|
Kitap Listeleri
Türk
Fantastik Kitap Listesi
Ahmet Aziz Çongarlı
-Yılankayası
“Aşk kavgasız olmaz” diyordu, kendi kendine. Ona göre, sessiz,
sakin, sütliman denecek şekilde dalgasız denizlerde yüzmeye alışmış
olan gemiler, karşılarına çıkacak ilk fırtınada alabora olup
batarlardı. Oysa hayatın karı, kışı, fırtınası vardı. Kesinlikle
sütliman bir deniz g ibi değildi, hayat. Sevenler, hayatın
dağdağasına, gelgitlerine çok önceden hazır olmalıydılar. Aşktaki
kavga, bu hazırlanışın, bu hazır oluşun göstergesiydi.
“Gönüle ilk giren sevgi, bir kor gibidir, oğul. Zamanla, hayatın
dağdağasıyla, üzeri biraz küllenir gibi de olsa, ömür boyu hiç
sönmez. Bu nedenle, ne olursa olsun, insanın başına ne gelirse
gelsin, gönül ilk sevdiğini unutmaz. Sevgiyi yüce kılan işte budur.
Yani, unutmamak, vefalı olmak, anılara saygı göstermek. İnsan olana
bu yakışır çünkü.
“Göz gördüğünü unutsa da, gönül gördüğünü unutmaz. Göz dışa, gönül
ise içe, daha da içe bakar. Göz ufuklara kadar görebildiği halde;
gönlün, ötelerin ötesini görebilmesi bundandır.”
Güzelsu’yun çağlayanı üzerine boşalıyor gibi geldi Efilya’ya.
Yıkandı, durulandı, temizlendi. Haşattu vadisinin bunaltıcı yaz
sıcaklarında sırılsıklam tere batan vücudu hücre hücre serinledi.
Hafifçe nemlenen gözlerinde oluşan gökkuşağının altından geçip çoban
kız oldu; gitmek üzere olan prensinin terkisine atladı. Onu arkadan
sımsıkı kucakladı, başını sırtına yaslayıp içeri girdi, yüreğinin
tam ortasına oturdu. Sonra bütün kapıları kapattı: “Bundan böyle
kimse giremez buraya dedi. İstesem ben bile giremem artık.”
Alp Aras
-Elf Kanı
Büyü gücü elinden alınmış insan ırkı diğer ırklardan kurtulmak için
harekete geçiyor. İnsanların içinde yetişmiş yetim elf Enuthea,
insan ailesi öldürülünce, yeni tanıştığı ve aşık olduğu savaşçı-
şifacı dişi elf Erienesa'yla birlikte kaçmak zorunda kalıyor.
Peşlerinden gelen korku ve karmaşayla, hiç ummadıkları bir maceranın
içine sürüklenen ikilinin farkında olmadan taşıdıkları sır ne?
Bahadır İçel
-Karanlığın Ötesinde
İstanbul’un mahşeri caddelerinden, uzak diyarların yüreğine destansı
bir yolculuk başlıyor… İyi ve kötünün arasındaki sınırların eridiği,
olasılıkların gerçeklere karıştığı bir dünyada, kaderlerini arayan
bir grup kahraman…
Şövalyeler
Büyücüler
Krallar
Çarpılmışlar
Dostlar
Hainler
Destanlar
Tanrılar
Umutlar
Yalanlar…
Karanlığın Ötesinde, unutulmaz bir yolculuğa çıkmaya hazır mısın?
Barış Müstecaplıoğlu
-Korkak ve Canavar
Geçtiğimiz on yılda Fantazi Edebiyatının önemli örnekleri Türkçeye
çevrildi: Hem geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu hem de kendi
"fan" çevresini oluşturdu.
Bundan sonraki soru, Türkçenin kendine has bir fantastik roman
geleneği yaratıp yaratamayacağıydı. İşte Barış Müstecaplıoğlu'nun
romanı Korkak ve Canavar bu soruya verilen ilk cevap: Artık
Türkçe'de fantastik roman yazılabileceğini biliyoruz. Her açıdan bir
"ilk" Korkak ve Canavar: Hem bir "ilk" romanı, hem de Türkiye'de
Fantazi Edebiyatının "ilk" romanı. 20. yüzyıl fantastik roman
geleneği ile Türkiye fantastik kültür geleneğinin bir araya
gelmesinden ne denli güçlü bir anlatı çıkabileceğini gösteriyor
bize.
Leofold, Guorin ve Geryan, çok yakından tandığımı zayıf ve güçlü
yanlarıyla, gönülsüzce girdikleri bir ölüm-kalım mücadelesinde kendi
güçlerini ve cesaretlerini keşfetmeleriyle de "ilk" olacaklar.
"İlk", ama son değil. Perg Efsaneleri yakında ikinci kitabıyla,
Leofold, Guorin ve Geryan'ın yeni maceralarıyla sürecek.
-Merderan'ın Sırrı
Leofold, Guorin ve Nume... Korkunç bir canavar, kendi halinde bir
köylü ve dışlanmış bir prom. Biri içindeki tüm korkulara karşı
koydu, biri hayatındaki en değerli varlığı feda etti. Perg'i saran
savaşı durdurmak için tanrıların karşısına dikildiler. Korsan
gemilerini kovalayıp, korkunç yaratıklarla savaştılar.
Kahramanlarımız, Merderan'ın Sırrı'nda Öte Diyarlar'dan Perg'e
dönüyorlar ve gizemli bir kadının eşliğinde zorlu bir yolculuğa
çıkıyorlar. Peşlerindeyse özgürlüklerini bu üç garip adama borçlu
olduklarını bilmeyen eğitimli avcılar var. Bu ölüm-kalım savaşnıd
hayatta kalabilmek için amansız bir mücadele vermeleri gerek.
Perg Efsaneleri'nin bu ikinci kitabı, hayal gücünü zorlayan bir
ortamda, önyargılar, entrikalar, fedakarlık, aşk, hastalık ve acı
üzerine soluk kesen bir öykü...
-Bataklık Ülke
Kahramanlarımız verdikleri söz uğruna efsanevi gemi Durkgador ile
Perg'in gizemli topraklarına doğru yelken açtılar. Hakkında pek az
şey bilinen Fuoli'de onları yeni düşmanlar, yeni dostluklar ve
birçok sürpriz bekliyor. Medeniyetleri cam üzerine kurulu
burfenlerle tanışacak, Fuoli'nin şaşırtıcı doğasını ve ilginç
bataklık yaratıklarını keşfedecekler. Öte yandan Bataklık Ülke, tüm
adanın sonu olabilecek bir inanç savaşının eşiğinde ve birileri bu
savaşı ne pahasına olursa olsun önlemeli...
İnancı uğruna her şeyi göze almış bir Emir, ikiye bölünmüş bir ülke,
kayıp bir veliaht, gizli bir örgüt, yasaklanmış dağlar ve özgürlüğün
yaşanabildiği tek bir saklı kamp.
Sevginin ve özgürlüğün değerini bilenler için...
-Tanrıların Alfabesi
Her yolculuğun bir sonu vardır. Her mutluluğun ve her acının bir
sonu olduğu gibi.
Perg Efsaneleri'nin bu son cildinde Leofold, Guorin, Nume ve
Nela'nın yolculukları da onlara hem çok tanıdık hem de çok yabancı
olan topraklarda son buluyor. Kendileri ve sevdikleri hakkında tüm
sırları öğrenecekleri Dernat'ta, kahramanlarımızı yine pek çok
sürpriz bekliyor. Ve bir maceradan çok daha fazla...
Farklı kimliklerle karşımıza çıkan eski dostlar, asırlık gizemler,
katledilmiş tanrılar, buzla kaplı ovalar, görkemli meydan savaşları
ve kendini bulan kahramanlar.
Belki her yolculuğun bir sonu var ama yaşadıklarımız ve
öğrendiklerimiz bize kalır. Perg Efsaneleri, önyargılar ve
vazgeçmemek hakkında çarpıcı bir anlatı.
Çiler İlhan
-Rüya Tacirleri Odası
Ancak acı çeken birinin başkaları için üzülme hakkı olduğuna
inanırım. Çiler İlhan ın yaşamı bir düş gibi görme hakkı olduğuna,
muhayyilemizin şimdiye dek girmediğimiz kuytularına bizi çağıran bu
şaşırtıcı öykü lerini okuyunca inandım. Yazmanın sürekli bir
yenileme ve yenilenme olduğunu İlhan bize yeniden duyuruyor.
Favorim, 6. sulh ceza mahkemesi… Öykü vadisinde bir çığır bu."
-Sadık Yalsızuçanlar
"Kaba gerçekliğin düz ayak, çok çiğnenmiş, rengi kaçmış, tadı
yavanlaşmış ana yollarından sapan öyküler. Kenara, köşeye, dibe
bucağa sinmiş bizden türemişsilerin üzerine ışık tutan bir hayal
gücü. Rüya Tacirleri Odası nın sahibesi Çiler İlhan, fıkır fıkır
elegeçmez soyutu uçurtma yapıp hayal penceresinden okurların göğüne
salıyor. Kullandığı ip kıvrak dili. Düşleri çöplüğü boylamaktan
kurtaracak kışkırtıcı öyküler..."
-Sadık Yemni
"Bir varmış, bir yokmuş. Çiler İlhan yola koyulmuş. Cebinde kelime,
dilinde mucize. Bakalım ne düşecek düşünüze!"
-Gündüz Vassaf
Burak Turna
-Bigeran
Sesten Hızlı Bir Tempo, Gerçeklerden Kaçış ve "Bigeran"
"Kaan, etraftaki kağıtları
defterleri karıştırmaya başladı. Hepsi de çok güzel el yazılarıyla
yazılmış, insanı derinden vuran mısralardı. Sonra siyah kapaklı
defteri açtı. Bir şiir yazılıydı içinde. Buradaki yazı, önceki
yazılara benzemiyordu. Aynı elden çıkmış ama sanki çıkarken farklı
bir fiziksel konumdaymışçasına yazılmış gibi duruyordu. İkinci
sayfayı çevirdi.
Üçüncü, dördüncü... Sonu gelmeyen bir şiir, bir destandı sanki...
İlk satırı okumaya başladı...Yumuşak bir kumaş gibi tenin,
Ve Uzun yoldan gelmiş gibi kalbin..."
Şairin ölümü ile başlayan olaylar zinciri, insanları içinden
çıkılması güç bir sırrın içine sürükler. Tüm insanlığı tehdit eden
bir güç, adım adım yaklaşmaktadır.
Ve kader, bir ruh bilimci, bir gazeteci ve bir polisi yan yana
getirir.
Bütün kötülüklerin arkasındaki gizemli güç neydi? Yoksa Kimdi diye
mi sormalıyız?
Burak Turna, kendine özgü üslubuyla, okuyucularını sırlarla dolu bir
dünyanın içerisine sürüklüyor. Okurken iyiyle kötüyü birbirine
karıştıracak, kendinizi ve bildiklerinizi sorgulayacak, aksiyonu
derinden hissedeceksiniz...
Erol Çelik
-Heyula
"Yaşlı kadınlardan nefret ederim.
Hele bunlardan biri benim karımsa"
Günışığının gözalıcı aydınlığında
alabildiğine nettir görüntüler.
Peki ya anlık cinnetlerin karanlığında?
Ayna parçalanır.. Ruh parçalanır..
Paramparça olur sıradan yaşamlar..
Yazardan ruhumuzun karanlık yönüne
ayna tutan öyküler...
"Sadece önümde bir engel kaldı.
Her insanın hayatında geçmesi, aşması gereken
bir sırat köprüsü vardır. Benim sırat köprüm
karşımda duruyor."
Emin Ersöz
-Düş Yolcusu
Bazen bir düştür gördüğün gerçekte
Bazense yanılmışsındır sadece
Karışır zamanla gerçekler düşe
Ama hiçbir düş dönüşmez gerçeğe
Ve hakikat tam karşında dururken
Başka bir düşe girmişsindir bile
Esin Akyıldız
-Aynanın Diğer Tarafında
Her başlangıç için bir son adanır, Aynanın Diğer Tarafında. Mucize
dilencilerinin rüyalarının gerçekliğinde başlayan sonda, söz sahibi
olan kelimelerin izi sıçramıştır, yazılmış her satıra. Hakikatin dar
kalıplara sıkıştığı anda yürüyen hayaller bulaşmıştır bu kez onların
ellerin. Çıkış kimi zaman isyandadır, kimi zaman boşlukta... Onlar
ki kahramanlarını kendileri yaratırlar!
Vulcania'da efsaneler bazen bir kılıcın ucunda dizilirler, bazen de
lanetli bir kitabın isli satırlarında erirler. Çekici düşlemlerin
içinde sorgulananlar, karamsarlığın prangalarına tutsak yaşamlar
için körüklenirler. Hayal kırıntılarından doğanların, gerçek
denilene hitabından kopan kasırganın yürüdüğü yollarda patlayan
düşüncelerin karmaşasadır bu...
Şüpheyle örülmüş bir kesinliğin sunduğu macerada, büyünün ve gücün
açtığı yaradan sızan kanın bıraktığı izlerde yanan yaprakların
dilidir Aynanın Diğer Tarafında. Okunmak istenilen kelimelerin
mürekkepleridir avuçlara dokunan. Anlamsızlığa bindirilmiş anlamlar
ve anlamlara bindirilmiş anlamsızlıkların sesini ahenkle taşıan
fantastik bir romandır bu kitap.
...Bir adım atsa kırılacak ayna. Altın gözlülerin ellerinden
dökülürken efsaneler, haykıracak tüm yeryüzü. Kader bir cinayet
işleyecek, suçluyu yaratmak için. Ve umut bir günah işleyecek,
kahramanı yaratmak için. Küstah bir son başlangıçlar için.Aynanın
Diğer Tarafında, yokluğu varlığa kanıtlamak için...
Göktuğ Canbaba
-Ozanın Şarkısı
Tanrılar şarkılarını söylediler ve bir dünya yarattılar.
Büyülü çalgıları ve ölümcül sesleriyle hayatlarından bir parça
vererek onu şekillendirdiler.
Bakışları ve nefesleriyle ona hayat verdiler.
Ağlayarak ve gülerek ona nasıl yaşanacağını söylediler.
Aldatarak ve severek ona hissetmeyi öğrettiler.
Yaşayan bir dünya yarattılar ve adını İmr’Quaril koydular;
tanrıların lisanında bu “Kuzey Kıtalar” demekti. İnsanlar ona böyle
seslenecekti; bir dünya yaratılmış ve yeni bir oyun başlamıştı
artık…
Fantastik edebiyat yeni bir soluk, yeni bir tat, yeni bir güçle
tanışıyor..
Hakan Bıçakcı
-Romantik Korku
"Gerçekten de dışarıda şimşek çakmaya başlamıştı. Sokaktan geçmekte
olan bir adamın iskelete dönüşerek mavi bir tonda aydınlanıp sonra
hiçbir şey olmamışçasına karanlık yoluna devam ettiğini görmesiyle
cama yapıştı, ancak yağmurlu gecede bir başka yürüyen yoktu.
Tuvalete giderek aynanın karşısına geçti ve beklemeye koyuldu.
Nihayet kendi sonunu gördü: Kocaman siyah burun ve göz boşlukları,
sırıtma ile korkma arası belirsiz bir ifade... Kendini sisli bir
karanlığın içinde yürürken buldu. Yağmurdan sırılsıklam olmasına
rağmen üşümüyordu. Aniden çakan bir şimşeğin etrafı aydınlatmasıyla
birlikte bir mezarlıkta olduğunu fark etti. Toprak ayaklarının
altında vıcık vıcıktı, bu da yürümesini güçleştiriyordu..."
Genç bir yazarın, yazarlık serüveninin daha başında ortaya koyduğu
sarsıcı bir yapıt.
Gelecekte yazacaklarını müjdeliyen bir ustalık.
-Rüya Günlüğü
Yazmam bitince kağıtları çevirilerin arasına yerleştirdim. Selin
bazen çevirilere bakar! Oradan çıkarıp boş kağıtların ne altına
koydum. Bütün rüyaları hemen hemen eksiksiz yazmıştım. Hem bu
rüyaları ipin ucu kaçmadan yazabilmiş olmaktan ötürü gururlu hem de
bütün bunların koskoca bir saçmalık olduğu düşüncesiyle
dopdoluydum.. Saçma sapan bir gururla masadan kalktım. Yemek
hazırlamaya başladım. Bu gece, uzun uzun Selin'le sevişeceğimi
düşündükçe ilk defa çıplak bir kadın görecek olan, ergenlik
çağındaki bir çocuğun hain neşesiyle doluyordum. Her şey tek tek
gözümün önüne geliyordu. Göğüslerini öpüşüm, belime dolanan beyaz
bacağı, belini sımsıkı kavrayışım, yatakta dümdüz uzanan diğer
bacağı... Sanki bir kadınla değil de bir kadının parçalarıyla,
kendim de parçalanak birlikte olacaktım bu gece. Selin'le sevişme
fikri uzun zamandır beni bu kadar heyecanlandırmamıştı. Onunla ilk
defa yatacak olan bir yabancı gibi hissediyordum kendimi ve bu
yabani his hoşuma gidiyordu, öyle ki aynı duyguyu sevişirken de
taşımak istedim. Kapı çaldı. Selin bütün güzelliğiyle içeri girdi.
Sade, sağlıklı ve güzel... Ayakkabılarını çıkarttı. Güzel bir anın
hemen öncesi..
-Boş Zaman
Geçmişimi hatırlamadığım için de kim olduğumu yalnızca başkalarının
anlattıklarından bilmeye mahkumdum. Nasıl biri olduğum konusundaki
fikrim başkalarının sözleriyle oluşuyordu. Ne dense inanacaktım, her
söyleneni zihnimdeki kısır listeyi genişletmek için hiç zaman
kaybetmeden kullanacaktım. "Sen yirmi yedi yaşındayken, altı
yaşındaki bir oğlan çocuğuna tecavüz etmiştim" dense örneğin,
kendimi bu acı veri ışığında yeniden değerlendirecektim. Aynadaki
yüzüm sürekli değişecek. Her yeni cümle yeni bir bilgi, yeni bir
yüz... "İki kişinin hayatını kurtarmıştın, iki adam öldürmüştün,
1994 yılında koskoca bir ormanı yaktın Harun, Heybeliada'da,
kasıtlı, şu ağaçlık var ya, o senin üniversitede başlattığın bir
kampanya sayesinde var, bir ölüyü mezardan çıkarıp, o yaşlı adamı
ölmekten kurtardın, nasıl kıydın zavallıya, bütün öğrencilerin sana
tapar Harun, hepsi tiksinir senden, tam sekiz kere arabanın
lastiğini patlattılar, boyası çıkmış kalkit bir İsviçre çakısıyla
bir kız öğrencini boş sınıfın köşesine sıkıştırıp, bir gün okula
gitmesem ararlar: 'Hocamız iyi değil mi, bir şeyi yok?' Can'ı
dövmüştün bir gece, minik burnundan koyu renk kanlar boşalmıştı,
hala izi durur halıda, koltukların yerini sırf bu yüzden
değiştirdin, içkiliydin bir hayli, ağzına içki koymazdın, kırk yılda
bir bira o kadar..."
-Bir Yaz Gecesi Kâbusu
Çalmış olduğu çanta, her gece farklı bir karabasanın merkezinde rol
alarak rüyasına giriyordu. İlk gece, içinden kazada ölen sahibinin
kesik başı türlü haşerat eşliğinde çıkıp Ahmet Bey'i uzun uzun
azarlamıştı. Ertesi gece sokaktaki herkes çanta kafalıyda...Dudaklarım
hareketsiz. Ya da ben yoktum. Tüm bunlar sizin düşünceleriniz. Odada
yalnızsınız. Hayalinizdeki hastanın anlattıklarını dinlemektesiniz.
O zaman bu cümleler sizin kafa sesiniz...Bir an önce Hande'nin içine
girmek zorundaydı. Yok olmakta olan dünyada kaçacak başka delik
kalmamıştı...Bir an için kendimi Ferrari'nin sahibi gibi hissettim.
Odanın ortasında alev almış bir beşik bulmaktan daha tuhaf olansa,
alevlerden dalga dalga yayılarak yüzüme vuran soğuk havaydı...Evrak
çantası hiç vakit kaybetmeden açıldı ve içinden dökülen yüzlerce
işaret parmağı asfalta saçıldı...Kapının devamında derin ve karanlık
bir uçurm vardı...
İhsan Oktay Anar
-Puslu Kıtalar Atlası
Yeniçeriler kapıyı zorlarken, Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu
düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu...
"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça
makul. Fakat bundan tam ersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş
olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü
bildiğim için, düşlediğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu
biliyorum. Böylece, o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası
çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu
adamın, beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni
düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına
geleceklere aldırmadan kafasından şunları gerirdi: "Dünya bir
düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."
Kadim Gültekin
-Hayalet Aşk
Öldüğü eski evde sıkışıp kalan Mert’e ölümün sunduğu tek şey, acı ve
gözyaşıdır. Ölüm tüm güzellikleri çalmış, onu iyi duyguların
uzağında bir bilinmeze sürüklemiştir. Ama bir gün, o dar dünyası
yenilenip aşkı ayağına getirdiğinde her şey değişir.
Kötü olan ölüm müdür, yoksa aşk mı?
Hüznün, sevincin, umudun, aşkın ve ölümün fantastik bir boyutta bir
araya geldiği, farklı bir roman Hayalet Aşk...
Sonra ölümü düştü aklına. Gülücüğü
soldu. Cesedinin başında döktüğü gözyaşları, yaşlı adamın
konuşmaları, konuştukça yüzündeki kırışıklıkların şekilden şekle
girişi, yalnızlığı, çaresizliği, özlemi, hayalleri, hayalini kurup
da elde edemedikleri, hiçbir zaman elde edemeyecekleri, kirli
dünyasının arınmaya başlaması, canlılıkla hareketlenen haftalar,
değişim, beklentiler, karşılaşılanlar, kararsızlıklar, oyunlar,
ihtimaller, hayal kırıklıkları aynı canlılıklarıyla yeniden
rüzgârlar estirdi içinde, soğuk bir ürpertiyle titredi çocuk. Ve
düşünceler aşka çarpıp yerle bir oldular. Aşkın azametine
yenildiler. Bilinmeyen, bilinmeyecek olan aşkının… Hayalet aşkının…
Laika Yayınları
-Anadolu Korku Öyküleri
Büyük kent korkuları başka, kırsal
alan korkuları bambaşkadır; doğa ile doğanın gücü ile batıl
inançlarla iç içedir ve çarpıcılıklarını da onlardan alır, ola ki
inandırıcılıklarını da...
Öykülerin tümü, özgünlüklerinden bir şey kaybetmeksizin,
anlattıkları ortamların -köyler, ormanlar, tepeler, mağaralar-
özelliklerini koruyarak dayandıkları malzemelerin -batıl inançlar,
hayaletler, büyüler, büyücüler- yerinde kullanılışı ile gerçekten
kimi Anadolu korkularını, okurları etkileyecek -ve
düşündürecek-şekilde canlandırıyorlar. Kaldı ki ücra köylerin,
geleneklere bürünmüş kasabaların, kuytu ormanların, bir görünen bir
kaybolan mağaraların ve nerelere kadar uzandığı bilinmeyen kuyuların
gizleri ve dağıttığı, dağıtabildikleri heyecanlar, korkular ve
kabuslar bunlarla bitmiyor, ola ki başlıyor…
Giovanni Scognamillo
Muammer Yüksel
-Keşişin On Günü
..."En kutsal olanı istiyorlar; bir bakirenin kanını bekliyorlar.
Yüreklerini mutlandıran ilk kan damlası elimizden toprağın üzerine
düştüğünde onlar zevkten sarhoş olacaklar, mutlulukla coşacaklar ve
bizleri bağışlayacaklar; kudretli tanrıların laneti üzerimizden
kalkacak. Bu, bize tanınan bir ek süre; bekleşiyorlar, hepsinin
bilekleri hazır, keskin kılıçlarını bilemişler, kudretli tanrıların,
kanatlı ayakkabılarını giydiğini gördüm, günahkârları ezmek için
hazırlanıyor; ciğerlerini şişirmişler, tayfunu, borayı üflemek için
hazırlar. ..."
Neşe Günfer Bilgin
-Amithara Mina'nın Çığlığı
Savaş naraları, ay ışığının aydınlattığı vadiye serili henüz dumanı
tüten bedenleri okşamaya koyulmuş derişik bir sis gibi kıvranıp
dururken havada, sunduğu yaşama ihanetin ulağı olan kan damlalarını
içer toprak ana. Ecelin soğuk elleri yansırken kızıla boyanmış demir
zırhlardan ve birer birer dökülürken soy ağacından kopan sarı
yapraklara yazılmış isimlerin heceleri, toprak koynuna alır adların
sahiplerini. Onlar ki, geçmişin özenle bakıp büyüttüğü çocukları,
geleceğin ise mezar taşlarıdırlar.
Orkun Uçar
-Asi
"En büyük ego bile fark edilmeyi ister."
SAVAŞ, DEHŞET VE KORKU... DERZULYA'DA GÜÇSÜZLERE YER YOK!!!
Sarp alaylı bir ifadeyle güldü. "Anlamıyorsun değil mi? Milyarlarca
insanın ölümünden bahsediyorsun. Öyle bir düzenden bahsediyorsun ki,
insanların zalim yöneticilere ve korkunç, küçük tanrılara taparak
yaşayacağı dehşet çağı... Sürgündeki var veya yok, kendi kafandaki
çarpık bir fantezi dünyası oluşturuyorsun. İyi ama benim farkım ne
olacak o zaman John. Herkes avcı olacak. Kötülük sıradan olacak.
Oysa biliyor musun belki de ben kötülüğü, avcılığı farklı olmak için
seçmişimdir. Çoğunluk olan şey sıradandır John. Ben şu anda
farklıyım, olağanüstüyüm, hâkim olan ahlakın, iyi ve kötü
kavramlarının dışındayım. Bu dünyanın kendi yarattığı yaşam stilinin
tek temsilcisi olan bir türüm. Asiyim. Oysa senin düzenin beni
sıradan yapacak. Dejenere olmaya, çürümeye ve çürütmeye mahkûm
iktidar yapacak.
Ben bu olamam.
"Ben sıradan olamam."
-Zifir
Cinler, insanlar, şeytanlar ve isyankâr melekler...
Zifiri bir savaşın eşiğinde!...
Hacer-ül Esved'de gizlenen sır neydi?...
Amerikan askerleri Kabe'ye niye baskın yaptı?...
Papa ve Amerikan Başkanı Bush nasıl öldürüldü?...
Dünya insan kanına nasıl boğuldu?...
Cehennemde büyük savaş!...
Şeytan'ın orduları yeryüzünde savaşıyor!...
Karanlık çağlarda, insan öncesi Dünya'da yaşananlar!...
Kız Kulesi'nin altındaki sır neydi?
-Kızıl Vaiz
“Taş yolun ötesinde kapının girişi cam rüzgarlıkla korunuyordu.
Kapının önüne geldiğimde üstünde mermere kazılmış uyarı dikkatimi
çekti.
Xasiork
Ölümsüz Öykü Kulübü
Yalnız Gören Gözler Girebilir!..
Birkaç gazetede muhabir olarak çalışmıştım, edebiyat dünyasını da
takip ederdim ama böyle bir kulübü hiç duymamıştım. Zilin altında "Nitimur
in Vetitum!" yazıyordu. Latince bir deyim olmalıydı ama anlamını
bilmiyordum. Gökhan’a ne olduğu yolundaki merakım, çekingenliğimi
bastırdığı için zili çaldım.
Küçük bir kilit açılma sesi duyunca kapıyı ittim. Önümde bir hol
uzanıyordu, yerde kırmızı bir halı vardı. Duvarlar, kare şeklinde
işlemeli ağaç çerçevelerle kaplıydı. Tavan tıpkı Rönesans
kiliselerinde olduğu gibi dini resimlerle süslenmişti. Holün öbür
ucunda meşe ağacından yapılmış, oymalı bir kapı dikkati çekiyordu,
alt boşluğunda oynaşan sarı kırmızı bir ışık vardı. Alev ışığı diye
düşündüm, ya bir soba, ya da büyük bir ihtimalle şömine ateşi.
Tedbirli bir şekilde birkaç adım atmıştım ki, tam arkamdan gelen
sesle yerimde sıçrayıverdim;
"Ceketinizi ve ayakkabılarınızı alabilir miyim?"
Sadık Yemni
-Muska
İzmir’in bir roman başkişisi olarak en eğlenceli maceraları yaşadığı
kitaplar, hiç kuşku yok ki, Sadık Yemni’nin haşarı delikanlısı
Sarp’ın öykülerinin dile geldiği kitaplar. Bu dizinin ilk kitabı
olan Muska’da Sarp altmışlı yılların İzmir’inde, bu dünyanın ve
diğer dünyanın birbiriyle rastlaştığı o ince çizgideki
serüvenleriyle okurun karşısında. Gizemli gerçekler, büyücü yaşlı
kadınlar ve Levanten kimliğinin son demlerini yaşayan İzmir…ve
delifişek, kimya meraklısı bir delikanlı olan Sarp.
Günümüz Türk edebiyatında örneğine çok sık rastlamadığımız büyülü,
cinli, perili öyküler, Sadık Yemni’nin elinde tadına doyulmaz bir
okuma şölenine dönüşüyor.
“İçerde hayaller üzerine saldıracaklar. Sana olmadık şeyler
gösterecekler. Çok korkunç ya da acıklı olabilir. Bunarlın sen karşı
çıkarsan yok olacak suretler olduğunu aklından çıkarma. Sen bu tür
düşlere ya da karşılaşmalara alışıksın.”
-Muhabbet Evi
Usta yazar Sadık Yemni'nin son romanı Muhabbet Evi, bu kez
Amsterdam'da geçiyor. Hollanda'da sinemacı Theo van Gogh'un
öldürülmesiyle yükselmeye başlayan yabancı karşıtlığından yola çıkan
Muhabbet Evi, Avrupa gerçeğine içeriden bakmayı deniyor. Yabancıları
içine almakta zorlanan Avrupa ile Avrupalı olmakla olmamak
çizgisinde sıkışmış yabancılar arasındaki gerilim, Hıristiyan dünya
ile Müslüman yaşam arasındaki yabancılık bu kitabın ana temaları. Ön
planda ise her zamanki gibi Sadık Yemni'nin fantastik dünyası ve
kahramanları var.
Sadık Yemni'den bir kez daha, somut dünya ile bilinmeyen, elle
tutulamayan dünya arasında, gerilimle örülmüş bir roman: Muhabbet
Evi.
"Yabancılaşmaktan, duyarsızlaşmaktan, vicdansız, duyarsız tüketim
canavarı çocuklar yetiştirmekten, antidepresansız yaşayamamaktan
korkuyorum. En çok da gereksiz yere benden korkan yerlilerden
korkuyorum. Çünkü burada yaşıyorum. Burası benim elvatanım. Böyle
bilesin."
-Ölümsüz
"Kız gülümsedi. Otelden çıkınca hemen bir bankadan para almışlar ve
Gümüşsuyu'ndaki Varan bürosuna gitmişlerdi. Şanslarına İDO'nun
Yenikapı'ya giden servis otobüsü on iki dakika sonra kalkacaktı.
Kalbiye bu hattı birkaç kez kullandığı için tercih etmişlerdi.
Ayhan'a kalsa akşam yedi ya da sekiz uçağı daha uygundu. Sonradan
kızın uçağı yeğlememesindeki espriyi anlamıştı. Es kaza uçağa bir
şey olursa, belki ölümsüzlüklerinin sınırına toslarlardı. Eğer bu
sınır mevcutsa, Teupi kontratı bu yöntemle iptal etmeyi
deneyebilirdi. Deniz ya da otobüs kazasından sıyıracaklarına
neredeyse emindi."
Kendi halinde bir işsiz olan Ayhan Timir'i kiralık katile
dönüştüren, ulaşılması imkansız Teupi Anonim Ortaklığı, basit bir
şirket değilse nedir? Neden astronomik rakamlarla bazı insanları
öldürtür? Dahası, katillerini neye göre seçer?
İstanbul'dan İzmir'e, oradan da bambaşka bir boyuta uzanan
yolculuklarında Ayhan'la Kalbiye ölümsüzlüklerinin kaynağını
anlamaya ve soğukkanlılıkla işledikleri cinayetlerine yepyeni bir
kavrayış geliştirmeye başlıyorlar.
-Metros
O akşam Amsterdam'da 83 numaralı metro aracına binen onlarca kişiden
dördü, dünyanın gidişatını kökünden değiştirmek için seçildiler. Ama
bir güç, bazı yolcuların bu metro aracına binmelerini engelledi. Bir
canki ile metro sürücüsü Stefan Boekbinder, en imkansız hayallerini
gerçekleştirme şansını yakaladılar. O sırada yirmi yaşındaki kadın
terminatör Anneke Bitterbot da kim bilir kaçıncı defa sahneye
çıkmaktaydı...
İnsanlık yazılı tarihin eşiğine yeni gelirken, yani İstanbul'da
Boğaz yeni ortaya çıkarken, Samanyolu galaksimizin merkezinden kopup
gelen uzay aracının amacı neydi? İnsandan çok daha gelişmiş bir
türün son temsilcisi olan dünyalı Korgi'nin bu kez karşısındaki en
büyük düşman ise teknoloji. Korgi, 1204, 1518 ve 1939 yıllarında
ortaya çıkan seçilmişlerin tümünü iptal etmişti. Peki, bu kez 7000
yıllık misyonunda yine başarılı olabilecek miydi?
Amerikalılarla Ruslar, İstanbul'da kazdıkları tünellerde neyin
peşinde olduklarının ne kadar bilincindeler? Amerikalı bilim insanı
Jeff Crimson, ekibinin aslında hangi amaçla seçilmiş olduğunu neden
bilmiyor? Dünya teknolojisi bu anlaşılmaz yapıdaki nesneyi denetim
altında tutabilecek durumda mı? Ve elimizde onu yok edebilecek bir
silah mevcut mu?
Metros, Sadık Yemni'nin Amsterdam'da başlayıp İstanbul'da sona eren,
balina nefesli romanı.
-Çözücü
'Tekerlekli boy aynasının önünde duran şey görünüş olarak genç bir
kadındı. Siyah saçlı, duru tenli, orta boylu ve çırılçıplaktı.
Tamamlanmamıştı henüz. Kalbi atmıyordu, nefes almıyordu. Kirpikleri,
göz bebekleri, kulak delikleri, meme başları, anüsü ve vulvası
yoktu. Soğuk, sıcak, uyku, yorgunluk, neşe, sıkıntı, endişe ya da
mutluluk gibi duyguları tanımıyordu. Kıvamlı ışıktan yaratılmıştı.
Bir niyet düğümü türeviydi. Bekliyordu. Beklemeyi biliyordu.'
Pera bölgesinde dört kilometrekarelik bir alana sıkışıp kalmış yirmi
altı kişi, bir gece sabaha karşı yeni realiteyle burun buruna
geldiler. Eşleri, dostları, düşmanları, akrabaları sınırötesi
realitesi denen bilinmezde kalmışlardı. Tıpkı mazileri gibi.
Bu yeni cennette her biri bambaşka kişiliklere bürünecek, sevgiyi ve
dostluğu yeniden keşfedecekti. Yalnızca kendilerine ait olan bu
yaşam alanında eski dünyadan hatırladıkları tüm endişe ve
korkulardan arınmışlardı. Hepsi de mükemmel aşkın doruklarında
geziyorlardı. Ama yine de içlerini kemiren merak duygusuyla bugüne
kadar sahip oldukları her şeyi yutan o sınırı geçmenin yollarını
arayacaklardı.
Yer yer sürükleyici bir polisiyeye dönüşen Çözücü, Sadık Yemni'nin
kıvrak diliyle gerçekliğin sınırlarını yırtıp atan bir yapıt.
-Yatır
Türk Edebiyatı'nın büyüleyici kahramanı Sarp Sapmaz yeniden iş
başında... Sarp bir kez daha kızlar, kimya laboratuarı ve
bilinemezlik arasındaki üçgende. Bakalım yatırlı evin hiç eskimeyen
gül desenli taşlarının altında neler yatıyor? Taşın altındaki
gizemin peşinde olanlar ile Sarp nasıl bir karşılaşma yaşayacaklar?
Altı bin yıllık sır Sarp�ın ellerinde...
Üçüncü Sarp Sapmaz macerası olan Yatır, diğer Sadık Yemni kitapları
gibi Everest Yayınları�nda.
"Çocukluğundan beri gizemli merak ve kâbus kumbarasını tıka basa
dolduran koyu pembe gül desenli taşlara baktı... Desenleri ve
yıllara meydan okuyan pürüzsüz yüzeyi yakından görmek, içine girmek
ve anlamak istiyordu. Bu taşların yüzeyi esas portreyi gizleyen bir
tavır içindeydi sanki."
Saygın Ersin
-Zülfikâr'ın Hükmü
"Dünya edebiyatında gözde olan gizem ve entrika bileşenlerinin
ustaca kullanıldığı bir "çok satar"... Batı'nın Haçlı Seferleri
sırasında Doğu'dan aldığı gizli tarikatların, Dan Brown'un
işlemesiyle tam bir fenomen haline dönüştüğünü günümüzde işin özü;
kökeninden bir darbe! Saygın Ersin'i Türkiye'nin Dan Brown'u olarak
sunmak edebiyat açısından belki ona layık olmaz ama hak etmesi
gereken ilgi açısından doğru bir tespit olur."
- Metal Fırtına ve Asi Kitaplarının Yazarı Orkun Uçar
"Yeryüzünde kökleri cennetten ya da cehennemden sayısız söz dolaşır.
Kudretleri türlüdür. Lakin bilirler ya da bilmezler ki, söz sırası o
en güçlü olana geldiğinde, geri kalanları susacak ve sönecektir. O
söz Zülfikar'ın sözüdür! Hüküm Zülfikar'dır... Lokman Hekim yedi
kartal beslermiş, ömrü yedi kartalın ömrü kadarmış. Bir gün, şer
gözüne görünmüş Lokman'ın. Kan çağıldayan nehirler görmüş, kor olan
şehirler, orak olup insan hasadına çıkan kara vicdanlı katiller.
Sonunda Meleklerin Sanatı'nı taşıyan yedi genç bulmuş. Toprağın
hikmetini, ateşin kerametini, suyun bilgeliğini ve havanın
alimliğini anlatmış onlara. Sonra, Lokman Hekim Ocağı'nın yedi
kartalı, öyle bir çökmüş ki karanlığın üstüne şerrin efendileri
ecellerinin nereden geldiğini bile anlayamamış."
-Erbain Fırtınası
"Zülfikâr' ın Hükmü, Metal Fırtına' nın yazarı Orkun Uçar' ın
editörlüğünde devam ediyor..."
12. Daire; Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı
doğaüstü olaylarla ilgilenen bir birim; ve gizem dolu bir dünyaya
dalan iki asker...
Yüzyıllardır kötülükle savaşan Lokman Hekim'in Yedi Kartal'ı ve yedi
büyücü... Ölümsüzlük iksiri peşindeki tarikatlar... İstanbul'u
mesken tutan vampirler ve durmak bilmeyen bir savaş. Yedi Kartal
Efsanesi devam ediyor...
Zülfikâr'ın Hükmü için Türk gizemci kurgusunun doğumunu müjdeleyen
çığlık demiştik ve onu okuyanlar sabırsızlıkla devamı olan Erbain
Fırtınası’nı beklediler. Bazı hayaller gerçeklerden daha sıcak gelir
insana... Bu yüzden Saygın Ersin'in hayal gücünün bağımlısı olmak
çok kolay... Erbain Fırtınası, tamamen bu topraklara özgü inançları,
savaşları, gizemleri içinde barındırıyor ve okuyucuyu kendi içine
hapsediyor.”
“Metal Fırtına” ve “Asi” kitaplarının yazarı Orkun Uçar Zülfikâr’ın
hükmünden midir bilinmez, bu erbainde fırtına felakete savurmuştu
rüzgârını. Behruz Usta, çağları okşamış elleriyle kılıcını son
savaşına doğru sıyırmıştı. Karlı, küçük bir düzlüğün üzerindeydi ve
kara sırtlanlar çevirmişti etrafını; ardı uçurumdu. Sağ kolunda, çok
çok yarım fersah ötesinde evlatları Niran, İdris, Salih, Bengi,
İlyas ve Elif, gökyüzünden yağan ve gökyüzü gibi zift renginde
okların altında inim inim inliyorlardı…
Ölümü düşlemişti, ölümü özlemişti ama böylesini değil. Ölmeden leş
olmayı değil! Kılıcını sürüyerek geriledi. Derin bir soluk aldı.
Hava; toprak kokuyordu, evi, ocağı, evlatları kokuyordu. Tıpkı
özlediği ve özleyeceği gibi kokuyordu. “Böyle değil…” diye
fısıldadı, “Böyle değil…”
Seran Demiral
-Yaşayan Ölü Avcısı
Ölüm korkusu, yaşantımız boyunca sinsice büyür içimizde ve artık
modernleştikçe, giderek uzaklaşıyoruz mezarlardan.
Yaşayan Ölü Avcısı’nda mezarlar, yani kayıp bahçeler sakin,
hareketsiz yerler değiller. Aksine kontrol altında tutulması gereken
tehlikeli, ölümün gözle göründüğü, bütün duyularla hissedildiği
mekanlar. Münzevi, naaşları son yolculuklarına tekrar tekrar
yollamalı ve görevini asla aksatmamalıdır. Ama İstanbul değişimin
eşiğinde, çünkü Münzevi ardında bıraktığı hayatından bir ölümle
yüzleşecek ve ne münzevi ne de İstanbul eskisi gibi kalacak.
-Hissizleşme
‘Ne diye gülüyorsunuz? Ne bakıyorsunuz aval aval? Tutup kaldırsanıza
şu deliyi!’
Hissizleşme, insanları, duygularının en uç noktalarına kadar
sürükleyen bir roman. Aynı zamanda kimsenin hayal dahi edemediği
olağan dışı ve bir o kadar da hayatın içinden bir ‘kötülükler hika-yesi.’
Öyle ki daha ne kadar kötü olunabileceğinin, bu denli sınıra
yaklaşan karakterlerin, nasıl hislerinden arındıklarının, ne
kadarlarını kaybettiklerinin de bir portresi...
“Bir köpek gibi yere çömeldi ve köpekten daha iyi koku almaya
başlamış olan burnunu yerlerde gezdire gezdire sürünmeye başladı.
Ağır ağır adımlarla, el ve kollarının yardımıyla emekliyordu.
Bulduğu ilk karanfili ağzıyla koparıp var gücüyle çiğnemeye koyuldu.
Onu gören birkaç kişi du-ruma anlam veremeyişleri sebepli,
kahkahalarını koyverdiler... Yegane arzuları gülmek, hep daha çok
gülmekti. Kendileriyle böylece dalga geçiyorlardı; arınamadıkları
onca kompleksten, yalnız bilinçsizce kurtulabiliyorlardı. Zaten
başka türlüsü de ellerinden gelmezdi.”
İlk romanı ‘Münzevi - Yaşayan Ölü Avcısı’ okurla buluştuğunda, on
altı yaşında olan yazar, Hissizleşme’de, okuyucuya bedeniyle
duyumsamayan adamın; yani Eren karakterinin imkansız olan hayatını
anlatıyor. Paralel olarak ilerleyen kurgudaki bir diğer kahraman
ise, içimizden biri... En az bizim kadar hisseden, en az bizim kadar
acı çeken bir zamane kurbanı.
Sezgin Kaymaz
-Geber Anne!
Mutlu bir aile, İsmailoğlu ailesi: Otoriter anne Melek Hanım, baba
Şükran Bey, oğulları Tufan ve Tayfun, köpekleri Sarı... 'Annesinin
sarı prensi' Tayfun, onyedisine basacağı gün eve biraz erken döner.
Fakat bu sesler, annesinin yatak odasından gelen bu sesler.. Kapı
aralığından görünen yabancı erkek. bacağı... Yoksa?.. Tanrım!
Tayfun'un doğumgünü, Melek Hanım'ın intihar günü olur.. Aradan
yıllar geçer, yetiştirme yurdu müdürü İhsan Beyit, meslekdaşı ve
'abisi' Hasan Çokar'a bir çocuk gönderir. Mecburiyet olmasa,
kimsenin yanından ayırmak istemeyeceği bir çocuktur bu. O sarı
saçlar, o yüz, o konuşma, o karizma.. Bir sicil vardır çocukta,
'tövbe estağfurullah, Mevlüt gibi! Sonra? Sonrası karmaşık, komik,
heyecanlı; hem 'kelalaka' hem fazlasıyla alakalı.. Üstelik, uyarı
levhası hediyeli: Zaman'la fazal oynama!.. Sezgin Kaymaz, ilk romanı
Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir'le başlattığı 'fantastik
eğlence'yi Geber Anne!'de başarıyla sürdürüyor.
-Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz
Misafir
Uzunharmanlar mahallesinde bir bekar evi kiralayan Musa daha ilk
geceden dehşete düşer. Burası bir perili evdir galiba! Ancak periler
cömerttir, sürekli ikramda ve hizmette bulunurlar. Mahalle halkı da
birbirinden tuhaf insanlardan oluşmaktadır ve Musa’nın kafası
giderek... İddiasızlığıyla güzel, yer yer komik, baştan sona
eğlendirici bir roman...
-Kaptanın Teknesi
"Gelirken, ne kadar gerçeküstü varsa, hepsini beraberinde getirdi
'O'...
'O'...
Vakitle birlikte, vakitlice gelen...
Hayatımı allak bullak eden, sonra da ortalığı bana toplatan...
Bir kapı aralandı üç gün önce ve 'O' girdi hayatıma...
Güneş kadar yakıcıydı, buz gibi don...
Deprem kadar yıkıcıydı, tufan gibi bir son...
'O'ydu hepsi de...
Ruhumun tufanı, tufanımın Nuh'uydu...
Kim, benim sandığım 'ben' olmadığımı öğretebilirdi bana?...
Vakti, bir kılıç gibi kuşanan kim olabilirdi?...
Kimdi, hiç tanımadığım halde, hep beklediğim?...
Sarı gözlü, kara giysili, o yakışıklı kimdi?...
'O'ydu elbette!"
Üniversiteli öğrenci hayatının sebepsiz bir neşeyle anlamsızlık
buhranları arasında gidip gelen olağanlığı içinde bir "kafa kızlar"
muhabbeti... Ve bu olağanlığın tepesine düşen olağanüstü bir aşk
hikayesi - üç günlük bir şey... Sezgin Kaymaz'dan, şenşatır
anlatılmış bir gündüz düşü daha...
-Zindankale
Korkunç bir rüya... Kabus.
Koca koca insanlara yatak ıslattıran cinsten. Gündüz de zihne
yapışan cinsten.
Üstelik "dizi-rüya". Devam ediyor, gelişiyor; gizli kamera gibi
geziyor görenin geçmişinde.
Rüyanın musallat olduğu insanlar:
Kendini bildi bileli dedesiyle yaşayan, dağınık ve haif şaşkın bir
sigortacı genç adam.
Sibel Atasoy
-Sırıtkan Kırmızı Ay
Bu kitap; insanın bilinmeyen katmanları arasına sıkışmış
duygularının aniden dışarı püskürmesiyle, güvenle ayağını bastığı
"gerçek" kavramının bin bir başka yüzü ile yüzleşmesinin son derece
akıcı bir dille resmedilişidir.Kuantum felsefesinin, günlük sade
hayatımızdaki yerini merak ediyorsanız eğer; kelebek etkisini,
bilinçli gözlemcinin, gerçekliğin mükemmel doğasına katılımını Sezen
in bu öyküsünde bulacak ve belki ağlayarak kendi hayatınızla
özleştireceksiniz.Sibel Atasoy, bu kez bir çırpıda okuyuvereceğiniz
ancak etkisinden uzun süre kurtulamayacağınız, şaşırtıcı bir kurgu
ile okuyucuyu kendine hiç sormamış olabileceği sorularla
karşılaştırmayı başarıyor. Tam içeri girecekken aniden çok şiddetli
bir rüzgâr sırtımdan yetişip beni öne doğru savuruyor. Dengemi
yitirip dizüstü düşüyorum. Başım balkon demirine hafifçe çarpıyor.
Aynı anda balkondaki masa ve sandalyeler havalarda uçuşarak büyük
bir gürültü ile bahçeye savruluyorlar. Ne olduğunu anlayamıyorum.
Bileğim de burkulmuş biraz. Ovuşturarak ayağa kalkmaya yelteniyorum.
Ve hepsi o kadar... Havada ikinci bir kıpırtı yok. Her şey sessiz.
Sonsuz bir huzur. Ayağa kalkarken, "Rüya mı gördüm acaba?"
diyorum....İçeridekiler hiçbir şeyin farkında değiller. Gürültüyü
bile duymamışlar. Saat gece yarısını çeyrek geçiyor. "Balıklar senin
başına fena vurdu," diye benimle dalga geçiyorlar. "Öyledir
herhalde," diyorum. Yalnızca Meral kendi kendine mırıldanıyor. "Deja
vu!"
Yiğit Değer Bengi
-Çift Başlı Kartal
"Masallar külliyen yalan, mitolojiyse gerçekmiş hissi veren başka
bir çeşit yalandır. Sevimli, güzel, yararlı yalanlardır bunlar; bir
kızın sevişmeye giderken annesine söylediği bu gece kız arkadaşımda
kalacağım yalanı gibi… Fantastik ise, düpedüz doğrudur. Gerçeğin
arka planıdır sadece, aynanın sır sız yüzüdür. Yalan gibi görünmesi
ondan. Yiğit Değer Bengi nin öyküleri ne masalsı, ne mitolojik, ne
de fantastik. Daha da ileri gidebiliriz; bu öyküler gerçeğin ta
dibi! İster taş devrinde, ister Ortaçağ ın karanlığında, ister
günümüzün pis, isli dünyasında yaşasın, hiç fark etmez. İnsanın
gerçekliğe çarptıkça çıkardığı tok sesi duydum bu öykülerde.
Sarsılmam ondan. Az buz değil, katlanılmaz derecede tok bir ses bu.
Yani her okuyana çalım atacak güçte öyküler bunlar. Çünkü gerçek,
bütün gerçekliğiyle gözler önüne serilmiş, mitoloji, masal,
fantastik gibi öğeler ise, gerçekleri yola koşmak için kırbaç
niyetine kullanılmış... 2000 li yıllar, gerçeğin kan-ter içinde yola
koşulduğu, ciddi ciddi kırbaçlandığı yıllar olarak geçecek edebiyat
tarihine. Kırbacı elinde tutanlardan biri de Yiğit işte…"
-Altay Öktem
"Bengi, bizi salt bir hayal gücünün ve sağlam bir tarih bilincinin
yaratabildiği zengin bir dünyanın içine duyarlılıkla yerleştiriyor,
adeta bağlıyor."
-Giovanni Scognamillo
"Yazar, soğuk, acımasız ve kaba gerçekliği zamandan azade geçişlerin
huzuruyla ılıtıp sunuyor. Kendine özgü bir dil kurma yolculuğu da
denebilecek öyküler bunlar. Bir yol. Çift başlı kartal yolu."
-Sadık Yemni
"Çift Başlı Kartal öyküleri, tarihsel anlatı, mitoloji ve zengin bir
hayal gücüyle yoğrulmuş, ustalıkla yazılmış öyküler. Bengi,
edebiyatımızda az yürünen bir yolda, cesaretle ilerliyor."
-Barış Müstecaplıoğlu
-1002. Gece Masalları (Derleme)
Barış Müsteceplıoğlu, Giovanni Scognamillo, Nazlı Eray, Ümit
Kireççi, Kadir Aydemir, Altay Öktem, Arzu Çur, Ferhan Ertürk, Yiğit
Değer Bengi, Gündüz Öğüt, Orhan Duru, İzzet Yasar, Evren İmge,
Levent Şenyürek, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer
Yüksel ve İhsan Oktay Anar.
Yazı serüvenine doğrudan doğruya "fantastik" yazarak atılan
yazarlarla, yıllardır yazdığı öykülerin içine hiç usanmadan fantazi
ve bilimkurgu unsurları katan yazarlar yan yana duruyorlar bu
seçkide. Bu anlamda Türkçe edebiyatta bir ilk 1002. Gece Masalları;
farklı edebi geleneklerden gelen, farklı kuşakların öykülerini ortak
bir paydada buluşturuyor.
Ne de olsa her öykü sözün güzelliği için okunur!
Yiğit Kulabaş
-Zamanya
Dünyaya pazarlanmak üzere dakika, hafta, saat, takvim, müzik, para
gibi birbirinden önemli ürünler geliştiren Zaman isimli şirket,
pazar payını artırabilmek, daha fazla büyüyebilmek için geceye
odaklanır ve Büyük Gece Projesini hayata geçirmeye karar verir.
Kerim, iş görüşmesine gittiği şirketin Zaman olduğunu bilmeden çıkar
evden. Bir gün içinde dört kıtada, on iki ayrı şehirde pek çok
kişiyle görüşür. Zamanya'nın kapısına ulaşıncaya kadar bir yandan
zaman diyarının bütün sırlarını keşfedecek, bir yandan da bugüne
kadar zaman kavramını çok az sorguladığını fark edecektir.
Selim ise zaman kafesinde yaşayan sıradan bir insandır. Yedi
vapurunu yakalamaya çalışır her sabah. Saat sekizde başlar
çalışmaya, akşam beş olunca çıkar şirketten. Acıktığı için değil,
saat on iki olduğu için yemek yer. Maaşı ayın birinde bankaya yatar.
Hep zamanla yarışır - kesintisiz bir koşuşturma içindedir. Fakat
nereye doğru koştuğunu, nereye varmak istediğini bilmemektedir.
Zaman, hayat, gece, dünya, uyku, keyif, kariyer, ölümsüzlük ve
pazarlama üzerine muhteşem bir kurgu, sürükleyici bir macera.
Farklı bir roman okumak isteyenler için...
Yunus Emre Altanay
-Ses
"Kadere inanır mısın?"
"İnanmalı mıyım?"
"Mecbur olduğun için değil ama bir şeye inanmak doğanızda var."
"Ne demek istiyorsun?"
"İçeri girdiğinde bir ses duyacaksın. Bu, şu andan itibaren duyduğun
son ses olacak."
"Neden?"
"Çünkü ölüm sessizliktir."
Hayalle gerçeklik arasında gidip gelen garip, ürkütücü bir dağ
köyünde yolları kesişen üç kişi. Geçmişlerini hatta adlarını bile
hatırlamıyorlar. Buraya nasıl geldikleri ise muamma. İşte şimdi bu
üç genç, geçmişlerini hatırlamak ve bu şeyden kurtulmak zorundalar.
Görebilecekleri en korkunç kabustan...
"Türk edebiyatında aksiyon eksikliği yıllardır hissedilmiş, kurguya
gereken önem verilmemiştir. İşte Yunus Emre Altanay''ın bu ilk
romanı aksiyon ve kurgudaki zenginliğiyle dikkati çekiyor. Senaryo
çalışmaları ile tanınan, Xasiork 200(6.) Kısa Öykü Yarışması
ikincisi Yunus Emre Altanay geleceğini hayal gücü ile inşa
edebilecek, ismini daha çok duyacağımız bir yazar." Orkun Uçar
SIRADAKİLER:
Bahadır İçel
-Karanlığın Ötesinde 2: Karanlığın Yolunda
Yiğit Turhan
-Gecenin Çocukları
-Hayali
Saygın Ersin
-Ateş ve Bedel
Orkun Uçar
-Sarı İstilâ
-Zifir 2
|

FrpNet
Forum

FrpNet
Sözlük

Yeni Kitaplar

Siteiçi Arama

Kitap
Satışı

Linkler - Bağlantılar

Bize
Ulaşın

|