İmparator günbatımında haritanın üzerine eğilmişti. Karşılarına
çıkmış denli bir gücü devirebilirler miydi?
İki gün at üstünde karış karış tüm çevreyi gezinmişti. Savaş çoktan
patlamıştı ama asıl çarpışmanın geçeceği yere karar vermek zordu.
Haritada Kobelnitz, Sokolnitz, Telnitz köyleri üzerinde gözleri
dolandı. Austerlitz yazısını gördü ardından. Bunu birkaç kez kendi
kendine tekrarladı. Sonra gülümsedi.
Napoleon'un Grande Armee'si devrimin çocuklarıydı. Giyotinin sayısız
kez düşüp kalktığı terör dönemini hatırlıyorlardı. Krallara ölüm
diyerek kralları devirmişler, kimbilir hangi garip kaderle yine bir
imparator sancağı altında savaşa girmişlerdi. Bu imparator asla
geçilmeyen versailles parmaklıklarının ardındaki güneşin oğlu
değildi. Korsikalı yarı asil bir adamın oğluydu. Ve Yüzbaşı olarak
orduya girmişti. Ama şimdi imparatordu. Önemli olan buydu.
Bir gün kendileri de Fransa mareşali veya imparator olabilirler
miydi? Belki... Devrim şimdiden çok şeyi değiştirmişti bile.
O sırada 22 yaşında olan topçu subayı Gerard Coutances, tüm o omzu
zengin sırmalarla dolu mareşaller harita üzerine eğilmişken 11 parça
topuyla Ulm yönünden Austerlitz tepelerine yürüyordu. Subaylardan
mesafeyi korumaları ve gece yolculuk yapmaları istenmişti. İşin aslı
Grande Armee doğduğu günden beri hep bir yerlere yürümüştü.
Yemeksiz, yataksız ve rahat yüzü görmeden tüm Avrupayı geçiyorlardı.
Gerard'ın yaşlı kahverengi atı dört gündür
yürümekten kendini zor taşır hale gelmişti. Askerler ise 8 librelik
ağır topları cepheye sürüklerken susuzluktan yere yığılır
olmuşlardı. İki atı, altı adamı ve bir havan topunu kaybederek
Austerlitz'e ulaştılar. Bernadotte'un birinci kolordusu ait olduğu
tepelerde yerini almıştı. Askerler yorgundu ama savaşın
çılgınlığıyla ayaktaydılar. Takımın üç subayı ise nöbetleşe
uyuyorlardı. Gece 03:40'ta Gerard'ın nöbeti bitti, ve (belki son)
uykusuna dalmak için çadırına yöneldi. Kalın battaniyeler altına
ellerini ovuşturarak girdi ve hemen uyudu.
Kader onu garip bir rüyanın içine attı.
Bir elinde tabancayla kaybettiği arkadaşlarını soluk soluğa ararken
karanlık bir ormana dalıyordu rüyasında. İnce dallar yüzünü jilet
gibi biçiyor ama geride onu kovalayan Avusturyalıların kahkahası
yaklaşırken durmaya cesaret edemiyordu. Hava yarım bir ayın
aydınlatabileceği kadar aydınlıktı. Yıldızlar seçilemiyordu.
Ormandan çıkmaya ne kadar çalışırsa o kadar derinlere dalıyordu.
Sonra kendi kalp atışlarının ve soluk alıp verişlerinin
arasında tekin bir ses duydu Gerard. Eğer sözcük böyle tarif
edilebilseydi yerinde olurdu. Gerard günüz gözüyle bu sesi duysaydı
kendisinin ona bağırdığını düşünürdü ama rüyalarda her şey tersten
işliyor olsa gerek.
Sese doğru tabancasının horozunu kaldırarak ilerledi. Gerekirse
ölürdü ama sesin kaynağını bulmadan olmayacaktı bu. Pencereleri
sıkıca örtülmüş bir kulübe gördü rüyada. Gerçekliği ve korkunçluğu
karşısında dudaklarını ısırdı. Tüylü Trikorn şapkasını başından
alarak yüzünü yelpazeledi. Kapısına doğru yürürken kalbi davul kadar
kadar güçlü çarpıyordu. Sağ elinde
tabancası olduğu halde yarım açılmış kırık kapıyı sol eliyle
iteledi. İçeride gördüğü manzaraya hayret ederek kapıda kilitlendi.
Genç bir hanım vardı karşısında, kucağında da kızı. Karanlıkta yüzü
seçilemiyordu annenin ama korkmuş olduğu belliydi. Kumral saçlarını
derli toplu tutan beyaz tülbent çamurla kirlenmişti. Elinde artık
hiçbir ekmeği kesmeyecek kadar kör bir bıçak tutuyordu kapısında
dikilen askere karşı. Kız ise gözlerini sıkı sıkı kapatmış sessiz
duruyordu. Bu manzara karşısında Gerard'ın içi yumuşadı. kalbinin
üzerine tatlı bir sıcaklık yürüdü. Dolu
tabancasını kemerine sokarak anne önünde diz çöktü. Sonra sönmekte
olan meşalenin alevinde ona baktı.
Kim olduğunu doğduğundan beri biliyordu bu hanımın. Çocukluğunda
kopuk hikayeler anımsıyor ama bir türlü onları yakalayamıyor,
birleştiremiyordu. Gençliğinde uykuda konuşurken annesi onu dinleyip
anlam verememişti. Şimdi tüm hikayeler birleşmeye, bir düzen
oluşturmaya başlıyordu. Korkusu meraka dönmeye başlamış olan kıza
dolu gözlerle uzun uzun baktı. Ellerini avcunun içine alarak öptü.
Sonra unutulup gitmiş ve bir gün hepimizin anımsayacağı bir dilde
seslendi ona.
Gerard'ın nöbeti tekrar gelirken onu uyandırmaya gelen asker
komutanının uykusunda konuştuğunu anlamış, ne söylediğini duymak
için yaklaştığında kontrolünü kaybederek gözyaşlarıyla kendini yere
atmıştı. Bilmediği diyarlara ait ama duygu yüklü bir şarkıyı
dinleyen gurbetçi gibi uzaktaki ailesini özlemişti. Uzaklık ve özlem
gibi kavramlar öyle büyük bir şiddette yüzüne çarpıldı ki asker
oracığa yığılıverdi. Gerard Coutances askerin
yanıbaşında ondan habersiz uyandığında Kobelnitz istikametinden
Rus-kazak topçuları ilk atışlara başlamıştı.
Hava dehşetli ayazdı. Dörtnala karargahtan gelen tüylü şapkalı bir
onbaşı, düşmanın hareketlerini ve mevcut konumunu bildiren haritayı
emirlerle birlikte ikinci komutan Jernac'a iletirken Gerard
ceketinin düğmelerini ilikledi. Saçlarını yana tarayarak alnında
biriken teri sildi. Sonra eline bir dürbün geçirerek birkaç
kilometre ilerisinde konum almaya başlayan
düşmanı inceledi. Aklı ise hep gerideydi. Onu geriye çağıran korkunç
bir şeyler vardı.
On bir parça topun ve ikinci kolordunun nizam almaya başlamış yirmi
dört topunun da hizalanmasıyla düşman piyadesi menzile giriyordu.
Havada bağrışmalar, yanan fitillerin parlak alevleri ve barut kokusu
vardı. Birden gümbürdemeye başlayan sol cenah toplarıyla birlikte
Coutances'in takımı da atışlara başladılar, Topların gürleyişleri
her yanı sardı. Austerlitz savaşı fransız merkez grubuna yayılarak
bir çatışmadan savaşa dönüyordu. İmparator planlarını yapmıştı.
Tüm o dumanların arasında Gerard Coutances savaşı düşünemiyordu. Bir
gecede bu artık onun savaşı olmaktan çıkmıştı. Gerideki sıhhiye
çadırının üzerinden Ulm yönüne bakıyordu. Oraya gitmesi gerektiğini
düşündü. Zira Ulm onu çağırıyordu. Kalbi heyecandan yerinde
duramıyor. Emirlerini gecikmeli olarak veriyordu. Bir süre sonra
emir falan vermedi. Doğruca çadırına koştu. Kılıcını kınına sokarak
yerdeki bir sandıktan bir çift tabanca ve iki kese barut aldı.
Barutluğu boynuna çapraz asarak atına atladı ve herkesin şaşkın
bakışları altında atını Ulm yoluna sürdü. Fransa, kendi tarihinin en
büyük zaferine yürürken zaferi dün en çok arzulayan subay bundan
kaçıyordu. Bulacağı şey tüm savaşlardan, tüm askerlerden ve tüm
zaferlerden daha tatlı olacaktı.
Hislerini izleyerek bir saat kadar batıya at sürdü. Yoldaki
subaylara haberciymiş de gerideki Mareşal Bessier'e haber
götürüyormuş gibi davrandı. Sonra aklı onu sağa gitmeye yöneltti.
Atını hemen sağa çevirerek auber gölü yakınlarında rüyasındaki
sembolleri aramaya başladı. Ne garip bir tesadüftü ki başına
gelenler bir süre sonra rüyasının içinde at sürüyordu sanki.
Geceleyin düşler ülkesinde yayan olarak koşturduğu bu yolda şimdi
atını dörtnala çuruyordu. Aynı işaretleri gördü. kara bir ağaç, boz
bir tepe ve tümüyle rüyasındaki gibi olmayan virane bir kulübe.
Kalbi çarparak atından indi. Ayakları adeta yere değmiyordu. Az
sonra hayatını anlamlandıracak bir şey görecekti.
Neden sonra birşeylerin ters gittiğini anladı. Bir iki adım atınca
kulübeden almanca bağrışmalar yükseldiğini duydu. Kahkahalar onları
izledi. Gerard hemen iki tabancasını çekerek pencere pervazına kadar
ilerledi. Üç adam gördü içeride. Fransızların D'autriche dediği
avusturyalı askerlerdi bunlar. Bir keşif koluydular. Şansını iyice
zorladığını düşünen Teğmen Coutances içeriye girmeden derin bir
nefes aldı. Sonra herşey bir anda oldu.
Kapıda kendisini gören ilk Avusturyalı ne olduğunu anlamamıştı. Kuru
bir gürültü sonrasında gırtlağına giren bir kurşunla geriye doğru
uçtu. Gerard'ın sol elindeki tabanca odanın en ucunda şaşkınlıktan
dilini yutan genç askerin kalbini gösterdi. Bir diğer patlamayla o
da olduğu yere yığılırken sağdaki son Avusturyalı er tüfeğini
beceriksizce Fransıza doğrultmakla meşguldü. Ağzına isabet eden
tabancanın kabzasıyla kendinden geçti. Baygın haldeyken kafasının
dağıldığını anlamayacak kadar şanslı bir askerdi.
Gerard Coutances dumanın ve uğultunun dağılmasını beklerken cesetler
arasında yüzükoyun duran bir kadın gördü. İçi ezildi. Tüm çabaları
boşuna gitmişti şimdi. Kendisini en kötüsüne hazırlayarak kadının
omzundan tuttu ve cesedi döndürdü. Fakat o da ne? Bu rüyasındaki kız
değildi. Yüzü daha farklıydı. Evet, mekan doğruydu, ama kişiler
yanlıştı. Orada nasıl bir
şeytanlık döndüğünü anlamadan Gerard bir tabancası elinde sandalyeye
çöktü. Sonra odanın ucunda dizlerini karnına çekip gözlerini ve
kulaklarını sımsıkı kapatmış küçük bir kız gördü. Gördüğü anda da
kaderini anladı. Gözleri dolarak kadersizliğini inceledi.
Rüyası onu aldatmıştı. Yirmi yıl sonra bu odaya giriyor olsaydı
rüyasındaki sahne belki gerçek olacaktı. Nitekim hayallerindeki kız
henüz dokuz sonbahar bile görmemişti. Daha hiçbirşey anımsayamayacak
kadar küçük bir çocuktu. Gerard ne yapması gerektiğinden haberdar
olarak ayağa kalktı. Tabancasını sağa doğru fırlattı ve
eldivenlerini çıkardı. Sonra masum küçük köylü kızının önünde diz
çöktü. Yanaklarını elleriyle tutarak onun kendisini
görmesini sağladı. Âraf'ın tozlu düzlüklerinde öğretilen cümleyi
artık tümüyle hatırlıyordu. Bunu sanki bir ninniymiş gibi kıza
söylerken kız hiç kıpırdamadı. Ancak ona sanki babasıymış gibi
sarıldı. Bu hikayede anlatılması gereksiz bir zaman boyunca ölmüş
anne, Avusturyalı cesetler, küçük Eldrith ve Gerard Coutances
sessizlik içinde beklediler.
Gerard küçük Eldrith'e şöyle dedi. "-Canım! Kehanetin hala
üzerimizde. Başka dünyalar gördük. Ama görünen o ki burada
kavuşamayacağız. Ve şimdi ben geleceği sana söyleyeceğim. Beni iyi
dinle."
Eldrith uslulukla başını "olur" anlamında salladı.
"-Birazdan seni de alarak Bernadotte garnizonuna gideceğim. Orada
sana bakarlar. Mareşal iyi biridir. Sakın korkma. Beni sabah olmadan
kurşuna dizecekler, zira savaşta korkaklık gösterdim. Ama bu hayatın
sona ermeden son bir kez daha karşılaşacağız. Eğer Tanrı bu sefer
izin verirse geleceğimiz önünde engel olmaz"
Eldrith başını tekrar olur anlamında sallarken ağlıyordu.
Akşam İmparator Napoleon Austerlitz'de bugün dahi hatırlanan bir
zafer kazanan ordusuna şöyle dedi: "Sizler! İki imparator ve doksan
bin kişiyi dört saatte parçalayan askerler! İleride 'işte cesur
biri' diye anılmak için tek yapmanız gereken 'Ben Austerlitz'de
savaştım' demektir."
Ama tüm askerler Austerlitz de savaşacak kadar cesur değildi. Gerard
Coutances ertesi sabah kısa bir yargılamadan sonra bir direğe
bağlandı ve 8 kişilik bir idam mangasının önünde korkaklıktan
kurşuna dizildi. Ölmeden son isteği "kızına" iyi bakılmasıydı.
Mareşal Jean Baptiste Jules Bernadotte çocukları severdi ve bu işi
bizzat üzerine aldı. Genç teğmenin kızının bakımını üstlendi.
Eldrith Mareşal ile birlikte bilmediği bir başka hayata
sürükleniyordu.
İki kere kaybettiği bir adamı tekrar bekleyecekti...
Serkan "Anglachel_" NAYIR
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle