Hikaye

Serkan "Anglachel_" NAYIR

Unfinished Tales - 3

İmparator günbatımında haritanın üzerine eğilmişti. Karşılarına çıkmış denli bir gücü devirebilirler miydi?

İki gün at üstünde karış karış tüm çevreyi gezinmişti. Savaş çoktan patlamıştı ama asıl çarpışmanın geçeceği yere karar vermek zordu. Haritada Kobelnitz, Sokolnitz, Telnitz köyleri üzerinde gözleri dolandı. Austerlitz yazısını gördü ardından. Bunu birkaç kez kendi kendine tekrarladı. Sonra gülümsedi.

Napoleon'un Grande Armee'si devrimin çocuklarıydı. Giyotinin sayısız kez düşüp kalktığı terör dönemini hatırlıyorlardı. Krallara ölüm diyerek kralları devirmişler, kimbilir hangi garip kaderle yine bir imparator sancağı altında savaşa girmişlerdi. Bu imparator asla geçilmeyen versailles parmaklıklarının ardındaki güneşin oğlu değildi. Korsikalı yarı asil bir adamın oğluydu. Ve Yüzbaşı olarak orduya girmişti. Ama şimdi imparatordu. Önemli olan buydu.

Bir gün kendileri de Fransa mareşali veya imparator olabilirler miydi? Belki... Devrim şimdiden çok şeyi değiştirmişti bile.

O sırada 22 yaşında olan topçu subayı Gerard Coutances, tüm o omzu zengin sırmalarla dolu mareşaller harita üzerine eğilmişken 11 parça topuyla Ulm yönünden Austerlitz tepelerine yürüyordu. Subaylardan mesafeyi korumaları ve gece yolculuk yapmaları istenmişti. İşin aslı Grande Armee doğduğu günden beri hep bir yerlere yürümüştü. Yemeksiz, yataksız ve rahat yüzü görmeden tüm Avrupayı geçiyorlardı. Gerard'ın yaşlı kahverengi atı dört gündür
yürümekten kendini zor taşır hale gelmişti. Askerler ise 8 librelik ağır topları cepheye sürüklerken susuzluktan yere yığılır olmuşlardı. İki atı, altı adamı ve bir havan topunu kaybederek Austerlitz'e ulaştılar. Bernadotte'un birinci kolordusu ait olduğu tepelerde yerini almıştı. Askerler yorgundu ama savaşın çılgınlığıyla ayaktaydılar. Takımın üç subayı ise nöbetleşe uyuyorlardı. Gece 03:40'ta Gerard'ın nöbeti bitti, ve (belki son) uykusuna dalmak için çadırına yöneldi. Kalın battaniyeler altına ellerini ovuşturarak girdi ve hemen uyudu.

Kader onu garip bir rüyanın içine attı.

Bir elinde tabancayla kaybettiği arkadaşlarını soluk soluğa ararken karanlık bir ormana dalıyordu rüyasında. İnce dallar yüzünü jilet gibi biçiyor ama geride onu kovalayan Avusturyalıların kahkahası yaklaşırken durmaya cesaret edemiyordu. Hava yarım bir ayın aydınlatabileceği kadar aydınlıktı. Yıldızlar seçilemiyordu. Ormandan çıkmaya ne kadar çalışırsa o kadar derinlere dalıyordu. Sonra kendi kalp atışlarının ve soluk alıp verişlerinin
arasında tekin bir ses duydu Gerard. Eğer sözcük böyle tarif edilebilseydi yerinde olurdu. Gerard günüz gözüyle bu sesi duysaydı kendisinin ona bağırdığını düşünürdü ama rüyalarda her şey tersten işliyor olsa gerek.

Sese doğru tabancasının horozunu kaldırarak ilerledi. Gerekirse ölürdü ama sesin kaynağını bulmadan olmayacaktı bu. Pencereleri sıkıca örtülmüş bir kulübe gördü rüyada. Gerçekliği ve korkunçluğu karşısında dudaklarını ısırdı. Tüylü Trikorn şapkasını başından alarak yüzünü yelpazeledi. Kapısına doğru yürürken kalbi davul kadar kadar güçlü çarpıyordu. Sağ elinde
tabancası olduğu halde yarım açılmış kırık kapıyı sol eliyle iteledi. İçeride gördüğü manzaraya hayret ederek kapıda kilitlendi.

Genç bir hanım vardı karşısında, kucağında da kızı. Karanlıkta yüzü seçilemiyordu annenin ama korkmuş olduğu belliydi. Kumral saçlarını derli toplu tutan beyaz tülbent çamurla kirlenmişti. Elinde artık hiçbir ekmeği kesmeyecek kadar kör bir bıçak tutuyordu kapısında dikilen askere karşı. Kız ise gözlerini sıkı sıkı kapatmış sessiz duruyordu. Bu manzara karşısında Gerard'ın içi yumuşadı. kalbinin üzerine tatlı bir sıcaklık yürüdü. Dolu
tabancasını kemerine sokarak anne önünde diz çöktü. Sonra sönmekte olan meşalenin alevinde ona baktı.

