Hikaye

Serkan "Anglachel_" NAYIR

Unfinished Tales - 4

Soğuk bir sabah.

Takvimler 1940 yılının martını gösteriyordu. Almanya yedi aydır savaşıyordu. Tabii buna savaş denebilirse.

Polonya gibi büyük bir devletin işgali gülünç bir şekilde hızlı olmuş. Alman panzerleri, gelenekçi leh süvarisini ezmişti. Eylül sonundan beri Almanya kabuğuna çekilmiş beklemekteydi. Bu sırada hem ingilizler hem de fransızlar savaş açtıkları Almanya'ya saldırmak için acele etmiyorlardı. Tek tük deniz çarpışmaları oluyor, bunlar haricinde herkes kan dökmek için gelecek baharı bekliyordu.

Baharın ilk belirtileriyle o sabah almanlar aniden Norveç üzerine yürüdü. Tarafsız olduğunu anlatmaya çabalayan Norveçlileri dinleyen yoktu. Birkaç direniş noktası dışında mukavemetle karşılaşılmadı bile. Ve o soğuk mart
sabahının ilk ışıklarında Hamburg yakınlarındaki bir havaalanında hummalı bir çalışma sürmekteydi. Leutnant Werner Heinrich ve I/JG77 pilotları Skaggerrak boğazı üzerinde hava üstünlüğünü sağlama emri almışlardı. 5
dakika içinde kalkış emri verilen onaltı avcı uçağının uçuş rotalarında iniş yeri Oslo yakınlarında belirsiz bir meydan olarak saptanmış. Pilotları bir söylentidir almıştı. Tanrı aşkına neler oluyordu böyle.

Onaltı uçak, dört adet V meydana getirip danimarka üzerinden Norveç sularına doğru yol aldılar. Otuz sekiz dakika sonra mart ayını daha soğuk yaşayan Oslo sakinlerinin üzerinde uçuyorlardı. Norveç fiilen işgal edilmeye
başlanmıştı. Teğmen Heinrich ve pilotları ise bu hadisenin ilk tanıkları oldular. Düşman toprakları üzerinde hava üstünlüğünü sağlayarak birer birer Oslo havaalanına indiler. Norveçli bir üsteğmenden havaalanını sembolik
olarak teslim aldılar. Kırmızı lacivert Norveç haçının yanına alman gamalı haçı çekildi. Günler geçmeden norveç harekatı başarılmış, Oslo sokakları bisikletli alman askerleriyle dolmuştu. Çatışmalar deniz üzerinde yoğunlaşmış Almanlar bir kruvazör kaybederek bir ülke kazanmıştı.

Teğmen Heinrich'in hikayesi burada yeni başlamaktadır ama askeri hayatı sonlanmak üzereydi. Doktorların kesin tanı koyamadığı bir hastalığa tutulmuş ve Bergen kentinde fløyen sırtlarında bir sanatoryuma süresiz istirahate
gönderilmişti. Anlaşılan oydu ki savaş bir süre daha sakin geçecekti. Oslo askeri hastanesinden çıkarken Teğmen Heinrich koyu mavi ceketini giydi. Şapkasını koltuğunun altına alarak kötü kesilmiş sarı-kumral saçlarını tarağıyla taradı. Aynadaki bitkin yüzünden hoşlanmamıştı. 24 yaşında hayatla ilgili yeterli deneyimi olmayan herkesin başına geldiği gibi savaş onu çağırmıştı. Bu öyle büyük bir şeydi ki orda öylece kayıtsız kalamazdınız.
Komşunuzun genç oğlu savaşa giderken evde oturmak acı verirdi. Bundan kırk yıl sonra torununuzun kucağınıza oturup "dede savaşta ne yaptın?" diye soracağını düşünmek yeterliydi. Artık sıkıcı olmaya başlayan bir savaşta
halsiz ve bitkin hava pilot teğmeni Werner Heinrich'in aklında bu düşünceler vardı.

Yağmurla ıslanan Oslo sokaklarında Werner bir süre yürüdü. Hayatında kimse olmamıştı. Anne ve babasının bitmeyen dertleri yüzünden kapağı askeri okula atmış, kısa zamanda pilot olmuştu. Polonya harekatının demir haç nişanı taşıyan gazilerindendi. Ama sadece bu kentte kendini bu kadar yaşlı hissediyordu. Martılar, komik kazaklar giyen yerli halk, evlerin duvarlarından bile asla çıkmayacak şekilde sinmiş balık kokusu ona kendi iç
dünyasını gösterip duruyordu. Kederli doğan bir çocuktu Werner. Büyük ihtimalle de kederli ölecekti.

Teğmen Heinrich'in istasyona ulaşmak için hızla geçtiği Karl Johans Gata, o yıllarda büyükçe bir sokaktan farksızdı. Şanslıysanız bir otomobil içinde insanlar görürdünüz. Alman üniformalı olmayanlar, üniformalılara şüpheyle bakardı. Kafayı kaldırıp insanları süzmek zordu. Onların ülkesindeydiniz. İzin vermiş gibi de görünmüyorlardı.

Werner, Bergen'e bir tren bileti alarak hemen kompartımanına yerleşti. Trenin kalkmasına daha iki saat olduğunu önemsemedi. Gazeteye bakınarak, saatiyle oynayarak, küçük defterine notlar alarak vakit öldürdü ve Bergensbanen treni Almanya'da bile nadir görülen bir dakiklikle tam vaktinde yola çıktı. Oldukça sıkıcı geçen bu yolculuğu yapayalnız geçiren Werner Heinrich için on sekiz saatin nasıl bittiğini anlatmak oldukça güç.

Bergen, (her ne kadar Werner için sadece balık kokusundan ibaret olsa da) canlı bir şehirdi. Enfes günbatımlarında, mor pembe ve sarının her tonu görülebilirdi. Yine de eski balıkçı şehri Bryggen, hansa döneminden beri alman ruhunu koruduğundan teğmene daha tekin bir hava vermişti. Werner şehri
yalnız başına biraz turlayarak fløyen'e tırmandı. Sanatoryumun misafirhanesine kayıt oldu ve bahçesine çıktı. Enfes bir liman manzarasına karşı tedavi olmakta olan hastaları inceleyerek boş bulduğu bir banka oturdu. Sonra, "Oh harika" diye düşündü. "Milletin savaşta kıçı kızarırken ben büyükannemle burda örgü öreceğim" Sonra kendine az yaşlı olan bir isveçli hasta bularak hiç hatırlamaya değmeyen bir tür muhabbete girdi. Savaşın seyri, alman denizaltıları, amerika ile ilgili falan.

Akşam yemeği ağır hastalara sanatoryum'da verilmeliydi ama Werner'in hasta olduğu dahi şüpheliydi. Güzel bir sivil takım düzdü kendisine. Koyu renk bir kravat. Yakaları dik keten bir gömlek ve tiril tiril siyah ceket - pantolonla mat siyah iskarpinler seçti. Sonra kente inerek yemek yiyeceği bir yer aradı.

Mjollnir o zamanlar güzel bir lokantaydı denilebilir. Burayı isveçli bir kadın işletiyordu ama kendisini arada bir görenler ancak olurdu. Onun yerine sigara ve gül satan (ikisi de norveç'te azdı) genç hanımlar, bu lokalin
sahibesinden hep daha çok hatırlanmıştır.

Lokale girip kendine denize nâzır bir yer beğenmişti. İçeride yalnızdı. Yüzü çilli norveçli bir kızdan kibrit satın aldı. Kendine smaskribbe, roesti, ve jule birası ısmarladı. Beklemeye koyuldu. Günbatımından sonra gelen kuzey rüzgarı lokalin içinde dönerek esiyordu. Pencereyi kapatmak için ayağa kalkacağı sırada birden kıyamet koptu. Düşen tabak, bardağın ve (hatta sürahinin) sesiyle Werner olduğu yere çakıldı. Savaştan gelen kimseler için
böyle gürültüler hiç.. ama hiç tekin değildir.

Kafasını çevirdiğinde garsonu özürler falan dileyerek yerde bulacağını sanmıştı ama yanılıyordu. Onun yerine son derece şık giyinmiş otuzlarının sonlarında bir hanımı kendine bakarken buldu. Bu Mjolnir'in sahibi olacak kadın olmalıydı. "-Ziyanı yok" diyerek kendisini rahatlatmak için gülümseyerek birşeyler söylemeye kalktı ama o da ne! kadının onu duyduğu falan yoktu. Öyle dikildiği yerden, ince uzun bir deniz feneri gibi ona bakıyordu. Werner bir sorun olduğunu hissederek ayağa kalktı. Kadın, adamın her hareketini izliyordu.

"-Werner Heinrich! Teğmen!" diye kendisini tanıtmaya çalıştı. Saniyeler süren bakışmanın ardından kadın nihayet teğmene yumuşamış göründü. El sıkıştılar ve kadın bütün o kırılmış tabak çanağın üstünden atlayarak Werner'in masasına oturdu. Genç teğmen, zarif kadının Mavi-yeşil gözlerini kendine sapladığını ve çevirip durduğunu rahatsız bir şekilde hayal etti. Açıkçası kadının bir derdi varsa -ki bunu bilmiyordu- anlatmış olmasını dilerdi.

"-Fraulein'ın bir sorunu olmalı ki beni öldürecekmiş gibi bakıyor" dedi Werner gülümseyerek.

"-Aksine sizi çok yakından tanıdığım birine benzetiyorum teğmen, acaba nerelisiniz?" dedi kadın.

"-Ailem Avusturyalıdır" dedi Werner Heinrich. "-Ama bugünlerde her yer Almanya oldu. Sigara almaz mısınız?"

Werner kadının sigarasını yakarken tavrını önce komik buluyordu. Ama sonra tehlikeli bulmaya başladı. Hanım durmadan sorular soruyor, Almancayı da diğer birçok dil gibi kusursuz konuşuyordu. Bölge tarihi hakkında muazzam bir bilgisi vardı bu kadının. Sonra kendini Aethel olarak tanıtan hanımın nedense gözleri doldu. İkinci bir sigarayı beceriksizce dudaklarına götürürken Werner anlamayarak sigarayı yaktı. Kadın uzun mantosunu teğmenin de yardımıyla giyerek dışarı çıkmak istediğini söyledi. Deli gibi aç olan Werner Heinrich sıklımaya da başlasa kadının çekiminden kurtulamıyordu. onda hiç anlamadığı bir şey vardı. Tanıyor gibiydi. Ama nereden.

Birlikte karanlık balık pazarını geçerek yağmurla ıslanmış rıhtıma vardılar. Kadın birden ona döndü. Werner heyecanlanmıştı. "-Eee" dedi. "-Şimdi ne olacak?"

Ve kadın kendisinden hiç beklenilmeyen yüce bir sesle konuşmaya başladı. Anlaşılmasa bile her kelimesi insanın ruhuna işliyordu. Kelimeler zamanı aşarak Alman teğmenin yüzüne sert tokatlar indiriyordu. Werner sendeleyerek
düştü. Aklı karmakarışık olmuştu. Sonra kadın dimdik durarak ona şöyle seslendi:

"Şimdi bana bak Beomund oğlu Beolfwyn!, Âraf'ın isimsiz ruhu Jherein!, Şafakta vurulan Gerard Coutances!... Her isminle sesleniyorum sana! Beni gör!"

Sözlerin gücüyle geriye savrulan genç teğmeni bilmediği hatıralar allak bullak etmişti. Zamandan da eski bir hikayenin başrolünde gibi hissediyordu şimdi kendini. Kadının dediği her ismi tanıyor ama rüyadan uyanınca sanki o rüyayı gördüğünü inkar eden bir adam gibi kabullenemiyordu. Zayıf bile olsa bu çağdaki geçmişi onu delilikten koruyordu. Sonra Werner sendeledi. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Bergen sokaklarında ağlamak herkes için iç rahatlatıcı olmuştur zaten. Werner de rahatladı. Uzakta kalan geçmişini gözyaşlarına tutunarak buldu. Sonra kadına tekrar baktı.

Aşk onu öylesine bir hızla ele geçirdi ki dünya bir süre yavaşlamıştı. Umutların ötesinden çıkıp en gizli hayallerindeki bir heykeldi bu kadın. Bazen rüyalarında onu gördüğünü sanır ama ne olduğunu bilemezdi. Onu
düşünerek doğduğunu biliyordu. Onu düşünerek öleceğini de... İşte Werner o zaman ağladı. Ağlarken timsah gibi sürünmekte olduğu paket taşlı kaldırımdan yavaşça yükseldi. Kadına yürüdü. Ve orada meleklerin dikkatli gözleri
altında kavuştular. Dünya ölmek üzereyken umut yeni bir filiz verdi.

Sabahın ilk ışıklarına kadar bu şehirden bile eski iki aşık bölük pörçük hikayelerini birleştirdiler. Birbirlerini asla doymadan ama nazikçe öptüler .. Kah adam kadının dizlerine yatmış, kah kadın adamın kollarında uyuklamıştı. Mutlulukları o sabahın güneşi kadar parlaktı. Werner ve artık adını artık gizlemeyen Eldrith, Mjollnir'in üst katındaki kadına ait odaya girdiler. Giyinik bir halde yatağa uzandılar. Sarılmıyor olmak öylesine büyük bir korkuydu ki ne kadar bir süre orada sarılmış halde bulunduklarını bu hikayede okuyamazsınız.

Ve sonra beklenmedik bir şey oldu. Odanın penceresinin iki yanında olan iki sandalyede iki adamı oturur buldular. Bunlar zamanın ötesinden beri kendilerini izlemekle görevlendirilmiş meleklerdi. Yaşlı gözüken ve yüzünde hiçbir ifade okunamayan Dirhael solda oturuyordu. Yeşil bir alman üniforması içindeydi ve bacak bacak üstüne atmıştı. Diğer sandalyede ise onlara korkutucu ama vahşi bir güzellikte bakan siyah SS üniformalı Semiel duruyordu. Sonra Dirhael konuştu:

"-Ey adam!" dedi. "Günlerinizin sonuna vardınız ve hakkınızda verilen hüküm dolmuş görünmekte. Yaradanın lütfu size son kez bahşedilecek. Belli ki kavuşmuş olduğunuz günün ertesinde ayrılmak istemezsiniz. Ama kulak verin diyeceklerimize" ve sonra Korkunç Semiel konuşmaya başladı.

"-Sevenleri ayırmaya biz meleklerin ve hatta güçlü Lucifer'in bile gücü yetmez. Bunu ancak iyi bir amaç uğruna kendiniz yaparsınız. Bugün kavuşur ve hükmü tamamlarsanız önünüzdeki yıllar size dalgalar gibi çarpacaktır.
Gelecek savaşların yıkımı ve ölenlerin ağıtları mutluluğunuzu gölgeleyecek, çocuklarınızı sakat bırakacaktır"

"-Ne demek istiyorsun melek?" dedi Werner Heinrich. "-Birbirimize yüzyıllar sonra kavuştuk, ne diye şimdi onu bırakacakmışım?"

"-Zira" diye devam etti Dirhael, "-Aşkınızın aşamayacağı kederler zamanıdır. Size tavsiye veririz biz. Zorlamayız. Buradan çıkarken birinizi almamıza müsaade buyurursanız gelecekte aşkınız belki güvende olabilir."

"-Ama olmayabilir de" diye tamamladı Semiel.

"-Her hal-ü kârda buradan bizimle çıkacak olan ölecek ve gelecekte tekrar diğeriyle karşılaşmak üzere doğacaktır." dedi Dirhael

"-Ya burada kalan kişiye ne olacak?" diye sordu Eldrith.

"-Yaşı buraya girdiği anki gibi kalacak ve asla yaşlanmayacaktır. Dünyayı dolaşarak eşini arayacak ancak bu sürede dinlenemeyecektir." dedi Semiel ruhsuzca.

Odaya sessizlik çöktü. İki aşık birbirlerini çok özlemişti ve bu melekleri çok kederlendiriyordu. Ancak dünya daha büyük kederlere gebeydi ve zaman gitgide azalıyordu. "-Ne diyorsun yaşlı olan?" dedi Semiel kadına dönerek. Seçim hakkı senindir.

Eldrith bu soruyla karşılaştığında dünyada tam 144 yıldır yürüyordu. Her bir gününü de sevdiği adamı arayarak geçirmişti. Çok yorgundu. Çok bunalmıştı. Ne kadar aşık da olsa genç değildi. Bedeni kusursuz bile olsa içinde kuruyan bir ağaç vardı. Sevdiğinin kollarında bir süre düşündü. Fedakarlık etmeye karar verdi.

"-Ben" dedi "-Sizle bu odadan çıkıp gideceğim. Werner burada gençliğiyle kalacak."

Melekler başlarını eğerek kabullendiler. Çiftin vedalaşması yürek parçalayan bir sahneydi. Hiç zorlanmadan ağlıyorlardı. Sonra Semiel ayağa kalkarak kadının elini tuttu. Beraberce dışarı çıktılar.

O gün,

Ertesi gün,

Daha sonraki birkaç gün,

Werner Heinrich o odadan asla çıkmadı. Görevi ağırdı. Onu bu dünyada savaştan sonra arayacaktı. Henüz doğmamış birini nasıl arayacağını düşünerek pencereden yağmurun altındaki Bergen şehrini izledi.

 

          Serkan "Anglachel_" NAYIR

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim