Bu yer yaratıldığından beri Tanrı billurdan yapılma sarayından aşağı
nadiren inmiş, Dünyaya bu denli yakın pek az olmuştu. Dünya ile
ahireti ayıran sınırın çorak topraklarındaydı şimdi. Âraf'ta
duruyordu. Yalnızdı.
Âraf'ı tanımlayacak kelimeler yazık ki az. Göklerinin ne renk
olduğunu ve -eğer buna yaşam denirse- yaşamın nasıl olduğunu bize
kimse dönüp anlatmamıştır. Rüyalarında üç krallığın da sınırlarını
gezen Dante'nin aktardıkları hariç öte diyarlara ait bilgilerimiz
pek yok. Boyunlarından zincire vurulmuş ve onun ağırlığı ile yalnız
yere bakabilen insan sürüleri
bulunuyordu Âraf'ta. Günahkar insanlardı onlar. Ama Tanrı'nın
merhametiyle cehennemin yalayan alevlerine atılmıyorlardı. Zira saf
kötülüğün neferleri değildiler. Dünyaya, Tanrıya, aşka ve bir çok
güzel addedilen şeye de hizmetleri olmuştu. Cennetin krallığında bu
hizmetler günahları örterler.
Ve şimdi Tanrı, doğarken ölmüşlerin, söz verip tutmayanların ve
kabahatlilerin oluşturduğu sıranın üzerinde bir dağdaydı. Bağdaş
kurmuş oturuyordu. Cennette her daim yeni nehirler ve ılık güneşler
bulunurdu. Değişim hep vardı. Ama Âraf hep aynı kalırdı. Burası
zamanın ötesinde ne ise berisinde de öyleydi. Sevaplarıyla
umutlanan, günahlarından utanan insanların değişime ihtiyaçları
olamazdı. Tanrı o gün insanlara tek tek bakarak her ruhu tanıdı.
Hepsine merhamet gösterdi. Bu hikayenin ulaşacağı zamanın çok
ötesinde bilinmedik ihsanlar bahşedildi kendilerine. İnsanlar yere
baktıklarında yeni bir umutla gülümsediler.
İki ruh sessiz kaldı.
Tanrı olsanız kusursuzluğun sürekli olmadığını görürdünüz. Tanrı
kendisi kusursuz olduğu için tanrıydı. Ve kendi yaratımındaki
kusurları eğer varsa bilirdi. Değişim dikkatini çekti ve
gülümsemeyenleri gördü. Onları inceledi. Hikayeleri oldukça nadirdi.
Buraya farklı bir yazgının hükmüyle, farklı zamanlarda gelmişlerdi.
Bedenleri biçimsiz de olsa kız ve erkektiler. Birbirlerine doğmadan
aşık edilmişlerdi. Dünyanın bu kısmında kalmaları
biçimsizliğin kaynağıydı. Âraf'ta sevenlerin bile şekilleri
belirsizdir. Ve Tanrı onlara merhamet gösterdi. O ki, bu iki ruhun
sevgilerini zamanın bilinmeyen bir kıyısında kendisi örmüştü.
Oyuncak sandığında çok önce gözdesi olan bir oyuncağı yeniden bulan
bir çocuk gibi içi burkuldu. Hayır! Bu iki ruh Âraf için çoktu.
Onlara farklı bir kader biçecekti. Sonra başını göğe kaldırarak
derin bir nefes aldı.
Dirhael ve Semiel adlı melekler tanrının çağrısını aldıklarında
gümüş koruluğun üzerinde uçuyorlardı. Aniden havada duralayarak
birbirlerine baktılar. Sonra gösterilen lütufa sevinerek hızla
Ayna-gölün sularına daldılar. O zamanlar cennetin kapıları daha
çoktu ve aşağı krallıklara, Âraf ve hatta Cehenneme açılan yollar
bilinirdi. Melekler de böyle yaptılar.
Yüzleri ifadesiz ancak kendileri merak içindeydiler. Çünkü tanrıdan
gelen direkt bir çağrı her melek için sevinç kaynağıydı.
Yaratıcılarına her biri aşıktılar. Acaba bu ne olabilirdi. Âraf'ın
verimsiz ovalarına varıncaya dek karanlık boşluklarda uzun uzun
uçtular.
Tanrı'nın ardında belirdiklerinde onlara düşünceler ihsan edildi.
Ölümle ayrılmış iki ruhun geleceğini kendilerine iletmek için
getirilmişlerdi. İlk erkeğin ve erkeğin kemiğinden olan ilk kadının
hikayesi cennette biliniyordu. Melek Samael'in düşüşü de her meleğin
aklında yer etmişti. Melekler gözlerini kıstılar. Ölümlü insanlara,
yaratanın iradesiyle saygı duyuyorlar ama güvenmiyorlardı. Tanrı,
dağın üzerinde Dirhael'in omzuna dokunarak, "-Şüphesiz her şey
bizdendir" buyurdu. Melekler tanrı önünde diz çökerlerken o dağın
yamacından aşağı yürüyordu.
Melekler çorak tepenin yamacından güzel ve beyaz tüylü kanatlarını
açarak aşağı süzüldüler. Karlar kadar beyaz ipekten kumaşlarla
örtünmüşlerdi. Dirhael'in ifadesiz gözleri griydi. Saçlarında
binlerce yılın getirdiği kırlıklar vardı. Semiel ise bir adalet
meleği olarak kuzguni siyah saçlıydı. Dünyaları delen yeşil
gözlerini başları eğik ruhlar üzerinde tutuyordu. O
suçu ve günahı anlardı ve denir ki onun nazarına tutulan pek az
kimse bakışlarını kaçırmadan durabilmiştir.
Semiel yanyana durmakta olan kız ile erkeğe baktı. Boyunlarında asla
çözemeyecekleri bir zincirle toprağa demirlenmişlerdi. Ne kafalarını
yukarı kaldırıp onları gölgeleyen suretleri görebiliyor. Ne de
boğazlarını sıkan tasmadan bir ses kurtarıp soru sorabiliyorlardı.
Aşk bu diyarda dahi öyle güçlüydü ki nüfusu milyonları geçen Âraf'ta
birbirlerini bulmuşlardı. Erkek
biçiminde olan ruh kızın elini tuttu, sıkıca kavradı. Dirhael bunu
görerek gülümsedi.
"-Cennetten olma hayalleri var bu ikisinin şüphesiz. Ama yine aynı
hayal değil midir ki sizin ırkınızı cennetten kovan? Şimdi takdir
olundu ki buradan da ayrılmanız lazım gelir insanlar. Tez vakitte
hem de" dedi melek.
Semiel ise bıçak gibi gözlerini kadına doğrulttu. Boyunlarındaki
zincirler bir anlık bakışıyla koparak Âraf'ın susuz topraklarına
savruldular. Kız hemen başını kaldırarak yıllardır merak ettiği
çevresine bakındı. Yeni doğan günahsız bebeklerin cennet
merdivenlerindeki kortejini gördü. Kırmızı gökyüzüne ve sonsuz..
sonsuz insan sıralarına baktı. Derin bir sessizlik vardı sessizlik
ülkesinde. Sonra tekrar meleklere bakış attığında onların yanındaki
adamın zincirlerini kırdıklarını gördü.
Şimdi Âraf'ta ayakta duran iki biçimsiz bedendiler. Aynada
yekdiğerinin sureti gibiydiler. Melekler onlara doğru yürüdü. Semiel
kızın bileğini tuttu, Dirhael ise erkeğin omzunu. Ve onları az evvel
tanrının oturmuş olduğu tepeliğin kıyısına doğru taşıdılar. O
tepedeki manzara ve ölmüşlerin sinir bozan düzeni ölümlüler için
korkunçtu. Bakamayarak arkalarını döndüler. Sonra melekler konuşmaya
başladı. hepimizin bildiği ama asla hatırlamadığı en yüksek lisanda
şöyle dediler:
"-Sen kadın! Kehanetinin bu diyarda gücü olduğunu bilmez misin? Seni
yaratan tanrın o kalbi sana umutsuz bir aşka saplayasın diye mi
verdi? Ama şimdi merhamet görenlerdensin. Dünyaya döneceksin!
Seçtiğin erkeğine kavuştuğun vakit hakkında ben ve Dirhael hüküm
bildireceğiz. De ki: hakkımızda verilen içtihadı en karanlıklar bile
bozamayacak. Böyle bildirdi Tanrımız"
Ve Dirhael erkeğe hitaben şöyle konuştu. "-Sen adam!" dedi.
"-Kadınına ölümlü topraklarda kavuşacaksın. Ama bu bir kez
olmayacak. Öyle çok sevdin ki onu, sana pek çok kavuşmanın
sevinciyle pek çok kaybedişin kederi bağışlandı. Onu aldığın an
aslında kaybettiğin an olacak. Siz ölümlülerin sevincinin elde edene
dek olduğunu bilmez miyiz! unutma adam! bir şeyi elde
etmiş olmanın en kötü tarafı, artık o şeyi elde etmiş olmaktır"
Kadın ve adam meleklere ağlayarak baktılar çünkü üzerlerindeki
hükmün pek çok hayat süreceğini anladılar. Burayı son görüşleri
olmayabilir ve hatta daha kötü yerler de görebilirlerdi. Bu ikisine
verilen ağır sorunu kaderleri ve aşklarıyla nasıl çözeceklerini
bilemediler.
Ve orada, kısır topraklı Âraf'ın ortasında birbirlerine ruh olarak
dokundular. Her bir kıvrımı, her çıkıntıyı ezberlemeye çalışır gibi.
Sonra Dirhael erkeği omuzlarından tutarak dünyaya savurdu. Amansız
kara boşluğun soğukluğu ve dünyaya girerken yanan ruhun acısını
hissetti adam. Haykırarak ağlamaya başladı. Vücudu öylesine
yanıyordu ki düşüşü onu öldürecekti. Sonra öyle çok ağladı ki
kendisinin bir tünelde olduğunu farkedemedi. Bir ucunda ışık olan
dünyanın tek girişiydi bu. Çıktığında çevresini göremiyor ve hala
ağlıyordu. Etrafında birileri vardı ve güldüklerini hissetti.
Etraftakiler gülüyorlar, birbirlerini kutluyorlardı.
"-Bir oğlan!" dedi kendisini ayaklarından kavrayan buruşuk bir
teyze. "-Bir oğlun oldu kızım"
Ağlaması kısa sürede bitip kendini sonsuz yorgunluğun getirdiği ulvi
bir uykuya bırakırken henüz adı olmayan çocuk. Kadınını düşündü.
"O" şimdi neredeydi?
Serkan "Anglachel_" NAYIR
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle