Hikaye

Serkan "Anglachel_" NAYIR

Unfinished Tales - 1

     Romalılar bu diyarı bırakalı çok olmuştu.



Brittania'yı fetheden falan yoktu. Romalılar hiç yenilmemişlerdi. Sadece yeteri kadar azaldıklarını düşünerek, yerli halkı kendi dertleriyle başbaşa bırakarak bir gün ansızın çekip gittiler. Çamur içinde yaşayan yerli halka hamamlar, mayalı ekmek, şarap, sayısız tanrılar, öğütler ve hadrian adında bir taş duvar miras bıraktılar çok kuzeyde. Geldikleri yoldan güneydeki vatanlarına döndüler.

Oysa bugün irlanda dediğimiz Eire ne bir romalı görmüştü o güne dek ne de kaba saba bir barbar. Gelip geçen kelt hükümdarlardan hep ölmüş, yalnız yağmur ölüme direnmişti. Gri gökler, zümrüt ormanlar ve sonsuzluklardan gelen mavi sular Eire'nin tek derdiydi. Eğer daha büyük dertleri varsa dahi, avallone ile ilgili tarihçiler bu söylediklerimden dahasını bize henüz
anlatmadılar.

Eire'nin doğu kıyısında Dunluce isminde bir kasaba vardı. Burayı bu isimle hatırlayan kim kaldı merak ediyorum. Çamur, pislik, kızıl sakallardaki düğümler ve rüzgarda birbirine sokulan koyunlar vardı burada. İnsanlar bir sonraki yıldan çok yaşadıkları günü düşünürlerdi. Kral Wilfred'in ahşaptan yapılma muazzam salonları harici ne et yenirdi Dunluce'da ne de kötü olmayan bir koku duyulabilirdi. Doğa ile takışmadan hayatta kalabilen dünyada ne vardı ki Eire'de olsundu. Hah! Güzelliğin ve tanrısal olmayan estetiğin dünyaya ayak basmasına henüz çok vardı. Lakin siz etrafımdakiler bu dediklerimden güzelliğin olmadığını sanmayın. Dünyada bakmasını bilen herkesin görebileceği güzel şeyler hep olmuştur.

Bu kasabada Lerché vardı... O Wilfred'in kızıydı. Hikayesi ise bugün çok hatırlanmıyor.

Lerché insanı ağlatacak kadar güzeldi. Uzun ve düz kızıl saçları zarif boynuna berrak sular gibi akardı. Narin kollarını hep arkasında sanki bir şey saklıyormuş gibi tutardı. Kolay ağlıyordu ama korkudan değil. Hikayesinin hala anlatıldığı zamanlarda eski şairler bilmediği yazgısına ağlıyor derdi. Oysa kendisi krallar soyundandı. Korkunun önüne erkek aslanlar gibi dikilen bir soyun tek kızıydı. Son zamanlarda hep doğu denizine bakıyordu. Yazgı üstünde öylesi bir ağırlıkta oturuyordu ki kayıtsız kalamıyordu. Kan ter içinde uyandığı gecelerde hep aynı noktadan denizi izlerdi.

Bir gün kıyıda bir kayık buldu. İçinde de yaralı bir adam.

Ve böyle vardı Beomund oğlu Beolfwyn Romalıların bıraktığı İngiltereden, yalnız eire kıyılarına. Son dövüşünde kimlere kıydı ve nasıl yaralandı kim bilebilir. Hangi ozan bugün kayığında bulunan silahların hangi kuzey cengaverlerine ait olduğunu söyleyecek. Şüphesiz anlatacak kimse kalmadı. Oysa onu öldü sanıp bir kayığa koymuş ve ağıtlarla dalgalara bırakmışlardı. Deniz böyle bir savaşçının bedenine saygısızlığa izin vermezdi insanların
inanışında. Tanrılar değişse de su hep tanrısaldı. Beolfwyn de tanrısal bir suya tanrısal bir ritüelle bırakılmıştı. Nefes almıyordu. Uzun kumral saçlarını düzgünce tarayarak onu bir kayığa yatırdılar. Etrafında ölen düşmanlarının kılıçlarını da kayğa doldurup ağıtlar yaktılar ve arkadaşları onu denize bıraktı. Vedalar o vakit kısa olmalıydı ve kayığa dönüp bakmadılar. Gözyaşları ise çabuk dindi.

Oysa onun yazgısı ölüm değildi. Henüz değildi. Çünkü er geç ölüm bu hikayeyi anlatan kişiyi dahi alacaktır. Ancak hikayeleri ölümden kurtarabiliriz anlatarak. Kulak verin o halde bana...
Tamı tamına 6 gün ve 7 gece kayık kuzey denizlerinde dalgalara bata çıka, rüzgarla ve yağmurla boğuşarak sürüklendi. Sandal kıyıya vurduğunda ise adamın dudaklarında tuzun acı tadı ve ateşten gerçekten de yazgısına varmak üzere olan bedeni harici bir şey kalmamıştı. Lerché onu bulmasaydı bu hikaye anlatılamaz, Beolfwyn ise oracıkta ölürdü.

Kız onu narin kollarıyla sürükleyerek bir kulübeye soktu. Ateş harlayarak kendisine su ve likör verdi. Şükür ki kız hem şifalı otlar ilmi hatırlar hem de pek çok güçlü şarkı bilirdi. Denginde ise adamın şansına ölü bir aslanı bile kükretecek kadar taze ot bulunuyordu. Prenses Lerché o gece Dunluce'ye dönmedi. Yazgısının onu sürüklediğini ve bu adamın uyandığında anlatacağı bir şeyler olduğunu biliyordu. İyi bir hikaye, dünyanın bilinmeyen bir sırrı veya başka bir şey. O şey her neyse onu duymadan gitmeyecekti. İki gece adamın yanında kaldı, ağzından dökülecek bir şeyler bekledi. Adam uyandığında ise olan oldu. Birbirlerine baktılar ve üzerlerine dünyadan daha eski bir büyü çöktü. Aşk diyorlar bugün buna. Hem bu ilk anda birbirlerini görerek yazgılarını kabullenenlere nice destanlar düzülmüştür. Oysa bu hikaye onlardan daha farklı olacaktı.

Dakikalar, belki saatlerce birbirlerine baktılar. Her ikisi de birbirini ilk kez görüyor, ama sanki doğmadan önce tanıyorlardı. Her şey öylesine olması gereken yerde ve şekildeydi ki, ikisi de keşifleriyle ürküyorlardı. Birbirlerine adlarını sordular ve sonra sıkıca sarıldılar. Ölmek, yaşamak yemek içmek gibi şeyler bu gibi anlarda hep sonraya bırakılmıştır. Onlar da
öyle yaptı. Bugün tanrının bile yerini hatırlamadığı o kulübede aşklarını dile getirerek dünyanın dayanaklarından birini yerine koydular. Karanlık çağların bugünlere ulaşmasını sağlayan bu aşklardan daha güçlü ne vardır? Yine de gücüne inat, bu hikayeyi en yücelerden başka kimse bilmeyecekti. Bu konu başka bir zaman anlatılacaktır.

Cornwall'lu savaşçı Beolfwyn ile Kelt prenses Lerché arasında aniden doğan aşk ne kadar görülmeden kaldı bilinmez. Kız kasabadaki yüksek kulesinden doğuya at sürüyor ve uzun süreler bir kulübede inzivaya çekiliyordu. Kendisine soran yoktu ama ondan mutlusu da yoktu. Gençti güzeldi ve aşıktı. Denizle ve bilinmezlikle düşmandan korunan bir adada çok önceden hissettiği yazgısını yaşıyordu. Nitekim prenseslerin böyle gizlice evde olmayışları
çabuk haber alınır ki Kral Wilfred'de böyle haberdar oldu. Kızını takip ettirdi. Ancak onu kaybettiler. Aramaları bir sonuç vermedi.

Yine de Kralın adamları kıyıya vurmuş bir sandal buldular. Pek çok Eire kılıcının etrafında kumlara saplandığı ve içinde bekledikleri gibi bir ceset olmayan bir garip Cornwall kayığı idi bu. Lerché hisleri kuvvetli bir kızdı. Mırıldanarak söylediği şarkılarından birinde kekeledi. Beolfwyn huzursuz oldu. "Sorun ne Lerché?" dedi kıza,

"-Bilmiyorum. Beni arıyor olmalılar. Havada leş kargalarının kokusu var." dedi kız.
"-Hangi karga erişir sana ben varken" dedi Beolfwyn.

Yine de kız umutsuzluğa düştü. Sevdiğini bulurlarsa öldürecekleri kesindi, zira o denizin ötesinden geliyordu. Eire'de denizin ötesinden yalnız düşman ve hastalık gelirdi... Aşık olunacak bir şeyler değil. Bir süre kırık kapının altından gelen rüzgardaki denizi kokladı lerché. Deniz pek yakındı. Öleceklerini anladı. Adamı kıyıya çekiştirmeye başladı. Kulübede uzun zaman önce yaşamış ve adı hatırlanmayan kutlu balıkçının eski teknesini tersyüz ettiler. Denize vurdular. İkisi de kan ter içindeydi. Beolfwyn sandala zıpladı ve kızı çekmek için geriye döndü. Ama o da ne! kız sahile dönüyordu.

"- Ne yapıyorsun Lerché!" dedi adam. "-Benimle gel. Bundan başka diyarlar da var. Orada prensesim ol"
Ve "-Hayır" dedi kız yüzünde görenlerin içini acıtan bir umutsuzlukla. "-Çok zaman kalmadı"
Dalgalar minik kayığı sürüklerken adam donmuş bir ifadesizlikle kızı süzüyordu. Ama sonra Lerché tekrar bağırdı:

"-Bundan başka dünyalar da var Beomund oğlu Beolfwyn!... Orada bul beni"

Kayık dalgalarla sürüklenip birbirlerini göremez olana dek birbirlerine baktılar. Dünyanın o çağında da asla kavuşamadılar. Kayığın akıbetine dair hikayelerde bir şey söylenmez. Ancak Prenses aynı kendisinin öngördüğü gibi ateşlenerek yatağa düştü ve iki hafta kadar bilinmedik dualar ederek ve adamı özleyerek öldü. Kurganı üzerinde minik sarı çiçekler bugün bile
yetişir.

Bu hikayenin ilk kısmı bu lisanda böyle anlatılmalıdır.

 

          Serkan "Anglachel_" NAYIR

Yorumlarınız:

Siz de bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz. Yorum ekle

 

 

 

 


 FrpNet Forum

 Bize Ulaşın

FrpNet Anket

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Yayınevleri

Linkler - Bağlantılar

Basında FrpNet

 

Ana Sayfa  |  Diyarlar  |  Bilgi  |  Yazılar  |  Forum  |  Galeri  |  Bize Ulaşın

Copyright © 2004 Keri Technology.. | Tüm Hakkı Saklıdır.           Anasayfa | Mail Kontrol | Mail Ayarları | Reklam | Yayınevleri | İletişim