Kim olduğunu doğduğundan beri biliyordu bu hanımın. Çocukluğunda kopuk hikayeler anımsıyor ama bir türlü onları yakalayamıyor, birleştiremiyordu. Gençliğinde uykuda konuşurken annesi onu dinleyip anlam verememişti. Şimdi tüm hikayeler birleşmeye, bir düzen oluşturmaya başlıyordu. Korkusu meraka dönmeye başlamış olan kıza dolu gözlerle uzun uzun baktı. Ellerini avcunun içine alarak öptü. Sonra unutulup gitmiş ve bir gün hepimizin anımsayacağı bir dilde seslendi ona.

Gerard'ın nöbeti tekrar gelirken onu uyandırmaya gelen asker komutanının uykusunda konuştuğunu anlamış, ne söylediğini duymak için yaklaştığında kontrolünü kaybederek gözyaşlarıyla kendini yere atmıştı. Bilmediği diyarlara ait ama duygu yüklü bir şarkıyı dinleyen gurbetçi gibi uzaktaki ailesini özlemişti. Uzaklık ve özlem gibi kavramlar öyle büyük bir şiddette yüzüne çarpıldı ki asker oracığa yığılıverdi. Gerard Coutances askerin
yanıbaşında ondan habersiz uyandığında Kobelnitz istikametinden Rus-kazak topçuları ilk atışlara başlamıştı.

Hava dehşetli ayazdı. Dörtnala karargahtan gelen tüylü şapkalı bir onbaşı, düşmanın hareketlerini ve mevcut konumunu bildiren haritayı emirlerle birlikte ikinci komutan Jernac'a iletirken Gerard ceketinin düğmelerini ilikledi. Saçlarını yana tarayarak alnında biriken teri sildi. Sonra eline bir dürbün geçirerek birkaç kilometre ilerisinde konum almaya başlayan
düşmanı inceledi. Aklı ise hep gerideydi. Onu geriye çağıran korkunç bir şeyler vardı.

On bir parça topun ve ikinci kolordunun nizam almaya başlamış yirmi dört topunun da hizalanmasıyla düşman piyadesi menzile giriyordu. Havada bağrışmalar, yanan fitillerin parlak alevleri ve barut kokusu vardı. Birden gümbürdemeye başlayan sol cenah toplarıyla birlikte Coutances'in takımı da atışlara başladılar, Topların gürleyişleri her yanı sardı. Austerlitz savaşı fransız merkez grubuna yayılarak bir çatışmadan savaşa dönüyordu. İmparator planlarını yapmıştı.


Tüm o dumanların arasında Gerard Coutances savaşı düşünemiyordu. Bir gecede bu artık onun savaşı olmaktan çıkmıştı. Gerideki sıhhiye çadırının üzerinden Ulm yönüne bakıyordu. Oraya gitmesi gerektiğini düşündü. Zira Ulm onu çağırıyordu. Kalbi heyecandan yerinde duramıyor. Emirlerini gecikmeli olarak veriyordu. Bir süre sonra emir falan vermedi. Doğruca çadırına koştu. Kılıcını kınına sokarak yerdeki bir sandıktan bir çift tabanca ve iki kese barut aldı. Barutluğu boynuna çapraz asarak atına atladı ve herkesin şaşkın bakışları altında atını Ulm yoluna sürdü. Fransa, kendi tarihinin en büyük zaferine yürürken zaferi dün en çok arzulayan subay bundan kaçıyordu. Bulacağı şey tüm savaşlardan, tüm askerlerden ve tüm zaferlerden daha tatlı olacaktı.

Hislerini izleyerek bir saat kadar batıya at sürdü. Yoldaki subaylara haberciymiş de gerideki Mareşal Bessier'e haber götürüyormuş gibi davrandı. Sonra aklı onu sağa gitmeye yöneltti. Atını hemen sağa çevirerek auber gölü yakınlarında rüyasındaki sembolleri aramaya başladı. Ne garip bir tesadüftü ki başına gelenler bir süre sonra rüyasının içinde at sürüyordu sanki. Geceleyin düşler ülkesinde yayan olarak koşturduğu bu yolda şimdi atını dörtnala çuruyordu. Aynı işaretleri gördü. kara bir ağaç, boz bir tepe ve tümüyle rüyasındaki gibi olmayan virane bir kulübe. Kalbi çarparak atından indi. Ayakları adeta yere değmiyordu. Az sonra hayatını anlamlandıracak bir şey görecekti.

Neden sonra birşeylerin ters gittiğini anladı. Bir iki adım atınca kulübeden almanca bağrışmalar yükseldiğini duydu. Kahkahalar onları izledi. Gerard hemen iki tabancasını çekerek pencere pervazına kadar ilerledi. Üç adam gördü içeride. Fransızların D'autriche dediği avusturyalı askerlerdi bunlar. Bir keşif koluydular. Şansını iyice zorladığını düşünen Teğmen Coutances içeriye girmeden derin bir nefes aldı. Sonra herşey bir anda oldu.

Kapıda kendisini gören ilk Avusturyalı ne olduğunu anlamamıştı. Kuru bir gürültü sonrasında gırtlağına giren bir kurşunla geriye doğru uçtu. Gerard'ın sol elindeki tabanca odanın en ucunda şaşkınlıktan dilini yutan genç askerin kalbini gösterdi. Bir diğer patlamayla o da olduğu yere yığılırken sağdaki son Avusturyalı er tüfeğini beceriksizce Fransıza doğrultmakla meşguldü. Ağzına isabet eden tabancanın kabzasıyla kendinden geçti. Baygın haldeyken kafasının dağıldığını anlamayacak kadar şanslı bir askerdi.

Gerard Coutances dumanın ve uğultunun dağılmasını beklerken cesetler arasında yüzükoyun duran bir kadın gördü. İçi ezildi. Tüm çabaları boşuna gitmişti şimdi. Kendisini en kötüsüne hazırlayarak kadının omzundan tuttu ve cesedi döndürdü. Fakat o da ne? Bu rüyasındaki kız değildi. Yüzü daha farklıydı. Evet, mekan doğruydu, ama kişiler yanlıştı. Orada nasıl bir
şeytanlık döndüğünü anlamadan Gerard bir tabancası elinde sandalyeye çöktü. Sonra odanın ucunda dizlerini karnına çekip gözlerini ve kulaklarını sımsıkı kapatmış küçük bir kız gördü. Gördüğü anda da kaderini anladı. Gözleri dolarak kadersizliğini inceledi.

Rüyası onu aldatmıştı. Yirmi yıl sonra bu odaya giriyor olsaydı rüyasındaki sahne belki gerçek olacaktı. Nitekim hayallerindeki kız henüz dokuz sonbahar bile görmemişti. Daha hiçbirşey anımsayamayacak kadar küçük bir çocuktu. Gerard ne yapması gerektiğinden haberdar olarak ayağa kalktı. Tabancasını sağa doğru fırlattı ve eldivenlerini çıkardı. Sonra masum küçük köylü kızının önünde diz çöktü. Yanaklarını elleriyle tutarak onun kendisini
görmesini sağladı. Âraf'ın tozlu düzlüklerinde öğretilen cümleyi artık tümüyle hatırlıyordu. Bunu sanki bir ninniymiş gibi kıza söylerken kız hiç kıpırdamadı. Ancak ona sanki babasıymış gibi sarıldı. Bu hikayede anlatılması gereksiz bir zaman boyunca ölmüş anne, Avusturyalı cesetler, küçük Eldrith ve Gerard Coutances sessizlik içinde beklediler.

Gerard küçük Eldrith'e şöyle dedi. "-Canım! Kehanetin hala üzerimizde. Başka dünyalar gördük. Ama görünen o ki burada kavuşamayacağız. Ve şimdi ben geleceği sana söyleyeceğim. Beni iyi dinle."

Eldrith uslulukla başını "olur" anlamında salladı.

"-Birazdan seni de alarak Bernadotte garnizonuna gideceğim. Orada sana bakarlar. Mareşal iyi biridir. Sakın korkma. Beni sabah olmadan kurşuna dizecekler, zira savaşta korkaklık gösterdim. Ama bu hayatın sona ermeden son bir kez daha karşılaşacağız. Eğer Tanrı bu sefer izin verirse geleceğimiz önünde engel olmaz"

Eldrith başını tekrar olur anlamında sallarken ağlıyordu.

Akşam İmparator Napoleon Austerlitz'de bugün dahi hatırlanan bir zafer kazanan ordusuna şöyle dedi: "Sizler! İki imparator ve doksan bin kişiyi dört saatte parçalayan askerler! İleride 'işte cesur biri' diye anılmak için tek yapmanız gereken 'Ben Austerlitz'de savaştım' demektir."

Ama tüm askerler Austerlitz de savaşacak kadar cesur değildi. Gerard Coutances ertesi sabah kısa bir yargılamadan sonra bir direğe bağlandı ve 8 kişilik bir idam mangasının önünde korkaklıktan kurşuna dizildi. Ölmeden son isteği "kızına" iyi bakılmasıydı. Mareşal Jean Baptiste Jules Bernadotte çocukları severdi ve bu işi bizzat üzerine aldı. Genç teğmenin kızının bakımını üstlendi. Eldrith Mareşal ile birlikte bilmediği bir başka hayata sürükleniyordu.

İki kere kaybettiği bir adamı tekrar bekleyecekti...
 

          Serkan "Anglachel_" NAYIR

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim