Brittania'yı fetheden falan yoktu. Romalılar hiç yenilmemişlerdi.
Sadece yeteri kadar azaldıklarını düşünerek, yerli halkı kendi
dertleriyle başbaşa bırakarak bir gün ansızın çekip gittiler. Çamur
içinde yaşayan yerli halka hamamlar, mayalı ekmek, şarap, sayısız
tanrılar, öğütler ve hadrian adında bir taş duvar miras bıraktılar
çok kuzeyde. Geldikleri yoldan güneydeki vatanlarına döndüler.
Oysa bugün irlanda dediğimiz Eire ne bir romalı görmüştü o güne dek
ne de kaba saba bir barbar. Gelip geçen kelt hükümdarlardan hep
ölmüş, yalnız yağmur ölüme direnmişti. Gri gökler, zümrüt ormanlar
ve sonsuzluklardan gelen mavi sular Eire'nin tek derdiydi. Eğer daha
büyük dertleri varsa dahi, avallone ile ilgili tarihçiler bu
söylediklerimden dahasını bize henüz
anlatmadılar.
Eire'nin doğu kıyısında Dunluce isminde bir kasaba vardı. Burayı bu
isimle hatırlayan kim kaldı merak ediyorum. Çamur, pislik, kızıl
sakallardaki düğümler ve rüzgarda birbirine sokulan koyunlar vardı
burada. İnsanlar bir sonraki yıldan çok yaşadıkları günü
düşünürlerdi. Kral Wilfred'in ahşaptan yapılma muazzam salonları
harici ne et yenirdi Dunluce'da ne de kötü olmayan bir koku
duyulabilirdi. Doğa ile takışmadan hayatta kalabilen dünyada ne
vardı ki Eire'de olsundu. Hah! Güzelliğin ve tanrısal olmayan
estetiğin dünyaya ayak basmasına henüz çok vardı. Lakin siz
etrafımdakiler bu dediklerimden güzelliğin olmadığını sanmayın.
Dünyada bakmasını bilen herkesin görebileceği güzel şeyler hep
olmuştur.
Bu kasabada Lerché vardı... O Wilfred'in kızıydı. Hikayesi ise bugün
çok hatırlanmıyor.
Lerché insanı ağlatacak kadar güzeldi. Uzun ve düz kızıl saçları
zarif boynuna berrak sular gibi akardı. Narin kollarını hep
arkasında sanki bir şey saklıyormuş gibi tutardı. Kolay ağlıyordu
ama korkudan değil. Hikayesinin hala anlatıldığı zamanlarda eski
şairler bilmediği yazgısına ağlıyor derdi. Oysa kendisi krallar
soyundandı. Korkunun önüne erkek aslanlar gibi dikilen bir soyun tek
kızıydı. Son zamanlarda hep doğu denizine bakıyordu. Yazgı üstünde
öylesi bir ağırlıkta oturuyordu ki kayıtsız kalamıyordu. Kan ter
içinde uyandığı gecelerde hep aynı noktadan denizi izlerdi.
Bir gün kıyıda bir kayık buldu. İçinde de yaralı bir adam.
Ve böyle vardı Beomund oğlu Beolfwyn Romalıların bıraktığı
İngiltereden, yalnız eire kıyılarına. Son dövüşünde kimlere kıydı ve
nasıl yaralandı kim bilebilir. Hangi ozan bugün kayığında bulunan
silahların hangi kuzey cengaverlerine ait olduğunu söyleyecek.
Şüphesiz anlatacak kimse kalmadı. Oysa onu öldü sanıp bir kayığa
koymuş ve ağıtlarla dalgalara bırakmışlardı. Deniz böyle bir
savaşçının bedenine saygısızlığa izin vermezdi insanların
inanışında. Tanrılar değişse de su hep tanrısaldı. Beolfwyn de
tanrısal bir suya tanrısal bir ritüelle bırakılmıştı. Nefes
almıyordu. Uzun kumral saçlarını düzgünce tarayarak onu bir kayığa
yatırdılar. Etrafında ölen düşmanlarının kılıçlarını da kayğa
doldurup ağıtlar yaktılar ve arkadaşları onu denize bıraktı. Vedalar
o vakit kısa olmalıydı ve kayığa dönüp bakmadılar. Gözyaşları ise
çabuk dindi.
Oysa onun yazgısı ölüm değildi. Henüz değildi. Çünkü er geç ölüm bu
hikayeyi anlatan kişiyi dahi alacaktır. Ancak hikayeleri ölümden
kurtarabiliriz anlatarak. Kulak verin o halde bana...
Tamı tamına 6 gün ve 7 gece kayık kuzey denizlerinde dalgalara bata
çıka, rüzgarla ve yağmurla boğuşarak sürüklendi. Sandal kıyıya
vurduğunda ise adamın dudaklarında tuzun acı tadı ve ateşten
gerçekten de yazgısına varmak üzere olan bedeni harici bir şey
kalmamıştı. Lerché onu bulmasaydı bu hikaye anlatılamaz, Beolfwyn
ise oracıkta ölürdü.
Kız onu narin kollarıyla sürükleyerek bir kulübeye soktu. Ateş
harlayarak kendisine su ve likör verdi. Şükür ki kız hem şifalı
otlar ilmi hatırlar hem de pek çok güçlü şarkı bilirdi. Denginde ise
adamın şansına ölü bir aslanı bile kükretecek kadar taze ot
bulunuyordu. Prenses Lerché o gece Dunluce'ye dönmedi. Yazgısının
onu sürüklediğini ve bu adamın uyandığında anlatacağı bir şeyler
olduğunu biliyordu. İyi bir hikaye, dünyanın bilinmeyen bir sırrı
veya başka bir şey. O şey her neyse onu duymadan gitmeyecekti. İki
gece adamın yanında kaldı, ağzından dökülecek bir şeyler bekledi.
Adam uyandığında ise olan oldu. Birbirlerine baktılar ve üzerlerine
dünyadan daha eski bir büyü çöktü. Aşk diyorlar bugün buna. Hem bu
ilk anda birbirlerini görerek yazgılarını kabullenenlere nice
destanlar düzülmüştür. Oysa bu hikaye onlardan daha farklı olacaktı.
Dakikalar, belki saatlerce birbirlerine baktılar. Her ikisi de
birbirini ilk kez görüyor, ama sanki doğmadan önce tanıyorlardı. Her
şey öylesine olması gereken yerde ve şekildeydi ki, ikisi de
keşifleriyle ürküyorlardı. Birbirlerine adlarını sordular ve sonra
sıkıca sarıldılar. Ölmek, yaşamak yemek içmek gibi şeyler bu gibi
anlarda hep sonraya bırakılmıştır. Onlar da
öyle yaptı. Bugün tanrının bile yerini hatırlamadığı o kulübede
aşklarını dile getirerek dünyanın dayanaklarından birini yerine
koydular. Karanlık çağların bugünlere ulaşmasını sağlayan bu
aşklardan daha güçlü ne vardır? Yine de gücüne inat, bu hikayeyi en
yücelerden başka kimse bilmeyecekti. Bu konu başka bir zaman
anlatılacaktır.
Cornwall'lu savaşçı Beolfwyn ile Kelt prenses Lerché arasında aniden
doğan aşk ne kadar görülmeden kaldı bilinmez. Kız kasabadaki yüksek
kulesinden doğuya at sürüyor ve uzun süreler bir kulübede inzivaya
çekiliyordu. Kendisine soran yoktu ama ondan mutlusu da yoktu.
Gençti güzeldi ve aşıktı. Denizle ve bilinmezlikle düşmandan korunan
bir adada çok önceden hissettiği yazgısını yaşıyordu. Nitekim
prenseslerin böyle gizlice evde olmayışları
çabuk haber alınır ki Kral Wilfred'de böyle haberdar oldu. Kızını
takip ettirdi. Ancak onu kaybettiler. Aramaları bir sonuç vermedi.
Yine de Kralın adamları kıyıya vurmuş bir sandal buldular. Pek çok
Eire kılıcının etrafında kumlara saplandığı ve içinde bekledikleri
gibi bir ceset olmayan bir garip Cornwall kayığı idi bu. Lerché
hisleri kuvvetli bir kızdı. Mırıldanarak söylediği şarkılarından
birinde kekeledi. Beolfwyn huzursuz oldu. "Sorun ne Lerché?" dedi
kıza,
"-Bilmiyorum. Beni arıyor olmalılar. Havada leş kargalarının kokusu
var." dedi kız.
"-Hangi karga erişir sana ben varken" dedi Beolfwyn.
Yine de kız umutsuzluğa düştü. Sevdiğini bulurlarsa öldürecekleri
kesindi, zira o denizin ötesinden geliyordu. Eire'de denizin
ötesinden yalnız düşman ve hastalık gelirdi... Aşık olunacak bir
şeyler değil. Bir süre kırık kapının altından gelen rüzgardaki
denizi kokladı lerché. Deniz pek yakındı. Öleceklerini anladı. Adamı
kıyıya çekiştirmeye başladı. Kulübede uzun zaman önce yaşamış ve adı
hatırlanmayan kutlu balıkçının eski teknesini tersyüz ettiler.
Denize vurdular. İkisi de kan ter içindeydi. Beolfwyn sandala
zıpladı ve kızı çekmek için geriye döndü. Ama o da ne! kız sahile
dönüyordu.
"- Ne yapıyorsun Lerché!" dedi adam. "-Benimle gel. Bundan başka
diyarlar da var. Orada prensesim ol"
Ve "-Hayır" dedi kız yüzünde görenlerin içini acıtan bir
umutsuzlukla. "-Çok zaman kalmadı"
Dalgalar minik kayığı sürüklerken adam donmuş bir ifadesizlikle kızı
süzüyordu. Ama sonra Lerché tekrar bağırdı:
"-Bundan başka dünyalar da var Beomund oğlu Beolfwyn!... Orada bul
beni"
Kayık dalgalarla sürüklenip birbirlerini göremez olana dek
birbirlerine baktılar. Dünyanın o çağında da asla kavuşamadılar.
Kayığın akıbetine dair hikayelerde bir şey söylenmez. Ancak Prenses
aynı kendisinin öngördüğü gibi ateşlenerek yatağa düştü ve iki hafta
kadar bilinmedik dualar ederek ve adamı özleyerek öldü. Kurganı
üzerinde minik sarı çiçekler bugün bile
yetişir.
Bu hikayenin ilk kısmı bu lisanda böyle anlatılmalıdır.
Serkan "Anglachel_" NAYIR
Yorumlarınız:
Siz de bu yazıya yorum
ekleyebilirsiniz.
Yorum
ekle