HAYALGÜCÜNÜN KALBİNE SEYAHAT

 

Jules Verne: Dünya yazarları arasında, efsaneler ve gizemcilik alanında Avrupa geleneğinin neredeyse tamamını engin bir bilgi birikimi altında toplayan ve saklayan tek isim.

Evet, 19. yüzyılın usta bilimkurgu yazarı Jules Verne tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tanınıyordu. Hepimiz en az bir iki kitabını okumuştuk bugüne dek. Jules Verne’in olağanüstü hayalgücünden ve renkli dünyasından kaynaklanıyor olsa gerek, sadece çocuklara seslendiği düşünülmüştü.

Oysa ki Jules Verne kitapları her yaşa sesleniyor, onlarda herkesi büyüleyecek bir yerküre var: Girintileri, sulu oyukları, dipsiz kuyu ve uçurumları, karmaşık koridorları ve labirentleri, dereleri, yeraltı denizlerini ve fırtınaları, manyetik ve tektonik ateşleri barındırıyor Jules Verne kitapları. Okuyucu, bilindik ve bilinmedik birçok ayrıntıyı içeren destansı yolculuklara çıkıyor bu kitapların satırlarında.

Jules Verne hem zengin bir hayal gücüne hem de müthiş bir öngörüye sahipti. Geleceği şaşılacak bir kesinlikle görmüştü. Kitaplarını yazmadan önce evinde fizik deneyleri yaptığı söylenir. Kitaplarında sözünü ettiği makineler bir gün icat edildiğinde, hep onun verdiği isimler kullanılarak onurlandırıldı. Onun sınır tanımaz “hayalgücü”nün ürünü olan Nautilius adlı denizaltı, daha sonra ilk “gerçek” nükleer denizaltıya ismini verdi. Ayın Çevresinde Seyahat’ten sonra aya gidildi. Bilim ve teknoloji onun “icatlar ambarı”ndan çok yararlandı. “Back to the Future” filminde Dr. Brown'un zaman makinesi ve çocuklarının isimleri için ilham kaynağı oldu.

Jules Verne yaşadığı dünyanın sınırlarını aşıp başka dünyaların kapılarını çaldı. Hiç abartmadan denilebilir ki, neredeyse bütün modern “fantastik” edebiyatın köklerinde onun yarattığı efsaneler, büyülü ve esrarengiz seyahatleri yatıyor.

Jules Verne, nesilden nesle aktarılan bir miras. Onunla büyüyen anne babalar, çocuklarına da onun kitaplarını alıyorlar. Ama Jules Verne hep kısaltılmış, eksik metinlerle sunulmuş okuyucuya. İthaki Yayınları, “Jules Verne Kitaplığı” adı altında, büyük ustanın tüm kitaplarını yeniden ve eksiksiz metinlerle yayımlıyor. Ayrıca Jules Verne, ölümünün 100. yıldönümü olan 2005’te, tüm dünya gibi Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle anılacak. Jules Verne çok okundu, çok okunacak. Onu yeniden ve belki de “yeni” tanıyacağız. Hep birlikte.

 

KİMDİR?

1828’de Fransa’da doğdu. Jules Verne, denizcilik geleneği olan bir ailenin çocuğuydu ve bu durum onun yazın hayatını derinden etkiledi. Küçük bir çocukken gemilerde tayfalık yapmak için evden kaçtı ama yakalanıp ailesine teslim edildi.

1847’de hukuk öğrenimi görmesi için Paris’e gönderildi. Ancak Paris’teyken tiyatroya ilgisi derinleşti. 1850’lerin sonlarında ilk oyunu yayımlandı. Babası, hukuk öğrenimini bıraktığını duyduğunda aralarında büyük bir tartışma çıktı ve harcamaları için gönderilen para kesildi. Bu durum Jules Verne’i öykülerini satarak para kazanmaya zorladı.

Paris’in kütüphanelerinde jeoloji, mühendislik ve astronomi okunarak geçirilen uzun saatlerden sonra, Jules Verne ilk kitabı Balonla Beş Hafta’yı yayımladı. Bu romanı, Dünya’nın Merkezine Seyahat, Dünya’dan Ay’a ve Denizler Altında 20 000 Fersah gibi romanlar izledi.

Romanlarının büyük beğeni toplaması Jules Verne’i zengin bir adam yaptı. 1876’da büyük bir yat aldı ve Avrupa’nın çevresini yatıyla dolaştı.

1905’te Amiens’te öldü.

 

 

kutu 2

NEDİR?*

1- Doktor Ox’un Deneyi - Çeviren: Alev Özgüner Kardaş

2- Madenin Esrarı - Çeviren: Kerem Eksen

3- Dünya’dan Ay’a - Çeviren: Z. Zühre İlkgelen

4- Karpatlar Şatosu - Çeviren: Işık Ergüden

5- Ay’ın Çevresinde Seyahat - Çeviren: Aysen Altınel

6- Dünya’nın Merkezine Seyahat - Çeviren: Mehveş Omay

7- Kaptan Grant’in Çocukları 1 - Çeviren: Işık Ergüden

8- Dünyanın Ucundaki Fener - Çeviren: Alev Özgüner Kardaş

9- Kaptan Grant’in Çocukları 2 - Çeviren: Işık Ergüden

10- Altın Volkanı - Çeviren: İdil Gürbüz

11- Wilhelm Storitz’in Sırrı - Çeviren: Pınar Güzelyürek

12- Kaptan Grant’in Çocukları 3 - Çeviren: Işık Ergüden

13- Balonla Beş Hafta - Çeviren: Feridun Aksın

14- Zacharius Usta ve Olağanüstü Öyküler - Çeviren: E. Gökteke

15- İnatçı Keraban 1 - Çeviren: Nihan Özyıldırım

16- İnatçı Keraban 2 - Çeviren: Nihan Özyıldırım

17- Denizler Altında 20 Bin Fersah 1 - Çeviren: M. Sorkun

18- Ne Altı Var Ne Üstü - Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

19- Denizler Altında 20 Bin Fersah 2 - Çeviren: M. Sorkun

20- Mişel Strogof - Çeviren: Nihan Özyıldırım

21- Fatih Robur - Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

22- Dünyanın Hakimi - Çeviren: Z. Zühre İlkgelen

23- Edom Frrit-Flakk Humbug - Çeviren: Pınar Güzelyürek

24- Begümün 500 Milyonu - Çeviren: Nihan Özyıldırım

25- Yüzen Şehir - Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

26- Kaptan Hatteras’ın Maceraları 1 - Çeviren: V. Yalçıntoklu

27- Kaptan Hatteras’ın Maceraları 2 - Çeviren: V. Yalçıntoklu

28- İki yıl Okul Tatili - Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

 

* İthaki Jules Verne Kitaplığı’nda bugüne dek yayımlanan eserler


 

Yeniden Jules Verne...

Milliyet Sanat

Doktor Ox’un Deneyi

Jules Verne

İthaki Yayınları

ORHAN TÜLEYLİOĞLU

 

    Bilim kurgunun babası olarak anılan efsanevi yazar Jules Verne yeniden Türkçe’de. İthaki Yayınları’nın hazırladığı, yazarın bütün yapıtları dizisinin ilk kitabı: "Doktor Ox’un Deneyi".

    Edebiyatın sevildiği bir ortamda doğan, önce küçük bir papaz okulunda ardından College Royale’deki öğretmenlerinden mükemmel bir klasik eğitimi alan Jules Verne, çok genç yaşta bir kamarot olabilmek için evden kaçar ama yakalanıp ailesine iade edilir. Daha sonra da babası tarafından hukuk öğrenimi için Paris’e gönderilir. Oğlunun kendi izinden yürümesini isteyen avukat baba Verne, onun oyun yazıp yayımlattığını duyunca öfkelenir, gönderdiği parayı keser. Böylece Jules de yazdıklarıyla geçinmek zorunda kalır. Bu dönemde, Alexandre Dumas, genç yazarın koruyucusu durumundadır. Ara yıllarda, genç Verne’e Lirik Tiyatro’da geçici bir sekreterlik görevi verilir. İşte, bu dönem onun Paris kütüphanelerinde coğrafya, fizik, matematik, kimya, jeoloji, mühendislik, astronomi öğrendiği, çağının son buluşlarını ve son teknik gelişmeleri konu alan kitap ve dergileri okumakla geçirdiği yıllardır.

    Ancak, onun bir yazar olarak gerçek anlamda doğuşu 1850’den sonraya denk düşer. Verne’in "Balonla Beş Hafta"sının el yazması, tam on beş yayınevince geri çevrilir. Sonra bir rastlantı, Jules Verne ile Jules Hetzel’i karşı karşıya getirir. Stendhal ve Balzac’ın yayımcısı Hetzel ile amaç birliğine siyasal yakınlık da eklenince genç yazar, birden bir anlayış ortamıyla karşılaşır, desteklenir ve sevgi bulur. Artık Hetzel onun için bir dost, sert karekterli bir danışman ve yeri doldurulmaz bir baba olacaktır. Bu birliktelik, yazarın ölümüne dek, 64 kitap boyunca, yirmi üç yıl sürer.

    Verne’in haritalara ve büyük keşiflere duyduğu sevgi, onu uzun bir zamana yayılan coğrafi hikâyeler dizisini yazmaya yöneltir. "Balonla Beş Hafta", "Deniz Altında Yirmi Bin Fersah", "Ay’a Seyahat", "Dünyanın Merkezine Seyahat" genellikle sıradışı özellikler taşıyan karakterlerin akla hayale gelmez yerlere tuhaf araçlar ve yöntemlerle gidişlerini anlatır. Çoğu, seyahatleri konu edinen bu macera romanları hem çok beğeni kazanır, hem de çok satar.

    Jules Verne uzunca bir zamandan beri teknolojik öngörüsü olan bir kâhin ve bir gelecek habercisi olarak algılandı.İlk ilhamlarını ondan aldıklarını ifade eden 20. yüzyıl bilginlerinin sayısı da az değildi.

    Bu kitaba konu olan olaylar, hiçbir haritada yer almayan Quiquendone kentinde geçiyor. Kent babadan oğula geçen bir sistemle uzun yıllardır yönetilmektedir. Dar yolları, takviye edilmiş surları, İspanyol tarzı evleri, sebzemeyve hali ve belediye başkanıyla Quiquendone halkı, uysal, aşırı tutumlu, geçimli, sakin bir mizaca sahiptir. Kimseye ihtiyaç duymayan bu insanların arzuları sınırlı, yaşamları şatafatsız; kendileri ılımlı, soğuk ve ağır kanlıdır. Yüzyıllardır insanların birbirlerine sövüp saymadığı, atların huysuzlanmadığı, köpeklerin ısırmadığı, kedilerin tırmalamadığı jandarmaların laf olsun diye ortalıkta dolaştığı, üç yüz yıldır ne bir yumruğun ne de bir tokatın atıldığı bir kenttir burası.

    Quiquendone’a beş ay önce asistanıyla birlikte gelen Doktor Ox, tuhaf bir adam, aynı zamanda Avrupa bilim dünyasınca bilinen ve takdir edilen bir fizyolojisttir. Doktor, tüm bir kentin aydınlatılması işine ön ayak olur ve masrafları üstlenir. Böylece, aydınlatıcı gaz üretimi amacıyla bir fabrika inşa edilir. Belediye başkanı ile yardımcısı ve bazı ileri gelenler bu modern aydınlatma sisteminin evlerine girmesine izin vermek gerektiğine inanırlar.

    Doktor Ox’un üreteceği yüksek nitelikli bir bileşik sayesinde Quiquendone kentinin görkemli bir aydınlatmaya kavuşacağı kesindir. Ancak daha sonra anlaşılacağı gibi, doktor ve asistanı işin bu kısmıyla pek az ilgilenir. Gaz borularının kentin her yerine döşenmesinden ve deneyin başlamasından sonra kent dikkat çekici bir değişime uğrar, insanlar arasında çeşitli tartışmalar, kavgalar çıkar, taşkınlıklar bir salgın gibi evlere oradan da sokaklara yayılır ve nihayetinde kent tanınmaz bir hale gelir.

    Doktor Ox’un deneyi neydi? Niçin burayı seçmişti? Bu insanlara birden bire ne oldu? Verne diğer yapıtlarında olduğu gibi, insanlığın sahip olduğu bilginin ötesine geçerek, simgenin ve gizin dünyasının yanında, erdemin, zekanın, cesaretin, yetenek ve hayal gücü gibi tüm nitelik ve özelliklerin dünyasını da sorguluyor. Eğlendirirken eğitiyor.

    "Doktor Ox’un Deneyi", ünlü yazarın, bilimsel ütopya düzleminden siyasaltoplumsal sorunlara doğru kayışını gösteren güzel bir örnek.

 

 

 


 

Avrupa'nın uzay aracı Jules Verne

Hürriyet Gazetesi

24.01.2004

 

Avrupalıların "Jules Verne" adlı otomatik uzay aracı, 2004 eylülünde Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ) doğru yola çıkacak. İlk bilim-kurgu yazarı Jules Verne'in (1828-1905) adını taşıyan "Automated Transfer Vehicle" (ATV), uzun vadede uzay randevuları için kullanılacak ve gezegenler arasında yolculuklara olanak tanıyacak.


 

BİR ÖMÜR BOYU JULES VERNE...

 

Milliyet Kültür-Sanat 06.08.2002

Zacharius Usta ve Olağanüstü Öyküler

Jules Verne

Çeviri: Elif Gökteke

İthaki Yayınları, 223 s.

 

 

İthaki Yayınları’nın bir yıldan uzun bir süredir devam eden Jules Verne serüvenine bu ay "Zacharius Usta ve Olağanüstü Öyküler" de katıldı. İthaki, Jules Verne’in bütün kitaplarını bir araya getiren bir "Jules Verne Kitaplığı" oluşturmayı planlıyor.

ESİN COŞKUN

 

     Jules Verne, yaklaşık yüz elli yıldır çocuklar kadar macera tutkunu çoğu yetişkinin de vazgeçemediği bir yazar. 1828 yılında Fransa’da dünyaya gelen Jules Verne’nin serüven tutkusu onu daha küçük yaşlarda evinden kaçıp bir geminin güvertesinde maceraya atılmaya teşvik eder. Ancak bu ilk serüven denemesi başarısızlıkla sonuçlanır, gemiye kaçak binmeye çalışan Jules Verne yakalanıp ailesine teslim edilirken serüvenlerini ancak düşlerinde yaşatmak zorunda kalır. 1847 yılında hukuk öğrenimi görmesi için Paris’e gönderildiğinde nispeten daha özgür bir ortamda babasının izinden gidip hukukçu olmak yerine ilk oyunlarını yazıp sahnelemeye kalkışır. Bu durum babasının tepkisine neden olur ve harçlığı kesilir.

     Ailesiyle ipleri koparan Verne, kendini Paris’in kütüphanelerine atar ve orada sınırsız düş gücünü coğrafya, jeoloji, mühendislik, astronomi, kimya, tarih bilgileriyle besleyerek birbirinden şaşırtıcı, ilginç, eğlenceli ve bir o kadar da öğretici serüvenlerinin başlangıcını oluşturur.

     Jules Verne’nin düşgücünü coğrafya bilgisiyle desteklediği ilk kitabı "Balonla Beş Hafta". Doktor Fergusson "Victoria" adını verdiği balonuyla Afrika seyahatine başladığında Verne de kütüphanede geçirdiği vakitlerin meyvesini alır. Aslında amacı, kendisiyle 1894 yılında yapılan bir söyleşide de ifade ettiği gibi, "Afrika’nın romantik bir betimlemesini yapmakötır. Ardından birbirinden ünlü yapıtları gelir: "Seksen Günde Devri - Âlem", "Denizler Altında 20.000 Fersah", "Dünyadan Aya", "Dünyanın Merkezine Yolculuk", "Kaptan Grant’ın Çocukları", "Karpatlar Şatosu", "Michel Strogoff"...

     Bizim gibi televizyon çağında yetişmiş çoğu kimsenin Jules Verne ile ilk tanışması televizyonla olmuştur. Daha okuma yazma öğrenmeden çizgi filmler sayesinde onun sevimli kahramanı Phileas Fogg ile birlikte bir iddia üzerine dünyanın çevresinde seyahate çıkarız. Ardından ilk hecelemelerimizle birlikte çocuk kitapları gelir. "Define Adası", "İki Yıl Okul Tatili" kadar "Kaptan Grant’in Çocukları"na da tutkunuzdur. Dalgın bilginimiz Paganel’in rehberliğinde onlarla birlikte Arjantin, Avustralya ve Yeni Zelanda’da Kaptan’ı aramaya koyuluruz. Otto ve Profesör Lidenbrock ile dünyanın merkezine seyahat etmeye kalkarız.

     Çocuklukta onun engin bilgisini ve öngörülerini pek sorgulamasak da büyüdükçe "Dünyadan Aya", "Ayın Çevresinde Seyahat" gibi romanlarındaki bilgi ve öngörüleri bizi afallatır. Döneminin astronomi, mekanik, matematik, kimya dallarında gerçekleştirilen buluşlarından ve varsayımlarından faydalanarak Aya bir merminin içinde gönderdiği kahramanları, kendilerinden ancak yüzyıl sonra gerçekleştirilecek bir yolculuğun ipuçlarını verir.

     Bilim(-sel) kurgu ve fantazi, mitoloji ve gerçek, Jules Verne’in romanlarında kolkola gider. "Aya Seyahat"iyle bilim - kurgunun ilk yazarlarından kabul edilen Verne, "Karpatlar Şatosu"nda mitolojiyi gizem, şiir ve teknolojiyle örer. "Wilhelm Storitz’in Sırrı"nda görünmezliğin formülünü bulan ünlü bir kimyacı olan Wilhelm, bunu evlilik teklifini kabul etmeyen kızı cezalandırmak için kullanır. Fantastik yanı ağır basan kitaplarında dahi bilimden vazgeçmeyen Verne’in "Zacharius Usta ve Olağanüstü Öyküler"inde de doğaüstü olaylar bir ders verme kaygısıyla ele alınır. Dünyanın en ünlü saatçisi olan Zacharius Usta, yaşamın gizini keşfettiğine inanarak kendini Tanrı’yla bir tutmaya kalkar. O insanları yarattıysa kendisi de zamanı yaratmıştır. Saatleri yaşadıkça o da yaşayacaktır. Ne var ki saatleri birden çalışmamaya başlar. Kibirden gözleri kör olan Zacharius, inancından dönerek şeytanla anlaşma yapar.


 

Hürriyet Kültür-Sanat 09.08.2002

 

Jules Verne'in İstanbul macerası

Yeryüzünde kaç kişi Jules Verne'in uçsuz bucaksız hayal gücünün ürünü olan yolculuklara çıkıp hayatının en heyecanlı maceralarını yaşadı kimbilir. Daha insanoğlunun Ay'a gitmeyi hayal bile etmediği dönemde demir dökme bir füzeyle bu beyaz gezegene gidip, Nautilius ile denizin kilometrelerce altına daldı, bütün dünyayı balonla gezdi. Peki ya Verne'in "İstanbul'a da geldiğini" hatta Trabzon'a kadar yolculuk ettiğini biliyor muydunuz?

 

 

Hiç çıkmadığı hatta yaşadığı dönemde çıkmasına olanak bile olmayan yolculukları hayal edip bunları kağıda döken Jules Verne'in, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki İstanbul'u anlattığı İnatçı Keraban adlı romanının birinci cildi İthaki Yayınları tarafından okura sunuldu.

 

Verne, 1883 yılında kaleme aldığı bu kitabında, hiç görmediği Osmanlı İmparatorluğu'nun iki şehrini İstanbul ve Trabzon'u Hollandalı bir tüccar ile uşağının gözünden anlatıyor. 

 

Nihan Özyıldırım'ın Türkçeye çevirdiği kitap Hollandalı tütün tüccarı Van Mitten ile uşağı Bruno'nun bir Ramazan günü İstanbul'a glemesiyle bayşlıyor. Herkes oruçlu olduğu için İstanbul terkedilmiş bir şehir görüntüsündedir. Van Mitten ile Bruno, İstanbul'da dolaşmaya başlarlar. Tophane Meydanı'nı, Altın Boynuz'u, Beyazıt'ı... Sonra Van Mitten İstanbullu tüccar Keraban Ağa ile buluşur. Ağa'nın Üsküdar'daki  konağına akşam yemeğine gitmek üzere yola çıkarlar. Tam da o gün Boğaz'da karşıdan karşıya geçen tekneler için yeni vergi konulmuştur. Keraban Ağa 10 paralık bu vergiyi ödememeye kararlıdır. Bunun için de Üsküdar'a farklı ama biraz uzun bir yoldan gitmeye karar verir. Van Mitten ile uşağı Bruno'yu da yanına alarak ilginç bir Karadeniz yolculuğuna çıkar.

 

Verne'in İstanbul'dan Trabzon'a uzanan yolculuğu kitabın ikinci cildinde de devam edecek.

 (Hürriyetim)

 

 


 

Verne ve hayallerin gücü

 

Bilim kurgu edebiyatının öncülerinden biri olarak kabul edilen Jules Verne, 8 Şubat 1828'de Fransada doğdu. Denizcilik geleneği olan bir ailenin çocuğuydu ve bu durum onun yazın hayatını derinden etkiledi. Küçük bir çocukken gemilerde tayfalık yapmak için evden kaçtı ama yakalanıp ailesine teslim edildi.

 

1847'de hukuk öğrenimi görmesi için Paris'e gönderildi. Ancak paristeyken tiyatyora ilgisi derinleşti. 1850'^lerin sonlarında ilk oyunu yayımlandı. Babası, hukuk öğrenimini bıraktığını duyunca büyük bir tartışma çıktı ve harcamaları için gönderilen para kesildi. Bu durum Jules Verne'i öykülerini satarak para kazanmaya zorladı.

 

Paris'in kütüphanelerinde jeoloji, mühendislik ve astronomi okunarak geçirilen uzun saatlerden sonra, Jules Verne ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yı yayımladı. Bu romanı, Dünya'nın Merkezine Seyehat, Dünya'dan Ay'a ve Denizler Altında 20 000 Fersah gibi romanlar izledi.

 

Romanlarının büyük beğeni toplaması Jules Verne'i zengin bir adam yaptı. 1876'da büyük bir yat satın aldı ve Avrupa'nın çevresini yatıyla dolaştı.

 

1905'de Amiens'te öldü.

 (Hürriyetim)

 


 

MASALIN EŞİĞİNDEKİ ŞATO

 

Zeki Bulduk

 

Efsaneler, halkın savunma yurdudur; realitenin egemen dünyasında. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın; Lévi Strauss’un o gizemli köşelerden gerçeğe cevaplar çıkardığını göreceksiniz. Yaban Düşünce de Hüzünlü Dönenceler de o efsunlu hayatlardan izler taşıyan almanaklar olmuşlardır. Edebiyatın doğuşunu ‘efsane söylemeye’ dayandıran teoriden yola çıkarsak Ulysses de çağdaş bir efsaneden öte değildir. Ama şunu öncelikle belirtmekte yarar görüyorum: Kitabın ya da anlatılanın adı vurmalı ilkin okuyucuyu. İsminde, eğer efsanesinden ya da realitesinden haber vermiyorsa kitap; kırık dökük bir aynada portre seyretmeye benzer okuma.

Karpatlar Şatosu, ismiyle alabildiğine bir görkemi önümüze koymaktadır. Her ne kadar şatodan daha büyük eserler yıkılıp muhteşemliğini kaybetse de; köşkler, saraylar, şatolar barok bir korkuyu, Victoria dönemi şaşaasını insanın hayaline yine de kazımaktadır.

Romen dendi mi, çingeneler, vampirler, demirperdenin kömür yüzlü, tütün sıcaklığındaki insanları, Hagi bir de Mircea Eliade geliyor aklıma. Karpatlar Şatosu ise bildikrlerime aslında çok fazla bir şey eklelmiş değil ama Jules Verne’in unuttuğum dünyasına yeni bir yolculuk yapmam gerektiğini hatırlattı. Dünya’dan Ay’a, Dünya’nın Merkezine Seyahat nedense çocukça bir heyecanla okuduğum kitaplardı. 80 Günde Devr-i Alem hayal kurmak, gezmek, gitmenin mümkün olduğu bir tasavvur geliştirmek adına okunası olmuştu uzun zaman önce. Nedense Karpatlar Şatosu’nda o çocukluk ülkesinden çok büyüklerin masalları çevirdi önümü. Hayallerine, önyargılarına ve masallarına kapılmış Transilvanya insanları çok da uzağımda değillerdi. Aşkları, dedikoduları, korkuları, erke bağlılıkları, görenekleri ve kendilerini değiştirme ürpertileri aslında acıklı aşkların ve onulmaz ödlekliklerin olduğu ülkeme çok benziyordu. Anlatılan yüz yıldan daha fazla bir zaman öncesinin Karpatlar’ı olsa da günümüz dünyasıyla örtüşen çok tarafı var öykünün.

Anadolu’da kaya mezarları, söylenceler, ödlekler ve cesurlar dirilerle koyun koyuna yatar. Birden karşınıza bir kilise yıkıntısı ya da yeraltı çarşısı çıkar. Kayaların ardından başka bir dünya vardır. Masalın dünyası gibidir görünen. Bu bir yanılsamadır. Yüzyıllar öncesinin Bizansı ya da Pagan toplulukları ayin yapar köylülerin gözünde gecenin bir yarısı. Ya da bir şehzade kellesi koynunda Çiçekdağ ormanında hâlâ sallanmaktadır. Batıl inancın bini bir para topraklarda, geleceğin hiper-ultra ürünleri bile cin işi şeytan işi olup çıkıverir. Her neyse…

Daha önce de söylediğimiz gibi efsanedir halkın sığınağı. Kötülüğe ya da şeytana haçını doğrultan bir ortaçağ papazı gibi masallarını doğrultur halk Karpatlar’da, Anadolu’da, Endülüs’te bilinmeyene ve tasavvur edilemeyene karşı.

Jules Verne babasının azarını yemekle, parasının kesilmesiyle hem ataerkil yapıdan hem de halkın tek boyutlu dünyasından kopmuştu. Uzayda serseri bir meteor gibi dolaşmaktansa uzaydaki yerimizi bulmaktı görevi. Dünyanın ulus-devlet diktatörlüklerine ayrıştığı bir zamanda başladı hikayesini anlatmaya. Öykü çok eski zamana aitti; efsaneydi. Öykü bilinmeyen bir zamana aitti; maddeye egemenliğin geleceği yıllardı. O, geçmişin ve geleceğin tam ortasında, Karpatlar Şatosu’nda bir yönüyle Baron, öteki yanıyla medyatör olarak çıktı karşımıza. Anlattığı hikâyede eski bir masalın izine rastlanmıyor da değil; Cadı, delikanlıdan sonsuz ömre karşılık sesini ister. Güzel sesli delikanlı bir aptallıkla sesini Cadı’ya verir ve sonsuz ömrü alır. Ama bir zaman sonra pişman olur yaptığına… Ve sesini yeniden kazanmak için tüm varını yoğunu ortaya koyar, Cadı’yla savaşa tutuşur.

La Stilla’yı sesinden kavrar Baron de Gortz. Kont Franz de Télek ise La Stilla’ya sahip olmak ister. Baron amacına ulaşır; tekniğin imkanlarıyla. Ama de Télek muhteristir ve kaybeder. La Stilla ki dönemin Diva’sıdır. Sesi de yüzü de büyüleyicidir. Ama asıl büyüleyici olan Jules Verne’in Sanayi Toplumuna geçiş dönemi Avrupası’ndan aldığı öyküdür. Bu öykünün büyüsü hala etkisini korumakta ve gizeminden gram kaybetmemektedir.

Şato, Baron, Kont, La Stilla, cesur ormancı ve köylüleri… Bunların üzerinde bir güce sahip olan Şato ve esrarıdır. Bu yüzden, “iyi kalpli insanların batıl inançlarından vazgeçmeleri için uzun yıllar gerekecektir.” Ve kitap bittiğinde anlayacağız ki hikaye kahramanındır; gerisi sadece fondur!

Şiir’in, efsanenin, teknolojinin, batıl inançların, acıklı bir aşkın kusursuzca örüldüğü Karpatlar Şatosu, aslında, yazarın yaptığı “basit, optik bir hiledir.” Ve açıklanamaz zannedilenler yine kahramanlardan birinin, Kont de Télek’in dediği gibi: “Her şeyin açıklanacağına, hem de en basit şekilde açıklanacağına emin olun.” Bu yüzden o çılgın zamanda yatıyla dünyayı dolaşın ve efsanelerle teknolojiyi nikahlayan Jules Verne’e yeniden göz atmalıyız. Çünkü Jules Verne çocuklardan çok tasavvur yapmasını bilenler için yazmıştır.

Karpatlar Şatosu
Jules Verne
Fransızca’dan Çeviren: Işık Ergüden

 

Kaptan Grant’ın peşinde...

SEVİN OKYAY

 

İnsanın küçüklüğünü aydınlatan kitaplar vardır. Çok okuyan bir çocuk olsanız bile, bazı kitapların üzerinizde farklı bir etkisi olur. Onların içinde yaşarsınız. Ben de Tom Sawyer’a güldüm, Oliver Twist’e acıdım, Küçük Prenses Sara ile duygulanıp Maugli’nin macerasını soluk soluğa izledim ama, çocukluğumun esas “kahramanlar”ı, üç kitaba bölünmüştür (yani, Cyrano’yu saymazsak): Esrarlı Bahçe, İki Çocuğun Devr-i âlemi ve Kaptan Grant’ın Çocukları.

 

Birincisinde esas ilgimi çeken, Esrarlı Bahçe’nin kendisiydi. Aslında “esrarlı” değil, “gizli”ydi, çocuklar onu bulup biraz sevgi gösterince yeniden hayat buluyordu. Devr-i âleme çıkan iki çocuk ise, başka bir mesele. Jano ile Yanik, on beş yaşına vardığım sırada bile benim idollerim arasında yer alıyordu. Yanik, aynı zamanda bir akrobat olduğu için, biraz daha kıymetlimdi. Bayıla bayıla okuduğum onca Jules Verne kitabı arasında neden en çok “Kaptan Grant’in Çocukları”nı sevdiğim ise benim için uzun süre bir muamma olarak kaldı. Verne okurlarının bağrına daha muhabbetle bastığı maceralar vardır gerçi. ama ben; roket misali bir topla atılarak Ay’a giden insanlar, yanardağların içine girip arzın merkezine seyahat edenler, denizin altında yirmi bin fersaha dalıp, balonla dünyayı dolaşanlar dururken en çok, Kaptan Grant’in iki çocuğu Mary ve Robert’in Patagonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’da babalarını arama macerasına gönül koymuştum. Çocuklar tek başlarına gitmez, tabii (oysa tek başlarına gitseler de hiç fena olmazdı). Lord Edward Glenarvan’ın benzersiz teknesi “Duncan”la çıktıkları bu arayışta; görev duygusu hayli kuvvetli olan Lord’un kendisi, iyilik meleği karısı Helena, genç kaptan John Mangles, hiçbir olay karşısında tepki göstermeyen (gerçi kitabın bir yerinde yarım bir tepki gösterir ya!) Binbaşı Mac Nabbs, sadık İskoç tayfalar ve elbette seyahatin en renkli kişisi, Paris Coğrafya Cemiyeti Sekreteri, dalgın bilgin Jacques-Eliacin-François-Marie Paganel, ya da kısaca Paganel de onlarla birliktedir.

 

Paganel’in bu uzatmalı seyahatin en ilgi çekici kişisi olduğundan yana hiç kuşku yok. Verne, İngilizler, daha doğrusu İskoçlar arasına hepsinden sevimli bir Fransız karakter koyarak minik bir intikam almış. Küçük yerli çocuğa öğretilen İngiliz tekelindeki coğrafya ile de bir puan daha kaydetmiş. Paganel’in (görmediğim filminde Maurice Chevalier oynamış – bence hiç benzemiyor) üzerimdeki etkisinin nedeni ise, şimdi düşünüyorum da, herhalde keşifler ve kaşiflerden kaynaklanıyor. Belki onları da “Kaptan Grant’ın Çocukları” sayesinde bu kadar sevmişimdir. Belki Tim Severin’in teknesi Argo’nun peşine bile (görev bir yana) aslında bu yüzden takılmışımdır.  Nostradamus’la birlikte Fransa’nın ve döneminin en büyük iki kâhininden biri olan Jules Verne, bu kitapta geleceğe dair kehanetlerde bulunmaktan çok, geçmişteki keşiflere eğiliyor. Hayret verici bir hafızası olan Paganel, onu kızdırmaktan özel bir zevk alan Mac Nabbs’le girdiği bir iddia sonucu, 50’yi aşkın kaşifin adını, çoğunun kısa tarihleri, keşifleri ve başlarına gelen sair olaylarla birlikte, takır takır sayıyor. Bu sayede de, Mac Nabbs’in onun dürbününe karşı koyduğu karabinayı kazanıyor. Ama dalgınlık başa bela... Mac Nabbs, Paganel’in zaafından yararlanarak karabinasını geri almayı başarıyor.

 

Dilimizden düşürmediğimiz bu seyahatin ne için yapıldığından da kısaca söz etmekte fayda var. İskoçların medar-ı iftiharı Lord Glenarvan çok süratli, dört dörtlük teknesi Duncan’la denizde avdayken bir köpekbalığının karnında bir şişe bulur. Şişenin içinde, suların kısmen erittiği üç parça kâğıt, bu kâğıtların üstünde de neredeyse yarısı silinmiş yazılar vardır. Üç dilde aynı “imdat!” metni: İngilizce, Fransızca ve Almanca. Üçünün içinde en sağlam kalmışı, Fransızca metindir. Glenarvan ve melek ruhlu eşi Lady Helena, iki yıl önce gemisi “Brittania” ile kaybolduktan sonra kendisinden haber alınmayan Kaptan Harry Grant’la yanındaki iki tayfayı bulmaya karar verirler. Bu kararı vermelerinde, kurtarılma umuduyla bu metni yazan Kaptan’ın öksüz ve yetim iki çocuğunun, Mary ile Robert’in de etkisi olur. Çocuklar, iki yıldır ses soluk çıkmadığı halde, Okyanus’ta bir İskoç kolonisi kurma umuduyla enginlere açılan babalarından hâlâ umudu kesmemişlerdir. Paganel’in rehberliğinde çoğu önceden keşfedilmiş, ama gene de esrarını koruyan karaları, denizleri aşarlar. Eh, sonunu da söyleyecek halimiz yok herhalde. Eski Grant hayranları zaten bilir.

 

Yazarımıza gelince, Jules (Gabriel) Verne’in o devirde nasıl olup da kazığa oturtulmadığını, hatta  sağlam olsun diye yakılmadığını hep merak etmişimdir. Bunun iki nedeni olabilir, tabii. Birincisi, kendisinin fevkalade halim selim, temkinli, terbiyeli, mazbut bir aile babası olması. İkincisi de düşündüklerinin tehlikeli dahi sayılmayacak kadar saçma bulunuşu. Haset oklarını üstüne çekmeyişini ise, mesleğinin başlangıcında yaptığı komik bir anlaşmaya sonuna kadar sadık kalıp komik paralar karşılığı yazmasına bağlayabiliriz.

 

Belki de çocukların gazabından korkmuşlardır. Acaba çocukluğu Jules Verne’siz geçmiş biri var mıdır diye düşünüyorum. Varsa eğer, ne kıraç bir çocukluk olmuştur kim bilir!  Kanaat Kitabevi miydi acaba, o eski Babıâlî kitabevlerinden biri Jules Verne’in bütün kitaplarını basmıştı. Dedim ya, en çok “Kaptan Grant’ın Çocukları”nı severdim. Belki de en sık onu okurken yakalandığım için. Kitap okumanın teşvik edildiği bir evde büyüdüm ama, ne yazık ki aynı evde ders çalışmak da teşvik ediliyordu. Bu yüzden de, ders çalışması gereken çocuğun teras katına kaçıp Jules Verne okuduğu, bu ders seansları haddinden fazla uzadığı için olsa gerek, çabucak keşfedildi. Verne kitapları dışında bu günahı en çok on ciltlik “İki Çocuğun Devriâlemi” ile işlerdim. Yukarı çıkmam yasaklanınca bir süre de kendi odamda, ders kitabı içine saklayarak okudum. Coğrafya ve fen hakkında bir sürü şey öğrettiği halde neden Verne kitaplarıma karşı çıkıldığını hâlâ da anlamış değilim. Aynı şey, “İki Çocuğun Devr-i âlemi” için de geçerli.

 

Verne’in o devrin çocukları ve yeniyetmeler tarafından bunca benimsenmesinin nedeni, onun hayal ettiklerinin bize de hiç tuhaf, garip ya da saçma gelmemesidir (bizden önceki çocuklara da saçma gelmemişti). Nasıl gelsin ki, Verne’in kendi devrinde şüpheyle karşılanan hayallerinin çoğu, biz onları okurken gerçekleşmişti bile. Kehanetle tarihi olayın çakıştığı bir yerdeydiler, Verne’in onları hayal etmiş olması da yazarı genç okuyucularına yaklaştırıyordu. “Ama neden?” sorusunu “Neden olmasın?”a bağlayan küçücük berzahı aşmıştı.

 

Jules Verne’in annesiyle babası, denizcilik geleneğine sahip ailelerden geliyordu. Herhalde bu özellik  onun ufkunu açmıştır. Derler ki, çok genç yaşta küçük bir kamarot olabilmek için evden kaçmış ama yakalanıp ailesine iade edilmiş. Daha sonra da babası tarafından hukuk tahsili için Paris’e gönderildi. Oğlunun kendi izinden yürümesini isteyen avukat baba Verne, onun oyun yazıp bastırdığını duyunca hiddetlendi, parasını kesti. Kahırdan lütuf! Böylece Jules de yazdıklarıyla geçinmek zorunda kaldı. Paris kütüphanelerinde geçirdiği saatlerin meyvesini derdi. Oralarda edindiği jeoloji, mühendislik, astronomi bilgileri sonradan işine yaradı. Romanları hem beğeni kazandı, hem de çok sattı. “Beş Hafta Balonla Seyahat”, “Deniz Altında 20,000 Fersah”, “Ay’a Seyahat”, “Dünyanın Merkezine Seyahat”, genellikle sıradışı özellikler taşıyan karakterlerin akla hayale gelmez yerlere, tuhaf araçlar ve yöntemlerle gidişlerini anlatır. Verne karakterlerinin içinde benim favorim (Paganel’e rağmen) Kaptan Nemo’dur. Çoğu kişi için de aynı şey geçerli olsa gerek. Savaştan nefret ettiği için bir sürü masum insanın ölümüne yol açan Kaptan Nemo’nun kaptan köşkünde oturup denizlerin altını gözleriyle taraması hâlâ gözlerimin önünde (çizgi romandan). Uzun süre, Jules Verne’in, onun daha müşfik bir benzeri olduğunu düşünmüştüm. Ne yazık ki, bilimkurgunun en büyük öncüsü Verne’in maceracılığı sadece kitaplarında kalmış. Bir yat satın alıp gönlünce dolaşmasının dışında, herhangi bir çılgın faaliyeti görülmüyor. Çok yazık! Yazdıklarını yaşamasını da isterdik.

 

Ama belki o zaman bu disiplinle yazamazdı. Verne, ailesini ardında bırakıp rüzgârın saçlarında söylediği şarkıyı dinleyerek yollara düşen biri olmasa da, ticarete aklı ermeyen biri, şükür. 1862’de, çocuk ve gençler için kitaplar yazıp basan Pierre-Jules Hetzel’e sunduğu “Olağanüstü Seyahatler / Voyages Extraordinaire”le başlayan işbirliği, Verne’in tüm meslek hayatı boyunca sürdü. Hikâyeleri hep onun dergisi “Magasin d’Éducation et de Récréation”da tefrika edildi. Sonra da Hetzel onları kitap olarak bastı. Dört tanesi: “Dünyanın Merkezine Seyahat”, “Denizaltında 20,000 Fersah”, “Esrarlı Ada”, ve “Seksen Günde Devriâlem” bir yüzyılı aşkın süre mütemadiyen basıldı durdu. Yazar rahat bir hayat sürdü, ama sonuna kadar Hetzel’le yaptığı ilk anlaşmaya bağlı kaldı. Derler ki, kırk yıl süren bu kontrata göre Verne yayımcısına, 20 bin frank ya da 4 bin dolar karşılığı yılda iki kitap teslim edermiş. Kitaplarının satış miktarı muazzam olduğu, her dile çevrildikleri halde, bu anlaşmayla saptanmış ücretten bir kuruş fazlasını almamış. Ama yayımcısı zaman zaman ona çok değerli armağanlar sunarmış. Jules Verne’in paraya karşı kayıtsızlık ve sözüne sadık olma özellikleri, yat gezileri dışında herhangi bir gözükara maceraya atılmamasını affettirir belki de (gene de, kalbimde bir yaradır). 24 Mart 1905’te, öğleden sonra 3’ü 10 geçe, 77 yaşında öldüğünde, New York Times’da çıkan yazıdan, ölümünden çok kısa süre önceye kadar bilincini yitirmediğini öğreniyoruz. Sonunu sükunetle beklemiş, aile mensuplarını yatağının başına çağırıp ölümü üzerine konuşmuş. Gazete, “Jules Verne’le birlikte hem şimdiki erkek çocukların, hem de bundan elli yıl öncesinin erkek çocuklarının idolü olan biri aramızdan ayrıldı” diyor.

 

Niye erkek çocuklarmış? Kız çocuklarına soran olmuş mu bakalım? Onların uslu uslu bebekleriyle oynayıp macerayla, seyahatle ve hayatın diğer nimetleriyle ilgilenmediklerini sananların basiretsizliği beni hep şaşırtmıştır. Sonuçta ben de hayli uslu bir çocuk sayılırdım ama, ileride çılgın maceralara atılıp bu usluluk yıllarının acısını çıkarmayı umut ederdim. Eh, denizlere açılmadımsa da pek yanılmış sayılmam. “Kaptan Grant’ın Çocukları”nın benim için bir diğer cazip noktası da, Patagonya’da başlayıp Avustralya’da ve Yeni Zelanda’nın vahşi Maorileri arasında devam eden (Maorilere karşı kötü davranmayın, sonuç olarak kendi kültürlerini koruyorlar) bu yiğitçe maceraya iki kadının, Lady Helena ile Mary Grant’in de katılmış olmalarıdır. Gerçi ikisini o koşullar altında mümkün mertebe rahat ettirmek için bütün erkekler ellerinden geleni artlarına koymaz ama, karadan Patagonya yolculuğuna olmasa da, Yeni Zelanda’daki bahtsız olaylara onlar da katılırlar. Ayrıca çalışkan, fedakâr, şerefli ve gayretlidirler. Düpedüz cesurdurlar, canım. Esas ekibe katılmadıkları zaman da evlerinde, gergef başında değil, Duncan’daki kamaralarındadırlar. Demek kızların da yaşama hakkı varmış. Kendi kuşağının en iyi büyücüsü Hermione’nin bile “Harry, Ron ve Hermione” şeklinde bir sıralamaya boyun eğmek durumunda kaldığı bir dünyada cins-i latife geçilen bu iltimas, belki de beni Kaptan Grant’ın peşindekilerin dünyasına kalıcı olarak dahil eden en büyük etkenlerden biriydi.

 

Buyurun... Güney yarımküresinin çılgın denizleri, yolvermez karaları sizleri de bekliyor. Kız, erkek, fark etmez!


 

BİLİNEN VE BİLİNMEYEN DÜNYALARIN YAZARI

ALTAY ÖKTEM

 

Çocuklukta görülen düşlerin büyüyene dek sürmesi, hatta bu düşlerin bir kısmının gerçekleşmesi, gerçekleşmeyenlerin ise hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaratması mümkünse; bunda en büyük pay Jules Verne’indir. Hayatının en azından bir döneminde, en azından bir şekilde Jules Verne ile karşılaşmış o mutlu çoğunluk dışında, elbette Jules Verne adını hiç duymamış olanlar da vardır aramızda. Hatta hayatı boyunca eline bir tek kitap bile almamış olanlar da vardır. Yine de Dünya’dan Ay’a, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Balonla Beş Hafta, Seksen Günde Devrialem, çoğu kişinin, hiç olmazsa kulağına çalınmıştır bir şekilde; belki bir filmden, belki bir çizgiromandan, kısaltılmış, basitleştirilmiş resimli kitaplardan ya da ne zaman, kimden dinlediğimizi hatırlamadığımız bir öyküden...

Büyük buluşların yapıldığı bir çağda yaşayan Verne, hem kendi çağını çok iyi yakalamış, hem de o çağın getirdiği yenilikleri özümseyerek geleceğe ait öngörülerde bulunabilmiştir.

Tam da engin denizlere açılmanın, büyük yolculukların cazibesinin yaşandığı günlerde bir liman kentinde, denizci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesi, daha on iki yaşındayken evden kaçıp Batı Hint Adaları’na giden bir gemiye kaçak binmeye çalışması, babasının isteği üzerine hukuk okuduğu halde, hukuktan çok edebiyata ilgi duyması ve bohem çevrelerle ilişki kurması bugün bile bizi etkileyen bu “olağanüstü yolculuk”un önemli ipuçlarıdır aslında.

Sanatın çekiciliğiyle sanatçının maceracı ruhu arasındaki uyumun yarattığı bir yazardır Jules Verne. Şiirlerin yanı sıra, çok genç yaşlarda yazdığı oyunlarla dikkat çeker. Güldürü, trajedi, dram, vodvil, opera, operet gibi türlerde sayısız eser vererek haklı bir kariyer edinmeye başlamışken, kafasından hiç atamadığı roman yazma isteğini de hayata geçirir. İlk romanı olan Balonla Beş Hafta’yı yazdığında yirmi beş yaşındadır. Jules Verne’i asıl ününe kavuşturan, dünya edebiyatında sarsılmaz bir yer edinmesini sağlayan şiirleri ve oyunları değil, romanlarıdır.

Balonla Beş Hafta’yı yazdığı yıllarda, yirmiden fazla günlük gazeteyi, neredeyse bütün bilimsel yayınları okuyan, astronomi, meteoroloji ve fizyoloji alanlarındaki deneyleri, keşifleri yakından takip eden, coğrafyaya meraklı biridir Jules Verne. Böyle biri de, o yıllarda çok fazla bilinmeyen bir kıtada, Afrika’da konusu geçen bir roman yazmaya kalksa, bir kıtayı keşfetmenin en iyi yolunun oraya havadan bakmak olduğunu bilir elbette.

Okuduğu gazetelerden, bilimsel yayınlardan notlar çıkaran, bunları sınıflandıran ve kafasında binlerce düşünceyi, binlerce buluşu taşıyan Verne, bu düşünceleri belli bir sisteme oturttuğunda romanlarını yazmaya başlar. Örneğin, Seksen Günde Devrialem’in ana fikrini oluşturan da yine bir gazetede rastladığı turizm ilanıdır. İnsanoğlunun seksen günde dünyayı dolaşmasının olanaklı olduğundan söz eden ilan, Verne’in aklına ilginç bir kurgu getirir. Boylam farkından dolayı, dünyanın çevresini dolaşan gezginin bir gün kazanacağı ya da kaybedeceği gerçeği, kahramanı Phineas Fogg’un, bir gün geç kaldığı halde bahsi kazanmasını sağlar.

Verne’in büyükler kadar çocuklara da hitap eden bir yazar olmasının ana nedeni; yalnızca çocuklarda bulunan sınırsız düş gücüne, kirlenmemiş bir zekâya ve ucu bucağı olmayan bir enerjiye sahip olmasıdır. Bilimkurgunun, fantastik edebiyatın neredeyse başlangıç noktası sayılabilecek Verne, buna rağmen gerçeklikten kopmamış, gerçekle düşün sınırındaki o ince çizgiyi hiçbir zaman geçmemiştir. Neredeyse her yapıtında zorlamış, ama hepsinde de sınırı koymayı başarmıştır; bu da dehanın başka bir yönü...

Bilimin ilerlemesi ve teknik gelişmelerin olanaklı hale gelmesiyle aslında gerçekdışı olanı, inanılır hale getirir ve “gerçeklik” tüm yapıtlarının temel noktasını oluşturur. Bu yüzden de Verne’in tüm düşleri doğaldır ve düş oldukları oranda da gerçektirler. Doğada gördüklerinin dışına çıkmaz, doğayı değiştirmez, dönüştürmez.

En esrarengiz olayların bile gerçekçi bir açıklaması vardır ve Verne bilimsel bakışın, bilimsel gelişmelerin uzağına düşmeden açıklar her olayı. Polisiyelerde gördüğümüz gizemli anlatıma sık sık başvurmasına karşın, söz konusu olan gizin her zaman “bilimsel giz” olduğunu görürüz.

Verne’i yalnızca bilimkurgunun, fantastiğin içinde değerlendirmek de yanlış olur. Bilinen ve bilinmeyen dünyalar hakkındaki en doğru ve en dolaysız bilgileri aktarma gibi bir işlevi de vardır Verne’in. Modern bilimin ortaya koyduğu bütün coğrafya, jeoloji, fizik, astronomi bilgilerini özetlediği gibi, neredeyse evrenin tarihini yeniden yazmaya kalkar. Hiçbir yapıtında bilimsel bilgilerin dışına çıkmaz, onların anlamını çarpıtmaz, doğanın gelişimiyle bağdaşmayan kurgular oluşturmaz.

Örneğin Kaptan Grant’in Çocukları’nda yürütülen büyük arama harekâtı tamamen Prof. Paganel’in coğrafya bilgisi sayesindedir. Havalar Hakimi’nde yalnızca uçan gemide kullanılan teknoloji ve malzemeler değil, havanın özellikleri de tamamen gerçeğe uygundur. Balonla Beş Hafta’da balonun uçuş yüksekliğini ayarlayacak bir buluş bile yapılmıştır.

Kaptan Hatteras’ın Serüvenleri’ndeki kutup seyahati, denizler altına, gökyüzüne, hatta dünyanın merkezine doğru yapılan yolculuklar, Jules Verne’i asıl ilgilendiren şeyin insanın doğaya karşı verdiği savaşım olduğunu kanıtlıyor. Aynı zamanda dünyayı anlamanın ve değiştirmenin yolunun öncelikle dünyayı keşfetmekten, anlamaktan ve her yönüyle tanımaktan geçtiğini iyi biliyor Verne.

Yapıtlarında yalnızca yaşadığı çağın bilimsel buluşlarını aktarmakla yetinmeyen, geleceğe ait -çoğu doğru çıkan- öngörülerde de bulunan Verne, aynı zamanda toplumsal sorunların uzağına düşmeyen, siyasal gelişmeleri yakından izleyen, bunları da yapıtlarına yansıtan bir yazardır. Mathias Sandorf’ta Avusturya-Macaristan monarşisinin neden olduğu baskıları eleştirir ve yurtseverlerin verdiği mücadeleyi över. On Beş Yaşındaki Kaptan, ırkçılığa ve köleliğe karşı düşüncelerle doludur. Beş Yüz Milyonluk Miras’ta ise 1870 Fransız-Alman  Savaşında Komüncülerin kıyıma uğratılması, bunun ardından gelişen kapitalistleşme sürecinin neden olduğu kaygılar roman kahramanı Grousset’in kişiliğinde dile getirilir.

Bir bilimkurgu yazarı, bir gezi yazarı, coğrafyayı, fiziği, kimyayı edebiyatla, edebiyatı hayatın tam ortasıyla buluşturan, hayallerle gerçeklerin arasındaki o incecik sınırı her zaman korumasını beceren Jules Verne ile Türk okurunun tanışması 1875’lere dek uzanıyor. Eski harflerle yayınlanan Jules Verne çevirilerinden sonra, Harf Devrimi’nin ardından  Verne’in kitapları bu kez yeni harflerle yayınlanmaya başlar. Yapıtları günümüze dek birçok çevirmen tarafından Türkçeleştirilmiştir, ama gerçek bir Jules Verne hayranı olan Ferid Namık Hansoy’un bu konudaki yerini ayrı tutmak gerekiyor. Hemen hemen onun tüm yapıtlarını dilimize çeviren bir isim Ferid Namık Hansoy.

Yine de, daha çok çocuklara yönelik kısaltılmış çeviriler yapıldığı, değişik yayınevlerinin, satış şansı fazla olan yapıtları sıklıkla çevirdiği düşünülürse, eksiksiz bir Jules Verne külliyatına sahip olmadığımız ortaya çıkıyor.

Böyle zorlu bir işe girişen ve genç yaşlı hepimizin bir şekilde ruhuna işleyen bir yazarın, Jules Verne’in külliyatını oluşturmaya başlayan İthaki Yayınları’nı kutlamak gerekiyor elbette. Bilinen ve bilinmeyen bütün dünyalar adına!


 

JULES VERNE KENDİNİ ANLATIYOR

 

Bugüne dek Jules Verne’i hep başkalarından dinledik, büyük ustayı bu kez kendi ağzından dinlemeye ne dersiniz?

Büyük usta 1894 yılında, yani bundan tam 108 yıl önce kendisiyle yapılan röportajda şaşkınlıkla takdir ettiğimiz edebiyat serüvenini bakın nasıl anlatıyor.

 

“Hayatta en büyük üzüntüm Fransız edebiyatında bir yer edinememiş olmamdır.” İhtiyar adam bunu boynu bükük bir tavırla söylerken, neşeli ve içten sesine hüzün karışmıştı.

“Je ne compte pas dans la littérature française,” diye yineledi. Kimdi neşeli sesinde hüznün tınısıyla konuşan bu boynu bükük adam? Bayağı dergilere ucuz ama popüler tefrikalar yazan biri miydi? Yoksa kalemini para getiren bir unsur olarak gördüğünü vicdanı sızlamadan söyleyen, Fransız Edebiyat Topluluğu’nda gösterişli bir mevkiyi şan ve şerefe yeğ tutan bir edebiyatçı mıydı? Hayır; durum her ne kadar tuhaf ve yakışıksız görünse de bu kişi Jules Verne’den başkası değildi. Evet ya, Jules Verne, hani şu bildiğimiz Jules Verne, dünyaya bunca yıldır keyif veren ve gelecek nesillere de keyif vermeyi sürdürecek olan.

Usta, bu sözleri Amiens’deki Société Industrielle’nin soğuk misafir odasında söylemişti ve sesindeki o hüznü asla unutmayacağım. Âdeta harcanmış bir yaşamın itirafı, bir daha kimsenin hatırlamayacağı bir ihtiyarın iç çekişi gibiydi. Onun böyle konuştuğunu işitmek beni derinden yaralamıştı. Elimden tüm gelen, yapmacıksız bir hevesle, ona, kendisinin, benim ve milyonlarca insanın gözünde büyük bir usta olduğunu, bizlere eli kalem tutan romancıların çoğundan daha fazla haz verdiğini söylemek oldu. O ise yalnızca başını iki yana sallamakla yetindi ve “Fransız edebiyatında yerim yok benim,” dedi.

Altmış altı yaşında olmasına rağmen hâlâ dinç ve sıhhatli, yüzünde akla Victor Hugo’nunkini getiren birşeyler var; tıpkı eski bir kaptan gibi, al yanaklı, hayat dolu. Bir gözkapağı hafifçe sarkmış, ama bakışları net ve kararlı. Uzun yıllar önce hakkında Hector Malot’un “dostların en iyisi” diye yazdığı, soğuk ve mesafeli Alexandre Dumas’nın kardeş gibi sevdiği, parlak başarısına karşın tek bir gerçek düşmanı bile bulunmayan o kişinin kendine has özelliklerinden biri olan iyilik ve şefkat tüm gövdesinden yayılıyor etrafa. Ne yazık ki son günlerde sağlığı pek yerinde değil. Bir süredir gözleri zayıflamış, o yüzden ara sıra kalem tutamadığı oluyor. Bazen de karın ağrısından ölüyor. Ama her zamanki kadar cesur.

 “Altmış altı kitap yazdım,” diyor, “Tanrı izin verirse seksene tamamlayacağım.”

 

...

Çalışma yönteminden bahsederken, şöyle diyor Mösyö Verne: “Her sabah beşten evvel kalkarım –kışın biraz daha geç– saat beşte masamın başındayımdır ve saat on bire kadar oturur, her bir cümleyi, arzuladığım biçimi alıncaya kadar ağır ağır ve büyük bir özenle tekrar tekrar yazarım. Kafamda her zaman için sıradaki on kitap vardır, konuları ve olay örgüleri belirlenmiştir. Bu yüzden, eğer ömrüm yeterse söylediğim seksen kitabı tamamlamakta hiçbir güçlük çekmeyeceğim. Ama müsveddelerin başında çok vakit geçiririm. Yedi sekiz taslaktan aşağısı memnun etmez beni, son taslakta ilkinden neredeyse hiç iz kalmayıncaya kadar düzeltirim. Bu, zaman bakımından olduğu kadar maddi bakımdan da büyük bir fedakârlık demek, ama biçime ve biçeme hep çok önem vermişimdir, gerçi bu konuda hiç takdir edilmedim.”

Société Industrielle’deki odada beraberce oturuyorduk. Mösyö Verne’in bir yanında bir müsvedde yığını vardı. “Altıncı set,” dedi. Diğer yanındaysa benim merakla süzdüğüm bir elyazması metin. “Ama,” dedi romancı şen gülümsemesiyle, “üyesi olduğum Amiens belediye meclisine sunulacak bir rapor sadece. Kasaba meseleleriyle yakından ilgiliyim.”  …

 

“Sanırım macera ve deniz tutkumdan, hayatıma sonraki yıllarda şekil verecek şeyleri anlamak mümkün. O günlerde sahip olduğum çalışma yöntemlerim hayatım boyunca peşimi bırakmadı. Özensiz tek bir iş yaptığımı bile sanmıyorum…”

 

“Yazmaya on iki yaşımda başladım. O zaman yalnızca şiir yazardım, basbayağı kötüydü bu şiirler. Yine de babamın doğumgünü için hazırladığım bir konuşmayı –Fransa’da ‘kompliman’ dediklerimizden– anımsıyorum da, herkes güzel bulmuştu ve göğsüm gururla kabarmıştı. O zaman bile yazılarımı düzeltmek için uzun saatler harcadığımı ve yaptıklarımın beni asla tatmin etmediğini hatırlıyorum.

“Sanırım macera ve deniz tutkumdan, hayatıma sonraki yıllarda şekil verecek şeyleri anlamak mümkün. O günlerde sahip olduğum çalışma yöntemlerim hayatım boyunca peşimi bırakmadı. Özensiz tek bir iş yaptığımı bile sanmıyorum.

“Bilim eğitimi almadım ve deneyimim olmadı. Ama daha küçük bir çocukken, işleyen makineleri izler dururdum. Babamın Chantenay’da, Loire’ın ağzında bir köy evi vardı ve devlete ait Indret fabrikası oraya yakındı. Chanteneay’a o fabrikaya girmeden ve saatler boyu makinelerin işleyişini seyretmeden bir kez bile gitmedim. Bu zevk, yaşamım boyunca sürdü ve bugün bile güzel bir lokomotifin buhar kazanını izlemekten, Raphael’in ya da Correggio’nun tablosuna bakıyormuşçasına keyif alırım. Endüstriye karşı ilgim her zaman kişiliğimin ayırt edici yönlerinden biri oldu, tıpkı edebiyata, güzel sanatlara karşı duyduğum ilgi gibi. Güzel sanatlara tutkum beni Avrupa’nın bütün önemli müzelerine ve resim sergilerine götürdü. Indret’deki bu fabrika, Loire Nehri’ndeki gezintiler ve karaladığım şiirler, gençliğimin üç önemli zevki ve meşgalesiydi.”

 

...

“İlk bilimsel romanımı yazdığımda yaşım yirmi beşti. Roman, Balonla Beş Hafta’ydı. Hetzel Yayınevi tarafından 1861’de yayımlandı ve bir anda büyük başarı kazandı.”

Bu noktada Mösyö Verne’in sözünü böldüm ve sordum: “O romanı nasıl ve neden yazdığınızı, bunun için yaptığınız hazırlıkları öğrenmek istiyorum. Balonculuğa dair bilginiz, herhangi bir deneyiminiz var mıydı?”

“Hiç yoktu,” diye yanıtladı Mösyö Verne, “Balonla Beş Hafta’yı balonculuk değil, Afrika üzerine bir hikâye olarak yazdım. Coğrafyaya ve seyahat etmeye karşı hep büyük bir ilgim olmuştu ve Afrika’nın romantik bir betimlemesini yapmak istiyordum. Yolcularımı Afrika’da gezdirmenin balondan başka bir yolu yoktu, o yüzden balonu seçtim. O sıralar hiç balona binmemiştim. İşin doğrusu, hayatımda bir kez bindim balona. O da Amiens’de, roman yayımlandıktan çok sonraydı. Sadece ‘Balonda Kırk beş Dakika’ idi ve daha başından birşeyler yanlış gitmişti. Tam kalktığımız sırada baloncu Godard küçük oğlunu öpüyordu ve çocuğu da yanımıza almak zorunda kaldık. Balon o kadar ağırlaştı ki, uzağa gidemedi. Buraya gelirken geçtiğiniz Longeau kavşağına kadar gidebildik. Romanı yazdığım sırada balonların, tıpkı bu odadaki gibi tümüyle durgun bir atmosfer haricinde yönlendirilebileceğine hiç ihtimal vermiyordum, hâlâ da vermiyorum. Bir balonun saniyede altı, yedi ya da sekiz metrelik hava akıntılarının karşısında durması nasıl beklenebilir? Bu bir düşten ibaret, gerçi inanıyorum ki, bu soru bir gün yanıt bulacaksa, yer değiştirdiği havadan daha ağır olan kuşların uçuş prensibine uygun bir makine sayesinde olacak.” …

 

“Ben bir edebiyatçı ve sanatçıyım, idealin peşinde koşar, coşku saçarım ve işim bittiğinde eseri bir kenara bırakır, onun hakkında her şeyi unuturum; öyle ki, sık sık çalışma odamda oturup elime bir Jules Verne romanı alır ve keyifle okurum…”

 

Sonra, Mösyö Verne’e düşüncesizce de olsa, gerekli görünen bir soru yöneltiyorum. Onun harikulade kitaplarından kazandığı paranın sıradan bir gazetecinin kazancından daha az olduğunu duymuştum. Jules Verne’in eline geçenin en iyi ihtimalle yılda beş bin dolardan fazla olmadığı söylenmişti. Mösyö Verne, şöyle dedi: “Bu konuda hiç konuşmamayı yeğlerim. En ünlü olanları da dahil ilk kitaplarımın değerlerinin onda birine satıldığı doğrudur; ama 1875’ten, yani Michel Strogoff’tan sonra sözleşme şartlarım değişti ve kitaplarımın kârından iyi bir pay almaya başladım. Eserlerim için daha iyi anlaşmalara varamamış olmaktan kesinlikle üzüntü duyuyorum. Ay’ın Çevresinde Seyahat yalnızca Fransa’da on milyon frank, Michel Strogoff ise yedi milyon frank getirdi ve bunlardan hak ettiğimin çok daha azını alabildim. Ama paragöz değilim, hiç de olmadım. Ben bir edebiyatçı ve sanatçıyım, idealin peşinde koşar, bir düşünce üzerinde serbestçe çalışır, coşku saçarım ve işim bittiğinde eseri bir kenara bırakır, onun hakkında her şeyi unuturum; öyle ki, sık sık çalışma odamda oturup elime bir Jules Verne romanı alır ve keyifle okurum. Benim gözümde, vatandaşlarımın beni takdir etmesi, kitaplarımın her sene kazandırması gereken binlerce dolardan çok daha önemli olacaktı. Üzüldüğüm ve hep üzüleceğim şey, budur.”

Ustanın mavi ceketinin iliğine takılı kırmızı Légion d’ honneur rozetine takıldı gözüm.

“Evet,” dedi, “bu bir şeref derecesi sayılır.” Sonra bir tebessümle ekledi. “İmparatorluğun nişan verdiği son kişi bendim. İmzalanışından iki saat sonra imparatorluk sona erdi. Memurluğa terfim geçen senenin Temmuz ayında imzalandı. Ama nişanlar da altın gibi, benim gözümde değersiz. Önemli olan, insanların yaptıklarımı ya da yapmaya çalıştıklarımı anlaması ve öykücünün ardında yatan sanatçıyı görmeleri. Ben bir sanatçıyım,” diye yineledi Jules Verne, sırtını dikleştirip ayağını yere, halının üstüne sıkıca basarak.

“Ben bir sanatçıyım.”

 

R. H. Sherard

Mc Clure’s Magazine, January, 1894.

 

Çeviren: Barış E. Alkım


 

Düşlerimizi Çağıran Yazar: Jules Verne

 

Okumaya başladığınız ilk satırlardan itibaren “düşlerinizi çağıran”, günlük hayatınızda çeşitli nedenlerle bastırmak zorunda kaldığınız bütün heyecanlarınızı ayaklandıran kitapların yazarıdır Jules Verne. Kapağını kapattığınızda sonunun ne olduğunun pek de önemli olmadığı... Sizi hep tekrarların sahnelendiği hayatınızdan “başka olan”a götüren... Heyecanlı kitaplar. “Başka şeyler”i anlatan: hayatınızda hep ertelemek zorunda olduğunuz başka şeyleri...

Bir deniz yolculuğunu, bir ülke gezisini baştan başa...

Tam anlamıyla bir düş çağırıcısı olan Jules Verne’i yüz elli okunan bir yazar yapan, hayatın insandan çaldığı heyecanı ona geri vermesidir. Yaşadığınız dünyaya bir kere daha hayran bırakır sizi...

O, bilim tutkunu ve “yazmaktan” başka bir işi olmayan, bu işi de hakkını vererek yapan, biraz gözükara bir usta yazar. İnatçı Keraban’da İstanbul’a gelen misafirini para vermeden karşı yakaya geçirmek için Üsküdar’dan başlayarak bütün Karadeniz’de dolaştıracak kadar... Dünya’dan Ay’a da, Ay’a bir mermi gönderip, içine de üç kişi ve iki köpek yerleştirip, Ay’da köpek neslini yaratmayı düşünecek kadar...

Çocukluk yıllarından bellidir Jules Verne’i neyin heyecanlandırdığı; deniz tutkusuna ket vuramayıp bir gemide çalışabilmek için evden kaçmasından... Hep hayal ettiği gibi ve çok istediği halde, dalgaların kucağında geçmez yaşamı ve o da vakit kaybetmeden ansiklopedilerin, sözlüklerin ve herhalde bolca haritanın arasındaki yerini alır...

Heyecan vericidir kitaplarla ilişkisi, çünkü bütün dünyadır önünde duran; denizleri ve coğrafyası, ülkeleri ve tarihi ile... Ve Jules Verne eşsiz hayal gücüyle önündeki dünya haritasında gezinmeye başlar... Hiç görmediği ülkeleri anlatır, hiç görmediği halde...

İşte burasıdır Jules Verne’in Jules Verne olma noktası: sınırsız hayal gücü ile bir dünya haritasının, bir mühendislik, bir astronomi, bir jeoloji ve bir tarih kitabının buluşması...

Sonuç: Yaklaşık yüz elli yıldır okunan, fantastik ve bilimkurgu türlerinin temelini atan bir yazar.

Bir Dünya haritası, bir coğrafya kitabı, bir tarih defteri demek yanlış olmaz Jules Verne için...

Kaptan Grant’in Çocukları’nda anlattığı sadece kaybolan Kaptan Grant değildir, toplam üç ciltlik kitapta size Arjantin’i, Avustralya’yı, Yeni Zelanda’yı baştan başa –bitki türlerinden hayvan nesline, ağaç çeşitlerinden dağlara denizlere– anlatır...

Biraz daha iddialı cümleler kurmak da mümkün: İçinde bütün bilimlere dair bilgilerin olduğu, ama aynı zamanda sihirli bir büyü kitabıdır bir Jules Verne kitabı: Hiçbir ayrıntıyı atlamadan yaptığı tasvirleriyle coğrafyacı Jules Verne Avustralya’nın her türlü coğrafi özelliğini anlatırken, botanikçi Jules Verne bitki; zooloji meraklısı Jules Verne ise kuş türlerinden bahsetmekten geri durmaz. Bütün bunlarla birlikte –tam da bir bilim tutkununa yaraşır şekilde– sosyal bilimci Jules Verne Yeni Zelandalı kabilelerin nasıl beslendiğini anlatır uzun uzun; coğrafi nedenlerle antropolojik sonuçların ilişkisini bir çırpıda sıralayıverir...

Kesin olmamakla birlikte Jules Verne’in bugüne dek yazdığı yaklaşık iki yüz kitabında yazarın ustalıklı diliyle birlikte tek bir şey göze çarpar; her birinde konu bir bilim dalının üzerinden kurgulanır... Jules Verne’in bilim, denizcilik, tarih, coğrafya ve macera tutkusu kitaplarının çekirdeğini oluşturur... Ve en şaşırtıcı olanı da hiçbir bilim dalında uzmanlığının olmamasıdır; bütün bildiklerini, saatlerini geçirdiği kütüphanelerdeki binlerce kitaba ve bilime tutkun kişiliğine borçludur.

Dünyadan Ay’a da gökbilimci, Dünya’nın Merkezine Seyahat’te yerbilimci, Madenin Esrarı ve Altın Volkanı’nda madenci, Karpatlar Şatosu’nda mucit, Wilhelm Storitz’in Sırrı’nda görünmezliğin formülünü bulan bir kimyacı, Dünyanın Ucundaki Fener’de ve Kaptan Grant’in Çocukları’nda denizcidir Jules Verne... Bütün bu saydığımız alanlardaki teknik bilgiye hâkimdir; bu nedenle eğer yazarın denizcilikten bahsettiği bir kitabını okuyorsanız “orsa alabanda eğlendirmenin” ne demek olduğunu kaçınılmaz olarak öğrenirsiniz...

Bunları, bütün kitaplarında koruduğu üslubuyla anlatır. Malum, bilimsel bir kitap her zaman ve herkes için pek cazip olmayabilir; ama bir kitapta bilim, ders kitaplarından alışık olduğumuz gibi alt alta sıralanmış formüllerden ibaret değilse ve tıpkı varoluşumuzu açıklaması gibi, hayatımızdaki bir özneyse... Anlamlandıramadığımız soyut cümleler olmaktan çıkar. Sandığımız gibi “sıkıcı” değil, “cezbedici” olur. Hatta heyecan verici ve Jules Verne’in yarattığı bütün komik kahramanlar adına “eğlendirici”.

Böylelikle Jules Verne tarzıyla “bilimin sıkıcı olduğu” önyargısını yıkar ve bizi yaşamın “bu sıkıcı şeyin” üzerine kurulu olduğu gerçeğiyle yüzleştirir. En belirgin üslup özelliği; bütün bunları yaparken kullandığı eğlenceli dil ve yarattığı komik karakterlerdir: Bunun en iyi örneği Kaptan Grant’in Çocukları’ndaki bütün sevimli halleriyle okur için âdeta ete kemiğe bürünen dalgın bilgin Paganel’dir. (Bu sevimli coğrafyacı öylesine dalgındır ki İspanyolca niyetine “yanlışlıkla” Portekizce öğrenir... )

Ufku bu kadar geniş bir yazarın dili de kusursuz olunca ve Jules Verne Kitaplığı’nda birinci yılı geride bırakan İthaki’nin orijinal metinlere sadık kalarak ve titizlikle yayınladığı eserler elinin altındayken; okura sadece okurluk görevini keyifle yerine getirmek kalıyor, azımsanmayacak sayıda insan, bu usta yazarın kitaplarını dilimizde ilk kez “kısaltılmadan” okuyor. Bir başka deyişle Türk okuru Jules Verne’i yeniden keşfediyor...

Hep söylenegeldiği gibi Jules Verne’in sadece çocuklar için yazmadığı aşikâr, çünkü büyüdükçe yitirdiğimiz merak ve heyecan çocuklukta zaten var; belki tek bir soru sormak gerek tam bu noktada, büyüdükçe heyecan ya da merak ya da mucitlik; kısaca farklılıklarımızı yitirdiğimiz için mi sadece çocuklara yakıştırıyoruz Jules Verne’i?

Büyük ve sınırsız hayallerimiz çocuklukta kaldığı için mi? Yaşımız ilerledikçe pek çok şeyi yitirdiğimiz doğru, ama heyecanımızı olsun saklı tutamaz mıyız peki?

 

Şule C. Koçak

                  

Büyük Yazar "Jules Verne"'i saygıyla anıyoruz. Bıraktığın Fantastik Kurgu mirasını yaşatmaya çalışıyoruz. Saygılar...