığı vardı.
12 yaşındayken ailesi barbarlar tarafından katledilmiş ve Beyaz
Şahin tarafından barbarların tecavüzünden kurtulmuştu.Geçen yıllarda
savaşmayı öğrenmiş ve Şahinler ordusunda 2.komutan olmuştu.Şimdi 25
yaşında genç ve güzel bir kadındı.Orduda ki askerler onun vahşi
güzelliğinden etkilenir fakat sertliğini bildiklerinden ötürü ona
saygı duyarlardı.Kısa siyah saçları,yeşil gözleri,buğday teni,
üzerine giydiği kırmızı çizgili gümüşi zırhı ile bir çok erkeği
peşinden sürüklüyordu.Öyle ki, katıldığı hiç bir savaşta daha bir
yara bile almamış hatta karşılaştığı rakipleri genelde hep
şaşkınlıkla ona bakakalmış ve Diora bu sayede düşmanlarını teker
teker yenmişti.Çünkü savaşta bir kadın, hele ki kadın bir komutan
görmek tamamı ile sıradışı ve hiç duyulmamış bir olaydı.Orduda
herkes Diora'ya Şeytan diye hitab eder aralarında bu yüzden/( Bu
yüzden orduda herkes Diora'dan Şeytan diye bahsederlerdi
aralarında.)...Herkese karşı oldukça sertti sadece Beyaz Şahin
hariç.Dışardan bakıldığında ona karşı saygısından dolayı yumuşak
davrandığını düşünülebilirdi, (bu) yalan da değildi ama dikkatli bir
gözlemci saygının altında ki gizli sevgiyi görebilirdi. Diora, Beyaz
Şahin ne derse her zaman yapmaya hazırdı, onun için ölmeye bile...Bu
sadakat komutan olmasından değil, ona karşı hissettikleriyle
ilgilydi.
-"Kale savunması yaparak bu savaşı sıkıcı hale getirmek istemem."
Beyaz Şahin'nin sesinde bir çocuğun neşesi vardı sanki.
Diora şaşırmıştı.Beyaz Şahin'i hiç bu kadar savaşmaya istekli
görmemişti.Ama sorgulamak da istemiyordu olayı.Aklından geçen tek
düşünce savaş meydanında mümkün olduğu kadar onun yanında durmak ve
onu korumaktı.
-"Pe...Peki nasıl isterseniz.Ben adamları meydan savaşı için
uyarayım o halde."
-"İyi olur.İşin bitince birlik komutanları ile yanıma gel.Son
taktikleri belirleyelim"
-"Peki efendim" deyip hemen koşar adımlarla uzaklaştı Diora.
Beyaz Şahin Diora'nın ona olan ilgisini biliyor o da ona karşı bir
şeyler hissediyordu.Ama bir komutan olarak ona bu ilgiyi
gösteremezdi.Herşeyin bir sırası vardı.Zamanı gelince emekli olup
Diora ile uzaklarda bir köye yerleşmeyi hayal ediyordu.
"Sadece biraz daha zaman" diye geçirdi içinden."Biraz daha sabret
Diora"...
Güneş tam tepedeyken kalenin kapıları açıldı ve en önde beyaz şahin
amblemli zırhı ile Beyaz Şahin arkasından Kırmızı şeritli gümüşi
zırhı ile Diora ve diğer askerler çıkmaya başladı.
Nartes sağına ve soluna bakıp askerleri kontrol ettikten sonra;
-"Bizler hazırız ve gördüğüm kadarı ile sayılar eşit ama bizi fazla
zorlamıyacaklardır, sanmıyorum.Sence?"
Genç komutan gözlerini ilerde safları oluşturmaya başlamış Şahinler
ordusuna dikmiş ve hiç bir tepki vermiyordu.
Nartes bir süre bir cevap bekledi ama beklediği cevap gelmeyince
homurdanarak gözlerini saflarını oluşturmakta olan düşmana
çevirdi.Sonra birden genç komutanın atı ilerlemeye başladı.
Nartes bir anlık panik ve şaşkınlıkla;
-"Nereye gidiyorsun?"
Komutan sadece sağ elini dirseğinden kaldırarak bekle diye bir
işaret yaptı ve düşmana doğru sakince atını sürmeye devam etti.Bir
anda Kırmızı Anka Kuşu askerleri arasında şaşkınlık dolu homurtular
yükselmeye başladı.
Nartes arkasını askerler dönerek;
-"Kesin sesinizi ve savaşa konsantre olun.Komutanımız ne yaptığını
biliyor" diye sertçe askerleri azarladı.Bir anda homurtular
kesildi.(homurtular anında kesildi)
Diora askerleri kontrol ettikten sonra kafasını çevirdiğinde karşı
taraftan gelmekte olan bir atlı gördü.Üzerindeki zırha ve
apoletlerine bakılacak olursa bu Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nın
komutanıydı. Tek başına geliyordu ve oldukça sakindi.Vizörü açık,
bakışları ise sabitti.
Diora, kafasını Beyaz Şahin'e çevirmişti ki onun da aynı şekilde
düşman komutanına ilerlemekte olduğunu gördü.Diora dahil herkes ağzı
açık bir şekilde bu karşılaşmayı izlemeye başladı.Çünkü savaş
alanında iki komutanın buluşması ender rastlanan bir görüntü ve
unutulmuş bir gelenekti.
Bu gelenekte iki komutan birbirlerine şans diler ve el sıkışarak
ordularının başına dönerdi.Onurlu ve soylu bir gelenekti ama artık
bu geleneği sürdüren kimse yoktu.
Ve iki komutan savaş meydanın ortasında karşılaştı.Güneş tam
tepedeydi ve sanki bir hakem gibi ikisinin ortasında duruyordu.O
kadar garipti ki ikisininde gölgesi öğlen güneşinden dolayı
gözükmüyordu.Biraz cahil olan biri bu ikisini görse kesin doğa üstü
varlıklar olduklarını rahatlıkla idda edebilirdi.Biri beyaz bir zırh
içinde soylu ve asil, diğeri ise gümüş bir zırh içinde heybetli ve
ihtişamlı bir şekilde atlarının üzerinde duruyordu.
-"Demek meşhur Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nın o meşhur komutanı
sensin" diye bu sessizliği bozdu Beyaz Şahin.Gözlerini kısarak biraz
daha dikkatli baktı.Bu genç komutanın yüzü ona tanıdık geliyordu ama
nereden?
-"Bakışlarından anladığım kadarı ile beni tanıyamadın ama sana bir
çağrışım yapıyorum değil mi Beyaz Şahin?" diye karşılık verdi genç
komutan.
-"Bir kaç sene önce bu tugayı yok etmiştim ama...Dur bir
dakika...Biri kurtulmuştu ve sancağı ile ormana kaçmıştı ve günlerce
onu takip etmiştik.Sonra onu yakalamıştık ama kontratın süresi
dolduğu için onu öldürmemiştim..."
Gözleri fal taşı gibi açılmış ve o anı hatırlamıştı Beyaz Şahin.Genç
bir asker yorgun bitkin bir halde önünde diz çökmüş ve küstahça
ondan kendisini öldürmesini istiyordu.İlk defa ölümden korkmayan
birini görmüştü karşısında; ona yalvarmayan birini.Sebebini
bilmiyordu ama hala vakti varken onu öldürmemişti.Ve şimdi o genç
asker karşısında bir tugayın hemde ünü her iki karllıkta duyulmuş ve
kısa sürede bir efsane haline gelmiş Kırmızı Anka Kuşu Tugayı'nın
komutanı olmuştu.
Beyaz Şahin şaşkınlık dolu bir ifadeyle ve mavi gözlerini faltaşı
gibi açarak;
-"Sen o askersin.Tanrılar adına bir gün karşıma çıkacağın hiç aklıma
gelmemişti"
-"Evet.Ben o askerim.ve yıllarca ölüme yaklaştığım ve ölümü bu kadar
istediğim o anı düşündüm.Şimdi seninle karşılaştım.Yazgımın beni
buraya getirdiği zaman burada kaderimin dönüm noktasının olacağını
biliyordum."
-"Nasıl bir dönüm noktası?"
-"Orası bana kalsın.Bundan tam 4 yıl önce beni nasıl öldürmeyerek
kaderimi belirlediysen şimdide öyle olacak."
-"Senin kaderini ben mi belirledim?"
Belkide ilk defa Beyaz Şahin soğukkanlılığını kaybetmişti.Savaşı
tamamen unutmuştu.Şu anda bir çocuk kadar savunmasızdı ve ne
diyeceğini ne yapacağını bilmiyordu.
-"Evet.Sen belirledin" diye karşılık verdi genç komutan.Sesi oldukça
sakin, soğuk ve durgundu. "Yıllarca kılıcını başkalarına sattın ama
hayattaki idealine ne kadar yaklaştın? Senin sahip olduğun tecrübe
hangi komutanda var? benim sahip olduğum hırs ve inanç hangi orduda
var?"
-"Ne demeye çalışıyorsun?" Beyaz Şahin'in aklı iyice
karışmıştı.Sorular ve düşünceler beynini yemeye başlıyordu.
-"Sen kontratını yırt bende apoletlerimi.Birlik olalım ve
amaçlarımıza ulaşalım.Yoksa bu meydanda birimiz ölmeden bu savaş
bitmeyecek ve ikimizden birinin ölümü gerçekten yazık olacak.Kaldı
ki sen şu halde ölüme benden daha yakınsın.Başkalarına altın
karşılığı uşaklık yapmaktansa kendi krallığını kurmak istemez
misin?"
-"Kendi krallığım..." Beyaz Şahin iyice kendini bir kuyuya
bırakmıştı.Dipsiz ve çıkılmaz bir kuyuya.Hep hayal ettiği ama
ulaşamıyacağı bir hayaldi bu ve şimdi biri ona bu hayalini
gerçekleştirmek için teklif sunuyordu.Ama çok fazla eksikleri
vardı.İki tugay..İkibin adamla nasıl bir krallık kurulabilirdi ki?
İmkansızdı...Kafasını kaldırıp;
-"İkibin adamla nasıl bir krallık kuracağız peki?"
-"Bir krallık kuracağımızı kim söyledi? Var olanı ele geçiricez"
genç komutanın dudaklarında hafif alaycı bir gülüş belirdi.
-"Var olan mı? Peki hangisini?" Beyaz Şahin artık şaşkınlığını
gizlemiyor, kısmen deli olduğunu düşündüğü fakat kısmen de inanmak
istediği bu genç adamın aklından geçenleri duymak istiyordu.
-"Doğuda ki Lisambro Krallığı" alaycı gülümseme artık iyice
belirmişti.
-"Delirdin mi sen? O en güçlü krallıktır.Ordusunun büyüklüğü
neredeyse bu iki krallık kadardır." Artık şüphesi kalmamıştı, bu
genç komutan ya delirmişti ya da başka bir planı uygulamaya
çalışıyordu.Bu konuşma ile onu oyalarken belkide arkadan yada yandan
askerleri ani bir baskın yapacaktı.Aniden her iki yeri kontrol etti.
Ufuğa kadar baktı ama görünürde hiç bir şey yoktu.
-"Merak etme.Ben kendi tugayım haricinde başka hiç bir birlikle
savaşa girmem ve/(ayrıca) tuzak falan da yok."
Beyaz Şahin iyice şaşırmış ve kızgınlıktan deliye dönmüştü nasıl
olurda bu kadar genç ve tecrübesiz biri onun aklından geçenleri
okuyabiliyordu.Kaşlarını çatarak öfke ile mavi gözlerini genç
komutana yöneltti.
-"Bana kızma.Bir gün elbette senden üstün biri çıkacaktı ama bunun
ben olduğumu söylemiyorum sana.Sadece iç güdülerim ve hareketlerinle
bu yargıya vardım" diye devam etti Genç Komutan.
İlk defa yenilmişti.Kılıçların konuştuğu bir savaşta değil birebir
adil bir düelloda hemde sadece sözlerle yenilmişti Beyaz Şahin ve
içinden kılıcını çekip sonucu ne olursa olsun karşısında ki bu ukala
gence saldırmak geliyordu.Ama nedense eli bir türlü kılıcına
gitmiyordu.Bir güç ya onu engelliyordu ya da korkuyordu.Sonunda pes
etti ve derin bir nefes aldıktan sonra Genç Komutana dönüp;
-"Peki planın nedir genç?"
-"Basit... Lisambro krallığını, bu iki krallığın kendilerine savaş
açtığına ikna edicez."
-"Peki bu nasıl olacak?"
Genç komutan önce kendi askerlerin sonra Beyaz Şahinin askerlerine
baktı ve;
-"İkimiz de bağlı olduğumuz krallığın ünüformalarını, bayraklarını
ve sancaklarını taşıyoruz.Sence bu yetmez mi?"
Beyaz Şahin bir an düşündü.Haklıydı,iki krallık adına saldırcaklardı
ve Lisambro'nun öfkesini ve kuvvetlerini bu iki krallığın üstüne
yönelteceklerdi ve bu sırada ikiside başkente kadar kılık değiştirip
ilerleyebilirlerdi.Gözlerini Genç Komutana yöneltti ve sanki komutan
aklından geçenleri görmüş gibi ona;
-"Evet Beyaz Şahin aynen düşündüğün gibi" dedi.
Beyaz Şahin'nin dudaklarında bir gülümseme belirdi ve elini
uzatarak;
-"O halde anlaştık.Kendi krallığımızı kuracağız."
Genç komutan da elini uzattığında her iki taraftaki askerler de bu
olayı hayretle izliyor, fakat tarihi değiştirecek bir olayın
başlangıcına tanık olduklarını bilmiyorlardı.Ancak hayatta kalıp
emekli olanlar çocuklarına ve torunlarına bu olayı
anlatabileceklerdi.Ama o ana kadar, bu anın "büyük bir amacın küçük
bir adımı" olduğunu bilemeyeceklerdi.
Barkhan "Wolf" BIÇAKÇIOĞLU /
23 Ekim 2004
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle