Hikaye

Serkan "Anglachel_" NAYIR

Unfinished Tales - 2

     Ve tanrı onları izledi.

Bu yer yaratıldığından beri Tanrı billurdan yapılma sarayından aşağı nadiren inmiş, Dünyaya bu denli yakın pek az olmuştu. Dünya ile ahireti ayıran sınırın çorak topraklarındaydı şimdi. Âraf'ta duruyordu. Yalnızdı.

Âraf'ı tanımlayacak kelimeler yazık ki az. Göklerinin ne renk olduğunu ve -eğer buna yaşam denirse- yaşamın nasıl olduğunu bize kimse dönüp anlatmamıştır. Rüyalarında üç krallığın da sınırlarını gezen Dante'nin aktardıkları hariç öte diyarlara ait bilgilerimiz pek yok. Boyunlarından zincire vurulmuş ve onun ağırlığı ile yalnız yere bakabilen insan sürüleri
bulunuyordu Âraf'ta. Günahkar insanlardı onlar. Ama Tanrı'nın merhametiyle cehennemin yalayan alevlerine atılmıyorlardı. Zira saf kötülüğün neferleri değildiler. Dünyaya, Tanrıya, aşka ve bir çok güzel addedilen şeye de hizmetleri olmuştu. Cennetin krallığında bu hizmetler günahları örterler.

Ve şimdi Tanrı, doğarken ölmüşlerin, söz verip tutmayanların ve kabahatlilerin oluşturduğu sıranın üzerinde bir dağdaydı. Bağdaş kurmuş oturuyordu. Cennette her daim yeni nehirler ve ılık güneşler bulunurdu. Değişim hep vardı. Ama Âraf hep aynı kalırdı. Burası zamanın ötesinde ne ise berisinde de öyleydi. Sevaplarıyla umutlanan, günahlarından utanan insanların değişime ihtiyaçları olamazdı. Tanrı o gün insanlara tek tek bakarak her ruhu tanıdı. Hepsine merhamet gösterdi. Bu hikayenin ulaşacağı zamanın çok ötesinde bilinmedik ihsanlar bahşedildi kendilerine. İnsanlar yere baktıklarında yeni bir umutla gülümsediler.

İki ruh sessiz kaldı.

Tanrı olsanız kusursuzluğun sürekli olmadığını görürdünüz. Tanrı kendisi kusursuz olduğu için tanrıydı. Ve kendi yaratımındaki kusurları eğer varsa bilirdi. Değişim dikkatini çekti ve gülümsemeyenleri gördü. Onları inceledi. Hikayeleri oldukça nadirdi. Buraya farklı bir yazgının hükmüyle, farklı zamanlarda gelmişlerdi. Bedenleri biçimsiz de olsa kız ve erkektiler. Birbirlerine doğmadan aşık edilmişlerdi. Dünyanın bu kısmında kalmaları
biçimsizliğin kaynağıydı. Âraf'ta sevenlerin bile şekilleri belirsizdir. Ve Tanrı onlara merhamet gösterdi. O ki, bu iki ruhun sevgilerini zamanın bilinmeyen bir kıyısında kendisi örmüştü. Oyuncak sandığında çok önce gözdesi olan bir oyuncağı yeniden bulan bir çocuk gibi içi burkuldu. Hayır! Bu iki ruh Âraf için çoktu. Onlara farklı bir kader biçecekti. Sonra başını göğe kaldırarak derin bir nefes aldı.

Dirhael ve Semiel adlı melekler tanrının çağrısını aldıklarında gümüş koruluğun üzerinde uçuyorlardı. Aniden havada duralayarak birbirlerine baktılar. Sonra gösterilen lütufa sevinerek hızla Ayna-gölün sularına daldılar. O zamanlar cennetin kapıları daha çoktu ve aşağı krallıklara, Âraf ve hatta Cehenneme açılan yollar bilinirdi. Melekler de böyle yaptılar.
Yüzleri ifadesiz ancak kendileri merak içindeydiler. Çünkü tanrıdan gelen direkt bir çağrı her melek için sevinç kaynağıydı. Yaratıcılarına her biri aşıktılar. Acaba bu ne olabilirdi. Âraf'ın verimsiz ovalarına varıncaya dek karanlık boşluklarda uzun uzun uçtular.

Tanrı'nın ardında belirdiklerinde onlara düşünceler ihsan edildi. Ölümle ayrılmış iki ruhun geleceğini kendilerine iletmek için getirilmişlerdi. İlk erkeğin ve erkeğin kemiğinden olan ilk kadının hikayesi cennette biliniyordu. Melek Samael'in düşüşü de her meleğin aklında yer etmişti. Melekler gözlerini kıstılar. Ölümlü insanlara, yaratanın iradesiyle saygı duyuyorlar ama güvenmiyorlardı. Tanrı, dağın üzerinde Dirhael'in omzuna dokunarak, "-Şüphesiz her şey bizdendir" buyurdu. Melekler tanrı önünde diz çökerlerken o dağın yamacından aşağı yürüyordu.

Melekler çorak tepenin yamacından güzel ve beyaz tüylü kanatlarını açarak aşağı süzüldüler. Karlar kadar beyaz ipekten kumaşlarla örtünmüşlerdi. Dirhael'in ifadesiz gözleri griydi. Saçlarında binlerce yılın getirdiği kırlıklar vardı. Semiel ise bir adalet meleği olarak kuzguni siyah saçlıydı. Dünyaları delen yeşil gözlerini başları eğik ruhlar üzerinde tutuyordu. O
suçu ve günahı anlardı ve denir ki onun nazarına tutulan pek az kimse bakışlarını kaçırmadan durabilmiştir.

Semiel yanyana durmakta olan kız ile erkeğe baktı. Boyunlarında asla çözemeyecekleri bir zincirle toprağa demirlenmişlerdi. Ne kafalarını yukarı kaldırıp onları gölgeleyen suretleri görebiliyor. Ne de boğazlarını sıkan tasmadan bir ses kurtarıp soru sorabiliyorlardı. Aşk bu diyarda dahi öyle güçlüydü ki nüfusu milyonları geçen Âraf'ta birbirlerini bulmuşlardı. Erkek
biçiminde olan ruh kızın elini tuttu, sıkıca kavradı. Dirhael bunu görerek gülümsedi.

"-Cennetten olma hayalleri var bu ikisinin şüphesiz. Ama yine aynı hayal değil midir ki sizin ırkınızı cennetten kovan? Şimdi takdir olundu ki buradan da ayrılmanız lazım gelir insanlar. Tez vakitte hem de" dedi melek.

Semiel ise bıçak gibi gözlerini kadına doğrulttu. Boyunlarındaki zincirler bir anlık bakışıyla koparak Âraf'ın susuz topraklarına savruldular. Kız hemen başını kaldırarak yıllardır merak ettiği çevresine bakındı. Yeni doğan günahsız bebeklerin cennet merdivenlerindeki kortejini gördü. Kırmızı gökyüzüne ve sonsuz.. sonsuz insan sıralarına baktı. Derin bir sessizlik vardı sessizlik ülkesinde. Sonra tekrar meleklere bakış attığında onların yanındaki adamın zincirlerini kırdıklarını gördü.

Şimdi Âraf'ta ayakta duran iki biçimsiz bedendiler. Aynada yekdiğerinin sureti gibiydiler. Melekler onlara doğru yürüdü. Semiel kızın bileğini tuttu, Dirhael ise erkeğin omzunu. Ve onları az evvel tanrının oturmuş olduğu tepeliğin kıyısına doğru taşıdılar. O tepedeki manzara ve ölmüşlerin sinir bozan düzeni ölümlüler için korkunçtu. Bakamayarak arkalarını döndüler. Sonra melekler konuşmaya başladı. hepimizin bildiği ama asla hatırlamadığı en yüksek lisanda şöyle dediler:

"-Sen kadın! Kehanetinin bu diyarda gücü olduğunu bilmez misin? Seni yaratan tanrın o kalbi sana umutsuz bir aşka saplayasın diye mi verdi? Ama şimdi merhamet görenlerdensin. Dünyaya döneceksin! Seçtiğin erkeğine kavuştuğun vakit hakkında ben ve Dirhael hüküm bildireceğiz. De ki: hakkımızda verilen içtihadı en karanlıklar bile bozamayacak. Böyle bildirdi Tanrımız"

Ve Dirhael erkeğe hitaben şöyle konuştu. "-Sen adam!" dedi. "-Kadınına ölümlü topraklarda kavuşacaksın. Ama bu bir kez olmayacak. Öyle çok sevdin ki onu, sana pek çok kavuşmanın sevinciyle pek çok kaybedişin kederi bağışlandı. Onu aldığın an aslında kaybettiğin an olacak. Siz ölümlülerin sevincinin elde edene dek olduğunu bilmez miyiz! unutma adam! bir şeyi elde
etmiş olmanın en kötü tarafı, artık o şeyi elde etmiş olmaktır"

Kadın ve adam meleklere ağlayarak baktılar çünkü üzerlerindeki hükmün pek çok hayat süreceğini anladılar. Burayı son görüşleri olmayabilir ve hatta daha kötü yerler de görebilirlerdi. Bu ikisine verilen ağır sorunu kaderleri ve aşklarıyla nasıl çözeceklerini bilemediler.

Ve orada, kısır topraklı Âraf'ın ortasında birbirlerine ruh olarak dokundular. Her bir kıvrımı, her çıkıntıyı ezberlemeye çalışır gibi. Sonra Dirhael erkeği omuzlarından tutarak dünyaya savurdu. Amansız kara boşluğun soğukluğu ve dünyaya girerken yanan ruhun acısını hissetti adam. Haykırarak ağlamaya başladı. Vücudu öylesine yanıyordu ki düşüşü onu öldürecekti. Sonra öyle çok ağladı ki kendisinin bir tünelde olduğunu farkedemedi. Bir ucunda ışık olan dünyanın tek girişiydi bu. Çıktığında çevresini göremiyor ve hala ağlıyordu. Etrafında birileri vardı ve güldüklerini hissetti.

Etraftakiler gülüyorlar, birbirlerini kutluyorlardı.
"-Bir oğlan!" dedi kendisini ayaklarından kavrayan buruşuk bir teyze. "-Bir oğlun oldu kızım"

Ağlaması kısa sürede bitip kendini sonsuz yorgunluğun getirdiği ulvi bir uykuya bırakırken henüz adı olmayan çocuk. Kadınını düşündü.

"O" şimdi neredeydi?


 

          Serkan "Anglachel_" NAYIR

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim